10 Şubat 2010 Çarşamba

KARDAN ADAMA AŞIK BİSİKLET

yazan: fatoş
çizen: stickman

Atalarım hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte, ilk bisiklet çiziminin 1493’te Leonardo Da vinci tarafından çizildiği söylenir. Bu çizimlerden yararlanıp ilk bisikleti Kirkpatrick Mac Mullan yapmıştır. 1840’da yapılan bu ilk bisiklet Londra’daki SCIENCE MUSEUM’da sergileniyor.

Atalarımdan yüzyıllar sonra yaşıyor olsam da, müzedeki büyük büyük dedemden daha yaşlı görünüyorum. Kolay değil, 10 yıldır burada, bu çatı katında eski eşyalar arasında yaşıyorum ve 10 yıldır yerimden neredeyse hiç kıpırdamadım.

Ve ben bir kardan adama aşığım.

Zaman kavramına sahip olsaydım yüzyıllar önce derdim. Ama burada “zaman” kötü yapılmış bir espri gibi. Burada her şey konulmuş –atılmış- bir eşyadan önce ve sonra olarak ikiye bölünür. Mesela ben size yeni alınmış bilgisayarın kutularının buraya konulmasından sonra yazıyorum. Bir de serseriden önce ve sonramız vardı. Soğuk bir günde nasıl olduysa bir evsiz, apartmanın en konforlu yeri olan bu çatı katını seçmiş ve bir gece geçirmişti. Isınmak için ateş yakınca fark edildi ve bütün apartmanda olay oldu. Bu benim ve buradaki diğerleri için önemli bir olay çünkü bu olaydan sonra burada büyük bir temizlik yapıldı ve birçok eşya korkulu rüyam “eskiiiaciii” diye bağıran adama –her geldiğinde tir tir titrerim- verildi ya da direkt çöpe atıldı.

Eğer eski bir eşya iseniz emin olun çöpe atılmayı asla istemezsiniz.

Çöpe atılmak eski-yeni tüm eşyalar için onur kırıcı bir şeydir. Eskiciye verildiğinizde yeniden kullanılabilir ya da bir yerlerde bir işe yarayabilirsiniz. Biz eşyalar biraz guruluyuz sanırım. İcad ediliş amacımıza sonuna kadar inanırız. Bir işe yaramak... Önemli olan budur. Eski bir tencereyseniz çöpe atılmak yerine saksı olmayı tercih edersiniz mesela. Eski, ahşap bir kitaplığın çöpe atılmaktansa parçalara kırılıp yakılmayı tercih ettiğini bile duymuştum. Çöpe atıldığınızda her şey bitmiştir. Hiç bir işe yaramayan bir hiçsinizdir artık.

10 yıldan fazla oluyor, ben gıcır gıcır bir Bisan BMX’ken bir kardan adama aşık oldum.

Genelde mutlu ve eğlenceli bir bisikletimdir. Görünüşümde güzeldi hani. Tekerleklerim, gümüş renkli jantlarım ilk bakışta göz kamaştırırdı. Ayrıca birkaç tane beyaz yıldız jantlarımı süslerdi. Direksiyonum da çok şirindir. Tutacak kısımlarım siyah plastik üzerine beyaz yıldızlarla bezenmişti. Bilirsiniz biz bisikletler baharda ve yaz aylarında popülerizdir. Kışları ya kömürlüklerde yada garajlarda saklan-dırılırız. Bu gün her ne kadar bu çatı katında özgür bir BMX olsam da o yıllarda sahibi olan ve bir çok çocuğun özenerek baktığı bir bisiklettim. (özgürlüğün bedeli yalnızlıkmış) Sahibim zayıf bir çocuktu ve genellikle mutluydu. Hele de benimle geçirdiği yaz günleri boyunca… Sıcak yaz günlerinde onun rüzgarı hissedebilmesi için uçar gibi yol alırdım. Arada bir pat diye düşürürdüm onu. Her insan gibi acıyı öğrenebilmesi gerekti, bende atardım kendimi yere. Çok gülerdim o düşerken. İnanın sahibim çok güzel düşerdi. Düştü mü mutlaka bir yerleri kanardı. Zamanla bu düşüşlerden kendini korumayı öğrendi ve bir süre sonra onu düşürmeme gerek kalmadı. Çünkü artık yara almadan düşmeyi öğrenmişti.

Dedim ya, yazları bambaşkaydı hayat. Garajda geçirdiğim kış günlerine inat yazları sokakların, çayırların efendisiydim. Ne balonlar ne uçurtmalar, hiçbiri asla benim kadar popüler olmadı. Ben insanların –ve sahibimin- ayağını yerden kesiyordum işte. bundan güzeli var mıdır insanoğlu için? Bu ve bunun gibi birçok sebepten ötürü beni çok seviyordu. Beni ve sakızdan çıkan üzerinde çizgi kahramanlar olan yapışkanlı kağıtları… Heryerim bu kağıtlarla doluydu. Her yere yapıştırıyordu. Bu yapışkanlı kağıtların izleri hala durur gövdemde.

Bir kış sahibim olacak geberesicenin beni garajdan çıkarmasıyla hayatım değişti. Yaz henüz gelmemişti, bahara aylar vardı daha. Beni dışarı çıkardığında hayatımda ilk kez “kar” denen şeyle karşılaştım. Dünya bembeyazdı! Burada geçirdiğim yıllarda eski bir soba bana karın ne olduğunu uzun uzun anlatacaktı. Beyaz, pamuk gibi ve insanın içindeki çocuğu uyandırıp kartopu savaşları yaptıran suyun o 0 C°‘deki hali, garip bir şey işte… Dışarı çıkar çıkmaz soğukla da yüz yüze geldim tabii. Pedallarıma kadar üşümüştüm! Üstelik sahibim bu şeyin üzerinde beni sürmeye başlamıştı bile! Lastiklerim iz bırakarak bir süre ilerledik. Sahibim nefes aldıkça ağzından beyaz bir duman çıkıyordu, bu duman bana geçen yaz içtiği sigarayı hatırlattı. Üç beş arkadaşı cesaretlerini toplayıp –tabii paralarını da- bir paket sigara aldılar. Maltepe, namı- değer at b*ku. İlk nefeste hepsi öksürüğe boğuldu. Biri belli etmemeye çalıştı ama başaramadı tabi ki. Bense gülüyordum. Beceriksizce ilk sigarasına başlayıp komik hallere giren sahibime gülmeseydim de ne yapsaydım?


Karlı caddede ilerledik bir süre. Nedenini anlamadığım nedensiz bu yolculuk canımı sıkmıştı. Sahibim de eskisi gibi neşeyle şarkılar söylemiyordu. Soğuktan olabilir diye düşündüm, bu soğukta kim hangi şarkıyı söyler ki? Yazları oyun oynadıkları boş sahaya sürdü. Sahanın önüne geldiğinde durduk ve sahibim uzun uzun baktı. Yazdan bu yana biraz değişmişti sanki. Büyüyordu o da. Yüzündeki çocuksu gülümsemenin ilk kez daha farklı olduğunu fark ettim.


Sahada kimsecikler yoktu. Üzerini kaplayan kar öyle müthiş görünüyordu ki! Tek bir ayak izi yoktu. Sahanın kenarındaki incir ağacı pamuk yumağına dönmüştü. Bisiklet yaşamımda gördüğüm en güzel manzaraydı. Sahibim beni sahaya doğru sürdü. El değmemiş karda lastiğimin izleri kalıyordu, Tanrım ne keyif! Döne döne dev daireler çizdik, keyifle güldük eğlendik. Sonra beni bir kenara bırakıp yere kendi adının baş harfini çizdi. Hemen yanına yabancı başka bir harf koydu ve dışına bir kalp çizdi. Geçen yaz da bir ağaca aynı şeyi yapmıştı. Sonra tekrar beni aldı. Elindeki eldivenlere rağmen üşüdüğünü hissedebiliyordum. Sahayı üzerindeki izlerimizle baş başa bırakıp eve doğru yola çıktık.


10 yıl… Bunca zamana –zamansızlığa- rağmen hala aklımdadır. Hislerimden hiç bir şey değişmemiştir.

Güneş beyaz boyalı demirlerimin üzerinde parladığı zaman benden keyiflisi olmaz. Tabii bunlar çok uzun zaman öncesine ait betimlemeler olarak kaldılar.

Kar’da fena sayılmazdı ama soğuk havayı sevememiştim işte. Eve homurdanarak dönüyordum.

Ve birden bir kardan adama aşık oluverdim.

Köşeyi döndüğümüz yolun hemen karşı kaldırımında, çöp konteynırının yanında öylece duruyordu. Birini bekliyor olabileceğini düşündüm ancak hiç de bekler gibi bir hali yoktu. Kömür gözleri tek bir noktada kilitlenmişti. Burnu soğuktan donup kızarmış, adeta havuç gibi olmuştu. Başında eski, kırmızı bir bere vardı ve elinde süpürge tutuyordu. Tanrım, çöp konteynırının yanında olduğu halde nasıl da ışıl ışıldı!

Kaldırımın kenarından ilerledik ve kardan adamın önüne geldiğimizde sahibim yavaşça durdu. Eğer vitesli bir bisiklet olsaydım heyecandan birkaç vites atabilirdim. Sahibim boynundaki beyaz atkıyı çıkarıp kardan adamcığımın boynuna takarken kendi kendine hafifçe mırıldandı.

“Kardan adamlar da üşürler”

Atkıyı takıp, kardan adamın burnunu düzeltti ve yoluna devam etti.

Bense orada, o çöp konteynırının yanında o kömür gözlü kardan adamın yanında kaldım. Daha doğrusu yüreğimi orada bırakmış olacağım ki eve bir sokak kala hayatımda ilk kez dengemi sağlayamadım ve hızla girdiğim minik virajı alırken lastiklerim ıslak zeminin üzerinde kayarak önümüzde park halinde duran bir arabaya tosladık. Ama ne toslama! Ben yolun ortasına fırladım, sahibim de kendini arabanın üzerinde buluverdi.

Her şey bir anda olup bitmişti. Gözlerimi caddenin ortasında açtığımda çarptığımız arabanın alarmı ötmeye başlamıştı. Birkaç kişi sahibimin yanına koşturdu ve onu ayağa kaldırdı.”yok bir şeyim” diyordu. Ayağa kalktığında yanıma doğru geldi. Göz ucuyla baktım. Bir metre kadar ilerimde fırlayıp kopmuş zincirimi gördüm. Ağlamaya başladım… Bombeli metal şey fırlayıp çıkmış olmalıydı. Hüngür hüngür ağlıyordum. Frenlerimden biri de hasar görmüştü. Ön tekerleğim ise hafif yamulmuştu ama idare ederim diye düşünüyordum. Çünkü o an önemsediğim tek bir şey vardı. Geri dönüp Kardan adamı tekrar görmek… Bir kez, sadece bir kez daha… Sahibim yanıma geldi beni kaldırdı, o sırada babası yanına gelmişti. Babası bizi alıp götürdü. Beni ve kırık zincirimi aldığı gibi garaja götürdü.

Her yıl, her saat, her an bir toz zerreciği daha üzerime yapışıp kalıyor ve biraz daha tozlanıyorum. Burada 10 yıldır güneş görmedim. Bazen minik bir ışık huzmesi çatının dışarıya açılan kapağından içeri süzülür ve biz eski eşyalara hala hayatın devam ettiğini hatırlatır. Ben ve benim gibi bir yığın eşya burada anılarımızı eskitmemek için çabalıyoruz. Eski, yaşlı soba ile sık sık dertleşiriz. Benim hemen yanımda durur. Bana uzun karlı kış gecelerinde, üzerinde kestaneler kızarırken dinlediği hikayeleri anlatır. Bana karlı havaları, kışı anlatır. Bende ona güneş’i anlatırım uzun uzun. Yeşil çayırları, toprağı…Tozlanan anılarımızı tazeleriz işte.

O günden sonra garajda heyecanla bekledim. Yaz gelmeden, henüz karlar varken sahibim gelsin, beni tekrar dışarı çıkarsın ve çöp konteynırının yanındaki kardan adamı bir kez, sadece bir kez daha göreyim. Her gün.. Her gün gözüm kapıda bekledim. Kış bitti, bahar geldi… Sahibimin babası gelip yamulmuş ön tekerleğimi ve kopmuş zincirimi tamir etti. Ancak frenlerim asla eskisi gibi olmadı. O bahar tekrar dışarı çıktım. Ama aşkla eskiyen ruhuma tamir gerekirdi ve bunun tek yolu kardan adamı tekrar görebilmekti. Baharın yeşilinden yazın turuncu kokusuna sarıldı dünya. Sokaklarda, çayırlardaydım yine... ancak eskisi gibi mutlu bir bisiklet değildim. Hiç bir şeyin tadı kalmamıştı. Sahibimde bu durumun farkındaydı sanki. Benimle gezmek yerine oturup mektuplar yazmayı tercih ediyordu. Onu anlarım. Aşık olmuştu benim gibi. Umarım aşık olduğu kişi benim kardan adamım değildir…

Yaz bitmeden sahibimin babası beni garajdaki yerimden alıp evin çatı katına götürdü. Eski eşyaların hüzünlü bakışları arasında çatının kapısı yüzüme kapandı.

10 yıldır bekliyorum… Çatının kapısı tekrar açılsın tekrar dışarı çıkayım. Hayır, hayır sahibim ya da bir başka çocuk gelsin beni bulsun ya da bir yaz günü dışarı çıkarılmak değil isteğim. Biri gelsin ve beni, bu kalbi kardan adamın hasretiyle dolu bisikleti çöpe atsın diye bekliyorum. Evet bir kış günü, karlı bir kış günü, birisi gelip beni çöpe atsın. Kardan adamın yanındaki çöp konteynırına atsınlar beni. Onu doya doya göreyim. Bütün demirlerim kardan adamın eriyen sularında çürüsün paslansın, küçücük bir parçam kalana dek kalayım orada.

yazan: fatoş
çizen: stickman

07 Şubat 2010 Pazar

pastırma yazı

20-30 defa PASTIRMA YAZI dedikten sonra evet şimdi de hava durumunu sunması için bilmem ne bilmem ne'ye dönüyoruz diyor sabah haberlerini sunan spiker. -evet bilmem ne havalar nasıl? PASTIRMA YAZI varmış galiba? diye soruyor. -evet... diye cevap geliyor, PASTIRMA YAZI diyip duruyor hava durumunu sunan spiker. ben kelimeye uyuz oldukça daha da gür vurguluyor...PASTIRMA YAZI - PASTIRMA YAZI - PASTIRMA YAZI...sinirlerimi bozuyor bunu duymak. allahım nolur artık demesinler dedikçe yada sabrediyim birazdan biter dedikçe daha da çok vurguluyorlar, haber spikeri ve hava durumu spikeri PASTIRMA YAZI üzerine derin sohbetlere giriyorlar. her cümle başı ve sonunda PASTIRMA YAZI'nı haykırarak PASTIRMA YAZI'nın ne demek olduğunu, tarihini, dünyada başka hangi ülkelerde yaşandığını anlatıp duruyorlar.
çırpınıyorum, terliyorum. bunu duydukça yazın o dayanılmaz sıcaklarında pastırma yiyen insanlar canlanıyor kafamda. iğreniyorum. burnuma sıcak hava, ter ve pastırma kokuları gelmeye başlıyor. tenimde çemen bulaşmış hissi uyanıyor. sanırım televizyonun sesi kendi kendine yükseliyor. iki spikerde bağırarak sürekli PASTIRMA YAZI diyorlar. zar zor kumandayı alıyorum ve tutukluk yapan bu aleti sağa sola, o da olmadı kafama vurarak bi şekilde çalıştırıp kanalı değiştiriyorum. rahatlayacağımı sanıyorum ama geçtiğim kanalda yine haber var ve adamın biri bağırarak bugün istanbulda PASTIRMA YAZI yaşanacak diyor. vucudumda pastırmaların gezindiğini hissediyorum. hemen başka bir kanala geçiyorum. büyük puntolarla yazılmış haber başlığını görüyorum. PASTIRMA YAZI. muhabirin biri istanbulda PASTIRMA YAZI havasını fırsat bilen ve kendini sokaklara vurup piknik yapan insanlarla konuşuyor. evet ne diyorsunuz diyor. PASTIRMA YAZI havasını duyar duymaz kaptım mangalı aldım çoluk çocuğu çıktım dışarı diyor mangalını yelleyen adam. ve kamera mangala doğru yöneliyor. mangalın üstünde YAZ PASTIRMALARI pişiyor. kendimi kaybediyorum. vucudumdaki kaslar istemsizce kasılıyor. kendimi yerde çırpınırken buluyorum. gözüm bi anda tavanda asılı duran onlarca dilimlenmemiş pastırmaya kayıyor. ayağa kalkıp koşuyorum. tavandaki pastırmalar git gide alçalıyor ve koşarken onlara çarpmak zorunda kalıyorum. yüzüme gözüme çemenler bulaşıyor. gözüm yanıyor. gözlerimi kapatarak koşmaya başlıyorum. aklıma ramazan öncesi ana haber bültenlerine sıkça konu olan bu sene vatandaş ramazanda pastırma yiyemeyecek cümleleri geliyor. makinayla pastırma doğrayan şarküteri elemanları geliyor. bir dilimi bir lira diyen muzip ramazan ayı muhabiri geliyor. olaydan şikayet eden ve pastırmanın tadını unuttuğunu söyleyen vatandaş geliyor. şansal büyükağa ve erman toroğlunun maraton programında yaptığı pastırma sohbeti geliyor. yaşamak istemiyorum. artık dayanamıyorum. zar zor balkona çıkıp artık hayatıma son vermek üzere kendimi balkondan aşağıya bırakıyorum. iki kat aşağıdaki kayserili komşumuzun balkon iplerine astığı pastırmalara takılarak ölümün ötesinde dünyada ne ızdıraplar olduğunu yaşayarak hatırlıyorum.

06 Şubat 2010 Cumartesi

hadi stickman'in güneşini kapatalım!

hani güneşi gördüm demiştim ya, bunu duymuş olacaklar ki;
hadi stickman'in güneşini kapatalım dediler. vahşice toprağın dibine girdiler. üstüne 9 kat beton döktüler. etrafına tuğladan duvar çektiler. duvarın üstüne sıva attılar. onun üstüne bi de boya vurdular. güneşin geçmemesi için herşeyi yaptılar. ve bunu inanılmaz bir hızla yaptılar. sanki üzerimde bi yerde; güneş ışıgından, nem ve rutubetten uzak tutunuz... yazıyo. sizin olsun lan güneşiniz. inş zararlı ultraviyole ışınları beyninizi eritir.
hadi stickman'i öldürelim!... dün sitesine baktım, büyükşehir belediyesinin verilerine göre burda 2009'daki ölüm yaşı ortalaması 64,2 olmuş. böyle giderse kaba bi hesapla ortalamaya göre 40,7 yıl sonra ölüyorum. yolunuz düşerse musalla mezarlığına beklerim efenim. ruhuma fatiha okursunuz. (fotoğrafı belediyenin sitesinden aldım)

hadi stickman'i mutsuz edelim... küçükken bi kere akşam tam lunaparka gitmek için evden çıkıyoruz böyle, iniyoruz merdivenlerden. ama ben nası sevinçliyim böyle. atlı karıncaya, çarpışan arabaya filan binecem ya. gülüyorum sürekli, sevinç yumağıyım. hooop nooldu? aynı anda bazı akrabalarımız aparmana giriyor. habersiz misafir. bi kaç dakikalık; yok yok girmeyelim, aaa olur mu hadi buyrun çıkalım konuşmasının ardından tabi ki misafir kapıdan geri döndürülmeyeceği için eve çıkıyoruz tekrar. o an benim ruh halimi düşünebiliyomusunuz sayın insanlar? :D hıı? dünyası yıkılmış bi çocuğum ben o an. yıllardır düşünürdüm; lan ortada geçerli bi sebep yokken ben bu adamlardan neden nefret ediyorum diye? ama evet ortada çok geçerli bi sebep vardı. bi kaç gün önce hatırladım bunu. evet. o gün biz tam evden çıkarken gelen akrabalar bunlardı. o olaydı nefretimin sebebi :D işte şu anda da o misafirleri gördüğüm andaki kadar mutsuzum. neden mi? çünkü iki gündür sebepsiz yere sağ omzum ağrıyo. sağ omzum ve koluma doğru böyle pis bi ağrı :( hep o misafirlerin yüzünden kesin. o gün gitseydik lunaparka, şimdi kolum ağrırmıydı hiç. ağrımazdı.

05 Şubat 2010 Cuma

SAW UGG

devam edecek...

02 Şubat 2010 Salı

stewie'nin hali içler acısı

geçenlerde stewie ve fırat arasındaki 7 farkı yazmıştım. fırat'ın durumuna çok üzülenler oldu. ama yapmayın arkadaşlar. fırat yine iyi. stewie neler çekiyo, neler yaşıyo çocukcağız bi bilseniz. bi babası var bunun. bi pislikleşiyoki herif inanamazsınız. bi bölümde erkek iş arkadaşlarına şöyle bi espri yapıyo;

neden kadınların memeleri vardır?
onlarla konuşurken bakacak bişeyimiz olsun diye.

sonra kahkahaları duyan bi kadın iş arkadaşı geliyo. noluyo neye gülüyosunuz diyo. herif aynı espriyi o kadına da yapıyo. kadın hemen şikayet ediyo bunu. sonra iş kadınları birliği mi ne öyle bi yerden bi kadın geliyo. bu kadın sizden şikayetçi, ona cinsel tacizde bulunmuşsunuz. bu ciddi bir suçtur. size ve şirkete dava açıcak diyo.

hangi kadın bu? sevgilisi tarafından terk edilirken videoya aldığımız mı? diyo :D sonra da; kadınlar insan değildir. onlar sadece tanrı'nın bizim eğlencemize sunmak için yaptığı birer araçtırlar... diyo. sonra bunu iş davranışı kursuna gönderiyolar. orası da bi işe yaramıyo. aynen devam ediyo. sonra kadınlar gözetiminde 2 hafta geçiriyo. başlarda biraz dirensede en sonunda yola getiriyolar bu adamı ama o ipin ucunu kaçırıyo ve eve geldiğinde artık o eski adamdan eser kalmıyo. ve bakın bizim küçük zavallı stewiemize neler yaşatıyo.

video
sesini açıp izlerseniz nefis olur.