21 Kasım 2007 Çarşamba

Ankara-Washington Hattı

kitaba dair notlar...
ilk 45 sayfa

Kitabı okumaya başladım. Şu ana kadar 35 sayfa okudum ama kitap bana 45. sayfada olduğumu söylüyor. Kitap başındaki yazılar, önsöz filan yüzünden işte. Öncelikle şunu söylemeliyim; bu kitapda çok fazla yazım hatası var. Ayrıca bir çok cümle yanlış kurulmuş ve ilk okuyuşta çok saçma oluyor. Bunun gibi pek çok hata kitabın okunmasını ve anlaşılmasını zorlaştırıyor. 45. sayfaya gelene kadar en ilginç bulduğum şey 11 Eylül'den sonra tüm dünyanın yaşadıklarının toplam 71 insanın isteği doğrultusunda gerçekleştiği. Bunlar kendilerine bir felsefe belirlemişler ve bunun etrafında bir politika geliştirerek dünya düzenini tamamen değiştirmek istiyorlar. Bu güne kadar yaptıklarıyla da bunu başarabilcekmiş gibi görünüyorlar.
Dünyanın imparatoru olmaya kalkışan bu insanlar yeni dünya düzenini kurmayı isteyen strateji uzmanları.

"Önce Amerikan iktidarını ele geçirdiler, sonra dünyaya sıra geldi. Sovyetleri çökerttiler, Saddam'ı yıktılar ama bitmedi. Daha yeni başlıyorlar.
Bunlar "Neo Con" "Neo Conservatie" "Yeni Muhafazakarlar" olarak adlandırılıyor."

45-98
Amerika istediği zaman elini kolunu sallayarak Türk ordusu bünyesindeki bir alana girip, bir orgenerali öldürmenin ön hazırlıklarını rahatça sürdürüp, amacına ulaşabiliyor. Bu orgeneral, yıllar önce bugün yaşadığımız sorunları öngörüp gerekli makamları uyarmış, amerikanın planlarını sezmiş ve bu konuda gerekli her türlü çalışmayı yapıp uygulamaya koymaya hazır hale getirmiş, çok iyi bir asker.

Amerikanın kamuoyu oluşturmak amacıyla Türkiyenin önde gelen gazetecilerine vermek için ayırdığı para 200 milyon $
Pentagon'da sırf psikolojik amaçlı yalan haber üretmek için bir merkez varmış. "Yalan üretme merkezi"
Amerikanın Türkiyede konsolos, elçi vs. gibi görevlerde , Türkiye ve Ortadoğuyla ilgili faaliyet yürüten, Türkiye'yi tehdit etmekten çekinmeyen bürokrat görünümlü CIA ajanları ve şefleri bulunuyor.
Ortadoğu ülkelerinin çoğunda demokrasinin olmayışının tek nedeni, petrol-silah dengesi.
İncirlik üssünden kalkan ABD helikopterlerinin PKK ya yardım götürmesi. CIA ve MOSSAD'ın yüzmilyarlarca dolarlık PKK yardımları. Delta Force birliklerinin kuzey Irak dağlarında PKK'lıları eğitmesi.

99-190 (kitap bir çok sitede 231 sayfa olarak gözüküyo ama bendeki 190 sayfa, korsan filanda değil ha)
ABD çıkarlarının devam etmesi için sürekli sorun üretir. ABD'nin varlığı bir bakıma dünya üzerindeki ulusal ve bölgesel sorunların sürekliliğine, bu sorunların ABD'nin istediği şekilde çözülmesine ve ülkelerin her türlü sorunun çözümünde ABD'nin rol oynaması lazımmış gibi bir psikolojinin içine sokulmasına bağlıdır.

not: gündemden etkilenip aldığım bu kitap kafamı karıştırdı gerçekten ve blogumun tarzına pek de uymayan böyle bir yazı oluştu. Kitapda yazılan bazı şeylere inanmakta gerçekten zorlandım. Ama yazarın yalan söyleyecek hali yok herhalde diye düşünüyorum. Kitap hiç bir siyasi görüşü desteklemeden veya karalamadan sadece Türkiye'nin çıkarları gözetilerek yazılmış, bunu çok sevdim.

kitabın yazarı : Hakan Türk
http://www.hakanturk.com (sadece Internet Explorer açıyor)
_________________________________________________________________________
kitap arkası
HAKANTÜRK bugüne kadar yaptığı görevlerin dışında halen merkezi Amerika'da olan İnternational American Academy of Security başkanlığı ve The World Medical Assistance Assocation 2. başkanı olarak görev yapmıştır. 1962 yılından beri yurt dışında yaşamakta olan HAKANTÜRK'ün bugüne kadar yazdığı 40 kitabın hemen hemen hepsi Türkiye Cumhuriyeti çıkarları doğrultusundadır.
HAKANTÜRK, bu kitabında 17. yy.'dan başlayan Osmanlı Amerika ilişkilerinden 21. yy. Türk-ABD işbirliğinin nasıl tek yönlü geliştiğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Bir çoğumuz ABD'nin Türkiye'ye ilk silah ambargosunun 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası konduğunu sanır. Bu büyük yanılgıdır. Çünkü ABD, Türkiye'ye ilk ambargosunu Kurtuluş Savaşı'nda koymuştur. Atatürk Türkiye'si Amerika'dan parası mukabilinde 600 bin mavzer ve beş milyon mermi almak isteyip, alamadığını belgeliyor.

4 Temmuz Amerika'nın Bağımsızlık günü, fakat bu ülkenin Kuzey Irak'ta askerlerine yapılan düşmanca davranıştan dolayı Türklerin ne bugün, ne de yüz yıl sonra dahi unutamayacağı bir gündür. ABD'nin hedef tahtasında bugün için her ne kadar İran ve Suriye görünüyorsa da İmparatorluğunu kurabilmek için Türkiye'yi önünde büyük bir engel kabul ederek bölüp parçalamak, hatta yok etmek istediği belgelenmektedir.

Stratejik konum nedeniyle sürekli olarak ABD'nin kültür mühendisleri tarafından kısa ve uzun vadeli Türkiye üzerinde plan ve programlar yapıp onları adım adım gerçekleştirirken, ülkemizdeki işbirlikçilerden de yeterince yardım görmektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda en son tanıyan ülkenin Amerika olduğu acaba bugün Türkiye'de kaç kişi biliyor?... Hız almak için dahi geri adım atmamamız gerektiğini öğrendiğimiz gün, tam bağımsız oluruz.

16 Kasım 2007 Cuma

Bizim bi'arkadaş!... (3)

Bizim bi'arkadaş'ın mahallesine dün ramazan davulcusu gelmiş. Arkadaş şaşırmış. Çıkmış cama; -hayırdır abi?... demiş. Davulcu; yaa sorma, Ramazan bitince bayram telaşesiyle bahşişleri toplamayı unutup memlekete gitmişim. Geçen gün aklıma geldi, hemen kalktım geldim. Atsana bi sakal...demiş. Arkadaş sırf kendisini güldürdüğü için atmış üç-beş sakal. Şimdi kapı kapı dolaşıp bu derdini anlatıyomuş bu unutkan davulcu.

Bizim bi'arkadaş'ın bilgisayarı çok geç açılıyomuş, bu yüzden kasadan power tuşuna bastıktan sonra bi 5-10 dk bişilerle oyalanıp, sonra gelip monitörü açıyomuş. Taktir ettim, güzel elektirik tasarrufu sağlar.

Bizim bi'arkadaş, taksiye binmiş. Gıcık kaptığı tarzda bi müzik son ses çalıyomuş. Bağırmış şöföre kardeşim allahını seversen kapat şunu...diye. Şöförde, -ben ateistim beyfendi...demiş, -nereye...demiş?

Bizim bi'arkadaş vardı ilkokulda Esat diye. Defter ve kitaplar okunmadığı halde açık durursa günah derdi. Bende inanır kapatırdım. Şimdi feysbukta onu arıyorum, bulursam ağzını burnunu kırcam.

Bizim bi'arkadaş, tramvayda dikkat çekebilmek için ingilizce bilmediği halde okul kütüphanesinden ingilizce kitaplar alıp, okur gibi yapıyomuş ve işe yarıyomuş bu.

Bizim bi'arkadaş, feysbuka üye olmuş eski arkadaşlarını bulabilmek için ama hiç bi arkadaşının ismini hatırlıyamıyomuş. Şimdi mal gibi bekliyomuş feysbukun başında, belki onlar beni bulur diye.

Bizim bi'arkadaş, şu geçenlerde yapılan referandumdan sonra yurt dışına çıktı. Bunun boyalı parmağını gören yabancılar soruyomuş ne bu böyle diye. Bu da oy kullandıktan sonra boyandığını söylemekten utanmış, geçici dövme yaptırdım diyomuş.

Bizim bi'arkadaş!... (2)
Bizim bi'arkadaş!... (1)

14 Kasım 2007 Çarşamba

Bilgisayar

Biz küçükken (kardeşim ve ben), küçük dediğimde o kadarda küçük sayılmazdık hani. 4.-5. sınıftayken filan yada biraz daha öncesinde hep bi bilgisayarımız olsun isterdik. Sürekli, -bize bilgisayar alın, -bilgisayar isteriz biz... diyip dururduk. Bizim evde bilgisayar olmadığı için bilgisayarı olan akrabalara gitmeye can atardık. Böyle akrabalara gideceğimiz zaman içimizde tarifi imkansız bi heyecan oluşurdu. Pek sevinirdik. Bilgisayar olan eve ulaştığımız zaman, bilgisayarın açılmasını sabırsızlıkla beklerdik. Kendimiz çekindiğimiz için -bize bilgisayarı açarmısınız? diyemezdik. Anneme söyletirdik.

hee işte bilgisayarın başına geçtiğimizde de yaptığımız şey yazı yazmaktı :) Uyuz uyuz yazıyoduk bi de, tek parmak. Adımızı, okulumuzu, sınıfımızı filan yazıyoduk. Benim okulumun adı çok uzun olduğu için şanslıydım. Daha çok yazıyodum. Ama bununla yetinmiyodum tabi. Okulun başına Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı filan yazıyodum. Öğretmenlerin ismini bile yazardım. Maksat mümkün olduğunca daha çok yazabilmek. Bi kere gittimiz evdeki bi abi, bize sayfaların bittiğini, artık yazamayacağımızı söylemişti :) inanmıştık tabi. Halbuki bırak yazalım demi, ne zararımız var, uslu uslu yazıyoruz kendi çapımızda bişeyler. Birazda oyun oynardık. Bu misafirliklerden eve dönmeyi hiç istemezdik. Zor götürürlerdi bizi.

Bu misafirliklerin etkisinden uzun zaman kurtulamazdık. Eve vardığımızda kağıttan bilgisayar yapardık. Defterin ortasından tırtlatarak çıkardığımız iki birleşik sayfadan laptop bile yapmıştık. Klavyedeki tuşları alfabetik sıraya göre yazardık kağıdın üstüne. Ekrana tuhaf tuhaf bişiler yazıp çizerdik. Bi kere bi akrabanın çocuğu bize gelmişti, gördü bu bilgisayarı ve;
ama bilgisayar böyle olmaz ki... dedi.
.iktir lan!...
dedik, iyi bi dövdük bunu kardeşimle, dövmek dediysek çocuk kavgası işte ama baya bi ağlamıştı. Sonra kardeşim;
özür dile lan!...dedi
bu ağlaya ağlaya tam özür dilerken bi posta daha dövdük bunu.(yine çocuk kavgası)
ama ben size bilgisayarımı oynatcaktım artık oynatmıcam...ıhıhı ıhııhıı diyerek annesine kaçtı.
(zaten başka şehirde oturuyolardı, yazın izne gelmişlerdi ondan dövdük)

Neyse sonra biz bu kağıttan bilgisayar yapma işini baya ilerlettik, mukavvadan üç boyutlu bilgisayar yaptık. cd sürücüsü bile vardı. yuvarlak şekilde mukavva kesip cd yapmıştık onu. Şimdi 4-5 yıldır var bilgisayarımız. Ben sıradan bi masaüstü kullanıcısının yaptıkları dışında pek bişey yapmıyorum. Hatta tam bi masaüstü kullanıcısıda sayılmam zira hiç bir yeni oyunu kaldırmadığı için oyun bile oynayamıyorum. Bi aralar tasarım olayına filan gircektim baya hevesliydim CorelDraw öğrettiler okulda ama yarısında bıraktım, photoshop derslerine girmedim filan işte, hevesim kaçtı. Web tasarıma başlıcaktım, danışman dersi vermedi. O hevesimde kaçtı. Kardeşim web programlama ve tasarım mı ne öyle ismi karışık bi bölümde okuyo, tam olarak bilmiyorum. Sürekli bi takım kodlar filan yazıyo, değişik bişiler yapıyo böyle, küçük programlar yazıyo, kendimi matrix gemisinde gibi hissediyorum. Bazen de evde küçük neo var sanıyorum. Nerdeeeen, nereye...o zamanlar o kağıttan bilgisayarlar gerçek olsa belki Google'ı biz yapmıştık :)

10 Kasım 2007 Cumartesi

Kitap kurdu

Geçen gün sinema saatinin gelmesi için markette oyalanırken kendimi bir anda kitap reyonunun içinde buldum. Gözüme "Ankara Washington Hattı" diye bi kitap takıldı. İnceledim biraz. Sonra yerine koydum. Yine kitaplara bakarken "Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları" isimli bir kitap dikkatimi çekti. Biraz inceledikten sonra onu da yerine koydum. Bu sefer "Rumuz Amerika" isimli kitaba gözüm takıldı. İnceledim ve az önce dikkatimi çeken iki kitapla birlikte bunu da almaya karar verdim. Tam reyondan çıkıp kasaya doğru yönelcektim ki, ne zamandır okumak istediğim ama bi türlü kısmet olmayan o kitabı gördüm. "Metal Fırtına" Fiyatına baktım ve diğer kitapların fiyatıyla topladım. Ucu ucuna yetiyodu param. Yani, sanki okuyacakmışım gibi gittim 4 kitap aldım :) Hepsinin konusuda USA-Türkiye ilişkileri üzerine. Sanırım farkında olmadan gündemden epeyce etkilenmişim.














Aslında çok kitap okuyan bi tip değilim. Ama ne olduğunu anlayamadan bir anda bi okuma istediği belirdi. Hele politik kitapları hiç okumazdım. Daha çok mizah içerikli yada mizahi bi uslupla yazılan kitaplar okurdum veya sporla ilgili kitaplar. Psikoloji, sosyoloji ve felsefeyle ilgili kitapları karıştırmayıda severim. Halen birinci sınıftaki psikoloji ve sosyoloji ders kitaplarını okuduğum oluyo. Ama bazen böyle bişeyler oluyo bana. Bir anda aşırı bi okuma isteği geliyo.

Mesela dün akşam, evde olmadığını sandığım bi kitabın aslında uzun zamandır kardeşimin kitaplığında durduğunu yine kardeşimin ağzından öğrendim.

-ya hep politik kitaplar aldım, keşke bi de şöyle komik bişeyler alsaydım.
Türkleri Anlama Klavuzu2 yi bi daha oku o zaman.
-ne bi daha okuması olum, ben birinciyi okudum sadece, onu okumadım.
Nası okumadın, ben sana vermemişmiydim onu?
yooo, o var mı da?
Evet
hadi lan...
Valla bak var, al işte
aaa, ben bunu almadın sanıyodum lan.
100 yıldır bu kitap burda duruyo be yuh.
süper valla, ver bakıyım. afferin lan. saol.

tam olarak 123 sayfalık bi kitap. 2,5 saatte bitirmişim. Güzeldi ama ilk kitap kadar değil. Yeni aldığım kitapları da çok çabuk bi şekilde okuyup bitircekmişim gibi bi his var içimde. Çok merak ediyorum neler yazıyo içlerinde. Çok kitap kurdu gördüm kendimi.

9 Kasım 2007 Cuma

Ölümcül tesbih 3

Üniversiteden verdikleri hantal, hödük, dandik ve hiç kullanmadığım 2004-2005 öğretim yılı ajandasına yazıyorum bu yazıları. Şimdi iki saat bilgisayarı aç, yok bloggera gir filan...kim uğraşcak. Zaten bilgisayar dandik, iki saatte zor açılıyo. Bilgisayarı açık bulduğum bi anda girerim bloguma. Rotringimide bulamadım. Galiba annem kuruboya kalemlerimle birlikte poşete koymuş. (şu sıralar kuruboyalarla bişiler çizip boyuyorum?!?!) Ama kardeşim uyuyo, ses olur uyanır diye dokunamıyorum o çızırtılı eczane poşetine...Siyah bi pilot buldum, onunla yazıyom. Hem contrastı daha yüksek hemde daha havalı hissediyorum kendimi.

Ajandaya tersten başladım. Çünkü düz başlasaydım her açtığımda o birinci sayfadaki "Öğrencinin adı...soyadı bölümünü görmek zorunda kalacaktım. Vakti zamanında da sanki ajandayı kullanacakmışım gibi özene bezene doldurmuştum. Yok ya, yanlış hatırlamışım, şimdi baktım da, sadece adımı ve numaramı yazmışım. Üstelik iğrenç bi yazıyla. Şimdi fark ettim. Aslında bu kalem siyah diilmiş. Çok koyu bi lacivert. Ama siyaha çalıyo gibi sanki.

Neyse, dün akşam hiç ortak yönümün olmadığı misafirler geleceği için dışarı çıkmak istedim. Aslında biraz zorunda kaldım. Kurtuluşu sinemada gördüm. Beni 6 ytlemden ettiler. Allahtan sinemada halk günüydü, yoksa 7 olurdu. + tramvay ücreti (-cimri değilim, gelirim olmadığı için aşırı tutumlu davranıyorum sadece :) iki film arasında kalmıştım. Ölümcül Deney 3 mü? yoksa Testere 4 mü? Beyaz perdeden puanlarına baktım, Ölümcül deney 9,1 Testere 8,5 almış. Son ana kadar karar veremedim. En sonunda Ölümcül Deney de karar kıldım.
Film saati geldiğinde gittim baktım en küçük, en dandik salona atmışlar beni. Salona girdiğimde sadece bir kişi vardı. 45-50 yaşlarında, tesbih çeken ve tesbihin boncukları ŞAAKK!..ŞAAKK!... diye ses çıkaran ve tam benim yerimin yanındaki koltuğa oturmuş bir kişi. gittim, selam verdim ve oturdum yerime. Adam sinemada tek kişi olmanın verdiği rahatlıkla yayılmış iyice, ben gelince toparlandı.

-Selamün aleyküm abi!..
aleyküm selam
.... .... ....
-Bizi de küçük salona atmışlar ya...cıks cıks cıks
öyle mi?
-Öyle abi, baksana ekran bile küçücük. Bilseydim öbür filme giderdim.
öbür film?
-Testere
heaa, ben izledim onu.
-Nasıldı? öncekilere göre filan?
çok saçma, yaaani yok adam ölmüş filan...onu alıyo yok bilmem ne...amaan sevmedim.
-Hmm...önceki filmleri izledin mi?
yok yavv izlemedim. iyi ki de izlememişim ne o öyle
-Hımm hımmm...pek kimse gelmedi ya, zaten ekran küçük ben şöyle bi kaç sıra öne geçicem, hadi eyvallah
eyvallah

film başladı, 7-8 kişi filan var. Arkalardan bi yerden tesbih sesi geliyo. Film sırasında bu adam yine tesbihe sarıldı yani. İyiki yanından kalkmışım. Filmin sessiz yerlerinde adeta bir kırbaç sesi gibi yankılanıyodu salonda bu ses. Film sırasında ben yanında olsaydım ve o tesbihi çekmeye devam etseydi, istenmeyen olaylar yaşanabilirdi. Şimdiye kadar telefonla mesajlaşan, bağıra bağıra telefonla ve yanındakiyle konuşan çok yaratık görmüştüm. İşte bu da yeni bi tür. Aman görürseniz yanından uzaklaşın.

Filme gelecek olursaaaak, güzeldi. Özellikle filmin başları oldukça heycanlandırıcı ve vauuuv, offf, ahaa dedirticiydi. Bu tarzdan hoşlananlara tavsiye ederim. Ayrıca film öyle bi bitiyoki kesinlikle devamı çekilecekmiş izlenimi veriyo. Yada bana öyle geliyo. iyi seyirler. tesbihe dikkat.

7 Kasım 2007 Çarşamba

dinlemediğim şarkılar

hepimizin bilgisayarında, uzun zamandır hard diskimizde duran ama belki de hiç dinlemediğimiz yada bir kaç defa dinleyip sıkıldığımız şarkılar vardır. Zaten düşük kapasiteli olan diskimin dolduğu uyarısını alınca bu dinlemediğim şarkılardan kurtulma kararı aldım ve üşenmeden başladım bunları silmeye. Sil, sil bitmiyoda. Hiç dinlemediğim yüzlerce şarkı boşu boşuna zaten küçük olan diskimde yer kaplıyolar. Defolun lan diskimin sektörlerinden dedim, uçurdum bunları. Hayvan gibi yer açıldı, 10 gb'dan fazla. Sizede tavsiye ederim, yapın bunu. (yada büyük bi disk alın, uğraşmayın)

4 Kasım 2007 Pazar

wnba'den konuklarımız var...

Bir hafta kadar önce, aylardır basketbol oynamamanın verdiği hırs ve hamlıkla gittim stada potaların olduğu bölüme. Kendi kedime biraz ısınırken gecenin o vaktinde iki kız çıktı geldi 17-18 yaşlarında. Oralara kızlar pek gelmediği hatta hiç gelmediği için şaşırdım biraz. Yan potada maç yapanların tanıdıkları sandım ilk önce ama diillermiş. Bi tanesi biraz hırçın :) diğeri daha uysal gibiydi. Hırçın olan geldi yanıma;
hadi birini bulda ikiye iki maç yapalım.
ha? hee... yaa kimi buluyum yalnız geldim. siz ikiniz olun ben tek olurum...ehem ehem...
vaay çok güveniyosun kendine
yok yav bişiler yapcaz işte.

Neyse başladık maça, bu hırçın olan sürekli faul yapıp duruyo bana, faul yaptığınıda kabul etmiyo bi türlü. diğer uysal olanda elimi yoldu :) Ben tabi aylardır oynamamanın hamlığıyla iki basket atınca yığıldım kaldım, nefes nefeseyim, hareket edemiyorum, savunma yapamıyorum. Kendimi dinlendire dinlendire oynuyorum. Bunlarda o sırada beleşten sayıları atıyolar tabi. Hırçın olana bi kaç şaşırtıcı hareket yaptım, kafası döndü, nerden geldiğini şaşırdı :) ve beni fiziksel olarak durduramayacağını anlayınca, psikolojik olarak etkilemeye çalıştı. Sürekli olarak;

-ya yapamassın sen o hareketi...
-ya bırak bunları...

-atamaz o atamaz...

böyle şeyler söyleyip duruyodu, bende aynı şekilde cevap verip, gülüyodum ona. Şunları biraz korkutuyum dedim, hırçın olana biraz sert savunma yaptım, hemen;

ayhh... yaa fauul ama, napıyosun yaa, öyle elinle vuramassııın...

gibi tepkilerde bulundu. Ben maçı uzatmak için her şeyi yapıyodum. Bilerek basket kaçırıyodum, faul yapıyodum filan. Diğer uysal olan kız, pota altından sürekli basket atıp duruyo biraz serbest bıraktık diye. Lan dedim şunu bi korkutuyum. Bi blok koydum, hayata küstü bu :)
korkmaya başladı, atamıyodu artık.
Ama sonra bi feyk verdi bana, ben bi yükselmişim hooop kızın üstüne düşüp, ordanda yere düşüp kafayı gözü dağıtıyodum az daha. Kabul bakkala gönderdi beni. Lan yoruldum ha, zor nefes alıyom. Bunlar benim yorgunluğumdan faydalanıp sahadan sildiler :) Bende hafiften, zaten iplemedim sizi ayaklarına yatarak olayı örf bas ettim. Sonra yan potadan bi eleman çağırdım ikiye iki yaptık. Tabi bu sefer hiç bişey yapamadıkları için, hırçın olan iyice sert savunma yapmaya başladı. Yani resmen dövüyodu beni :) Ben yine maçı uzatmak için basket atmalarına izin veriyodum. Uzatabildiğim kadar uzattım maçı, sonra bunlar;
geç oldu biz gidicez, saat kaç?
(11 olduğunu bildiğim halde) -ya 10'a filan geliyodur herhalde...
(çantasından saatine bakarak)-aaa 10 diyosun sen 11 olmuş
ama bi saat geri alıncak ya bu gece, öyle düşün... eheh ehheee
heheehee ehe...

neyse sonra bunlar alel acele gittiler. Sonrası için bi maç teklifi yapcaktım ama fırsatını bulamadım. Siz ikiniz eğer denk gelirde bunları okursanız, bana ulaşın bi maç daha yapalım :) hemen çektiniz gittiniz öyle ya :)

günün sözü: I LoVe tHis GaMe

not: çizimler bana ait, çoook önceden msnde bi arkadaşla basketbolla ilgili konuşurken çizmiştim. konuyla uyumlu oldu, koydum :)

3 Kasım 2007 Cumartesi

Leman tişörtü

tam hatırlamıyorum, sanırım 3-4 hafta önce Leman dergisinin de-doku bulmacasını çözdüm gönderim ve şanslı 20 kişiden biri oldum. Hemde dergiyi hayatımda ilk defa almıştım :) Sürpriz hediye kazancam diye sevindim. Ama hakkaten baya bi sürpriz oldu, bu kadarını beklemiyodum. İsmimi dergide görünce heycanlanıp sevinmiştim, tişört , kitap ve komple hediye paketi kazananı belirtmişlerdi ama diğer 18 kişinin ne kazandığı belli değildi. Ben kesin içinde 10-15 sayının birlikte olduğu Leman ciltlerinden gönderirler diye acayip sevinmiştim. Bekliyorum bekliyorum bişey gönderdikleri yok. 3 defa mail attım, sonunda dün gönderdiler. "S" beden bi tişört. Ben şimdi nereme giyeyim bunu :) soruyorum size, nereme giyeyim :)











XXL dan küçük bişey giymeyen bi adamım ben. Madem tişört gönderiyosunuz insan bi beden sorar. Bi de bedenide geçtim, arkasına kırmızı kalp basmışlar :) ben bunu giyip dışarı çıksam başıma neler geleceğini düşünmek bile istemiyorum. Eğer tişörtü isteyen varsa, kargo masrafını kendisini karşılamak şartıyla gönderebilirim. "S" beden ve arkasında kırmızı kalp baskısı var, önünde de bi karikatür var :)
ne şanslıyım demi, kalpli ve s beden tişört :p

1 Kasım 2007 Perşembe

Baltalı Hafize

Şu amerikadaki market soygunu kayıtlarını görmeyen yoktur herhalde. Genelde zenciler yapar bu soygunları. Kafayı gözü örter, elinde silahla dalar markete, soyar kasayı gider. Bunlara karşı koymak isteyen çok market sahibi gördüm ama böylesini görmedim. Amerikada yaşayan Giresunlu Hafize ablamızda böyle bir markette çalışıyor. Elinde tabanca bi zenci dalıyor içeri ve paraları almak istiyor. Ama yanlış markette denk geldin be zenci kardeşim :) Türk'ün cesaretini görmek üzeresin. Hafize abla tezgahın altından neredeyse kendi boyundaki bi baltayı çıkarıp sallıyor elemanın üstüne. Başarılı da oluyo, kaçırıyo. Hafize abla 1,52 boyunda ve 41 kilo :) Bu boyutlarda biri için kendinden beklenmeyecek kadar yüksek bi cesaret gösteriyo, burdan kendisini tebrik ediyorum. Baltana kuvvet ablacım :) Bu olaydan sonra marketin işleri baya bi açılmıştır herhalde, bi de o baltayı açık arttırmada satsa süper para kazanır.

izleyin ve görün.