30 Eylül 2007 Pazar

Nihayet mim-lendim

Şu blog yazan insanların dünyasına girip blogları okurken gördüm ki, bir mim-dir almış başını gidiyor. Herkes birbirini mimliyor. Önce ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Sonradan aradım taradım öğrendim. İlk başta saçma gibi geldi ama, niye lan eğlenceli işte dedim. Neden kimse beni mimlemiyor diye üzülüyordum hatta. Sonra bazı bloglarda bazı insanların mimlenmeye tepki gösterdiğini gördüm. Lan bende beni niye mimlemiyosunuz diye tepki göstersem mi acaba diye düşündüm, saçmalık olur diye yapmadım. Kendi kendimi mimlesem mi acaba dedim, ı ıh, üşendim.

Sonra Pınar bi sağ kroşe vurdu bana, nerden geldiğimi şaşırdım. Konu: "Dikkatinizi çekmiş olan, gördüğünüz, duyduğunuz, ilk aklınıza esen ve sizi gülümseten Çelişki"(konu alıntı:OmAr). Evet mim-lemişti beni, ilk mimlenmenin verdiği şaşkınlıkla kendimi toparlamaya çalışırken saymaya başladı...1-2-3 yoksa geriye doğru mu sayılıyodu 10-9-8 unuttum... süre bitmeden yazmalıydım. Yoksa "Knock Out" olurdum. Aslında günlük hayatta bir çok çelişkiyle karşılaşmama rağmen şimdi böyle ha deyince gelmiyor aklıma. Şöyle başlayalım o zaman;

Bütün bir yıl boyunca kola ve dondurma reklamlarında seksi sloganlar ve seksi kızlar kullanılırken, ramazan gelir gelmez bu reklamların içerikleri birden dinsel ve ailesel ögelerle dolup taşıyor. :) nasıl iş bu...

Anne ve babaların, çocukları sigara içtiği zaman onlara kızması, onları engellemeye çalışması fakat kendilerinin sigara tiryakisi olduklarının farkına varamamaları.

Akşama kadar dersi olan ve bu ülke için gelecek vaadeden genç öğrencilerin, toplu taşıma araçlarına sürü halinde binip sabahın köründe altın gününe giden, hiçbirşey üretmemiş ve üretmeyen kokana, şişko ve yaşlı teyzelere yer verme mecburiyeti varmış gibi toplumda bir inancın oluşması ve yer vermeyenlere serseri gözüyle bakılması.

aklıma bu kadar geldi. Şimdi ben kimi mimlesem acaba?
T.U.B.A 23.Lebron mimledim sizi, mecbur değilsiniz tabi :)

mim konusu : komik çelişkiler



28 Eylül 2007 Cuma

Fakir ve ezik büyüyen ünlüler

Gün geçmiyor ki tv karşısında otururken bir ünlünün acıklı hayat hikayesiyle karşılaşmayalım. Bir hafta kadar önce tv karşısında zap yapmaktan yarı baygın vaziyette ve baygın gözlerle otururken, bir zamanlar bizi gülmekten kırıp geçiren, kakılmış ve surahi hanım tiplemeleriyle beyinlerimize kazınmış Yasemin Yalçın'nın, acıklı hayat hikayesini anlatıyorlardı.

Kızı uzun zamandır hastaymış, annesini çok severmiş ve öldüğünde perişan olmuş, çok zor günler geçirmiş filan. Tamam bunlara bişey demiyorum, geçmiş olsun, dalga geçiyorum filan sanmayın sakın ama benim merak ettiğim konu şu;
Bütün ünlüler acılar, çileler içinde mi büyümüş yani? Arkadaş bi tanesi de çıksın, ben çok mutlu büyüdüm, hiç acı çekmedim, babam çok zengindi, paraya para demezdik, buraları hep bizimdi, babam ağaydı, diğer çocuklarla hep dalga geçerdim... filan gibi şeyler söylesin ya!...

25 Eylül 2007 Salı

Duygu Aydın-Duygusal ve Aydın bir danışman

Aslında sevimli minik bir kız gibi olduğu için danışgirl desek daha uygun olur. Çoğunluk tarafından sevilen biridir. Tüm genç akademik personelde gördüğümüz tutum ve davranışlar Duygu hocamda da yok değil. Üniversiteye giden herkes bilir nasıl bir tutum ve davranıştan bahsettiğimi. Belki de böyle davranmak gerekli olabilir, bilemiyorum. Ama buna rağmen fakültedeki tüm akademik personel arasında biz öğrencilere en sıcak ve içten davranan kişi o aslında. Belkide öğrencilerle arasındaki yaş farkı fazla olmadığı için, doğal olarak böyle bir sonuç ortaya çıkıyordur. Fakat bazen girdiği bazı derslerde bizleri küçümser gibi bir yüz ifadesi seziyorum. Şöyle der gibi:
-ya hani siz anlamazsınız da ben anlatıyım...
-ya siz bilmezsiniz gerçide...
-sizin o minik beyinciklerinizin canı cehenneme... :)
Belkide sadece bana böyle geliyordur. Dediğim gibi samimi ve sevimli bir insan kendisi. Güleryüzlü. Belki de hocalardan görmeye alışkın olmadığım bir samimiyette olduğu için böyle oluyor. Lütfen bunları okuduktan sonra vazgeçme o güleryüzden Duygu hocam :) sizi seviyorum.
(-senin demenle mi vazgeçecem lan güleryüzümden..böyle bir yorum gelirse şaşırmam (:)

Bugün ders kaydımı yaptırmak için yanına gittiğimde her ne kadar perşembe günü kayıtların başlayacağını söylesede, ben o kadar yolu boşa gelmiş olmamak için ısrar ettim ve ders kaydımı yapmasını istedim. Kırmadı beni, teşekkürler. Bu dönemin seçmeli derslerinden biri olan, web tasarım dersini istedim ama alttan çok dersim olduğu gerekçesiyle veremeyeceğini söyledi. Biraz ısrar ettim ama olmaz dedi. Haklı, alttan bir ton dersim var. Kimse de alttan dersim olduğu için beni suçlayamaz. Bir dersi geçme hakkım olduğu gibi bırakma hakkımda vardır. Ama sorun şu ki, ilgimin olduğu ve %100 başarılı olacağımı düşündüğüm bir dersi alamıyorum. O zaman seçmeli ders koymanın ne anlamı var. Birde şu kadar sayıda seçmeli ders seçeceksin diye zorlarlar. Hadi ilgimi çeken ve kendimi geliştirmeme yardım edeceğini düşündüğüm bir ders yoksa o derslerin arasında.

-napalım arkadaş, bize ne, eşşek gibi seçeceksin!...

şu ana kadar seçmeli dersler arasından isteyerek ve severek seçtiğim hiçbir derste başarısız olmadım. Bu derslerde notlarım hiç 80 in altında olmamıştır. Ayrıca güle oynaya gitmişimdir bu derslere. Bu sistemi kınıyorum. Ezberci eğitimin olmadığı, uygulama ve geliştirmeye yönelik bir eğitim hayaliyle geldiğim bu üniversitede, daha birinci sınıfta büyük hayal kırıklığına uğradım. Türkçe-Tarih filan gibi yıllarca okuduğum ve başarılı olduğum dersleri tekrar görmek bezdirmiştir beni. Yada bir üniversite öğrencisine cümlenin öznesini-yüklemini bulduran bir hocayla aynı havayı solumak istememişimdir. Bunun gibi olaylarda tuz+biber. Benim gibi bir çok kişi de bunu yaşadı. Yaşamaya devam ediyor.Benim hiç suçum yok mu? var...Belki yeterince istekli değildim. Yeterince zorlamadım belki. Ama bu tarz olayların caydırıcılığıda oldukça fazla.

Blogumda bundan sonra fakülte ve üniversitedeki aksaklıkları ve güzel olaylarıda kendi üslubumca gözler önüne sercem. Diğer yazılarda devam etcek tabi. Eleştirilerim hiçbir zaman yıkıcı değil, daima yapıcı olacaktır. Hocalarımdan, beni fakülteden atma, yolda sıkıştırıp dövme, arkamdan köpek salma, eroine alıştırma, yatağıma böcek koyma, kulağıma kibrit sokma, okuldan uzaklaştırma gibi çok kötü ve rencide edici davranışlarda bulunmamaları dileğiyle...

21 Eylül 2007 Cuma

Ne çok insanı özlemişim, farkında bile değilim...

Bugün dershaneden arkadaşlarım Aslı ve Eylem'i gördüğümde farkettim. Ne çok insanı özlemişim ama farkında bile değilim. Bu günlerde çok mu duygusallaştım bana mı öyle geliyo ya. Aslı ve Eylem'i görünce pek sevindirik oldum valla sarılasım geldi ayıp olur diye yapmadım. Ne tatlı insanlarsınız siz, gözlerinizin için gülüyo. 3 yıldır görmüyodum onları, özlemişim be. Bu kadar özlememe rağmen iki kelimeyi bir araya getirip doğru düzgün konuşamadım. Böyle lanet bi huyum var işte, uzun zaman görmediğim kişileri bir anda karşımda görünce konuşamıyorum, heycanlanıyorum. Dershanedeki diğer arkadaşlarımda geldi aklıma. Mehmet, Fadime, Hatice, Ramazan, Erol, Zeynep, Kadriye, Hande ve daha ismini hatırlayamadığım bütün arkadaşlarım. İlke Dershanesinin afacanları fena özlemişim lan sizi. Matematik derslerinde başka sınıftan gelip bizim yanımıza oturan adını bilmediğim yuvarlak suratlı çocuğu bile özlemişim.

Türkçeci Fadim hocayı bile özledim desem yalan olmaz. Matematikçi Ali hoca zaten başlı başına bir ekol.Coğrafyacı, tarihci, o sarı dalgalı saçlarıyla felsefeci ve dinamik görünümlü prezentabl insan rehberlik hocamız. Bunları okuyosanız ulaşın bana lütfen. Öpmek istiyorum hepinizi.

Liseden arkadaşım Muzaffer. Heyt be, ne harbi adamdın sen olum. Arada cıvıklık yapardın ama olur o kadar. İyi adamsın olum sen, sınıfta kalmasaydın ne güzel takılırdık beraber. Şimdi napıyosun kimbilir?...belki askerdesindir. Zira şu aralar birçok arkadaşım askerlik yapıyo. Lisedeyken nefret ettiğim hocalarımı özleyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Sizleri bile özlüyorum be!... Eyyy Konya Lisesinin hocaları, hepinizi özlüyorum.


Herkes benim gibi olsa?... (1)

Bazen düşünüyorumda, acaba herkes benim gibi olsaydı dünya nasıl bir yer olurdu. Bir çok iyi tarafı olduğu gibi kötü taraflarıda çok olan bir dünya olurdu, hatta belki kötü yanları daha fazla olurdu.

Önce iyi taraflarına bakalım.
Herkes benim gibi olsa
dünyada hiç polis olmasına gerek kalmazdı. Çünkü ben suç işlemem ki, başkalarına zarar vericek şeyler yapmam, kavga etmem, kaçakçılık yapmam, adam öldürmem, tecavüz etmem, hırsızlık yapmam, uyuşturucu kullanmam, kırmızı ışıkta geçmem, sağdan gelen araca yol bile veririm.

Herkes benim gibi olsa dünyada savaş diye birşey olmazdı ve toplumsal huzur en üst seviyede olurdu. Çünkü ben kimsenin tavuğuna kışt, köpeğine hoşt, kedisine gel pisipisi demem. İnsanlara saygılıyımdır. Kimsenin hakkını yemem. Herkese ne hak ediyorsa onu veririm. Yolda yürürken omuz filan atmam. Yoldaki güzel kızlara laf atmam, mal gibi bakmam, hafif göz ucuyla süzer, giderim. Güzel kızmış Allah için derim, maaşallah derim. Benim niye böyle bir sevgilim yok derim, üzülürüm. Acaba çokmu ulaşılmaz gözüküyorum derim, evet evet öyle derim, kendi kendime artistlik yaparım. Başkasına yapmam. Sonra Tramvayda kendi yaşımdakilere bile yer veririm. Turistlere küfür etmem. Kimseyi dinlediği müzik türü ve kıyafetlerine göre yargılamam. Yola tükürmem. Duvara işemem. Kotamı aşmam. Karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakıp, koşmadan hızlı adımlarla karşıya geçerim. Suyu ve elektiriği çok tasarruflu kullanırım, böyle yapmayanları hiç sevmem. Yemeği ocakta unutup, yanmasına sebep olmam.

Herkes benim gibi olsa TURKCELL,AVEA ve VODAFONE, TEKEL olmazdı. Çünkü ben cep telefonu kullanmam. Kontör sıkıntım olmaz benim, kimseden kontör istemem, kimseye kontör göndermem. Olur olmadık zamanda aranıp rahatsız edilmem. Sinemada konuşmam, cep telefonuylada oynamam, zaten yok, olsada oynamazdım. Sigara ve alkol kullanmam. Marketlerde almayacağım şeyleri fazla kurcalamam. Basket maçı yaparken pas veririm, bencil oynamam, takımı düşünürüm.

Herkes benim gibi olsa, okullar çok sessiz olurdu, öğretmenler hiç; -SUSSSUN ÇOCUUKLAAR diye bağırmazdı. Çünkü ben dersde pek konuşmam, konuşsam bile çok az ve sessiz konuşurum, arkadaşımın defterini yırtmam, resmini karalamam, bilerek ve isteyerek parmağını falçatayla kesip iki dikiş atılmasına neden olmam.

Şimdi de kötü taraflarına bakalım.
Herkes benim gibi olsa, birçok esnaf batardı, simitçiler simit satamazdı-çünkü ben dışarda yemeyi pek sevmem, kırk yılda bir dışardan bişey yerim,çok canım çekerse 2 yılda bir simit alırım. Bütün internet cafeler kapanırdı-çünkü evimde sınırlıda olsa internetim var, olmasa bile okulun bilgisayar merkezi bilmer'i kullanırdım.

Herkes benim gibi olsa, matematik diye birşey olmazdı ve dolayısıyla matematiğin içinde olduğu herşey yok olurdu. Ben gıcık olurum sayılara, sevmem onları, kafamı karıştırır, matematik işlemlerini hiç eğlenceli bulmam, çöz çöz nereye kadar.

daha çok kötü tarafı var ama yazmak istemiyorum.

Herkes benim gibi olsa?... (2)

17 Eylül 2007 Pazartesi

Artistlik yapan dergici

Uykusuz'un ilk sayısını almayı unuttuğum için karşıma çıkan her bayiye soruyordum. Ama maalesef yok, ya daha ilk günü bitti diyolar, yada ikinci hafta sayısı geldiği için kalanları iade ettik diyolar. Geçen gün heyecanla gittiğim bir bayiye umut dolu gözlerle ve acıklı bir ses tonuyla sordum;

-abi uykusuzun ilk sayısı kaldı mı?
adam gözlerini hafif kısarak ve başını birazcık havaya kaldırarak biraz düşündü.
-Sanırım son bir tane kalmıştı.
-aaa hadi ya abi valla mı abii abiiii
-dedim bunu iade etmiyim, çocuklardan bi tanesi gelir kesin ister diye düşündüm.
-ya valla ne diyeceğimi bilemiyorum, süpersin hocam
-hasaan oğlum, şurda uykusuzun ilk sayısı olcaktı getir bakıyım, ikinci sayıyı aldın mı?
-aldım
-nerden aldın?
-kule site'den di en ar'dan aldım
kızgın bir ses tonuyla ve hafif bağırarak...
-niye burdan almıyon, hee... bundan sonra burdan tağam mı? bu işin uzmanı biziz olum bizden al.(hasan dergiyi getirmiştir, adama uzatır) al bakayım...
(içimden bir ses; ne artislik yapıyon da)
-teşekkürler, valla bundan sonra hep burdan alcam...
-tabi olum işin uzmanıyız dedim sana...
-iyi günler
-hehe...hadi bakalım...

ne diyim yani, adamın iyi bir kozu vardı ve kullandı. Ya söylediğim gibi bundan sonra her sayıyı ordan alcam, yada hiçbir sayıyı ordan almıcam. Eğer bulamadığım veya unuttuğum bir sayı için gidersem, beni dövebilecek potansiyel var bu adamda.

16 Eylül 2007 Pazar

Şeftali

Bizim evde bi tane şeftali var, annemin bana her gece saat 11-12 gibi getirdiği meyve tabağında yaşıyor. Şeftali sert, görünüşünden ve yenen diğer tüm arkadaşlarından da anlaşılacağı üzere lezzetsiz, tadsız tuzsuz, hatta acı bi şeftali. Tamamiyle ev halkı tarafından dışlanmış, horgörülmüş, sürekli poşetin arkasına itilen bir şeftali.

3 hafta kadar önce bu şeftaliyi pazardan yeni gelmiş haliyle görmüştüm. Birde şimdiki haline bakıyorumda, dış görüntüsü baya bi deforme olmuş. Ağırlaşmış. Tadının kötülüğüde kat kat artmıştır kesin. Peki nasıl oluyorda bu şeftali bir türlü atılmıyor. 3 haftadır tabağımda gelip gidiyor mutfağa. Şimdi atıcam sanıyosunuz demi? -hayır... bakalım daha kaç gün dayanabilcek. Diğer arkadaşlarının tadı biraz adama benziyordu, yendi. Fakat son arkadaşının sadece yarısını yiyebildik. Kimse buna dokunmaya cesaret edemiyor. Belkide kendini bizimle yaşamaya adamıştır. Üzgünüm dostum, bu ev ikimiz için yeterince büyük değil.

15 Eylül 2007 Cumartesi

Şebnem, kitap, ben,reenkarnasyon ve 1 YTL

Bugün msnde Şebnemle konuşurken ani bir kararla kitap almaya karar verdik. Daha doğrusu Şebo karar vermiş uygulamaya geçirdik. O nasıl olsa geç gelir diye ben sallana sallana gittim, gölge diye arasokakları tercih ettim ve yolu da uzattım. Ara sokakların birinden buluşacağımız yer gözüküyor. Ordan geçerken baktım yok. Lan gidiyim bari şu uykusuz'un birinci sayısı varsa alıyım büfeden. Unutmuştum ilk sayıyı almayı. Varmış gerçi o konuya sonra değincem. Aldım dergimi sallana sallana gidiyorum. Şebo yok ortalarda. Kendi kendime dedim ulan bi de sallana sallana gelmesem kimbilir ne kadar beklerdim. Onun eski okulu ve benim eski okulum karşı karşıya. Şebo gelene kadar oturuyum şu eski okulumun kenarına hem dergiyi okurum biraz hemde eski günleri hatırlar duygulanırım demeye kalmadı tam karşıya geçerken bi baktım, şebo çok özlemiş olcak ki girmiş okulunun bahçesine orda bekliyo beni. 15 dk beklemiş, ağzımı burnumu dağıtcaktı. Dergimi kaptı elimden, karıştırdı. 4'e katladı. Kenarlarını ısırdı.

Reenkarnasyona taktı bu aralar. Hem inanmıyorum, olamaz böyle birşey diyo, hemde aç karnına deli gibi dolaşa dolaşa bununla ilgili kitap arıyor. Zaferde bir kitapçıya baktıktan sonra şehrimizin kitap merkezi rampalı çarşıya gitmeye karar verdik. Şebo hayatında sadece bir kere(çalıntı test kitabı satmaya) gittiği için yolu unutmuştu. :) Alakasız yerlere yürüyordu. Düş önüme dedim. Gittik rampalı çarşıya. (bu rampalı çarşı öyle bir çarşı ki, hiç merdiven veya asansör kullanmadan, yolda yürür gibi en alt kattan en üst kata çıkabilirsiniz.)

Stella Molinas Trevez ablamız sağolsun başından geçen ilginç ve gerçek olayları yazmış. Şebnem inanmasa bile merakla bir çırpıda okuyuveriyor kitapları. Daha önce "Ben 50 yaşımdayım, oğlum 59" kitabını ikinci kitap olmasına rağmen dayanamamış okuyuvermiş. Bugün "Ben 44 yaşındayım, oğlum 53" isimli ilk kitabı aradık. Şimdi iyi güzelde, o ana kadar şebo kitabın ismini bile hatırlayamadı. Yazarını sordum o zaten zor onu da bilmiyor. Ben bi aralar sitesine bakmıştım ordan aklımda kaldı kitabın adı, üç aşşağı beş yukarı salladım Şebonunda hatırlamasıyla birlikte kitabın adını tam olarak belirlemiş olduk.

Gel gör ki bu kitabın adını kitapcıya öyle patadadan söylemek zor, zaten herkes önce gülerek karşılıyor. Anlamalarına yardımcı olması için reenkarnasyonla ilgili bu kitabı aradığımızı vurguluyorum

-merhaba, hoşgeldiniz buyrun...
-merhaba, hoşbulduk...biz reenkarnasyonla ilgili bir kitap arıyoruz. İsmi, Ben 44 yaşımdayım oğlum 53
-hımm olması lazım ama bi dk...(1 dakika geçer) Mehmeeet abiiiii, ben 44 yaşımdayım babam 53 varmı abi?(kopulur"gülünür") mehmet abi? mehmet abi?
-yokmu hocam?
-lütfen arkadaşlar burası ciddi bir müessese

başka bir kitapçıya geçilir, aynı şeyler söylenir.

-valla arkadaşım o kitap var iyi hatırlıyorum var olmasına var da, nerde? nere koyduk yavv cemil nere koyduk bu kitabı? ya kitapları taşıyoduk biliyon mu, şuralarda bi yerlerde olması lazım, şuralara bi bakalım

bir müddet hep beraber kitabı aradık ve bulamadık ve benim süper fikrim devreye girdi.

-hocam sen bu kitabı arayadur, ben sana e-mail adresimi vereyim bulunca mail atarsın bana gelip alırım.
-yok öyle yapmayalımda, ben garanti bulurum onu sen iki gün sonra kesin gel ama iftardan sonra gel, al. (adam herkese iftardan sonra gelmesini söylüyodu)

bir kaç kitapçı daha gezdik kiminin deposunda var, yok salı getiririm yok bilmem ne filan derken bir kitapçıda bulduk. Evet vardı o kitap, artık alıp okuyabilirdik.

fiyatı ne kadar?
-ııı bilmiyorum, ne kadardı?
valla bizim baktığımız yerlerde 4-5 filan demişlerdi. (Hakkaten doğru, o kitabın olduğu ama bulunamayan dükkanda 4 demişlerdi, başka bir yerde 12 den 10 a inmişlerdi.)
-tamam 5 olsun o zaman.


şebo tutturmaz mı,
-4 olsun ama 4 yapın alalım.
(adam bilgisayardan fiyatına baktı)
-yok kusura bakmayın yapamam, zaten 12 den satılıyormuş 10 a verirdim zaten eksik söylemişim.
bozuk olsa yanımda çıkarıp vercem, bozuk yok.
Şebnem neden yaptı anlamıyorum ama ısrar etmeye devam ediyor 4 olsun diye, adam mümkün değil dedi. Ben, alsana diyorum, kaş göz filan yapıyorum, şebo da bana yapıyo. Şebnem vazgeçti, bıraktı kitabı, almadı.Ben şok bir şekilde takip ettim onu.

-niye almadın ya?
-ya buluruz 4'e bakalım biraz
-bulamazsak ben gelip isteyemem bu adamdan kitap filan kendin alırsın ha!...
-tamam be, kess

4-5 yere daha baktıktan sonra kitap filan bulamadık tabi. Tükürdüğümüzü yalamanın vakti gelmişti. Ben gitmem desemde, gönlüm elvermedi şeboyu yanlız bırakmaya. Sırıtkan bir ifadeyle girdik.

-biz alcaz o kitabı...
-peki, beni az önce sattınız 1 lira için ama durun getiriyim kitabı (adam haklı)
adam gitti, ben takip ediyorum uzaktan, bana e-mail at dediğim adamın dükkanına girdi ordan getirdi kitabı. Nasıl oluyorsa başka dükkandaki adam başka dükkandaki kitabın yerini biliyor. 4'e alma şansımızda varmış hani, orda bulunsaydı o kitap 4'e alcaktık. 1 ytl için amma konuştum ha...
adam dükkanın kartını verdi şeboya, bende istedim.
-bende bi tane alabilir miyim?
tabi buyrun, ben kardeş sandım sizi ondan bi tane verdim, eee tasarruflu olmak lazım dimi?...

tasarruflu olmak lazım derken çaktırmadan 1 ytl olayınada lafını sokuşturuyor abi, fena bozulmuş. Bi de bizi niye kardeş sanıyosun ya, çok mu sevimli gözüküyoruz. Yoksa siyahları çektiğimiz için mi öyle görünüyoruz. Niye sevgiliyiz filan sanmıyosun. Bizi beğenmiyor musun?
zira şöyle de olabilirdi;
size sevgili olduğunuz için bir kart veriyorum, iki pipet.
yada;
alın bu kartı ikiye bölün ömür boyu saklayın... gibi...
yada işin aslını açık açık söyle kardeşim, 1 ytl vermediğiniz için size bir kart veriyorum de.
Bu 1 ytl olayına taktı herif. Bi daha ordan kitap alırsam 1 ytl fazladan verecem.
Şebo sen, ne alırsan 1 ytl cilerden de hiç bişey alamıyosundur. Sıfır lira olsun diyosundur demi :p
o kitapları okuduktan sonra benim okumama da izin verirsin demi , bende okucam :)


13 Eylül 2007 Perşembe

Manyak rüyalarım internet aleminde

Hakkaten manyaktır rüyalarım, birçoğumuzun ki öyledir gerçi ama benimkiler daha bi ilginç. Şu bloga bi sayfa ekleyimde oraya rüyalarımı yazıyım dedim. Tüü becereksiz ben, yapamadım, bulamadım. -yeni bi sayfa ekle ve oraya rüyalarını yaz- diye bir link yok valla. Bu manyak rüyaların kendine ait bir blogu olması lazım, hakediyolar bunu, o yüzden ayrı bir blog açtım. Bağlantılarıma da ekledim ki, bir yanlışlık sonucu bloguma giren olursa belki ilgisini çekip orayada girebilir. Okurken yer yer gülme krizlerine girebileceğiniz rüyalar sizi bekliyor. Okuyun, gülün bi de yorum filan yazılınca mutlu oluyorum nedense :)

rüyalarım

7 Eylül 2007 Cuma

İstanbul is mine-Boogie

İstanbul'da bulunduğu süre içinde kentin aykırı yüzünü objektif altına alan ünlü fotoğrafçı Boogie, "İstanbul is mine" adını verdiği sergisini 23-26 Mayıs 2007 tarihleri arasında, garajıstanbul'da açmıştı. Bende bu güzel fotoğraflarla uyumlu bir müzik eşliğinde bir video hazırlamıştım o günlerde, fotoğraf ve istanbul severlerle paylaşıyım dedim. Kısmet bugüneymiş, buyrun...

istanbul is mine-Boogie

Çok fazla insan var dünyada

Bazen dünyada bu kadar çok insan yaşadığına inanamıyorum. İnanasım gelmiyor. O kadar fazla insan, o kadar farklı hayatlar varki, düşündükçe çıldırcakmışım gibi hissediyorum, bırakıyorum düşünmeyi...ama olmuyor, yeniden düşüyor aklıma. Bu kadar çok insan, bu kadar çok farklı yaşam nasıl olabilir.

Düşünsene Paris'in cafelerinden birinde oturup kahvesini ve sigarasını içen yaşlı bir fransız kadın, aynı anda Irak'da oğlunun cesedini arayan Iraklı bir kadın, aynı anda amerikada golf oynayan emekli bir adam, aynı anda Türkiye'de emeklilik maaşı yetmediği için çöplerden topladıklarını satarak geçinmeye çalışan yaşlı bir emekli var bu dünyada.

Hatalı sollama yapan bir aracın içindeki aile karşıdan gelen kamyona çarpmak üzereyken, aynı anda dünyanın diğer ucunda doğumgünlerini kutlayan binlerce insan. O gün karnını nasıl doyuracağını düşünen insanlar var, aynı anda 16. yaş günü için babasından son model araba, süper bir parti isteyen insanlarda var. Vatanını korumak için teröristler tarafından hayatının baharında öldürülen bir asker ve bunun acı haberini alıp yıkılmış bir aile, aynı vatanda gününü gün eden ama bu vatan için hiçbirşey yapmamış insanlarda var.

Sen burda bu yazıyı okurken aynı anda başka biri intihar ediyor. Bunun gibi sayfalar dolusu örnek yazabilirim.

Bazen reddediyorum, olamaz böyle bişey. Çevremdeki herkes, gördüğüm her kişi benim hayatımda ufak veya büyük bir rol oynayan ne yapacağı önceden biri tarafından programlanmış kişiler gibi. Mesela yolda yürürken yanımdan geçen kişi sadece bir figüran. Veya balkona çıkıp dışarıyı izlerken gördüğüm insanlar, onlarda figüran. Belki de evimizin önündeki sokaktan geçip caddeyi döndükten sonra yok oluyorlar. Onların görevi sadece o anda bana görülmekti ve bunu yaptılar. Annem, babam, kardeşim...Mesela evin kapısını kapatıp dışarı çıktığım an, evin içindeki tüm kişiler ve tüm eşyalar yok oluyor olabilir. Truman Show u izlemişsin sen ondan etkilenmişsin diye düşünebilirsiniz. Ama o filmi izlemeden çok önce de düşünüyordum bunları.
Sanırım yıllar önce izlediğim Micheal Douglas'ın filmi "Oyun" dan biraz fazla etkilenmişim

:) neyse...

Çok ama çok fazla insan var dünyada. Haddinden fazla. Herkes kendi derdinde, herkes birşeylerin peşinden koşturuyor. Herkesin farklı farklı hayalleri var. Ama amaç biryerde aynı. Mutlu olmak, istediğin şeyi elde etmek. Bazen insan birşeyi istemese bile, onu elde etmiş olmayı başarmak için kendini paralıyor. Zaten insanın bitmek tükenmek bilmeyen isteklerinin sonucu dünyanın bu hale geldiğini düşünüyorum ve nasıl bir sonumuz olacağını merakla bekliyorum. (binbir türlü felaket filmlerini izleyerek. Nedense hep kurtuluyoruz bu filmlerde, hep insanoğlu kazanıyor, bir kerede tamamen yok olalım şu dünyadan)

2 Eylül 2007 Pazar

Uyku düzenimi bozmaya çalışmak ve başarmak

Yaz başından beri ne güzel normal insanlara göre bozuk bana göre mükemmel bir uyku düzeniyle yaşayıp gidiyordum. Gündüzleri sıcaktan bayılan insanlara inat ben kalın yorganımı örtünüp mışıl mışıl uyuyordum, geceleri de bol bol film izleyip, o site senin bu site benim internette fink atıyordum ki çevreden gelen tepkilere vucudum bir cevap vermek istemiş olcak ki bir anda kendimi sabah 5 de kalkıp akşam 9 da yatan 70'li yaşlardaki teyzelerin hayatının içinde buluverdim.

Nasıl oldu anlamadım. 10 gün kadar bu böyle devam etti. Sonra daha normal saatlere döndü. Sabah 10 gece 12-1 gibi... Çevremdekiler bundan çok memnun olsa da ben hiç memnun değildim. Kardeşim gündüzleri bilgisayarın kontrolünü kimseye bırakmıyordu. Salonun içi insan dolduğu için filmde izleyemiyordum. Berbat bir hayattı yani ve iki gün önce aldığım ani kararla bu düzeni altüst etmeye kadar verdim ve sabah uykusunu mümkün olduğunca uzatıp gece geç yatmaya çalıştım bu böyle iki gün devam etti ve şu an itibariyle amacıma ulaşmış bulunmaktayım. Saat 23:30 sularında ve ben güne merhaba demenin mutluluğunu yaşıyorum. Şimdi geçmiş günlerin acısını çıkarmak için sabaha kadar şöyle iki üç tane aksiyon filmi deviririm. Birde film aralarında ziyafet çekerim kendime... oh be işte hayat budur...

not: Uyku düzeni kişiden kişiye değişir, bir insanın uyku düzenini başka insanların yada insanların çoğunluğunun uyku düzeniyle karşılaştırılmaması gerekir. İnsan nasıl bir uyku düzeniyle mutluysa öyle yaşaması gerekir. Dışarıdan müdahale edilmemelidir. Kötü sonuçlar doğurabilir...