25 Kasım 2008 Salı

İki resim arasındaki yedi fark BAHA - TANRIVERDİ

ruhsar'dan Baha - avrupa yakası'ndan Tavrıverdi
1-Baha reklam ajansında çaycı olduğu için yaratıcıdır.
Tanrıverdi dergide çalıştığından pek öyle bi huyu yoktur.
2-Tanrıverdi ek iş olarak müzisyenlik yapar.
Baha, şirketin batacak gibi olduğu bi ara selpak satmıştır.
3-Tanrıverdi çok pis dalar, şiddete eğilimlidir.
Baha sakin çocuktur, problemleri konuşarak çözer.
4-Baha, ajansın kobayıdır, akla gelen her reklam projesinde denek olarak kullanılır.
Tanrıverdinin moda çekimine veya röportaja gittiği görülmemiştir.
5-Tanrıverdi dergi editörüyle çıkar.
Baha yalnızdır, genelde tek başına ve sap arkadaşlarıyla takılır.
6-Tanrıverdi anadolu rockcıdır.
Baha arabesk dinler.
7-Tanrıverdi officeboydur. ofisin içinde kendine göre bi mekanı vardır, orada takılır.
Baha direkt çaycıdır. ofis içinde kendine ait bi alanı yoktur. genelde çayları dağıtmak için gelir ve gider. onun çay ocağı tam olarak nerededir bilinmez ama ofis dışında olduğu kesindir.

Uykusuz'dan Vedat Özdemiroğlu'nun böyle bi köşesi vardı. bi ara bırakmıştı, bende dedimki içimden; sayın Vedat Özdemiroğlu sen bıkratın bari ben devam edeyim. bu ve bunun gibi bikaç tane daha yazmıştım. kısmet bugüneymiş. ama bu olaydan bi süre sonra tramvayda birinin elinde uykusuz gördüm, Vedat Özdemiroğlu bu köşeyi yazmaya yeniden başlamış. sağlık olsun. ne çok Vedat Özdemiroğlu dedim ben öyle. buna bi son vermeliyim. son.

22 Kasım 2008 Cumartesi

kampüs-zafer 50 dk (belkide daha fazla)

tramvaydaki bu insanlar kim ya.. toplanmışlar böyle. kim lan bunlar? niye böyle göt göte oturuyoz. ailemdeki bireylerle bu kadar yakınlaşmıyom ben. ilerde karşıda dikilen bi herif var, gözlüklü, elinde bi otobüs bileti var, ona bakıp duruyo. bi de parmaklarının ucuna kına yakmış. ayakta duran teyzeyle arasıra göz göze geliyoruz. kadına kimse yer vermediği için küfür eder gibi bakıyo. ooff.. bana bi anda bi efkar geldi ya. ne bu ya. vize psikolojisine mi giriyorum? girmemem lazım! giremem ben! girmemeliyim. herşeyi olumsuz görmeye başladım. böyle bi çöküntü, bi umutsuzluk, bi bezginlik. oturduğum yerde bile eziş büzüş olmuşum şu an farkettim. ağlayacam lan! çok mutsuzum.

alllaaah allaaaaah! hala binip duruyolar tramvaya. kim bunlar. şu karı yine baktı. sokacam bakışına ama. dur lan bende ona bakıyım. bakmadı bu sefer. yanda ayakta iki çömez kız duruyo. kesin birinci sınıf bunlar. her hallerinden belli. aha yok lan. birinin elinde güvender %100 matematik öss kitabı var. ama dehşetmiş ha. tam benlikler, ikisini birden götürürüm yemin ederim. OHA! yavaş ol lan hayvan. derin nefes al. az sonra tramvaydan ineceksin ve güneş düşecek tenine. okula az gitmeme rağmen çok uyuz olduğum şeyler oluyo. bi kere bizim fakültede işler cuma namazına göre yürüyo. ona göre endekslemişler. bi de danışmanın yerinde yeller esiyo. hayır işi ne bunun? niye vaktinde gelmiyo? ve o fotokopi odasındaki yaratık. bi gün fena dalacam sana.

ovvv beybiii.. ben başka kızlarla ilgilenirken yanımdaki kıza bakmamışım. hoş hatun. balık etli, tatlı bişeymiş. du bi abanıyım ben şuna. YUH! lan abanıyım dediysek yanlış anlama. saçmasapan bi konu bulup muhabbete girişeyim. vakit geçmez tramvayda 45 dk. aha! herifin teki bana cins cins bakıyo. tanıdık gibi sanki? bi baktım ortaokuldan bi arkadaş. şükrü! ne biçim bi gün bu ya? şükrü ne alaka? neden şükrü neden? bunu bana neden yapıyosun? ortaokulda o kadar güzel kız vardı? o kızlar dururken neden şükrü? neden hep saplarla karşılaşıyorum ben. ben iyi bi insanım ya.

vatman uyarı sesi çalıyo. "sayın yolcularımız, lütfen arka tarafa doğru ileleyelim". olum canımı sıkma benim, ön tarafa bi ilerlerim, aklını alırım. hemen inmeliyim bu tramvaydan...

(bu yazı kampüs-zafer tramvay hattındaki bir yolculuk sırasında yazılmıştır. yazar burda sapıtmıştır. yazar burda ne yaptığının farkında değildir. yazar burda çok uzaklara gitmek ister çünkü fotokopi çektirmeyi bile bırakmıştır uzun yıllar önce, bu yazar sürü otlatmak ister, çoban olup kaval çalmak ister) (aslında tramvay bomboştur, bu garip insan bunları uydurmuştur. çünkü şizofrendir. şaka şaka o eski bi fotoğraf...valla...)

21 Kasım 2008 Cuma

Cezamı çekiyorum...

küçükken apartmanda çok feci gürültü çıkarırdım, taaa sabahın en köründe merdivenlerden hoppidi zıplayarak inerdim, üçüncü kattan aşağı topumu yuvarlardım ve o top her merdiven aralığındaki evin kapısına daaaan diye çarpardı. girişteki uzun kolidorda maç yapardık, aynı kolidorda kay kay'a binip aparmanın kapısından uçuş hareketini denerdik. bi süre balkondan işedim. bi kere apartmanın içinde arkadaşların üstüne doğru işedim. kardeşim apartmanın koca boşluğunda bağırınca sesi yankılanırdı ve bu hoşuna gittiği için garip garip bağırarak apartmanı inletirdi. yan komşunun bisikletinin lastiğini indirirdim, viteslerini oynardım. balkondan aşşağı ip salardım, ucuna türlü türlü şeyler bağlayarak. tükürürdüm. su atardım. şimdi hepsinin cezasını çekiyorum. şu anda bunları ve daha beterlerini yapan canlılarla aynı apartmanda yaşıyorum. demekki insan ne yaparsa yapsın bi süre sonra herahangi bi şekilde herhangi bi yerde cezasını çekiyo sanırım. hiç bişi yanına kalmıyo. (burdan bu sonucu çıkardım ya, helal olsun bana)

19 Kasım 2008 Çarşamba

ilk portakal

sezonun ilk portakalını geçen gece yedim. bir ilk portakaldan beklenen performansın gayet üstünde bi performans sergiledi. ekşimsi tatlımsı karışık bi tadı vardı. kabuğu ilk çıkan portakallara özgü yeşilden turuncuya geçişli bi yapıya sahipti ve orta kalınlıktaydı. çekirdeksiz oluşu en büyük artılarından biriydi. yapraklarının üzerinde renk bozuklukları gözümden kaçmadı. ilaç kalıntısı olabileceği düşüncesi onu yememe engel olamadı. içindeki zar kısmıda yumuşak, ağızda anında eriyiveren cinstendi. sanırım 20-25 saniye arası bi sürede tükettim. bunun oluşum sürecini düşününce kendimi çok hayvan buldum. ama pişman değilim. yine olsa yine yerim. (kardeşimin portakalını soymam karşılığında yarısını alırım dedim, pazarlık sonucunda %25'ini aldım. en ufak üşengeçliğin dahi bir bedeli olmalı)

15 Kasım 2008 Cumartesi

Monty son saniye! (+taraftar)

of of of. biz bugün ne yaptık böyle ya.. biz öyle bir taraftarız ki, istediğimiz zaman oyuna müdahale edip, maçın akışını değiştirebiliyoruz. fakat bu gücümüzü neden hep son saniyelerde, son dakikalarda kullanıyoruz. Ben maçı yukardan izliyorum, kantin bölümünde sahaya bakan pencerelerden ve siz taraftar arkadaşlar, ordan kendinizi görmeli ve duymalısınız. bazen bende tribünlerden izliyorum maçları ama ben sizleride izlemek istiyorum. çünkü muhteşem taraflarsınız. o son saniye basketindeki coşkuyu birde yukardan görmeliydiniz. Son dklarda yaptığımız baskıyı tüm maça yaysak çok farklı galibiyetler alabiliriz. Birde şunu vurgulamak istiyorum. Takımımızdaki oyuncular faul atışlarını kullanırken tamamen sessizlik sağlayalım. bazı arkadaşlar ooooo filan çekiyorlar. Bu oyuncuları kötü etkiler. Bunu yapmayalım, tam sessizlik sağlayalım. Birde bu hafta salon dj'i berbattı. kesinlikle değiştirilmesi lazım. uykumu getiren şarkılar çaldı. onun dışında herşey harikaydı, güvenlik görevlileri ve polislerde bu galibiyete sevindiler, maçtan sonraki kutlamalarını gördüm :) takımdaki herkese ve tüm taraftarlara tekrar teşekkürler... (Monty, senin yüzünden az kalsın pencereden düşüyordum adamım naptın ya :)

bu arada sanırım bi uğur yakaladım. maçın bitmesine 2 dk filan kala, bana mısır veren arkadaş. eğer bunu okuyorsan, bi daha ki maçta yine aynı şekilde son dklara girerken bana mısır getir. bu uğur getiriyo olabilir. maç skorunuda verelim; Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi 74-73 Erdemirspor. ayrıntı isteyenler ntvspor.

ilginç: Monty Mack 77 doğumluymuş. ohaa! yanlış filan yazmış olmalılar. olamaz böyle bişi. olabilir mi? Monty? Monty abi? amca?

10 Kasım 2008 Pazartesi

mutfaktaki hazine

gecenin ilerleyen saatleridir ve uyumak istemeyen bünye umutsuz bir şekilde buzdolabının sesinin gelmemesi için kapatılmış olan mutfak kapısını sakin ve temkinli bir şekilde aralar. ışığı yakıp bir süre etrafa umutsuzca bakınır. ekmek kovası görünmüştür ki son çare olarak o ekmek kovasının içindeki ekmek kuru kuruya yenilcektir, bu aklın bi köşesine kazınır. derken bir tencere takılır kahramanımızın gözüne. boş bakan gözler ve umutsuz adımlarla tencereye doğru ilerler ve kapağını açar. uykusuz ve yorgun gözlerinde bişeyler yanıp söner. yüzüne ani bir sırıtış ilişir. işte o an kesinlikle dünyanın en mutlu insanıdır. çünkü ne sayılsaldan altı tutturmak ne de kemırın diazla sevişmek böyle bir mutluluk yaşatamaz insana. orda bi tencere makarna duruyordur ve o senindir. sana aittir. zaten evdeki uyumayan tek insan olarak şu an yapman gereken tek şey bir çatal alıp olaya girişmektir. olay bittikten sonra dünyanın en mutlu ve en tok insanı olarak sıcak ve güzel rüyalara doğru önce sağa sonra sola, sonra tekrar sağa bakılarak, koşmadan hızlı adımlarla yatağa doğru ilerlenir ve beden onun şefkat dolu kucağına bırakılır...

3 Kasım 2008 Pazartesi

uyurken ne giyiyosun?

hiiiç. uyanıkken üstümde ne varsa o duruyo. ekstra bişi giymiyorum. niye giyeyim ki? önemli bi yere mi gidiyoruz sanki? alt tarafı gözlerimi kapatıp hareketsiz bi şekilde yatıyorum. bunun için neden kıyafetimi değiştireyim? neden ekstra bişeyler giyeyim? rahat olmak için filan dersen, uyku anının dışında rahatsız şeyler mi giyiyosun yani? neden? sapık mısın? kendi kendini rahatsız etmekten mi hoşlanıyosun? yat uyu lan. uykun geldiyse zaten her türlü uyursun. kıyafette ilginç bişey aslında. bizde hayvanlar gibi tüylü olsaydık tekstil sektörü diye bişey olmazdı mesela, modacı olmazdı, manken olmazdı, terzi olmazdı, son ütücü olmazdı. vay anasını. kürkü olmayan canlılar olmamızın açtığı istihdama bak. pijama partisi diye bi olay var mesela. ben hiç katılmadım. zaten erkek bi topluluksa parti yapılcak kişiler, isim pjama partisi bile olsa, orda bulunmak istemem. çünkü pijama vucut hatlarını çok belli edebilir evet özelliklede o bölgeyi. düşünmesi bile tüyler ürpertici. ha kızlar olsa partide neyse.. ama basketbol şortu partisi olur mesela.. ki yapılmıştır, keyiflidir. akşam oynanan basketbol maçından sonra bi arkadaşın evine en az 6 kişi toplanılır. iki kişi şehrin öbür ucundaki bişeyi aldırmaya gönderilir. bu tabu xl adlı bi oyundur ki sadece bi kere oynanabilir. gecenin ikisinde-üçünde basketbol şortuyla bomboş sokaklarda yürüyerek şehrin öbür tarafına bi oyun almaya giden insanları gelir sarhoş birileri bulur ve olay çıkar. o oyun yinede alınır, çünkü el boş dönülürse tepkiler büyük olabilir. o sırada evde yapılacak tek yemek vardır ki o da makarnadır. evdeki en büyük tencereyede alabildiğine makarna yapılır. oyun gelir, bi şekilde oynanır, çıngar çıkar, makarna tencereden yenir, sonra biri bişey anlatır, öbürü bişey anlatır, o öbürünün anlattığı şeyin yalan olduğunu söyler, etrafta ter ve ayak kokusu hakimdir, basketbol şortlarının altından gözüken kıllı bacaklardan bol bol mevcuttur. beyinde sık sık "-neden burdayım?" soruları yankılanır. sonra herkes yavaş yavaş sızmaya başlar ve güneşin ilk ışıklarıyla uykuya dalan bünyeler bir basketbol şortu partisinin daha sonuna gelmiştir. allah basketbol şortu üreticilerine zeval vermesindir.