27 Ekim 2013 Pazar

blog yazısı 570

geçen gün yolda eski bi arkadaşımla karşılaştım. bu nasıl olabiliyor anlamıyorum. yani istemediğim kişilerle karşılaşıp durmak. bunun olma olasılığını hesaplasak eminim sayısal loto oynasam tutturma ihtimalimden daha az bi ihtimal çıkar. eski mahalleye kadar beraber yürüdük ve şehrin en işlek yerinde yürüdüğümüz sırada ona üçü çok güzel bi tanesi de idare eder güzellikte olan dört kız çarptı bana ise adam çarptı. evet düz adam. keşke çarpmasaydı amuğa goyum adam. keşke bana da kız çarpsaydı. sahi neden kız çarpmadı bana. hadi onu geçtim. hiç bişey çarpmasa da razıydım ama adam çarptı. keşke ölse o adam.
dün hayatımda ilk defa kavun aldım. eve gelip de o kavun kesilene kadar tedirginlik yaşadım kelek çıkar diye. kelek çıkarsa ağlayacaktım çünkü. bi de kazıklandım galiba. fazla para verdim. ben toplumun ortalama zeka düzeyinden üstün olduğumu düşünüyordum ama değilim bence. hatta baya bi salağım. gerçekten yaşadığım şeyler bana bunu gösteriyor. sadece bir salağın yaşayabileceği şeyler hep. neyse ki kavun fena çıkmadı. tam hayal ettiğim gibi de değildi ama idare ederdi işte. neyse ya bi daha kavun filan almayacam. kavun almak benim neyime.

2 Ekim 2013 Çarşamba

her eve lazım

eve çeşitli tıp eğitiminde kullanılan materyallerden almak istiyorum. en basitinden iskeletor mesela. alırım iskeletoru koyarım bi köşeye. neden mi böyle bişey yapmak istiyorum. çünkü içimde bi iskeletor olduğunu hiç bi zaman unutmak istemiyorum. evin içinde dursun, sık sık göreyim ki hiç aklımdan çıkmasın içimde bir iskeletorla yaşadığım. sadece bu da değil tabi. insan anatomisine dair ne kadar gerçeçi üç boyutlu model varsa bulunsun evimde. özellikle şu lanet olasıca sinir sisteminin bi modeli olsun. o lanet omurilik ve vücuda yayılımını gösteren bi yapı olsun. biz aslında en temelde oyuz lan fiziksel olarak. beyninizin altından başlayıp sırtınızın içinden kuyruk sokumunuza kadar uzanan bi ip parçası gibi bişey. tabi bu kenarlarından çıkan uzantılarla parmak uçlarınıza kadar gidiyor. aslında bu beynimiz bence. yani beynimiz sadece kafamızın içinde bulunan bi organ değil. tüm vücuda yayılmış çok hassas ve hayati önem taşıyan bir yapı.  dünya gibi vahşi bir ortamda böyle hassas bir yapıyla bugünlere gelmiş olmamız mucize gibi bişey. o omuriliğe ve yanlardan vücuduna yayılan sinir yapısına en ufak bişey olsa yarrağı yiyeceğini biliyor musun?! insan vücudunun yapısını çok sıradan bişeymiş, adeta bir bardakmışcasına kabullenmiş şekilde yaşıyoruz. bu çılgınca yapıyla yaşamak benim canıma okuyor sayın insanlar.
mesela kakamız ve çişimizi ele alalım. siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben kakamı yaptığımda o koca kütlenin bir dakika öncesine kadar içimde olduğunu düşünüyorum ve buna inanasım gelmiyor. yani nasıl olur da bu şey içimizde olabilir!? bi düşünsenize, evin içinde, içimizde bi dolu bokla dolaşıyoruz. insanlarla konuşuyoruz filan. mesela şu dışarıda gördüğünüz insanlar filan var ya, işte eğer daha demin ihtiyaçlarını gidermemişlerse onların içi bok dolu ben size diyim. tabi ki çiş de aynı şekilde ama o sıvı olduğu için akıp gittiğinden pek idrak edemiyoruz durumu. mesela alın elinize büyükçe bir şişe veya kavanoz. içine çişinizi yapın. sonra bakın şöyle bi. aynen şunu diyeceksiniz; -lan yani bu az önce benim içimde miydi?... e insanız işte napalım. olacak bunlar ama bunun ne kadar çılgınca olduğunu anlamanızı istiyorum.

mesela bi de tipimizi, vücudumuzun biçimini, nasıl görüldüğümüzü ele alalım. yeni doğmuş bir bebeği insanlardan izole bi yerde 30 yaşına kadar ne başka insanları ne de kendini göremeyeceği bi şekilde yetiştirsek ve karşısına aniden bi insan koysak ne olur çok merak ediyorum. bence delirerek beyni patlar ve anında ölür. çünkü biz acayip bir tipiz. bazen bunu düşündükçe delirecek gibi oluyorum. bu ne ya. ne yani bu kollar bacaklar filan. saçlar gözler filan ne. daha neler neler. dostum bu çılgınca!
koskoca bi karaciğerle dolaşıp duruyorsunuz bütün gün. üstelik belki de amına koyduğunuz yağlanmış iğrenç bir karaciğerle. karaciğer ne kadar hayvani bir büyüklükte bi bilseniz. bilmeliyiz. evden çıkmadan önce iskeletora, iç organ sistemine, sinir sistemine, kalp ve dolaşım sistemine bakacağımız modellerimiz olmalı evlerimizde. hiç olmadı hekimlerin muayenehanelerine astığı posterlerden olmalı.

bi kere bi ortopedi uzmanının odasında beklerken lanet bir diz modeli görmüştüm ve onu elime alıp oynamıştım. hımm harika bu böyle olmasını şura şöyle olmasını sağlıyor gibi şeyler düşünmüştüm. gerçekten mükemmel. ama nah mükemmel. mükemmellik anlayışları farklı farklı insanlarız hepimiz. mükemmel olsa o dizin içindeki menisküs asla yıpranmaz, yırtılmaz bir yapıda olurdu. ama değil.
ilkokulda iç organları öğrendiğimiz küçük modeller vardı hatırlar mısınız? biz tenefüslerde eldivenlerimizi giyer onları ameliyat etme oyunu oynardık. naaaaah oynardık! nasıl da yediniz yalanı. bunu bana bi arkadaşım anlatmıştı zamanında. ben de size kendim yapmışım gibi anlatayım dedim ama sonra da bunu itiraf etmenin güzel olacağını düşündüm. belki bunu bana anlatan arkadaş da başkasından duymuştur ve bana kendi yapmış gibi anlatmıştır. yapar çünkü bilirim. kendisi zamansız doğmuş bir yavşaktır ve benimle aynı yaşta olmasına rağmen babamın amcaoğlu, dedemin de yeğenidir. nasıl iğrenç bi insan olduğu bahsetmekle tükenmeyecek olan bu şahısla çok yakın akrabalık bağım bulunmasını kabullenemiyorum. neyse ya konu dağılmasın. herkesin evinde bir iskeletor olmalı. şimdilik şurda da takılabilirsiniz. ben sık sık takılırım.

27 Eylül 2013 Cuma

tanrı amerika'yı korusun

keşke şu an mutfakta ve bana sandviç hazırlıyor olsa. zeytin de koyayım mı? diye seslense. kooooy... desem. zeytinlerin çekirdeklerini her zeytini ağzına alıp kıvrak bir dil ve diş hareketiyle çıkarsa. çekirdeği çıkarılmış ve ufak da olsa kendinden bir parça katmış (salya) zeytinleri tekrar ekmeğin arasına koysa. dudaklarındaki yağ ve zeytin kalıntısını diliyle temizlese. getirse. kanepenin bi ucuna oturup yemeye başlasam. o kanepeye uzanıp ayaklarını kucağıma uzatsa. büyük bi lokma ısırıp biraz çiğnedikten sonra; hoorruko yopmusson oşkom yoa, ollorono soğlok desem. afiyet olsun canım benim dese... keşge be keşge!