30 Mayıs 2008 Cuma

şu an nerdesin bilmiyorum, ne yapıyosun bilmiyorum, nasıl bakıyosun bilmiyorum, ama nefes alışını hissediyorum. bi yerde nefes aldığını biliyorum ve sana ulaşamıyorum. çaresizim. elim kolum bağlı. sadece seni bekliyorum. hiç bişeyi beklemediğim kadar. hiç beklemediğim kadar. sadece seni istiyorum. hiç bişeyi istemediğim kadar. hiç istemediğim kadar. kimseyi sevmediğim kadar seni seviyorum. hiç sevmediğim kadar seviyorum. sevginin gerçek anlamını senle öğreniyorum.

her baktığım şeyde seni görüyorum. başımı çevirdiğim her yerde. herşeyimde sen varsın. her bakışımda, her nefesimde. gözüme düşen her ışıkta, kulağıma gelen her seste sen varsın.

25 Mayıs 2008 Pazar

dudakların, dudaklarım




Kadınım

bir olsun tenimiz, bütünleşsin...öyle sıkı sarıl bana
benim ol, sen benimsin ben senin, biz olalım
çığlıkların kulaklarımda durmadan hızlandıkça
daha hızlı nefes al dudaklarım arasından
ismimi haykır çığlıkların arasından
dudaklarım kapasın dudaklarını ve içimde boğulsun çığlıkların
yaklaş bana en yakınlaş, gir koynuma sakın çıkma
al beni sıcaklığına, en derinine sakla, bırakma
bir olalım, doyayım sana..beni sıcacık içinde sakla
hissedeyim seni, hissedeyim tenini,
kokunu çekeyim içime doya doya, rahatla..bırak kendini bana
ben teninde dolaşırken, öpmeye doyamazken
o güzel saçların yüzümü okşasın, sen daha sıkı sarıl bana
tutkuyla sarıl, sımsıkı tutun kollarıma
ulaşayım içindeki sıcaklığa, ulaşayım milyonlarcamla
sana akayım, ruhuna dolayım, en derinine
düşsün içine bi parçam ve biz olalım
benim ol sonsuzluğa, kadınım ol...

kavuşsun artık dudaklarımız

boynuma tutun ellerinle,
ben senin ince belini sarıyım.
sımsıkı sarıl sonra, omzuma koy başını..
kokla beni, içine çek kokumu doya doya.
kaldır başını ve gözlerimin içine bak.
içimde taptaze papatya kokusu dolu..
yaklaşsın dudaklarım dudaklarına,
susuzluktan kavrulmuş sıcak bi yaz gecesinde
suya kavuşmak gibi kavuşayım sana.
ateş içinde kavrulan çöllerin serin deryaya kavuşması gibi..
bırak bende sana kavuşayım sevgilim...
kana kana öpeyim dudaklarını, doyumsuzca.
gözlerimin içine bak bi an
saçının bi teli omzumda kalsın...

23 Mayıs 2008 Cuma

beyaz karanlık, siyah aydınlık


bembeyazdı her yer...
her şey bembeyaz...
bütünlük bembeyaz...
ve ben kördüm...
beyazlar karanlıktı bana...
bir siyahlık vardı bembeyazın içinde...
bütün beyazların içinde tek siyah...
o siyahtı aslında aydınlık...
bi tek o siyah, beyazdı...
bembeyaz karanlıklar içindeki simsiyah aydınlığım.

ben neden nefes alıyım? neden?

dayanamıyorum artık. yokluğun çıldırtıyo, öldürüyo. ben napıyım sensiz nefes almayı. sen gelmezken, gelmiyoken, sana kavuşamazken neden nefes alıyım. sen gelmiyosun. ağlıyorum ben. yokluğunda nasıl olayım ben. nasıl baksın gözlerim, sözlerin umutlarımı uçurumdan iterken.

nasıl uyanmak isteyim yanımda olmayacağının acı gerçeği beynimi uyuştururken. yokluğunun soğukluğu sarmışken beni, senin sıcaklığına sarılmadan uyumayı neyleyim. başımı nasıl koyayım yastığa düşlerin ötesinde sana sarılamazken. sesin kulaklarımı aldatarak yoklayıp kaçarken nasıl duyayım dünyayı. nasıl dayanayım yokluğuna sen başkalarıyla doldururken zihnini. sen benim anlamımken ben nasıl anlamsız yaşayım sevgilim. cehennem dibinin ötesi artık yaşamak denen şey. gözyaşlarım kan artık aşkım. yokluğunun çığlıkları ruhumu parçalıyo. sensizlik yanıbaşımda beynimi uyuşturmuşken, ben yokluğunda nasıl varolayım. nasıl yaşayım, neden yaşayım ben. ben neden nefes alıyım.

güç bu mu

güçlü olmak öğünülecek bişey değildir
sen güçlüyüm derken içten içe acı çekersin
acı çekmekte öğünülecek bişi değildir
acı çekmeme şansı varken
o acıyı mutluluğa dönüştürme şansı varken
bunu yapmamak nedir?
güzel şeyler yaşamak varken,
acıyı yaşamayı tercih etmek nedir?
neden engelliyosun duygularını
neden kendinden kaçmaya çalışıyosun
neden unutmak istiyosun
aklından sildin diyelim
kalbinden nasıl sileceksin
neden sileceksin, unutunca ne olcak?
bu kadar basit mi, insan eşini bulmuşken bırakır mı?
yazık değil mi o hissettiklerimize
yazık değil mi o söylediklerimize
o sıcaklığa yazık değil mi, hayallerimize
yazık değil o kadar emeğe
geçmişinle kıyaslama beni
önyargılarınla dövme beni
yazık etme bize. ziyan olmasın
herşeyi böyle elinin tersiyle itme
bir kağıt gibi buruşturup atma
hiç bir kelimeyi yanlış yazmadın sen
yanlış bir kelimenin üstünü karalar gibi karalama
unutsan nolur sanki? silip atsan nolur?
o sıcaklığı, o bağı, o sevgiyi hissetmişken...yazık...
mutlu olmak zayıf olmak demek değildir
mutlu olmak korkulacak bişey değildir
korma benden. kaçma. unutma. yok olma. gel bana.
güven bana, kendini bırak bana.

Kokun benim..Tüm kokuların benim..Sen benim

öyle sözler söyleyerek acıtma beni sevgilim..bitirme beni, yok etme. öyle düşünerek yıkma beni. benden başka düşündüklerin öldürüyo beni. sen benimsin. yüreğimsin. dokunamazlar yüreğime. en güzel kokularınla benimsin. koklayamaz başkası. koklayamaz benden başka hiç kimse. içine çekemez kimse. sadece benimsin. benden başka hiç kimse yaşayamaz seni.

22 Mayıs 2008 Perşembe

gündüz rüyası

geçip bitmeyen gece, gözyaşları ve sessiz ağlamalarla ufak çıldırışlar. uyuşan bi beyin. deliren. odamda başlayıp odamda bitmeyen bekleyişlerin ardından güneş doğar dünyaya ve mutlu insanlar üstüne. gülümseyerek karşılayabilenlerde değilim güneşi. yansımaz bile odama. nasıl gülümseyerek karşılayım güneşi. yokluğunda doğan her güneş bir günün daha ziyan olması demek, geride bırakılan onlarca ziyan olan gün gibi. yokluğunda doğan güneş değil aslında. her gün ölüm doğuyo bana. sensiz geçen çığlıklarla dolu sessiz ve soğuk gecenin ardından başlayan bi gündüz. gündüz olurken ben seni getiririm bana. gündüz rüyalarıma. gündüz uyurum odamda. sana aşık olduğum yerde. öncesinde şafakta seni hayal ederek. seni odamda canlandırarak hemen yakınımda. bakıp dokunamayarak. gündüz uyurum. zihnimde sen. duymak isterim seni. bakarım. dokunurum. öperim. koklarım. bırakmam. sarılırım sımsıkı. sensizliğe uyanmamaya çalışarak.

ben sadece senin, sen sadece benim...

madem düzelicek herşey, benimle düzelsin.
madem seviceksin, beni sev.
madem biz olucak, benimle ol.
madem sonsuz, benimle sonsuz.
herşeyin benimle olsun. sadece benim ol.
başkasının değil. kaldıramam ben bunu.
ikimiz biz olsun. sadece benim ol.
ben sadece senin, sen sadece benim...

20 Mayıs 2008 Salı

ne güzel uyuyosun meleğim

yeni doğuyor gün, hafif hafif. sen uyuyorsun. bütün güzelliğinle beraber. ben sana bakıyorum. güneş ışığı ince bir yorgan gibi örtmüş üstünü. ışıl ışıl saçların. masum bi bebek gülümsemesi var yüzünde. kıvrılmış uyuyorsun karşımda. güzel vücudunu saran bi güç var sanki. bedeninin etrafında bi ışıltı var. sen bi meleksin. benim meleğim.

Change your heart
Look around you
Change your heart
It will astound you
I need your lovin'
Like the sunshine

Everybody's gotta learn sometime

Change your heart
Look around you
Change your heart
Will astound you
I need your lovin'
Like the sunshine

Everybody's gotta learn sometime

I need your lovin'
Like the sunshine

Everybody's gotta learn sometime

nasıl doğar

uyur musun karanlık vakit ilerleyince, yoksa sadece kapatır mısın gözlerini. ben olur muyum yanında. ağlar mısın yanıbaşımda, akar mı ki gözyaşların. nasıl doğar gün evine. sabahlar nasıl olur sen orda öyle dururken. ışığı girer mi güneşin evine. girmez sanırım.. galiba... büyük olasılıkla. çünkü sen varsın o evde. benim evime de girmez güneş ışığı. güzergahta bulut yoksa, belki yandaki apartmanın camlarından yansıyan bi kısmı kısa bi süre yoklar kaçar duvarları. ufak parlak bi alan oluşturarak. geçip gider aniden. mani değildir ki bu senin sonsuza dek buraya girmene. odama dolmana. güneş gelen heryeri kapatayım. yeter ki sen ol yanımda. sen gel yeter ki. sensin benim güneşim.

19 Mayıs 2008 Pazartesi

kaç zaman

kaç sabah olur kimbilir kaç mekanda. kaç gece sona erer bi sonraki gece gelene kadar. mekanlardaki sabitlikler şahittir olanlara. küçücük bi vida. kapının kolu hep ordadır. peteği olmayan kalorifer borusu. raflarda ki kitaplar. sırtımı yaslayıp başımı ellerimin arasına alıp çıldırmamaya çalıştığım tahta dolabın tahta kapağı. en çok da o soğuk duvarlar. sana bakarak ağladığım, boşluğuna ağladığım o duvar. elimi uzatınca çarpan o sert duvar. onun soğukluğu. üstüne döktüğüm gözyaşlarım. papatya yastığım. yatağım. yokluğuna sarıldığım yorganım. hepsi şahittir tüm olanlara. üzücü. sonsuza dek hareketsiz bi şekilde, her koşulda sabitlendikleri yerde kalmaya mahkumdur bunlar. neden takıyorum bu cansız varklıklara. nedir bu nesnelerle alıp veremediğim. onlar gibimiyim. çaresiz. dar alandaki hareketsizliğim sabitlendiği için mi. üzerlerinde duran kendi izlerim mi. kaç zaman kalıcam böyle çaresiz. yokluğunda sensiz. dayanılmaz yokluğun. kaç zaman ağlıcam yokluğunda. kaç zaman daha umudunla nefes alabilcem. kaç zaman daha gelmiceksin sen. kaç zaman daha ölüm.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

nerdesin be güzel?

hep karşımdaki boşluğa bakıp ağlıcam mı? sana dokunmak isteyip elimi uzatınca boşluğa mı düşcek hep o el. soğuk duvara mı çarpıcak. nerdesin ya. napıyosun şu an. nasıl bakıyosun. içim çırpınıyo, yüreğim parçalanıyo, nefesim kesiliyo, yürüyemiyorum. dizlerim kırılıyo. çıldırıyorum. beynim duruyo sanki. deliricem. hergün binlerce kez ölüyorum. dayanamıyorum yokluğuna, gel artık.

16 Mayıs 2008 Cuma

sticknevi

"Birisinin eşeği varmış, fakat palanı yokmuş. Palanı ele geçirmiş, bu sefer eşeği kurt kapmış. Birisinin ibriği varmış, fakat suyu elde edememiş. Suyu bulunca da ibrik kırılmış."
mesnevi
iyi de neden ney çalarken çizdim kendimi?
çizdim işte, gündüz rüyamda ney çalıyodum.
rüyada yaptığım herşeyi çizer miyim?
hayır. bu sticknevi bir durum.
teşekkürler stick.
rica ederim stick.

nihat doğan'ın ikizi

psikopat muavinlerden bahsetmiştim. gidiş yolundaki psikopat muavini tanıyodum ben. evet hiç yabancı değildi yüzü. lan kimdi bu adam. kimdi? kimdi? birine benziyo ama kime. evet nihat doğana benziyo. ben bu nihat doğan'ı nasıl tanıdığımı da bilmiyorum. aslında taklitlerini yapan insanlar aracılığıyla tanıdım sanırım. ama adamı daha önce görmediğim için taklidi hiç komik gelmemişti bana. taklidini izledikten sonra adamı gördüm. adam komik geldi bu sefer. kes bunun saçlarını kısacık. giydir muavin gömleğini, kıravat ve üşüdükçe giydiği yeleğide ver üstüne. aynı nihat doğan bu psikopat muavin.

-hemşerim ışığı kapatsan, bak insanlar uyu.....
tamam nihat tamam...görüyorum ve duyuyorum o insanları. horlamaları kulaklarımda. daha fazla konuşup yorma kendini. nasıl bi hisle gidiyorum biliyomusun. söyle kaptana, yeterki daha hızlı gidelim. bütün ışıkları kapatalım. sadece farlar yansın. daha hızlı gidelim. yağan kar, tipi, yolun durumu umrumda değil. bak, ışığı bile kapattım nihat. söyle kaptana, daha hızlı sürsün. stick, koltuğunun üstündeki küçük ışığı kapattı diye söyle kaptana. artık daha hızlı gidebiliriz de.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

siktirin gidin

…az biraz zaman önce…
pencere biraz aralıklıdır...dışardan gelen tanıdık ama hoşlanmadığım bir iki sesle gözler aralanır;
-zenciiii
_abi nerde bu ya

küfür edilerek ininip pencere iyice açılır, dışarı bakılır

-aha işte çıktı
ne?
-yuh be, daha uyuyomusun olum saat 4, ben kalktım kahvaltı yaptım, kursa gittim, yengenle buluştum gezdim geldim sen uyuyosun, nası yaşıyosun sen ya

olum siz yaşıyosunuz, ben nefes alıyorum sadece, şimdi siktirin gidin penceremin önünden.

-vauv. yalnız laf iyiydi ha. hadi gelsene stada gidiyo...| pat!(lafını baltayla keserim)
siktirin gidin!

(bu olay çarpıtılarak anlatılmıştır, aslında söylemek istenenlerle oluşturulmuş olabilir. yer yer abartmalara gidilmekten çekinilmemiştir. mübalağa derlerdi demi ona. bu postu mübalağasaktamı siktirsek gitsek, mübalağalamasak da mı siktirsek gitsek)

10 Mayıs 2008 Cumartesi

uyusam

uyusam iyi olur aslında. sen yine yokken. evet uyumalıyım. uyuyarak yok etmeye çalışıyorum yokluğunu. sen gelmiyorsan ben getirmeliyim seni bana. bunu yapabilirim. gözlerimi kapayıp, uyumalıyım. bütün gelmeyişlerinin ardından yaptığım gibi seni bana getirmeliyim. arkamdan gelip gözlerimi kapatıcaksın veya beliriceksin bi anda karşımda. sonra başbaşayız. sen ve ben. tenini hissedicem, dokunuşunu. sesin kulaklarıma dolcak, ışığın gözlerime.

bekleyişin ardından

yine bir bekleyişin ardından kalktı saatlerdir oturduğu yerden. doğrulurken hissetti tüm kaslarındaki yanmayı. bir kedi gibi gerilirdi eskiden. silkenelirdi. yapmadı. yorgunluktan düşmüş omuzlarıyla araladı perdeyi. günün o yeni, taptaze ışığı vardı sokakta. içi ürperdi. bir saniyeliğine geldi gitti sanki. bir saniyeliğine yanındaydı capcanlı. hayal değildi. o bakışlarını, ışıl ışıl yüzünü, o pırıl pırıl gözleri gördü yanında. nasılda bakıyodu öyle. nasılda güzeldi saçları bu meleğin. tatlı meleğim. canımsın. sanki kanatlarıyla uçup gelmişti bi an için. güzel meleğim. titrettin beni. gözlerimi kapadım sımsıkı. derin bi nefes aldım. hissettim seni. ruhunu içimde hissettim. kalbimde. ve yine kalbimin içinden bişeyler uçuştu. sana doğru gitti ve ulaştı yüreğine. senin o sıcacık kalbine. güzel yüreğine.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

gel, lütfen... hem de çabuk

başını yastığa koyunca ne düşünüyosun.. neler geçiyor aklından.. gözlerini kapatınca neler görüyosun.. yada hiç kapanıyo mu o gözler.. nasıl bakıyolar etrafa.. sıçrar mısın aniden, düşer misin sonra yattığın yere, tam da yattığın yerin üzerine.. içindeki boşluğa düşer misin.. dokunmak için uzanınca çarpıyo mu ellerin duvara.. sarılmak isteyince havayı sıkıyo mu kolların.. boşlukta kayboluyo mu bakışlar, hiçlikte yok oluyo mu.. damlalar, sağanak oluyo mu, sele kapılıyo mu yüzün.. süzülüyo mu dudaklarına ıslaklar, donuyo mu yanaklarında.. kuruyup çöl oluyo mu sonra, çatlıyo mu yürek gibi.. paramparça oluyomu ellerinde, minik avuçların arasında sımsıkı tuttuğun yürek.. ağrıyo kalp, çok acıyo, uyuşuyo beyin, bitmeyen mide bulantıları.. nası patlıcak bu kafes, nasıl akıcak içim dışıma.. bakıcak mı gözlerin bana, geceler yeticek mi bize, dayanabilcek mi dokunuşlara.. gerçekten, gerçek anlamda yarın olacak mı bi gün, gözüm aralanınca sarılmış olcak mısın bana yada uzanmış olcakmısın yanımda saçların kenara yayılmış şekilde, biraz kırmızılık içinde veya karanlığın dibinden doğan yaşam ışığı gibi. aydın olacak mı o gün ve yeticek mi bize.. bütün günler yeticek mi.. gün, başarabilcek mi günaydın kelimesini anlamlı kılmayı..en hayat dolu formda, parıldayan gözlerle haykırarak yada kulaklara fısıldamaya yavaşca, çatlak dudaklar arasından, dilimle ıslatarak biraz.. değicek mi bi gün böyle günaydın demeye.. gülen gözlerinin içine bakarak gülmeye.. beraber nefes almaya, gözgöze bakmaya, beraber ölmeye değicek mi bi gün... ve sen gelir misin bi gün.. gel, lütfen... hem de çabuk

4 Mayıs 2008 Pazar

Uçurtma

"Küçükken hiç başaramadım bir uçurtmayı adam gibi uçurtmasını, diyorsun. Uçurtma adam gibi uçurulmaz, çocuk gibi uçurulur diyorum. Her neyse, diyorsun. Uçuramadıktan sonra fark eder mi? Her seferinde burun üstü yere! Çocukların koşturuşunu izliyoruz. İpler ve uçurtmalar birbirine dolanıyor. Yere çakılan şey umutlarımız aslında. Yukarıda kalmayı beceren ise çocukluğumuzun ta kendisi!"
konumlandırmalar
ahmet önel

stickman:
ben çok iyi uçururdum uçurtmalarımı. evet uçurtmalarımı dedim. kendi yaptığım bi sürü uçurtmam vardı, öyle hazır dandik uçurtmalardan değil. yıkık, toprak evlerin duvarlarından çekilen kamışlarla yapılan uçurtmalar. değişik boyutlarda. çoğu nerdeyse benden büyük uçurtmalar.

çocuk değildim belki ama adam da olamadım. belki de çocuk gibi adamım. yada adam gibi çocuktum.
hiç bi şey minimum yeterlilikte bile değildi belki yada genel geçerlilikte. geniş, genel veya yaygın olandan farklıydı belki.

ben uçurtma uçurmaya başladıktan sonra mahalledeki her bir elektrik teline takılan ortalama uçurtma sayısı 10 u geçmişti belki ama hiç elektrik telinde kalmadı uçurtmalarım. ben o akımı yaratmıştım sadece. mahalledeki elektrik tellerine uçurtma takılma akımı. okuldan arkadaşların mahallelerine gittiğimde de yaşandı aynı şeyler. çok uçurtma takıldı tellere, çok uçurtma kafa üstü çakıldı pek yükselemeden. ama ben hep sonladım ipi. sonuna kadar bıraktım. o kadar yükseldi ki uzaklardan uçurtmayı görüp gelenler oldu, uçuran insanı görmek için. daha çok ip verdim. daha çok yükseldi. uçurtmalar, rüzgar kuvvetiyle değil, bu kuvvete karşı koydukları için yükselirlerdi. direndi uçurtma. sonuna kadar verdim ipi. ne kadar yükselirse o kadar düşerdi ama umrumda değil. bırak yükselsin umutların yükselebildiği kadar. sonra bıraktım ipi. bazen ben kestim, bazen gelip başkası kesti. bazen de kendisi koptu. yavaş yavaş düştü uçurtma. bayılan bir insan gibi, kontrolsüz ama süzülerek. çok uzaklarda bi yere düştü. neresi olduğu belirsiz. sonunda ipi sardığın sopa kalır elinde... ne saracak bi ip. ne de o ipi asılan uçurtma...

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Uykusuz SERBEST bırakıldı !... (salıverildi)

hatırlarsınız belki. bundan altı ay önceki bir haber Türkiye'nin gündemine oturmuştu ve kamuoyunda büyük tepkilere, yer yer serzeniş ve üzüntülere neden olmuştu. ajanslar bu haberin etkisiyle sarsılmış, veri transferleri durma noktasına gelmişti. herkes şaşkındı. evet bildiniz. Türkiye gündemine bir bomba gibi düşen bu haber, uykusuzun kaçırılma haberiydi. ( Uykusuz KAÇIRILDI !...) fidyecilerin yayınladığı şiddet içerikli fotoğraf ve videolar halk üzerinde büyük bi panik havası yarattı. görüntüler yayınlanırken rtük'ün akıllı işaretlerinden +18, olumsuz örnek oluşturabilecek davranış, korku ve şiddet kullanılmasına, üstüne üstün çocuklarınızı ve kalp hastalarınızı ekranlardan uzak tutun uyarısı yapılmasına rağmen heycandan nevri dönen halk bunu dikkate alamayınca kalp krizi vakkaları o haberden sonra tam 4 katına çıktı. psikolojik klinikler ve terapi merkezleri minik mi minik, masum mu masum yavrucaklarla doldu taştı. yurt genelinde pek çok noktada ve dış temsilciliklerde kriz masaları oluşturuldu. hükümet, olağanüstü genel kurulu topladı. ordu, darbe için ön hazırlıklara başladı. muhalefet, olanlara tepkiliydi. meclisteki şiddetli tartışmalar zaman zaman kavgaya dönüştü ve çeki çen filmlerini aratmadı. borsa düştü, dolar ve yuro iki katladı. tüm ülke kaos havasındayken uykusuz yönetiminden en ufak bi ses çıkmamıştı. oysa ki fidyecilerin isteği çok mütevazi idi. uykusuz yönetiminin bu sessizliği halkı isyanlara sürükledi. büyük şehirlerde yağma olayları başgösterdi. uykusuz yönetiminin sessizliğine birde fidyecilerin sessizliği eklenince olay bir anda unutuldu gitti. acaba neler oluyordu? herşey normale dönmüştü ama halk bunu merak ediyordu.

evet şöyle bişi oldu. uykusuz, kendini kaçıran fidyeciyle kanka oldu. boğazına ekmek pıçaa dayayan o acımasız insan en iyi arkadaşıydı artık. stockholm sendromu gibi bişiler oldu. fidyeci'de uykusuzun sayfaları arasında kayboldu gitti. bi süre takıldılar böyle. kendileri telefon kullanmadıkları için turkcell hattı olan insanlardan süper şifrelerini alarak pazartesi ve perşembe günleri 3'er ytl verip turkcell sinema günlerine filan gittiler. soba kovalarını değiştirmesine stadda birebir maç yaptılar. türkiye muay thai şampiyonasını izlemeye filan gittiler. tosfed'in düzenlediği ralli gözetmenliği seminerlerine katılıp, yapılan sınavdan sonra en yüksek notu aldılar ve lisanslı birer gözetmen oldular ama daha sonra ne istanbul rallisi için ne de formula 1-istanbul park yarışı için ihtiyaç olan gözetmenlik alımına başvuruda bile bulunmadılar. televizyon filan izlediler birlikte. bu bi süre böyle devam etti. yatsıya kadar yanan mum bu sefer akşam sönmüştü. uykusuz yalan söylemişti fidyeciye. tek uykusuz o değildi ki. fidyeci bi şekilde öğrenmişti bunu.

lan dedi. sen her hafta yeni sayısı çıkan bişeymişsin. bunu bana nasıl yaparsın. hep seni okudum ben. aynı yazıya 500 defa güldüm. aynı karikatüre 500 defa kahkaha attım. bitirdin beni. yapmaya goymaya ermeyesice. bende yetkililere kızıyorum, lan nası uykusuz yönetimi bu, uykusuzlarına sahip çıkmıyolar diyorum. senden bi sürü varmış zaten ve her hafta bi sürü yenisi de çıkıyomuş. napsınlar seni.

bu arbededen sonra pirinç'e büyük zamlar geldi ve milletce nasıl bi pilav psikopatı olduğumuz ortaya çıktı. pilavseverler derneği ve düğün pilav grubu mensuplarından şiddetli tepkiler gelmeye başladı. bunu gören fidyeci... ve kimliğimi açıklıyorum artık. ben stickman, yani fidyeci, yani uykusuzu kaçıran adam benim. nerde kaldım...evet...bunu gören fidyeci ülkeyi daha büyük kaos ortamına sürüklememek için uykusuz'u serbest bıraktı. ülke çıkarları için dostça ayrılan ikili objektiflere dostça pozlar verirken, barış ve kardeşlik mesajları vermeyi de ihmal etmediler.

bu bir blog kaydıdır haber
papatya güldürme haber merkezi
stickman, konya
(kendi haberini kendi yapan insan)

Melankoli

Melankoli, M.Ö. 4. yüzyılda Hippokrat'ın tanımladığı dört delilik tipinden biriydi ve bunun izleyen 2000 yıl süresince akıl hastalıklarıyla ilgili bütün sınıflandırmalarda yer aldı. Oysa artık bu terim kullanılmamaktadır ve yerini onun kadar şiirsel olmayan "depresyon" terimi almıştır. Bugün melankoli terimi kullanıldığında, şiddetli veya psikotik depresyon mevcudiyeti anlaşılmaktadır.

Melankoli derin bir keder içinde hüzünlü, acı çeken, yalnız, umutsuz bir insanın içinde bulunduğu durumdur. Melankolik mizaçlı kişiler mutsuzdur. Yalnızlığı, toplumdan uzaklaşmayı ve insanlardan soyutlanmayı tercih ederler. Diğer insanlarla yakın ilişkiler içine girmekten kaçarlar. Yaşamı boş ve anlamsız bulurlar. Keder, mutsuzluk ve değersizlik duyguları içindedirler. Melankoli depresyona dönüşebilir ve ağır depresyonlarda intihara gidilebilir. Depresyon duygusal çöküntü içine girmektir. "Depresif kişiliktekiler çöküntüye yatkındırlar. Özgüvenleri azdır, kötümserdirler, coşkusuzdurlar, insanlarla ilişki kurmazlar."

“Depresyon genelde günlük klinik deneylere dayanan bir tanımlamadır. Depresyonun arka planını oluşturduğu sıklıkla görülen hüzün; olasılıkla yitirilen bir yakının, günlük yaşamdaki başarısızlıklar, insanlar arasındaki olumsuz ilişkiler sonucu ortaya çıkmaktadır”

Duygusal çöküntü içinde olanlar hüzünlü bir yüz ifadesine sahiptir. “Gözleri ve ağzı aşağıya doğru sarkıktır. Bakışları boş ve omuzları düşüktür. Elemli ya da ifadesiz bir görünümleri vardır”

Bu kişilerde durgunluk ve yetersizlik duygusu hakim olabilir. Hiçbir şeye ilgi duymama, rahat uyku uyumama, huzursuzluk, kararsızlık, umutsuzluk ve iştahın kaybolması, iç gerginlik gibi belirtiler olabilir. “ Bu özelliklerin hepsi bir kimsede gözlenmeyebilir. En belirgin özellik kişinin kendini değersiz ve yetersiz görmesidir. Diğer özelliklerden yaygın olanlar yaşama sevincini kaybetme, sürekli yorgun olma, her şeye karamsarlıkla bakmadır”

Depresyon sonucu ortaya çıkabilen intiharın belirtileri de duygusal çöküntü, sessizlik, kendini beğenmeme, küçük görme, kendini suçlama, uyumsuzluk ve yaşamı anlamsız görmedir. Depresyonu normal üzüntülerden ayıran özellik karamsarlıktır. Kişi yaşantısının ve içinde bulunduğu durumun değişmeyeceğine inanır.

Melankolik mizaçta olan kişiler ise bir olay sonrası hüzne ve kedere gömülmezler. Onların durumu ya doğuştan ya da toplumsal nedenler sonucudur. “Melankoli dışa vuran belirtileri nasıl olursa olsun insanın varoluşunu diğer insanlarla olan ilişkilerini irdeleyen bir yaklaşımdır. Melankoli dünyaya gelmesine, fırlatılıp atılmışlığına bir türlü anlam veremeyen dünya ve diğer insanlarla ilişkilerini sorgulayan ve bütün bunlardan acı çeken, korkan, varoluş konumundan sürekli güvensizlik duyan, bir türlü kendisi olamadığını duyumsayan ve düşünen insanın durumudur

Melankolik insan huzurlu olabilmek, sakin bir hayat sürebilmek için yalnızlığı seçer. Ancak yalnız olduğunda da hayatla ve insanlarla olan ilişkilerini sorgulaması ve sürekli düşünmesi, kendini suçlaması, varoluşunun nedenini araması gibi sebeplerden dolayı bir türlü dinginliğe ulaşamaz. Sıkıntıları ve bunalımları sona ermez.

İçinde bulunduğu dünyaya ve topluma uyumsuz olduğunu hisseder. Bu durum bazen onu hüzünlendirirken bazen de memnunluk hissi verir. Olayların, yaşamın ve insanların içinde olmaktansa dışarıdan çıkarsız, amaçsız bir izleyici ve gözlemci olmayı tercih eder. Bitmeyen sıkıntısı, boşluk içinde oluşu ve hüznü onu içinden çıkamayacağı kederlere boğabilir. Hüznü bazen gülerek , bazen ağlayarak, bazen de suskunluğuyla açığa çıkabilir. Melankolik kişi duyarlı bir yapıya sahiptir. İnsanlarla iyi ilişkiler kurmak isteyebilir. Ancak doğal olmayan yapmacık ilişkiler sahte kimlikler, maskeler, incelikten yoksun düşüncesiz davranışlarla karşılaştıkça bundan vazgeçip içine kapanır. umutsuzdur çünkü insan içinde bulunduğu toplum düzeninde böyle bir şeye pek yatkın değildir. Birbirlerine güvenemeyen insanlardan oluşan toplumlarda maskeler takılmadan rahat edilemez. Bir gün doğal, içten, ruhuna kulak verip onu içinden dışarı yansıtan insanla karşılaşmayı ummak ister (ve bulmuştur o insanı, bulmuştur onu, kaybetmek istemez, kaybedemez)

Melankolik kişi çelişkiler içinde kalır, kararsızdır. Bir yandan yalnızlığı seçmesinden hoşnuttur bir yandan da insanların içinde olamayışının hüznünü duyar. İnsanlarla ilişkilerinde hep bir sorun vardır. Anlaşılamaması, mizacı gereği farkındalığı, sosyal olmayı , diğerleri gibi olmayı becerememeleri onu insanlardan uzaklaştırır. Toplumsallaşmaktan, bir yere bir kimseye bağlı olmaktan korkmak melankoliklerin tutumudur. Kendilerine duydukları saygı, kendilerine yönelik olmaları belirgin özelliklerindendir.

Melankolik mizaçlı kişilerde hayata karşı ilgisizlik, bezginlik bıkkınlık olabilir. Çökkün, yılgın ruh hali içinde görülebilirler. Geleceğe karşı umutsuzlukla birlikte çaresiz ve zavallı olduklarını hissedebilirler. Yaşamı kendi ellerinde tutamama, var oluşun amacını bulamayıp, kendini oluşturamama korkusu melankoliye neden olur. Kendini oluşturamayınca, bu kendi elinde olmayınca çaresizliğe düşer. Kendisiyle uğraşan, oynayan bir varlığın oyuncağı olduğu duygusuyla bilemediği şeylere kızar (ahanda). Ölümün kaçınılmazlığının, varolmanın karşıtı olan varolamamanın ya da hiçliğin bilincindedir. Ölüm hiçlik duygusunu yaratır. Ölüm düşüncesi melankolik mizacın peşini bırakmadığı içindir ki dünyayı okumayı en iyi bilenler melankoliklerdir.

“Ölümün kaçınılmazlığının arada bir fark edilmesini ya da boşluk, yalnızlık ve insanlardan soyutlanma duyguları içerir. Ancak kendi varlığının farkında olabilmesi için olaylarla etkileşimde bulunması gerekir. Bu etkileşim olmadan dıştan bakışta bir insan gibi görünse de diğer insanlar için hiçbir anlam taşıyamaz. Olaylarla iletişimi ve ilişkisi dış dünyadan soyutlanmamasını sağlar”

Melankolik kişi yüreğini yiyip bitiren bir şeylerin varlığını hisseder. İçini kemiren bu şeye teslim olmak istemez ancak çaresizlik içinde onunla mücadele etme gücünü yitirir. “Uyum sağlamayı, boyun eğmeyi beceremez. Sürekli arayış içindedir. Tüm şeylerin hiçliğini keşfeder. (bişey hariç)

Arayış olanaksız bir dünyaya doğrudur. Bu dünyada olmayan başkalıkların özlemi içindedir. Uyumsuzluğu ve kabullenemeyişi bundandır. Dünyanın zevklerini hor görür. (pek değil) Nietzsche’nin dediği gibi ‘sürülere özgü zevkler herkes için değildir’. Uyumsuzluk acı verse de, acıdan kıvransalar da kendilerini bir yere, bir tanıma yerleştirmek istemezler ve herkes gibi yaşamak onlara korkunç görünür. (bilmiyorum)

Yabani olmak, yalnız bir münzevi olmak, hırs içinde olmamak belirgin özelliklerindendir. Kendine kaçışları hem en güzel hem de en sıkıntılı anlarıdır. Güzeldir çünkü kendisini kendinden başka anlayacak biri daha yoktur. (var birisi, biri var) Sıkıntılıdır çünkü sorgulamaları, kendini suçlamaları, düşüncelere dalması onu içinden çıkamayacağı durumlara götürür. Melankolik kişi yanlış giden bir şeyleri sezer. Daha iyilerinin olabileceğini düşler ancak başarısızlığa uğrayınca acı çeker. Bu gerilimli ortam sanat ve yaratıcılığın da ortamıdır belki de. Melankolik insan da hep bir karşı koyuş ve başkaldırı görülmüştür. Özgürlüğü arar. İnançlardan uzaklaşınca da acı ve boşluk içine düşer.

Aristotales ‘Sorunlar’ adlı kitabında melankoliye yer vermiş ve ‘Neden ister felsefede ya da politikada ister şiir ya da sanatta olsun olağanüstü kişilerin hepsi melankoliktir’ diye yazmıştır. “Sıradan insanlarda melankoli hastalığı görülürken doğaları gereği melankolik olanlar hasta değillerdir. Sırdan hastalardan farklıdırlar. Bu farklılık ve olağanüstülük olumlu anlamdadır. Melankolik mizaçlarda normal koşullarda baskı altında tutulan yetenekler ve yaratıcı güçler özgün koşullarda serbest kalır”. Hippokrat’a göre korku ve hüzün uzun sürerse melankolik durumdan söz edilebilir. Hippokrat melankoli üzerine çalışmalarda bulunmuştur. Melankoliyi çökkün, umutsuz, tüm cesaretini yitirmiş bir durum, acı içinde kıvranma, ışıktan insandan kaçma, karanlığı sevme ve konuşmaktan kaçma olarak tanımlamıştır. Melankoliklerde uykusuzluk, dalgınlık, korku, öfke, hüzün gibi durumlar görüldüğünü belirtmiştir.

Melankolik insan her çağda içinde bulunduğu toplumsal koşullardan mutlu olmadığını, olamadığını, yaşama bir anlam veremediğini, topluma uyum sağlayamadığını, toplumsallaşamadığını, bunun içinde bir tür iç göçle kendi içine çekilerek ruhunun bir kısmını olsun kurtarmaya çalıştığını söylemiştir.

Güzel bi anı düşünüp özlemek, o anı içine çekip hiç bırakmamaktır …

Aynada, gülen yüzünün ağlayan yanını görebilmektir MelankoLi …

döküm, torna, freze, kaynak: wikipedia

gitmek istiyorum

gitmek istiyorum, uzaklara. hani şu filmlerdeki, etrafında uzun çam ağaçları, karşısında ki yüksek dağların en üstünde karlar olan, gölün hemen yanındaki tamamen ağaçtan yapılmış olan eve gitmek istiyorum. yada insanlıktan uzak herhangi bi yere. dağın tepesi, çölün ortası olsun. yeterki uzak olsun, insanlardan uzak bi yer. orada uzun süre yada sonsuza dek kalmak istiyorum. sessiz ve sakin. bi tek papatyam olsun yanımda. sahte yüzlerden uzak, kalabalıktan, gürültü patırtıdan çok uzakta. sadece sen. sen yanımda olunca mekanlar anlamını yitirir. zaten gerek kalmaz aslında bi yerlerden, bişeylerden uzak olmaya. sen yanımda olursun çünkü. nerde olduğumuzun önemi olmaz. yanımda olman önemlidir. zaman kavramı yok olur, herhangi bir sınır olmadan, her zaman sen ol yanımda.

1 Mayıs 2008 Perşembe

insan - anlam - hayat

nasıl algılıyorum. biz. bazen sadece bir et ve kemik yığını insan. iğrenç varlık. kemiklerin etrafını saran et, o iç organlar. bir torbaya doldurulmuş sanki. açınca dökülecek. hareket edebilen, içi organlarla doldurulmuş bir poşet. et ve kemik parçaları. yaptığımız şeyler o kadar boş ve anlamsız ki. farkında bile değiliz. toprak altında çürüyüp yok olacak bedenimiz, biz. bu hayatı yaşanmaya değer kılan tek şey duygular. yaşamı anlamlı kılan tek şey o sıcaklık, o sevgi. bunu hissetmek, bunu yaşamak istemek, bunu yaşamaya çalışmak zayıflık ve acizlik değildir. güçsüzlük değildir. o sıcaklıkla anlam kazanır anlamsızlıklar. o sevgi kapatır boşlukları. bulmuşken özünü, yok etmek herşeyi neden. bunlardan uzak durmak... güçlü olmak bu değil. güçle ilgili, aşmışlığınızı sandığınızla ilgili atasözleri ve benzeri kendi cümlelerinizi kurmayın bana. bende var onlardan. zaten onlar çok bol etrafta. ruhunu bulmuşken, o özünü bulmuşken, bundan eminken, özünün o sıcaklığını yaşamak varken, hissetmişken bu sıcaklığı, bırakmak, kaçmak, yok olmak neden. anlamsız ve gereksiz korkular bunları heba etmemeli. yazık etmemeli. bu aşk, bu sıcaklık, bu sevgi, ikimiz, konuşmalarımız, yaşadıklarımız, biz...bütün bunlar, herşeyimiz; |gereksiz yere, asla olmayacak şeyler için duyulan korkular, önyargılar, kalıplar ve geçmiş| arasında sıkışarak kaybolup gitmemeli. bu şekilde olmamalı. korkmamalı. korkacak bişey yok. yazık. başka düşüncelerden, başka tepkilerden endişelenmemeli. onlar sinek vızıltısı bile olamaz. o sıcaklığın, o sevginin karşısında durabilecek hiç bişey yok, aşılamayacak bişey yok. yaşanmaya değer, hayatı anlamlı kılan tek şey, böyle elinin tersiyle itilmemeli. herşeyden eminken, bakmadan, görmeden, denemeden, kaçarak, susarak, duymayarak yazık edilmemeli.