28 Ekim 2007 Pazar

Ulaşmaz kargo taşımacılık - (ARAS KARGO)

EĞER GOOGLE'A ARAS KARGO İLE İLGİLİ HERHANGİ BİŞEY YAZIP ARATARAK BURAYA GELDİYSENİZ VE ARAS KARGOYU KULLANMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, KENDİ MENFAATİNİZ İÇİN BU YAZIYI DİKKATLİCE OKUYUNUZ.
(bir çok kişi googledan aras kargo ile ilgili arama yapıp buraya geliyor ama okumadan çekip gidiyor. biraz bilinçli tüketici olun ya! kullanacağınız şirketi tanıyın biraz. bir kaç satır tecrübe okumak kimseye zarar vermez. hiç bir kargo şirketiyle uzaktan yakında ilişkim yok. ben sizlerin iyiliği ve kendi intikamımı almak için bu tecrübemi sizlerle paylaşıyorum, siz okumadan kapatıp gidiyosunuz. kendinize yazık ediyosunuz. kazıklanmak istiyosan hemen kapat bu sayfayı ve aras kargo şubesine git. kendini seviyorsan ve paranın karşılığında kaliteli ve güvenli bir hizmet almak istiyorsan, yazıyı oku ve başka bir kargo şirketi seç.)

koca koca yazdım ki ARAS KARGO iyice belleğinize kazınsın, kullanmayın. Geçenlerde istanbuldan bir arkadaşım bi paket göndercekti bana, bir kaç tane dvd film(o da ayrı bi hikaye ya, neyse). Gitmiş aras kargoya ve şöyle bi konuşma geçmiş;
-ne var bunda?
cd var.
-haa tamam para filan göndermek yasak.
tamam biliyorum para yok içinde.
-heee ona göre para göndermek kesinlikle yasak çünkü.
ya kardeşim tamam para filan gönderdiğimiz yok.
-tamam.

ben kargoyu şubeden alacağım için, arkadaşım özellikle ve üstüne basarak belirtir ŞUBEDEN ALACAK!... ŞUBEDEN ALACAK!...diye (daha önce bunu anlamayan ve kendi şubesinin adresini yanlış yazıp bizi zor durumlara sokan elemanlarlada karşılaştık) şehir ve şubeyi belirtir ve işlemleri halledip gider.

Aras kargoda kargonuzun İstanbul'dan Konya'ya gelme süresi en fazla 1 gündür. Bende ertesi gün gittim Aras Kargo- Konya kule site şubesine ve paketimi istedim. Ama bütün aramalara rağmen benim adıma bi kargo olmadığı söylendi. Bilgisayardan bakmalarını istedim ama bilgisayarlarıda bozuk. Küfür ede ede gittim eve.

Ertesi gün arkadaşımı kargodan aramışlar, gitmiş. O salak eleman şüphelenmiş bizim arkadaştan ve paketin içini açıp bakmış para varmı diye, mal herif. Tekrar yeni bi pakete koyarken adresi yanlış yazmış. Kendi yazdığı adresi yanlış yazıyo ya, adres dediğimde öyle mahalle sokak, kapı numarası filan değil. Yazacağı şey Aras kargo Konya-Kule Site şubesi, adam bunu yanlış yazıyo düşünün. Sanırım Aras Kargo eleman alımlarında aptal ve gerizekalılık şartı arıyo ki böyle elemanlar bulabiliyor. Arkadaş baya sinirlenmiş tabi orda haklı olarak. Neyse sonuçta geç olsada aldım paketleri ve bir daha aras kargoyu kullanmamaya yemin ettim. Bu aras kargo ile başıma gelen ilk olay değil ama kesinlikle son oldu artık. Başka kargolarıda kullandım ama onlarla hiç sorun yaşamadım. Bundan sonrada bi kargo işi olursa yine onlara yönelcem. Sizde böyle yapın, aras kargoyu çıkarın hayatınızdan. Bunlar nasıl eleman seçiyosa artık, şubeye gittiğim zaman kadın sürekli -adres neydi? diye soruyo, ya adres burası işte kardeşim, yani şubeden alacağımız zaman adres belirtmiyoruz, sadece ili ve şubesini söylüyoruz. Şubeye geldiğime göre şubeden alcam, niye böyle aptalca sorular soruyosunuz ki.


Ben kargomu teslim alırken yine başka bir müşteriyi mağdur etmişlerdi adam haklı olarak bağırıp duruyordu. Bu adam sanırım üniversitede görevli biriydi ve başka bir üniversitenin sekreterine, (üniversitedeki herhangi bir memurun sekreterine değil, üniversite sekreterine) bir belge göndermiş. Ama gitmemiş ve adam haklı olarak gitmemiş kargonun parasını istedi verilmeyen bi hizmet için peşin ödediği ücreti geri istedi, ama vermediler. Aras kargonun elemanları bu paketi göndermeyi unutmuş ve adres eksik, kişi bulunamadı gibi bahaneler uyduruyolar. Adam çok sinirlendi haklı olarak ve parasını geri istiyor. Adamın ısrarları üzerine oradaki elemanlar sürekli suçu başka elemanlara atarak unutulduğunu itiraf ettiler. Elemanlar bişey yapamayınca müdürlerine telefon edilmesini istedi ve elemanlar aradı müdürü. Adam üst düzey yetkili birisiyle konuştu, parasını geri aldı ve bu olayı basına yansıtacağını söyleyerek telefonu kapatıp çıktı.

Yani sadece benim şanssızlığım değil olay, daha kim bilir kimlerin başına ne işler açmıştır bu aras kargo. Çok şükür başka kargo şirketleride var, aman diyim size ARAS KARGO kullanmayın. Aras kargo ip adresimden yerimi tespit edip kurşunluyomuş şimdi beni :) gelin ülen.

Saat ileri-geri

Ben bu saatlerin ileri geri alınmasını çok seviyorum. Ne güzel, yılda iki defa zamana müdahale edebiliyoruz. Şimdi tabi bunun yapılmasının nedeni gün ışığından daha fazla yararlanmak ve aydınlanmak için kullandığımız elektrikten tasarruf etmek. Çok güzel bi uygulama.

İşte yıllardır söylerler televizyonda saatlerin geri/ileri alınmasıyla yok bilmem kaç lira tasarruf ettik filan diye. Madem bu kadar tasarruf ediyoruz. Neden 2 saat ileri/geri almayalım ki? o zaman iki katı tasarruf etmezmiyiz :) hatta bi saatte benden gelin 3 saat yapalım şunu, feci mükemmel ve çok pis tasarruf ederiz. Bi de ben bunun yıl içinde 2 defadan fazla yapılmasını istiyorum. Değişiklik olsun ya şöyle arada bi 5 saat geri filan alalım, yada 7 saat ileri alalım bi nolcak :) yada illa saat olarak mı olcak, mesela bi 10 dk ilerim alalım, arada 25 dk geri alalım, eğlenceli olabilir.

26 Ekim 2007 Cuma

Sağlık kontrolü

hasta hasta doktora gitmek ne kadar zordur bilirsiniz. Hele arabanız yoksa, toplu taşıma araçlarıyla gitmek zorundaysanız daha da bi berbattır. Hasta hasta soğuk soğuk terler dökersiniz. Sonra sıra almak, sıranın gelmesini beklemek, doktorun yüzünüze bile bakmadan ilaç yazıp sizi odadan postalaması gibi gibi gibi... ama bunu bulamayanlar bile var :s

Haberleri izlerken bazen duyuyorum, -yakalanan suçlular, sağlık kontrolünden geçirildi.
oohh be ne güzel. Suçlu adamı muayene ediyolar. Ne bekleme var ne bişey. Bende böyle bişey yapsam mı ki diye düşünüyorum. Hastalandığım zaman polisi arıcam,
-alo, polis mi?
-evet
-gelin abi ben suç işledim, vicdanım elvermedi, kendi kendimi ihbar ediyorum.
-ne suç işledin?
-düşünce suçu işledim. kötü kötü şeyler düşündüm, şimdide düşünüyorum, gelin hemen alın beni bak çok pis şeyler düşünüyom ben.
-dur lan!! düşünme sakın geliyoruz.
-adresi vermeme gerek yok demi, çünkü adresimi tesbit etmeniz için kendi kendimi meşgul ettim telefonda, bulmuşunuzdur siz adresimi. gelin, alın beni.

polis gelir beni alır, ohh miss gibi sağlık kontrolümü olurum, hastayım diye beni hastaneye bile yatırırlar. Türkiye hiç de kötü bi ülke değildir, suçluları bile sağlık kontolünden geçiriyolar. Normal adam geçemez. Suçlulara çok saygılı ve insan haklarına uygun davrınırız biz, mükemmel bi ülkeyiz. Doktora gidemiyosanız, işleyin bi suç, düşünce suçu en kolayıdır. Polis sizi hemen doktora götürür :)

24 Ekim 2007 Çarşamba

İstila

evde oturmaktan bi tarafları büyüyen bünyemin ihtiyaç duyduğu temiz hava ve odamın duvarları dışında mekan görme ihtiyacını bugün gidermeye karar verdim. attım kendimi dışarı... -aaa o da ne? saatimi unutmuşum geri döndüm aldım :)

yolda 18-19 yaşlarında bi çocuk;
abi o tişört rap mi rock mı?
-rap (yok eben)
tamam.

Döndüm dolaştım yapacak hiçbişey bulamadım, kendimi sinemanın önünde buldum. hostel 2'yi izlemeye gittiğimde fragmanından çok etkilendiğim ve uzun zamandır çıkmasını beklediğim film istila için paraya kıydım gittim 2 saat sonrasına bilet aldım. o iki saattede yeni açılan vatan computer'ı gezcektim çünkü. Gittim gezdimde. Bütün laptopları ve masaüstü bilgisayarları oynadım :) Karıştırdım kurcaladım. Bi tanesi kilitlendi, ufak ufak uzaklaştım ordan. Bi tane hayvan gibi laptop vardı. Öküz gibi böyle. Dana gibi. Gosgocaman. Hangi hayvan alır bunu diye düşündüm. Cevap bulamadım. Vatan computer kocaman bi yer. Beğendim. Hayırlı işler dilerim. Müşterileri kazıklayan kurumlardan olmayınız lütfen.

Filmin zamanı gelmişti, gittim izledim. verdiğim paraya biraz içim yanmadı değil. Korsan dvdsi çıkınca da alıp izleyebilirdik. Fazla bişeyde kaybetmezdik hatta 4 ytl daha az zarar ederdik ama neyse. Konu hoşuma gitti ama ben daha aksiyonlu daha heycanlı bişiler bekliyodum. Beklentimi tam olarak karşılayamadı. Filmden çıktıktan sonra filmdeki insanlar gibi davrandım biraz. Her filmden çıkışta bir müddet yaparım bunu.

Sonra kafama esti gittim basketbol topu aldım :) Ne zamandır basketbol oynamıyorum. Özledim. Yazın aldığımı patlatmışlardı, nasıl oynadılarsa artık. Kimseye bişeyini vermicen arkadaş. Canına okuyolar sonra. 19-25 yaş %25 indirimi, nakit ödeme %5 indirim derken %30 indirimle aldım topu hehe :) mutlu oldum. Top biraz dandik gibime geldi. Bu da çabuk patlarsa gidip en pahalısından alcam........ve nike'ı mahkemeye vercem, o da patlarsa bi daha basketbol oynamıcam. Bu arada uykusuz'da yazım bu hafta da yayınlanmamış. Sinirleniyom ha. Belkide çok iyi olduğu için yayınlamıyolardır :) bizi piyasadan silecek bi adam bu diye korkuyolardır belki :) seviyom sizi uykusuz ekibi. Şimdi bunları okurlarsa fena dalga geçerler benimle, neyse...

günün sözü: hayat yaz yağmuru kadar kısadır, şemsiyesiz dolaş.

21 Ekim 2007 Pazar

Bizim bi'arkadaş!... (2)

Bizim bi' arkadaş, sürekli bilgisayarda yazı yazmaktan ve chat yapmaktan normal yazı yazma becerisini kaybetmiş. Eline kalemi alıp kağıt üzerine yazı yazamaz hale gelmiş. Şimdi sadece yaşlıların katıldığı okuma-yazma kurslarının, yazma derslerine kayıt olmuş ve psikolojik tedavi görmeye başlamış.

Bizim bi' arkadaş, küçüklüğünden beri çarpışan arabalara karşı aşırı bi ilgi duyar. Bu ilgisi zamanla değişik bi boyut kazandı. Hani çarpışan arabaların üzerindeki teli düzelten adamlar olur ya; böyle arabalar giderken çok karizmatik bi bakışla atlar arabanın arkasına ve müthiş estetik bi hareketle teli düzeltir. Sonra tekrar arabaların üzerinden seke seke kenara geçer. İşte o adamlara çok özeniyomuş. Bi gün dayanamamış, gitmiş bu adamın yanına rica etmiş. Adam da izin vermiş yapmasına. Şimdi canı sıkıldıkça lunaparka gidip, çarpışan arabaların tellerini düzeltiyo.

Bizim bi'arkadaş, market delisi. Herif marketleri, alışveriş merkezlerini gezmeye bayılıyor. Hiçbişey aldığıda yok, öyle boş boş geziyo. Hadi kıyafet satılan yerleri gezmesine bişey demiyorum. Ama her reyonda gezilmez ki be abicim... Çocuk bezi, porselen tabak çanak reyonlarını bile geziyo...ne tür bi sapık, çözemedim gitti.

Bizim bi' arkadaş, çarpışan arabalara tek başına binen bi kız görmüş ve abazan dolu mekanda, tüm abazanların bu kıza çarpmaya çalışacağını tahmin ederek üç arkadaşını çağırmış hemen, hepsi ayrı ayrı arabalara binip, kıza eskortluk etmişler. Kıza çarpmaya çalışan abazanların önünü kapatıp engelliyolarmış. Süre bittikten sonra kız çekmiş gitmiş. Abazanlar bizim elemanları yakalayıp bağlamışlar ve platformun ortasına koymuşlar. Sonra saatlerce çarpışan arabaları üzerlerine sürerek kollarını bacaklarını kırmışlar.

Bizim bi'arkadaş!... (1)
Bizim bi'arkadaş!...(3)

Tenk yu

Geçenlerde yolda yürüyordum. (çizgilere basmamaya özen göstererek). Yürüken, içimden kendi kendime konuşuyodum. (çünkü içinizden konuşunca başka birine duyurmanız biraz zor oluyo) Yabancı filmlerden, şarkılardan, dizilerden duyduğum hem söyleniş tarzı hemde anlamları hoşuma giden ingilizce kelime ve cümleleri öylesine can sıkıntısından tekrar tekrar söyleyip duruyodum.
Birden karşıdan elinde yeni alınmış şu 100 lük çikolata paketlerinden olan yaşlı, böyle sakallı filan bi hacı amca belirdi. Önüne gelen herkese bi tane çikolata veriyodu. Sanırım cenazesi filan vardı, o yüzden dağıtıyodu. Bizim buralarda öyle bi adet vardır. Neyse, benim yanıma geldi, verdi bi tane çikolata, aldım ve boş bulunup tenk yu dedim. Bi kaç saniye süren bi bakışma oldu ve adam bana bi çikolata daha verip gitti.

20 Ekim 2007 Cumartesi

mim - TiPmAtik




18 Ekim 2007 Perşembe

Yolunda gitmeyen işler günü...

Dün okulun basketbol takımının maçı vardı. Okul takımı dediysek küçümsemeyin hemen, birinci lig takımı. Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi. Arada sırada kampüse gitmemin sebeplerinden biri bu takım, diğeri de ders kaydı filan işte. Maçımız TürkTelekomlaydı. Gittim kampüse, maç biletlerinin geçen sene ki gibi salon önünde satılacağını tahmin ediyodum. Ama değiştirmişler tıkır tıkır işleyen düzeni. İnternet üzerinden satacaklarmış :) sitenin adını verip reklamlarını yapmıcam. ne komik insanlar bu kararı alanlar. Ayrıca bilet fiyatınıda 5 lira yapmışlar. Geçen sene 3 liraydı. İki salakça hareket. Zaten az olan taraftar sayısını iyice bitirmeye çalışıyolar sanırım. Zaten TürkTelekomdan 23 sayı fark yedik. Verdiğim o 5 liraya nasıl içim yanıyor anlatamam. Neyse güzel oyunu karşısında TT'yi alkışlayarak uğurladık. Bu e-bilet olayı yeni olduğu için şimdilik kapı girişinde alıyolardı parayı. Besyo'dan iki iri kıyım öğrenci koymuşlar, onlar topluyodu. Ben, güzel ve kız olana verdim parayı :) Ama kız benden rahat bi 15 cm uzundu, 1,90 filan vardı. Böyle kendimden uzun kız görünce bi tuhaf hissediyorum. Para üstünü alıp girdim içeri, uzaklaştım.

Bu arada uzun süredir beklenen kampüs içi tramvay hattı bitmiş. Yine son durakta herkes incek sandım ama baktım kimse inmedi, tramvay devam ediyor. Yıllardır topuk dövdüğümüz koca kampüsün içinde tramvayla gitmek çok zevkliydi. Çok eğlendim, sevindirik oldum. Bugünkü kendimi teselli etme nedenim bu olsun dicem ama benim fakültem zaten yakındı + bu vatmanlar sapık herifler dar alanda hızlı gitmeyi çok seviyolar ve öğrencilerden nefret ediyolar. Boş yolda basmazlar, uyuz uyuz giderler. Şehir merkezinde, trafiğin sıkışık olduğu geçişlerde ve kampüs içinde michael schumacher kesilirler. Sadece dün 3 tane kaza tehlikesi gördüm. Çok kişi ezilir bu hatlarda. Herkes dikkatli olsun.

Maçtan çıkınca bu haftaki uykusuz'u almak için sevinçle bayiye girdim. Sabahtan beri bu anın hayalini kuruyordum. Telekom oyuncularından sonra bayiden bi darbe aldım. Hemde sol kroşe.
-yok yiğenim yarın gelecek...
saol abi.

Bu sol kroşe baya afallattı beni. Eve gidince avrupa yakasını izleyeceğimi düşündüm ve mutlu oldum, biraz kendime geldim. Hızlı hızlı gittim saat 8'den önce evde olmak için. Eve ulaştığımda 8'e 5 vardı. Hemen atv'yi açtım. Milli futbol maçı başlamak üzere. Bütün bunların bi tesadüf olduğuna inanmak gerçekten zorluyo beni. Neyse lan izleyim bari derken Yunanistan milli marşı çalmaya başladı. Bizim taraftarlarda anında ıslıklamaya ve yuhlamaya. Feci sinirlendim...ne bu şimdi, ne gerek var...Yunanistan milli marşı biter bitmez, bando İstiklâl Marşımızı çalmaya başladı. Ama yuhalamalar ve ıslık seslerinden taraftarlarımız kendi marşlarını zor duydu ve geç başladılar söylemeye. Bando başka çalıyo, taraftar başka söylüyo, futbolcular başka söylüyo. Senkron kaymıştı bi kere. O yuhlamalar ve ıslıklarla rakibe saygısızlık edenler, kendilerine yapmışlardı yapacaklarını. Büyük bir taraftar gücü vardı ama bunu kullanamadılar, işin içine ettiler. eee ne demişler, kontrolsüz güç, güç değildir. Böyle mi olmalıydı? çıt çıkarmadan onların marşının bitmesini bekleyip, hep bir ağızdan İstiklâl Marşımızı söylesek Yunan futbolcularının zaten dizleri titremeye başlardı. Sinirlendim değiştirdim kanalı. Fox'da köyden indim şehire vardı onu izledim. 1-0 yenilmişiz. Ama buna üzülmedim, bir milletin milli marşı çalınırken yuhlanması ve ıslıklanmasına üzüldüm. Mustafa Kemal Atatürk yerdeki Yunan bayrağını kaldırtmamışmıydı. Bu millet ne zaman sporu spor olarak görmeye başlıcak, ne zaman savaşa gider gibi futbol izlemeye gitmekten vazgeçicek... :(

Kola

Ben küçükken, bir çok çocuk gibi tam bi kola manyağıydım. 2,5 litrelik kolanın dibini görmeden rahat edemezdim. Hergün apartmanın girişindeki bakkaldan buz gibi kola alıp içer, hasta olurdum. Evde akşam çok fazla kola içmeme izin vermezlerdi ve kolanın kapağını sıkıca kapatıp güyya benim bulamayacağım yada erişemeyeceğim bir yere saklarlardı. Halbuki dünya üzerinde henüz öyle bir alan keşfedilmedi. Gece uyuduktan sonra evin en erken kalkan üyesi olarak saat 5-5,30 gibi kalkardım :) ve evde kola arama çalışmalarına başlardım. Çok yavaş ve sessiz bir şekilde, parmak uçlarında yürüyerek... Genelde mutfakta olurdu. Dolapları, tezgahın altını, dolapların üstünü arardım ve eninde sonunda bulurdum o kolayı. Dolapların en üstünde olsa bile gerekirse iki sandalyeyi üst üste koyarak yada raflardan tırmanarak alırdım o koca şişeyi minicik ellerimle.

Şimdi açmak gerekiyordu o şişeyi. Ama bu hiçte kolay bişey değil. Kapak sıkıca kapanmış ve benim minik ellerim ve küçücük kollarımın gücü yetmiyor o kapağı açmaya. (şimdi benim kapadığım şişeleri açamıyolar, bazen ben bile kendi kapadığım şişeyi açamıyorum) Hemen bıçak çekmecesinden en büyük bıçağı alırdım. Şişenin kapağını delmeye veya kapağı komple kesmeye çalışırdım. Çoğu zaman başarısız olurdu ama bir kere kapakta ufak bir delik açmayı başarmıştım. Ordan damla damla içtiğimi hatırlıyorum :) ne sapık bi çocukmuşum be

hüzünbaz teneke kolacı dönemleri; kutu kola değil!..bu kullanıma karşıyım. Teneke koladır onun adı. çünkü güzel bir tenekededir. Her zaman hüzünlenmişimdir teneke kola içerken. Çünkü az bi miktardır. 330 ml'di sanırsam. Bir su bardağından biraz fazla. Az sonra biticektir o :( bunun verdiği buruklukla yavaş yavaş içerim. Yavaş yavaş elinizde bir hafiflik hissi oluşur ve her defasında biraz daha fazla kaldırmanız gerekir o tenekeyi, o asitli sıvıya ulaşabilmek için. artık bitiyorum ben sahip, son damlalarımı içiyorsun der gibi bi ses gelir kulağınıza ve o boşluğu hissettiğiniz an, o teneke kutunun boşluğunun farkına vardığınız an, gözlerinizden bir kaç damla düşüverir. Hüzünbaz kolacının gözyaşlarıdır bunlar. Tenekeyi şöyle çevirir bi bakarsınız etrafına, ne de güzeldir rengi, logosu. Hele o soğuk içiniz yazısı yokmu. İnsanın içini sızlatır. Bir sonraki teneke kolaya kadar yas ilan edersiniz ruhunuzun derinliklerinde, içinizde üstünde kola resmi olan bir bayrak yarıya inmiştir bile...

ama son 2-3 yıldır hiç aramıyorum kolayı, hatta sevmiyorum. Artık iki kişi 2,5 litre kolayı bir saatte içtiğimiz günler geride kaldı. Hatta bir an önce unutmak istiyorum o günleri. Muzlu süt içmek istiyorum. Kendi ellerimle özenle hazırladığım muzlu süt var artık hayatımda. Daha iki defacık içtim. Ama olsun, seviyorum onu :)

16 Ekim 2007 Salı

oruç devam ediyor...mu acaba?

Ramazan bitti bitmesine ama ben yine kendimi oruç tutuyormuş gibi hissediyorum. Bi şeye alıştım mı kolay kolay bırakamıyorum onu. Akşam yemeğine oturduğumda tuhaf bi tedirginlik oluyo içimde, -lan ezan okundu mu ki?... gibi kafamda sorular türüyo. Çok susadığım bi an, önümde bir şişe su ve boş bir bardak duruyor ama içmiyorum. Su dolu o miss gibi şişeye biraz dikkatli bakınca farkediyorum oruç olmadığımı, hayvan gibi içiyorum. Geceleri midem kazınıyo, mutfağa gidip bişiler atıştırıyorum, bir an sahur gibi geliyo ama yok yok diil işte, resmen bitmiş ramazan. Sahur sıcaklığı yok ortamda. Sahurdan sonra hiç uyumazdım, saat 5,15 te atılan top sesiyle irkilirdim. Yine uyumadığım zaman 5,15 de irkilme ihtiyacı hissediyorum. Ama o camları inleten top sesi yok.

Aslında yalan söyledim, bal gibide hissediyorum ramazanın bittiğini. Oruç gibiymişim gibi filan da hissetmiyorum kendimi. Canım istediği zaman dalıyorum mutfağa ne varsa yiyorum. Susadığım anda gürül gürül içiyorum suları. O manyak davulcuda gitti ohh bee rahatladım. Zaten bilmiyodu davul çalmayı. Akşam yemeğinde de daha annem yemeği tabağa koyar koymaz atlıyorum, başlıyorum yemeye. Hayvanmıyım neyim. Ramazan bittiğine göre artık seksi kola ve dondurma reklamlarıda çıkar. Bu yazıyı da hiç beğenmedim aslında, çok dandik oldu. Beni yalancı gibi göstercek. Yada oruç ve ramazan düşmanı gibi de gösterebilir. Pis bir insan gibi. Pis tüketici. Nuri Alço, gerçek hayatında esmermiş. Kafam karıştı. Konuda bütünlükten eser yok. Kopmuşken tam kopayım. (parantez içine girdim çıkamıyorum, biri beni çıkarsın, anahtar dışarda kaldı, biri parantezi kapayıp üstüme kilitledi.) kendimden tiksindim, ne ki şimdi bu?...!...

Kendimi affettirebilecek bişeyler yazayım bari. Bu cümleden sonra yazan ismi okumaya çalışmayın, çok zor, yormayın kendinizi, ne demiş ona bakın. François de La Rochefoucauld amcamız demiş ki;
"-kendi sırlarımızı kendimiz korumayı başaramazken, bunları anlattığımız başkalarının bu sırları korumalarını nasıl bekleyebiliriz ki?"
sustum...

15 Ekim 2007 Pazartesi

yağmur

aylar sonra ilk defa yağmur yağıyor. insanı duygusallaştıracak kadar çok hemde. konyada olmama rağmen mfö'den bu sabah yağmur var istanbuldayı dinliyorum. pencereyi açıp dışarıyı kokluyorum. yağmur yağdığındaki o nefis kokuyu çekiyorum içime. tatlı bi soğuk var. üşümeyi özlemişim. sokakta çırılçıplak gezmek, doyasıya üşümek istiyorum. küresel ısınmaya inat. bahçede oluktan boşalan suyun olduğu ufak bi kısımda su birikmiş, yağmur damlaları düşdükçe ufak dalgalanmalar oluyo. havanın rengi çok güzel. sezen aksunun tutuklu klibindeki gibi, mavi puslu bir hava. bugün hava hep öyle kalsa keşke. ama 10 dk sonra yok oluyo o renk. yavaş yavaş şemsiyeli insanlar çıkıyo sokaklara. uzun zamandır görmüyodum onları. nereye gittiler diye merak etmiştim. onlarda göçmen kuşların sıcak yerlere gittikleri gibi, yağmurlu yerleremi gidiyolardı acaba...

yağmuru çok özlemişim...bi kızım olursa ismini yağmur koyarım belki. windowsun renk düzenini bile değiştirdim. yağmurlu gün yaptım. yağmurdan dolayı büyük harfler ıslanıp çektiler, küçüldüler. o yüzden hiç büyük harf yok bu yazıda. susadım, su içcem...

13 Ekim 2007 Cumartesi

Bizim bi'arkadaş!... (1)

Uykusuz dergisinden, Barış UYGUR'un köşesinde BEN OLSAM!... BİZİM Bİ'ARKADAŞ!... ve SU ŞİŞESİ bölümleri var. Daha önce bende uzun yıllardır kafamı kurcalayan herkes benim gibi olsa diye bişeyler karalamıştım. Köşedeki bölümlere benzer gibi geldi bana, göndermeyi düşünüyorum. Bu hafta Barış Uygur; -bu tür yazılarınız varsa gönderin, köşenin yarısına bunları koyayım. Hem siz hava atmış olursunuz hemde ben daha az yazmış olurum... diye yazmış. Bir de, -dikkat ederseniz sizin elinize geçen fazla bişey... yok diye de eklemiş :)

Bende bişeyler yazdım, bunları da dergiye göndercem. Belki yayınlanır, bende sevinirim :)

Bizim bi arkadaş, kitapçıda çalışıyo. Müşteri gelip bi kitap istediğinde, eğer kendisi daha önce o kitabı okumadıysa; -maalesef o kitap yok bizde, hatta bütün Konya'da yok... diyomuş. Çünkü birisinin bi kitabı, kendisinden önce okumasına uyuz oluyomuş. Müşterinin numarasını alıp; -kitap geldiğinde ben size haber veririm...diyomuş. Sonra hemen kitabı okuyup, bitince müşteriyi arıyomuş. manyak işte.

Bizim bi arkadaş, kırk yılın başında bi bayram namazına gitmeye karar vermiş. Geç kalmış. Namaz başlamadan yetişmek için hızlı abdest almayı düşünmüş. Ağzına ve burnuna aynı anda üç defa su çekmeye çalışırken boğularak ölmüş.

Bizim bi arkadaş, küçükken hiç uçan balon almamış. Çünkü zayıf bi çocuk olduğundan, bileğine bağlanan balonun onu uçurup gitmesinden korkarmış.


Bizim bi arkadaş, kampüs son duraktan merkeze gitmek için binmiş tramvaya. Merkeze 45 dk da varıyo tramvay. Çok uyku bastırmış, yolu izlerken uyuyakalmış. Tramvay merkeze vardıktan sonra dairesel bir yoldan tekrar kampüse dönüyo. Uyuyarak kampüse kadar gelmiş. 1,5 saat. Son durakta herkes indikten sonra vatman bunu zorla uyandırmış. Merkeze gitmek için tekrar binmiş tramvaya. Yine uyuyakalmış, yine taaa kampüse kadar gelmiş. +1,5 saat. Yine başka bir vatman zorla uyandırmış. Sonra, inanması güç ama bu olay bi kez daha yaşanmış. +1,5 saat daha. Yine merkeze gitmek için binmiş tramvaya ve bu sefer uyumadan inmeyi başarmış. Sonuçta 45 dakikada gideceği yere, 5 saat 15 dakikada gidebilmiş.

devamı
Bizim bi'arkadaş!... (2)
Bizim bi'arkadaş!... (3)


Ben olsam...
Facebook'un sahibinin yerinde olsam, internet devleri o kadar para yığmışken önüme, anında satardım siteyi. Zira yakında, aslında pek bi halta yaramadığı anlaşılcak ve herkes sıkılcak.

Herkes benim gibi olsa?... (2)

Daha önce yazmıştım herkes benim gibi olsa ile ilgili bişiler, işte bu onun ikinci bölümü.
Burda da birinci bölümü var.

Herkes benim gibi olsa son 6 hafta'da başta UYKUSUZ olmak üzere bütün mizah dergileri köşeyi dönerdi. Uykusuz'un çıkmasıyla birlikte kendimi mizah dergilerine vurdum. İlk iki-üç hafta sadece uykusuz alıyordum. Sonra diğerleri nasılmış merak ettim onlardan da almaya başladım. Hatta uykusuzun ilk sayısını almayı unutmuştum. İkinci sayıyla başladım okumaya. Bayi bayi ilk sayıyı aradım, ve zalim bir bayiye boyun eğdim ilk sayıyı alabilmek için, burda ayrıntıları var.

Herkes benim gibi olsa küresel ısınma viraja giren F1 pilotu gibi hız keser. Çünkü ben neredeyse heryere yürüyerek veya bisikletle giderim. Benzin yakıp atmosfere zararlı gazlar salan araçları pek kullanmam. Arada bir tramvaya binerim. Ayrıca suyu ve elektriği aşırı derecede tutumlu kullanmamdan ötürü büyük bir tasarruf sağlanmış olur.

12 Ekim 2007 Cuma

Bayram için müthiş teknoloji !...

Kamera Kayıtlı Ziyaret Sistemi
Bildiğiniz gibi bayramlarda bir çok kişi birbirini ziyarete gider. Ama her gittiğiniz kişi evde olmayabilir. Aynı şekilde sizi ziyarete gelen yakınlarınız da sizi evde bulamayabilirler. Yada klasik bayramlaşma kültüründen sıkılmış olabilirsiniz. Bu noktada ben ve benim çılgın beynim devreye giriyoruz. Aklıma süper bi fikir geldi.

Kapının önünde bir tuşa basarak çalışan ve belli bir süre kayıt yapan bir kamera olcak. Ziyarete gelen kişi veya kişiler, bu kamera kayıtdayken bayramınızı kutlayıp söyleyeceklerini söyleyecekler. Kamera bunu kaydetcek. Sonra kamera, karşısındaki kişi sayısını algılayıp buna göre, özel bir bölmeden şeker ve kolonya sunucak. Siz eve gelince tv'nize veya bilgisayarınıza bağlı kameranın kayıtlarına bakıcaksınız ve mutlu olcaksınız. Ziyarete gelenlerde boşuna gelmemiş olcak. Ayrıca kapının önüne ufak bir monitör koyup, ailecek kaydettiğiniz bayram mesajınıda gelen misafirlere izletebilceksiniz. Nasıl ama :)

bunu beğenmeyenler için alternatif çözüm: bütün akrabaların önde gelenlerinin katıldığı, internet üzerinden gerçekleşen, sesli-görüntülü bayramlaşma konferans sistemi.
sistem gereksinimleri:
bilgisayar
hızlı internet bağlantısı, çok hızlı hemde.
web cam+mikrofon
mozilla firefox

Blogger'a her gün bayram

Bir aylık ramazanı geride bırakarak, o güzel güne geldik.evet... Para toplama günü. 22 yaşıma girdim, halen el öpüp para topluyorum. Napıyım lan fakirim. Benim için bayram para dışında hiçbişey ifade etmiyo.

Birde bayramın sevdiğim bir yanı daha var. Kahvaltı. Paradan sonra bayramın en güzel yanı, o süper bayram kahvaltılarıdır. Bir ay kahvaltı yapmamaktanda benim gözüme o şekilde gözükmüş olabilir. Sofrada bulamayacağınız hiç bi şey yoktur. Öyle ki, ne yiyeceğini şaşırırsın, afallarsın bir anda.

Çeşit çeşit çorbalar, türlü türlü börekler. Kısacası, bir kahvaltıdan daha fazlasıdır bayram kahvaltıları ve ramazandan çıkan bünyeninde etkisiyle saatlerce sürebilir. Yemeğin etkisiyle tuhaf sohbetler oluşur aile içinde. Gelelim bayramın en sevmediğim yanlarına.

1- şeker almak için kapıyı kıracak gibi çalan çocuklar.
2- evde koşuşan misafir çocukları.
3- gelen misafirlere hoşgeldin diyip bayramını kutlama mecburiyeti ve soracağı 300 soruyu cevaplamak.

Şöyle enteresan bir durum daha var. Benim sadece bayramlarda gördüğüm ama kimdir, nedir bilmediğim akrabalarım var. Bize bayramdan bayrama gelirler, bayramlaşırız ve giderler. Bunun dışında hiç bir şekilde ilişkimiz yoktur. :) Annemgile de hiç sormam kim bunlar diye? neden diyeceksiniz.... Çünkü onlarında bilmemesinden korkuyorum!?!

hepinize iyi bayramlar...

10 Ekim 2007 Çarşamba

Çapraz mim-lemeye tutuldum!...



8 Ekim 2007 Pazartesi

İftardan hemen önce...

Sofra hazırdır, etrafında bekleşen insalar bulunmaktadır.
-kaçta atılcak bugün ya? kaç dakka kaldı?
az bişey kaldı ya, iki-üç dakka filan galiba...
-TRT1'i açın bi bakalım.
(ya ezan okununca duyulur işte, ne panik yapıyosun)
-yok abi, bak...var daha, yerel kanalı açsana.
(yerel kanalda, acemi sunucu, sadece mikrofonu uzattığı konuğun görüntüde olduğunu sanırken, monitörde bir anda genel planda kendini ve kamera arkasındakilere yaptığı garip hareketleri görür ve saçını düzeltiyormuş gibi yapmaya çalışır)...
yerel kanalda ezan okunur.
Allahu ekber, Allaaahuu ekbeeer
Allaaaaaaaa...
Ben dışardan gelen ezan sesini çoktan duyduğum için yemeğe başlamışımdır bile.
-Hişşş olum...hop! dur lan! duydun mu? kumandayı ver bakıyım
al...
televizyonun sesi kapatılır.
Abi okunuyo işte, yesene...
ikna olmaz.
-Dur! camı açıp dinleyecem.
Hakkaten üşenmeden camı açıp iki saat dinler ezanı. Ezan nerdeyse bitmek üzeredir zaten. Ezanın okunduğuna gerçekten inanıp ikna olduktan sonra, oturur. Acayip bir hız ve iştahla yumuşur yemeklere.
Bu arada televizyonun sesini asla açmaz. Artık soyutlanmıştır bu dünyadan. Sadece kaşık sesleriyle devam eder yemek., televizyon sessiz ve anlamsız bir şekilde çalışmaya devam eder. Kumandayı öyle bir yere koymuştur ki, ulaşmak imkansızdır. O arbede ve psikolojik gerilimden kurtulduktan sonra, ortamdaki sıkıcı sessizliğin kaybolması için televizyonun sesi açılır ve herşey normale döner. Afiyet olsun.

(tv, sesi kapalıyken izleyince çok komik oluyo)

6 Ekim 2007 Cumartesi

Şansıma tükürüyüm!...

Sürekli ne kadar şanssız biri olduğumu düşünüp duran biri olarak, geçen gece yaşadığım olaydan sonra;
-artık bu kadar da olmaz, birilerinin benimle bir zoru var!...
diye iyiden iyiye düşünmeye başladım. Ramazan ayının içinde bulunduğumuz şu günlerde, annem yine her ramazan olduğu gibi baklava yapmıştı. Son yıllarda tatlıya olan ilgim çok az. Yemek sonlarında filan hiç tatlı yemem mesela, yazın doğru düzgün dondurma bile yemedim. Bu uzun zamandır böyle.

Gecenin bir vakti mutfaktayım, tezgahın üstünde küçük bir tabakta, tepsiden kalan son 7-8 kare baklava duruyor. Canım çekti... Lan dedim hadi bi tane yiyim...şöyle bi gözümü gezdirdim ve bana en güzel gözüken, köşede yanlız kalmış bi tane baklavayı aldım, attım ağzıma. Baklava cevizli. Tam yerken, kırkkkttt diye bi ses geldi...ahhh diye bağırdım. Lanet bir ceviz kabuğu, onca baklavanın içinde sen gel beni bul. Yanımda annemde vardı;
hepimiz o kadar yedik, bi tane bile gelmedi sendeki şansa bak...
yaa anne ya, bende böyle bir şans var işte. Dişim feci acıdı. Çöpe tükürdüm ve uzun uzun küfür ettim tüm ceviz ve baklavalara. Bi daha da baklava yememeye yemin ettim.

Masaüstü Mim-i

Yıllar önce bir forumda konu olarak açtığım -masaüstü fotoğrafınızı koyun- şimdi Başak tarafından gönderilen bir mim olarak karşıma çıktı. Buyrun masaüstüm işte...şu an karışık biraz, ama normalde derli topludur.

Pınar :) senin masaüstün nası bakıyım bi

2 Ekim 2007 Salı

Dereye düşen insan...

8-9 yaşımda filandım galiba, belkide daha küçük...tam hatılamıyorum, neyse...Ben dereye düşmüştüm bi kere, hemde gürül gürül akan bir dereye...Eskiden çok sık pikniğe giderdik biz, neredeyse her hafta. Yine meram-dere veya eski konya diye tabir edilen, doğayla iç içe, yaz-kış sürekli şarıl şarıl derelerin aktığı (tabi küresel ısınmanın henüz etkisini göstermediği yıllar bunlar) bir yere gitmiştik. Dere kenarı, ağaçlar, kuşlar filan...ortam gayet güzeldi. Yedik-içtik güldük filan derken, her pikniğin olmazsa olmazı plastik topla voleybol oynama vakti gelmişti. 2-3 tane top kaçmıştı dereye, yakalamak mümkün değil, hemen yeni top alınıp oyuna devam edildi tabi. Dere de nasıl akıyor ama... -Fırat'dan Dicle'den ne eksiğim var benim!... dercesine akıyor. Top yine kaçtı dereye, lan dedim yeter artık...ufak bi yokuş vardı dereye doğru inen. Top, yıllar önce yıkılmış ve dere kenarına sıkışmış ağacın dallarına takılmış, adeta benim almamı bekliyordu. Aldım da zaten. Ama o ufak yokuşu çıkarken ayağım kaydı...hooop sudayım.

Gözümü bir açtım ki, yeşil bulanık bir suyun içinde, oldukça hızlı bir şekilde ilerliyorum. O an hiç bir korku hissetmiyosun. Kafamı bi kaldırdım, sol kenarda sanki biri dereye düşerse kurtulsun diye oraya devrilmiş eski bir ağacın kalın dalları var. Hayatımda hiçbirşeyi o kadar sıkı tutmamışımdır :) Müthiş bir refleksle dala tutundum, hemde sol elimle. Hemen ordaki bir kahraman :) kolumdan tutup çekmişti beni. sol elimle dala doğru çektim kendimi, sağ elimide o kahramana uzattım. vay anasını be, tek saniyesi bile aklımdan çıkmıyor. Beni kurtaran adamın sesi ve o suyun içindeki sesler halen kulağımda gibi. Sırılsıklamdım tabi, hemen üstümü filan değiştirdiler. Sonra beni kurtaran adama bir bardak çay götürüp, bir küçük emrah ses tonuyla;
-Hayatımı kurtardığınız için teşekkür ederim amca...dedim.

Bir bardak çay? bu kadar mı? :) insan hayatını kurtaran kişiye mangalda şöyle güzelce pişirip
bi et filan götürür, yada güzel bir meyve salatası filan yapar. Ama yoktu işte, yiyip bitirmiştik hepsini. Sakın dereye filan düşerek ölmeyi denemeyin, çok pis oluyo, benden söylemesi...

Hiç unutmam...

Benim kafamda böyle yıllar önce yaşadığım ama bir türlü unutamadığım bir sürü olay var. Bunlar sık sık böyle kısa film gibi beynimin içinde dönüyo, hoşuma gidiyor izlemesi. Bazende hiçbir değişikliğe uğramadan rüyalarıma giriyor. FlashBack mi deniyodu buna, öyle bişey deniyodu sanırım. Bunların bazıları çok üzücü şeyler, onları hiç görmek istemiyorum.

Maç olayı...
Kaç yaşımda olduğumu hatılamıyorum. Çok küçüktüm, yaşımı hatırlayamayacak kadar küçük. Babam maça götürmüştü beni, Konyasporun maçına. İlk defa bir maça gidiyordum. Rakip kimdi bilmiyorum. Babamın omzuna oturmuş maçı izlerken, bir anda yükseldim. Herkes ayağa kalkmıştı. Babam dahil çevremdeki herkes GOOOOL diye bağırıyordu. Feci tırsmıştım. Bir anda ayağa kalkan onca insanı ve o sesi hiç unutmam, sürekli de aklıma gelir nedense.

Tebeşir veren kız...
Annemin ve Teyzemin, öğretmen bir arkadaşı vardı. İsmi Yıldız'dı. Yıldız öğretmenim derdim ben ona. Ben böyle yazmaya çizmeye meraklı bir çocuk olduğum için sürekli tebeşir isterdim ondan. Bir gün çalıştığı okulun önünden geçerken annemgille birlikte, onu okulun bahçesinde görmüştük. Annemgil konuşurken Yıldız öğretmenimde daha ben istemeden bahçedeki öğrencilerden birine bana tebeşir getirmesini söylemişti. Ben sabısızlıkla bekliyordum. O siyah önlüklü kız koşarak geldi ve tebeşirleri bana verdi. Renkli renkli bir sürü tebeşir. Pek sevindirik olmuştum. O siyah önlüklü kızın bana doğru elinde tebeşirlerle koştuğu anı, hiç unutmam.