30 Mart 2009 Pazartesi
20 Mart 2009 Cuma
kabaran iki cep var! kabarmışlar!
herhangi bi yere giderken yanımda bişiler taşımaktan nefret ediyorum. mesela okula gidiyorum. bunun kitabı var, yok bilmemnesi var, kalemi var, kimlikler var, telefon var, anahtar var. bi de çok akıllı gibi gittim 50X70 çanta aldım. kendi kendimi gaza getirdim ya. aptalım. bunları yüklenmekten nefret ediyorum. ben böyle çıkacam, elimi kolumu sallaya sallaya gidecem arkadaş. kıştanda nefret ediyom. yok kaban giy, atkı sar, bere giy. onları giy çıkart. çok zahmetli işler bunlar. yaz olcak bi şort bi tişört gitcen. bendeki üşengeçlikte ciddi anlamda tehlikeli boyutlarda. mümkün olsa çıplak gidecem.bi de ben bi yere giderken benden ekstra bişi istenmesine acayip sinir oluyorum. böyle kan beynime sıçrıyo. mesela okula gitmek için hazırlanmışım, o şekilde konsantre olmuşum ben, ona göre adaptasyonumu sağlamışım. dönüşte neden benden ekmek almamı istiyosunuz. giderken ne isterseniz isteyin. mesela verin elime çöpü, ben giderken onu çöp kovasına atarım. uzaktan atarım hemde, girincede basskeeet diye sevinirim. girmezse küfrede küfrede gider alırım, kolay bi atış yaparak yine sayımı yaparım.
mesela dergi almak için ben konsantremi olmuşum, çakralarımı ona göre açmışım, tam kapıdan çıkacağım an,
nereye gidiyosun?
-şuraya buraya işte...
gelirkende şunu alır mısın?
-ühühü ıhıhıhı böhüüü ama bunu yapmayın bana. şu an dellendim mesela. adrelanin patladı bende. şöyle taa parmak uçlarımdan başlayan bi gerilme tüm vucudumu sardı. yapmayın bunu olur mu. bin defa söyledim, yapmasanıza sayın aile üyeleri.
geçen hafta resim çantasının içine elime ne geçerse koydum. bere, harici harddiski korumak için küçük çanta, defter filan. çanta böyle kabardı. çok salak durdu. normal küçük çantaları taşımaktanda nefret ediyorum. büyük cepli bi pantolon var, herşeyi onun ceplerine dolduruyom, anahtar, kimlikler, selpak, kalem, not almak için kağıtlar, telefon, bozuk paralar. ne ararsan var cepte. pantolon cepleri kaparık, böyle yanlardan sarkıyo, iğrenç bi görüntü.
10 Mart 2009 Salı
elimde çantam, imajımı yaparım, havamı atarım, kelimeleri kıyafetsiz bırakırım
kendimi güzel sanatlar-grafik bölümü öğrencisi gibi hissetmemem için bana bi tane bile sebep gösteremezsiniz. bugüne bugün 50X70 resim çantam bile var. teknik ve sanatsal kırtasiyede resim öğrencileriyle nasıl entellektüel sohbetler çeviriyorum bi bilseniz. dün, temel tasarım dersi için gerekli olan bir kaç malzemeyi almak için gittiğim kırtasiyedeki adam bile saygılar sunuyordu bütün müşterilerine. arz ediyordu. gelen herkese sürekli ikramlarda bulunuyordu. hemen yanımda oturan benim gibi malzeme bekleyen resim öğretmenliği öğrencisi bir kız çayımı yudumlayıp fotoşop dergimi karıştırırken, sigarasından derin bir nefes çekip verdikten sonra; eşsiz karizmama, uzaklara bakan sessiz gözlerime, kirli sakallarıma, incitmekten korkan, yer yer buğulu, yer yer çatalsı, yeryer entellektüelliğin dibine vurmuş ses tonuma dayanamayarak;-siz de mi resimle ilgileniyorsunuz? diye sordu. (siz mi demişti sen mi demişti tam emin değilim. sen demişti galiba)
-evet, kendimi bildim bileli resim yaparım. ama profosyonel olarak ilgilenmedim.
-hımm...bölüm neydi?
-halkla ilişkiler ve tanıtım (burda kopmak serbest)
-neden resim bölümü filan değil?
-öss beybi??? o psikolojiye sokmuşlardı bizi. bi de torpil durumları filan vardı o zamanlar. ve daha başka şeyler. garip ve karmaşık durumlar. tamam ne duymak istiyosun? o kadar iyi çizemiyordum. şimdi mutlu musun? resim öğretmenliği değilde, güzel sanatlar-grafik okumalıydım ben. her yıl sadece 20 öğrenci alındığını biliyor musun?
-hımm evet haklısın, orası çok zor. bi de torpille filan alıyolarmış.
(ben össye hazırlanırken sosyal bilgiler öğretmeni olmak istiyodum biliyomusunuz :D neden böyle bişey istedim anlamıyorum. hayatımın anlamı gibi bişey yapmıştım bunu. arkadaşlara filan, oolum sosyal bilgiler öğretmeni olcam ben diyodum. en iyisi sosyal bilgiler abi, sosyal bilgiler öğretmeni olcam ben)
sohbet nerden nere nasıl geldi bilmiyorum. bana nasıl bu bölüme girdiğini ve nasıl resim yaptığını anlattı. bende ona ilkokula ilk başladığımda resim yaptırmıyolar diye okula gitmek istemediğimi ve bu yüzden ağladığımı söyledim. gülümsedi. nevşehirliymiş. yaptığı resimleri merak ettiğim için bu aralar seninde çalışmanın olduğu bi sergi varmı diye sordum. yokmuş, daha öncede hiç sergide bir çalışması olmamış, sergi açmamışlar hiç.
peki işlerini görebileceğimiz bi internet siten ne biliyim bi deviantartda hesabın filan da mı yok?
ı ıh, yok ki...
-oyhh kıyamam. ben seni kendi sergimize davet ediyim madem.
bir-iki hafta sonra açılacak olan bizim sergiye gel. afiş çalışmaları sergilenecek. iletişim fakültesi giriş katında. gel beklerim. (yalan) beklemem. gelirse gezer gider. işim gücüm yok orda onu mu bekleyecem soğukta. gelirse gezdiririz. yerinide bilmiyosun demi, evet bilmiyosun. kampüste girişteki ilk fakülte, hastanenin hemen arkasında. hadi hoşçakal.
adamla fiyat konusunda pazarlık yapacaktım fakat tam o ara bi telefon geldi ve halasını kaybetmiş :/ gıkımı bile çıkarmadan aldım tabi. o ruh halinde bile adam saygılarını sunarak uğurladı beni. ortam o kadar sanatsal artık düşünün. bende istihtam ederim diyecektim ama bunun yanlış ve alakasız bi kelime olduğu beynime dank etti ve gıkımı çıkarmadan uzaklaştım ordan.
bi de sürekli uykusuz aldığım bayii abiden dün dijital arts dergisini isteyince sen mimarlık yada grafik filan mı okuyodun dedi bana. (hatırlayınız elimde 50X70 resim çantası) işte o an, o an aldığım hazzı nasıl anlatayım size. kelimeler kıyafetsiz kalır...
8 Mart 2009 Pazar
Selçuk Üniversitesi - değişmeyen ve asla değişmeyecek üniversite
Geçenlerde ders kaydımı onaylattırmak için yeni danışmanım Makbule Evrim Gülsünler'i telefon ile aradım ve gün boyunca okulda olup olmayacağını öğrendim. Oraya gidipte aradığınız kişinin yerinde yeller estiğini görmek hakkaten can sıkıcı olabiliyor. Daha önceki tecrübelerimden yola çıkıp, işi sağlama aldım ve böyle can sıkıcı bir durum yaşamadım. Fakat oraya gidince yaşadıklarım, aradığınız kişinin orda olmadığını gördüğünüz andaki üstünüze düşen sıkkınlıktan kat ve kat daha can sıkıcıydı.
Uzun zaman önce şurda anlattığım ders seçme probleminden bu yana, fakültede yürüyen işlerde en ufak bir gelişme yaşanmamış. Ayrıca bize danışmanlık yapan insanların düşünceleri de beni ürkütüyor. Bu sene ki danışmanım Makbule Evrim Gülsünler ile notlarıma baktıktan sonra aramızda şöyle bir diyalog geçti. Konu mezun olmak, bir diplomaya sahip olmaktı. Evrim hocam bana sordu ki, sen bir yönetici olsan, işe alacağın kişinin diplomalı ama bilgisiz olanını mı? yoksa diplomasız ama bilgili olanını mı seçersin? bende tabi ki diplomasız ama bilgili olanı dedim. Evrim hoca benim düşüncemin tam tersini düşünüyormuş. Kendi yakınlarından da örnek verdi. Benim eşim işe girerken diplomasına baktılar dedi. Bende dedim ki, bu durum, o kurumun işine nasıl yaklaştığını gösteriyor bence. Sektörde kimsenin diplomaya bakacağını sanmıyorum dedim. Zaten sadece diplomaya göre çalışan seçen bir kurumla benim işim olmaz. Çünkü insanların büyük çoğunluğunun nasıl diploma aldıkları belli. Şunu mu yapmak gerekiyor. Sınav zamanlarından hemen önce üst sınıflardan soruları almak + hadi soruları geçtim :) cevapları bile almak ve bunları 23 nisan şiiri ezberler gibi ezberlemek. Yada artık fotokopicinin sağlam arşivinde yer edinmiş, bundan kaç yıl önce kimin tuttuğu belli olmayan ders notlarının fotokopilerini çektirip, o fotokopilerin arasına ruhmuzu koyup sınava girmek ve ezberlediklerimizi bir bir kağıda yazmak :) derslere katılım gösterirmişcesine saçma sapan sorular sorup soytarılık yapmak ve kendini rezil etmek (ki bunun farkında bile olmamak) + azbuçuk kopya ve birazcıkta aslan hocam, koçum hocam. alın size amiyane tabirle cillop gibi bir diploma :) iş verenlerinize gösterin, çerçeveletip duvarınıza asın, yada kırmızı kurdeleye bağlayıp hastanede yatan mahmut hocaya gösterin.
"etik" diye çok güzel bir kelime vardır bilir misiniz? söylemesi bile güzeldir bakın; "-etik... -etik..." kulağa ne kadar hoş geliyor öyle değil mi :) yukarıda saydıklarımı siz etik bulabilir misiniz? yada o derse hiç gelmemiş bir insanın, ders hocasının adını bile bilmeyen bir insanın, dersin hocasını ilk defa sınav günü gören bir insanın tıpkı diğer derslere yaptığı gibi fotokopi ayinleriyle dersleri geçerek mezun olması :) yukarıda anlattığım şekilde diplomaya sahip olan kişiler, mesleklerine başladığı zaman (ki meslekleri demek ne kadar doğrudur bilmiyorum) ne kadar başarı gösterebilir? ne üretebilir bu fotokopi canavarları? üstelik alanları daima yaratıcı olmalarını gerektiren, sürekli yenilikler üretmeleri gereken bir yapıya sahipken... ne yaparlar? fotokopi kağıtlarından uçak yapıp mı atarlar, gemi yapıp kaldırım kenarlarındaki su birikintilerinde mi yüzdürürler.
Aslında ne yapacakları umrumda değil. Mezun olmak, diploma almak. Hiç biri umrumda değil. Hayatlarını fotokopiler üzerine kurmuş, bunu benimsemiş insanların kişilikleri bellidir zaten. En fazla KPSS'ye girip bir yere atanırlar ve ömür boyu maaşından ve çalışma koşullarından şikayet ettikleri bir işe sahip olurlar. Tabi kendileri, yıllarını fotokopi ezberlemeye verdikleri için çok değerli insanlardır ya. Asla içinde bulundukları durumdan memnun olmazlar. Hiç bir şey üretmediklerini bir yana bırak, orda kendilerine verilen basit kırtasiye işi diye tabir edilebilecek işleri bile doğru düzgün yapamadıkları halde sürekli bir serzeniş halindedirler. Vicdan kelimesinin anlamını çoook uzun zaman önce fotokopilerinin arasında unutmuşlardır. Sabah ofislerine gelip masalarına otururlar, bir çay veya kahve söylerler, hemen msn'e girip kişisel iletilerine toplumsal mesaj kaygısı içeren, asla kendilerinin üretmedikleri ve hiç bir zaman üretemeyecekleri cümleler yada ruh yapılarını yansıtan "ayyy chanım chok sıkılıooo" gibi cümleler yazarlar. winamptanda bir mp3 tıngırdatınca akşam mesai bitimine kadar sohbet gırla akar gider. Her türlü durumda başvurdukları klasik bir cümle yapıları vardır;
-Ben üniversite mezunuyum...
:)
Hayır canım, sen üniversite mezunu filan değilsin. Sen bir FOTOKOPİ CANAVARIsın.
İşte bu insanların hayata bakış açıları bu kadardır. Ya ben ne yapıyorumda bana para ödüyorlar, ben hak ediyormuyum bu parayı? ne üretiyorum? nasıl bir hizmet veriyorum? gibi cümleler akıllarının ucundan bile geçmez. Onların tek bildikleri yıllarca fotokopi ezberlemektir. Dedim ya; vicdan-etik-ahlak kelimelerine çok uzak insanlar. Gider ofise msnde takılır. Gitme daha iyi ya, gitme. Hiç olmazsa o bilgisayarın yakacağı elektrikten tasarruf etmiş oluruz. Düşünün işte Türkiye'nin durumunu. Diplomalı işsizler ordusu neden var? çünkü hiçbir şey bilmiyorlar. Bence bu ismin değiştirilmesi lazım. Diplomalı, bilgisiz ve dolayısıyla işsizler ordusu :)
"KOTA DOLU :) Danışmanım Makbule Evrim Gülsünler'in bana ders vermeme sebebi. bu türk telekomun işimi bilmiyorum ama derse bile kota koymuşlar. hoca dedi ki, sana o dersi veremem kotası doldu. şöyle bi kaç saniye hiç bir tepki gösteremedim bu cümleyi duyunca :)"
Neyse... konuş konuş bitmez bu. Ben, işime yarayacak bilgi edinebileceğim dersleri seçmek istiyorum. Fakat buna da izin vermiyorlar. Neden mi? çünkü o dersin kotası dolmuş. "Kurumsal Kimlik ve İmaj" dersi. Danışmanım Makbule Evrim Gülsünler'in bana söylediği cümle aynen böyle.
"-o dersi sana veremem çünkü kotası dolmuş..."
Yapma hocam. Etme hocam. Bu cümleyi duyunca 1300 metreden kanas ile vurulmuşa döndüm. Şöyle bir kaç saniye hiç bir tepki gösteremedim. Biraz kendimi toparlayınca; hı? şey? ııı? nasıl? kota mı? gibi belli belirsiz bişeyler söyledim. Bu dersin 35 kişilik bir kotası varmış. Eğer 36. olursan alamıyosun dersi. Derse bakar mısınız? kapanın elinde kalıyor. Gel öğrenci gel. Batan fakültenin dersleri bunlar. Kıyıya yüze yüze geldiler. Sınırlı sayıda. Sakın kaçırmayın. Neden 35 kişi? diyorum. Dersin rahat işlenmesi için diyor. Hadi tamam kabul. Peki daha fazla kişi bu dersi seçmek isterse o zaman ne olacak diye soruyorum Evrim hocaya. O da bişey diyemiyor. Sistem böyle diyebiliyor sadece. Bir ton para sayıyorum ben bu sisteme. Benim paramla işliyor bu sistem. Yaa böyle işte durumlar. Sistem beni tanımıyor bi nevi, algılamıyor. Bence burda sistem geçersiz bir işlem yürüttü ve kapatılmalı :) Çünkü parayı alırken kota filan yok. Şakır şakır alıyorlar. Fiyat performans durumu çok kötü. Bazen böyle kota diye bişey olur ve o dolar, bazende ders açılmaz. Vakti zamanında bir ders istersin, bütün sınıf en kolay geçilecek dersi seçtiği için kimse seçmemiştir senden başka. O yüzden açılmaz o ders. Şimdi açılır ama bu seferde o dersi vermezler sana. Bahsettiğim bu ders de Reklam Fotoğrafçılığı. Yok dilekçe yazacakmışım, yok aynı dönem içinde başka bir dersle değiştirebilirmişim. Evrim hoca Mehmet hocayı arayıp ona sordu. O söyledi. Artık sıkıldım ben bu durumdan, beni bürokrasiyle yormayın. Pes ettim sonunda. Hakkaten neden uğraşıyorum ki bu kadar. Ben zaten dersi almıyor gözüktüğüm halde, gider o dersi veren hocayla konuşurum. Girerim derslere. Geçip kalmak veya diploma gibi bir kaygım yok. Amacım benim işime yarayacak ve kullanabileceğim bilgileri o derslerde alabilmem. Yok ders kaydıymış, dilekçeymiş bunların derdinde değilim :) Sonra Evrim hoca sen şu şu şu dersleri alabilirsin dedi. Bende evet hocam hıhı, hıhı tamam onaylayın lütfen dedim attım imzamı çıktım.
Evrim hoca kendisine çay söylerken bana sormadı sen ne içersin diye :) Attığım maile de cevap vermedi. Duygu Aydın'ın hocamı özledim ben, hemen cevap yazardı maillere. Eskiden o danışmanımdı ne güzel, kıymetini bilemedim hocam affet. Sadece Gani hocanın yanına soru sormaya gittiğimde karşılaştığım Gani hocayla aynı odayı paylaşan Araştırma görevlisi Orhan Dikenler hocam bile sen ne içersin diye sormuştu bana. İnsanın içinde olacak abicim :)
Neyse ki fakültede bir kaç tane adam gibi adam hoca var, ya değilse çekilmez bir durum. Onlarda yavaş yavaş gidiyor zaten. Bir tanesi yıllar önce gitmişti, diğerleride daha fazla dayanamaz gibime geliyor ama umarım mümkün olduğunca uzun bir süre burada olurlar.
Uzun zaman önce şurda anlattığım ders seçme probleminden bu yana, fakültede yürüyen işlerde en ufak bir gelişme yaşanmamış. Ayrıca bize danışmanlık yapan insanların düşünceleri de beni ürkütüyor. Bu sene ki danışmanım Makbule Evrim Gülsünler ile notlarıma baktıktan sonra aramızda şöyle bir diyalog geçti. Konu mezun olmak, bir diplomaya sahip olmaktı. Evrim hocam bana sordu ki, sen bir yönetici olsan, işe alacağın kişinin diplomalı ama bilgisiz olanını mı? yoksa diplomasız ama bilgili olanını mı seçersin? bende tabi ki diplomasız ama bilgili olanı dedim. Evrim hoca benim düşüncemin tam tersini düşünüyormuş. Kendi yakınlarından da örnek verdi. Benim eşim işe girerken diplomasına baktılar dedi. Bende dedim ki, bu durum, o kurumun işine nasıl yaklaştığını gösteriyor bence. Sektörde kimsenin diplomaya bakacağını sanmıyorum dedim. Zaten sadece diplomaya göre çalışan seçen bir kurumla benim işim olmaz. Çünkü insanların büyük çoğunluğunun nasıl diploma aldıkları belli. Şunu mu yapmak gerekiyor. Sınav zamanlarından hemen önce üst sınıflardan soruları almak + hadi soruları geçtim :) cevapları bile almak ve bunları 23 nisan şiiri ezberler gibi ezberlemek. Yada artık fotokopicinin sağlam arşivinde yer edinmiş, bundan kaç yıl önce kimin tuttuğu belli olmayan ders notlarının fotokopilerini çektirip, o fotokopilerin arasına ruhmuzu koyup sınava girmek ve ezberlediklerimizi bir bir kağıda yazmak :) derslere katılım gösterirmişcesine saçma sapan sorular sorup soytarılık yapmak ve kendini rezil etmek (ki bunun farkında bile olmamak) + azbuçuk kopya ve birazcıkta aslan hocam, koçum hocam. alın size amiyane tabirle cillop gibi bir diploma :) iş verenlerinize gösterin, çerçeveletip duvarınıza asın, yada kırmızı kurdeleye bağlayıp hastanede yatan mahmut hocaya gösterin.
"etik" diye çok güzel bir kelime vardır bilir misiniz? söylemesi bile güzeldir bakın; "-etik... -etik..." kulağa ne kadar hoş geliyor öyle değil mi :) yukarıda saydıklarımı siz etik bulabilir misiniz? yada o derse hiç gelmemiş bir insanın, ders hocasının adını bile bilmeyen bir insanın, dersin hocasını ilk defa sınav günü gören bir insanın tıpkı diğer derslere yaptığı gibi fotokopi ayinleriyle dersleri geçerek mezun olması :) yukarıda anlattığım şekilde diplomaya sahip olan kişiler, mesleklerine başladığı zaman (ki meslekleri demek ne kadar doğrudur bilmiyorum) ne kadar başarı gösterebilir? ne üretebilir bu fotokopi canavarları? üstelik alanları daima yaratıcı olmalarını gerektiren, sürekli yenilikler üretmeleri gereken bir yapıya sahipken... ne yaparlar? fotokopi kağıtlarından uçak yapıp mı atarlar, gemi yapıp kaldırım kenarlarındaki su birikintilerinde mi yüzdürürler.
Aslında ne yapacakları umrumda değil. Mezun olmak, diploma almak. Hiç biri umrumda değil. Hayatlarını fotokopiler üzerine kurmuş, bunu benimsemiş insanların kişilikleri bellidir zaten. En fazla KPSS'ye girip bir yere atanırlar ve ömür boyu maaşından ve çalışma koşullarından şikayet ettikleri bir işe sahip olurlar. Tabi kendileri, yıllarını fotokopi ezberlemeye verdikleri için çok değerli insanlardır ya. Asla içinde bulundukları durumdan memnun olmazlar. Hiç bir şey üretmediklerini bir yana bırak, orda kendilerine verilen basit kırtasiye işi diye tabir edilebilecek işleri bile doğru düzgün yapamadıkları halde sürekli bir serzeniş halindedirler. Vicdan kelimesinin anlamını çoook uzun zaman önce fotokopilerinin arasında unutmuşlardır. Sabah ofislerine gelip masalarına otururlar, bir çay veya kahve söylerler, hemen msn'e girip kişisel iletilerine toplumsal mesaj kaygısı içeren, asla kendilerinin üretmedikleri ve hiç bir zaman üretemeyecekleri cümleler yada ruh yapılarını yansıtan "ayyy chanım chok sıkılıooo" gibi cümleler yazarlar. winamptanda bir mp3 tıngırdatınca akşam mesai bitimine kadar sohbet gırla akar gider. Her türlü durumda başvurdukları klasik bir cümle yapıları vardır;
-Ben üniversite mezunuyum...
:)
Hayır canım, sen üniversite mezunu filan değilsin. Sen bir FOTOKOPİ CANAVARIsın.
İşte bu insanların hayata bakış açıları bu kadardır. Ya ben ne yapıyorumda bana para ödüyorlar, ben hak ediyormuyum bu parayı? ne üretiyorum? nasıl bir hizmet veriyorum? gibi cümleler akıllarının ucundan bile geçmez. Onların tek bildikleri yıllarca fotokopi ezberlemektir. Dedim ya; vicdan-etik-ahlak kelimelerine çok uzak insanlar. Gider ofise msnde takılır. Gitme daha iyi ya, gitme. Hiç olmazsa o bilgisayarın yakacağı elektrikten tasarruf etmiş oluruz. Düşünün işte Türkiye'nin durumunu. Diplomalı işsizler ordusu neden var? çünkü hiçbir şey bilmiyorlar. Bence bu ismin değiştirilmesi lazım. Diplomalı, bilgisiz ve dolayısıyla işsizler ordusu :)
"KOTA DOLU :) Danışmanım Makbule Evrim Gülsünler'in bana ders vermeme sebebi. bu türk telekomun işimi bilmiyorum ama derse bile kota koymuşlar. hoca dedi ki, sana o dersi veremem kotası doldu. şöyle bi kaç saniye hiç bir tepki gösteremedim bu cümleyi duyunca :)"
Neyse... konuş konuş bitmez bu. Ben, işime yarayacak bilgi edinebileceğim dersleri seçmek istiyorum. Fakat buna da izin vermiyorlar. Neden mi? çünkü o dersin kotası dolmuş. "Kurumsal Kimlik ve İmaj" dersi. Danışmanım Makbule Evrim Gülsünler'in bana söylediği cümle aynen böyle.
"-o dersi sana veremem çünkü kotası dolmuş..."
Yapma hocam. Etme hocam. Bu cümleyi duyunca 1300 metreden kanas ile vurulmuşa döndüm. Şöyle bir kaç saniye hiç bir tepki gösteremedim. Biraz kendimi toparlayınca; hı? şey? ııı? nasıl? kota mı? gibi belli belirsiz bişeyler söyledim. Bu dersin 35 kişilik bir kotası varmış. Eğer 36. olursan alamıyosun dersi. Derse bakar mısınız? kapanın elinde kalıyor. Gel öğrenci gel. Batan fakültenin dersleri bunlar. Kıyıya yüze yüze geldiler. Sınırlı sayıda. Sakın kaçırmayın. Neden 35 kişi? diyorum. Dersin rahat işlenmesi için diyor. Hadi tamam kabul. Peki daha fazla kişi bu dersi seçmek isterse o zaman ne olacak diye soruyorum Evrim hocaya. O da bişey diyemiyor. Sistem böyle diyebiliyor sadece. Bir ton para sayıyorum ben bu sisteme. Benim paramla işliyor bu sistem. Yaa böyle işte durumlar. Sistem beni tanımıyor bi nevi, algılamıyor. Bence burda sistem geçersiz bir işlem yürüttü ve kapatılmalı :) Çünkü parayı alırken kota filan yok. Şakır şakır alıyorlar. Fiyat performans durumu çok kötü. Bazen böyle kota diye bişey olur ve o dolar, bazende ders açılmaz. Vakti zamanında bir ders istersin, bütün sınıf en kolay geçilecek dersi seçtiği için kimse seçmemiştir senden başka. O yüzden açılmaz o ders. Şimdi açılır ama bu seferde o dersi vermezler sana. Bahsettiğim bu ders de Reklam Fotoğrafçılığı. Yok dilekçe yazacakmışım, yok aynı dönem içinde başka bir dersle değiştirebilirmişim. Evrim hoca Mehmet hocayı arayıp ona sordu. O söyledi. Artık sıkıldım ben bu durumdan, beni bürokrasiyle yormayın. Pes ettim sonunda. Hakkaten neden uğraşıyorum ki bu kadar. Ben zaten dersi almıyor gözüktüğüm halde, gider o dersi veren hocayla konuşurum. Girerim derslere. Geçip kalmak veya diploma gibi bir kaygım yok. Amacım benim işime yarayacak ve kullanabileceğim bilgileri o derslerde alabilmem. Yok ders kaydıymış, dilekçeymiş bunların derdinde değilim :) Sonra Evrim hoca sen şu şu şu dersleri alabilirsin dedi. Bende evet hocam hıhı, hıhı tamam onaylayın lütfen dedim attım imzamı çıktım.
Evrim hoca kendisine çay söylerken bana sormadı sen ne içersin diye :) Attığım maile de cevap vermedi. Duygu Aydın'ın hocamı özledim ben, hemen cevap yazardı maillere. Eskiden o danışmanımdı ne güzel, kıymetini bilemedim hocam affet. Sadece Gani hocanın yanına soru sormaya gittiğimde karşılaştığım Gani hocayla aynı odayı paylaşan Araştırma görevlisi Orhan Dikenler hocam bile sen ne içersin diye sormuştu bana. İnsanın içinde olacak abicim :)
Neyse ki fakültede bir kaç tane adam gibi adam hoca var, ya değilse çekilmez bir durum. Onlarda yavaş yavaş gidiyor zaten. Bir tanesi yıllar önce gitmişti, diğerleride daha fazla dayanamaz gibime geliyor ama umarım mümkün olduğunca uzun bir süre burada olurlar.
4 Mart 2009 Çarşamba
Mehmet Turgut ile söyleştik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)