31 Mayıs 2009 Pazar

Ali Tezel kankam olsun..

siz ali tezel kim biliyo musunuz? belki siz onun kim olduğunu bilmiyor olabilirsiniz ama şundan eminim ki o sizin hakkınızdaki herşeyi biliyor. yani bilebilir. hıhı. biliyor olabilir. ımmm... kendisinin en büyük özelliği verilen bilgileri anında işleyip sonuç üretebilen, müthiş, çok ama çok çekirdekli bir işlemcisinin olmasıdır. ayrıca büssürü remi vardır. evet ali tezel bence bir bilgisayardır. ama ekran kartı çok iyi değildir. saçlarını beyaz gösterir mesela ama yüzü hep güler. güleryüzlüdür. gerçi kendine biraz anştayn havası vermeye çalıştığından saçlarını beyazlatmış ve dağınık bi havaya sokmuş olabilir. ve o tanrının bir lütfudur. o bize gönderilmiştir olabilirdir. efenim kendisi o kadar gelişmiş bir teknoloji ile donatılmıştır ki, adama hoh etseniz, sizin sülalenizin sicilini çıkarır, kütüğünüzü sayar, iç hesaplaşmalarınız hakkında yorum yapar ve aşk hayatınızı gözler önüne serebilir. ne zaman emekli olacağınızı, kıdem tazminatı alıp alamayacağınızı, size gıcık gidip işten çıkaran işvereninize dava açıp anasını ağlatıp ağlatabilemeyeceğinizi anında söyleyebildiğini saymadım bile. neden? çünkü bunları zaten gözlerinize bakarak anlayabilen bi insan kendisi.

ayrıca yeni çıkarılan kanunlardan, değişen tüzüklerden, resmi gazetede yayınlanan her naneden ali tezel abimiz ışık hızında haberdar olmakta ve olayı en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. bunun kutsal ruhlar tarafından gerçekleştirildiğine büyük ölçüde inanmaktayım. zira bi insan bu kadar kanunun her türlü bendinin her türlü fıkrasını nasıl biliyor ve jet gibi sayıyor olabilir yauuuv... bu aştayn imajı konusunda yanıldım sanırım, adam o saçları ne imaj için nede değirmende ağartmışa benzemiyo.

kısacası ali tezel abimiz, okul hayatımızda, matematik derslerinde, daha biz soruyu yazarken cevabı pat diye yapıştıran çocuklar gibidir. belkide vakti zamanında öyleydi, bilemeyiz. o çocuklardan nefret ederiz oysa ki ali abimizi, canımızı, ciğerimizi, o güleç insanı, sizi bilmem ama en azından ben çok seviyorum. bir gün ona telefon edip yada mail atıp ne zaman emekli olacam diye soracam. yada sadece soruyu zihnimde ona göndercem.. allahım... o günü yaşat bana... belkide şu an ne zaman emekli olacağımı bağırarak söylemiş bile olabilir. evet ali abi. ali tezel. saygılar.

26 Mayıs 2009 Salı

DANTELLİ DÜDÜKLÜ TENCERE

yine odamda hayatın sırrını çözmeye çalışırken, (tıpkı kurşun kalemle çözülmüş bi bulmacayı hafifçe silip, tükenmez kalemle tekrar çözmek gibi) (yada bugünün gazatesinden cevaplara bakarak dünkü bulmacayı çözmek gibi) mutfaktaki, tel yerine camları olan yüksek tel dolabın üstündeki buhar basınçlı, tek tıklamalı düdükdü tencereyi daha kolay ulaşılabilir bi yere koyma isteğim tutmasın mı? tutsun mu tutmasın mı? tutmadı tabi. annem istedi. sanırım akşama sadece düdüklü tencerede pişmesi olağan bi yemek var. neyse, gittim mutfağa tam indiriyodum düdüklüyü, hoooop ayağım kaymasın mı? kaysın mı kaymasın mı? kaymadı tabi. sadece şöyle ufak bi heycan olsun istedim. endişe istedim. "-allaaaaah düştü valla bu salak..." diyen olduysa, ki var öyle bi kaç kendini bilmez, biliyorum. çok fena yanılıyolar. nah düşerim.

heh işte, tam uzandım alıyom düdüklüyü, üstündeki, kenarları dantelli örtüyle göz göze geldim. onun kesin egzantirik bi adı vardır ama banane. benim için kıyısı köşesi dantelli örtü. sallandı biraz, düşecek diye endişelendim ama düşmedi. bu ufak kaos ortamı sonrasında eski günler geldi aklıma. şu televizyon başına en az iki dantel düşen günler. gerçi o zamanlar bu kadar çok televizyon yoktu. her evde bi tane. bi tek teyzemgilde iki tane vardı. eniştem elektronik delisi olduğu için, o zamanlar çok ilginç 37 ekran bi tv bulmuştu bi yerlerden. önünde güneş gözlüğü camı gibi kocaman açılıp kapanabilen bi kapağı vardı. ben hep onu kapatıp izlerdim. o tv'yi çok sevmemin nedeni oval bi yapısı olduğu için üzerinde dantel duramamasıydı. evet lanet olsun o çılgın günler gelmişti bi kere aklıma. hiç kullanmadığımız o teybin üstünde uzun ve altında ondan daha uzun danteller vardı. çevremdeki bütün kadınların dantel psikopatına bağladığı günlerdi. lan okulda derste bile öğretmen dantel örerdi ya. ben sürekli birilerine dantel modeli almaya vermeye gönderilirdim. dantelli iç çamaşırların icadınında o dönemde olduğuna dair şüphelerim var. belki daha öncede vardır bilmiyorum. hayır asacak yer bulamadık külot ve sütyene dikelim diye düşünmüştür bulan kişi. öyle düşündüm.

ben bi de bu külot, atlet ve sütyen kelimelerini kullanmayı pek sevmiyom. genel olarak iç çamaşırı diyim, tahrik olmayım bari diyorum ama o da saçma geliyo. iç çamaşırı ne lan? hayır, diğerleri de dış çamaşırı mı? mesela mont? en dış çamaşır. kazak? orta çamaşır. bot, ayakkabı? alt çamaşır... nerden çıktım nere geldim. bazı adamlar vardır böyle. bi konuyu anlatmaya başlayıp bi cümle söylerler ama sonra o konu dışında herşeyi anlatırlar. ne diyodum ben. dantel mi? he işte. lan o evde nası yaşıyoduk biz. düşen dantelleri yerine koymaktan gına gelmişti. bi süre hiç gitmedi o gına. annem dantelden küçük bi ev ördü ona. gına bi süre orda yaşadı.

bi de annemle beraber ev oturmalarına giderdim mal gibi. çocukluk herhalde niye gidiyodum ki. ev oturması lafı da ilginçtir ya. "ev oturması" hehe. çok ilginç kelime kalıpları var hayatımızda. bu gittiğimiz evlerde otururduk evet. çünkü yürümek imkansız gibi bişeydi. elini sallasan dantele çarpar, ayağını kaldırsan mutlaka bi dantel devirirdin.

mesela; gittiğimiz bi evde gördüğüm manzara, psikolojimde derin izler bırakmıştır. ne mi? bi sürahi ve bardak düşünün. evet, gayet normal buraya kadar. hepimiz su içen insanlarız. ama o surahinin altında bi sehpa vardı. tabi sehbanın üstünde dantel. onun üstünde genişçe bir cam tabak. cam tabağın üstünde bir dantel daha. bunun üstünde sürahi. sürahinin üstünde dantel. yine aynı şekilde, bardağın altında, cam çay tabaklarının biraz genişi, hemen üstünde, küçük bi iğne oyası diye tabir edilen dantel. üstünde işlemeli kesme bir su bardağı. bunun üstünde bir küçük bir dantel daha. ve bütün bunların altında ezilen çocukluğum, susamışlığım... (cidden böyleydi, abartmıyorum)

şimdi sorarım size, hangi çocuk bu şartlar altında su içmeyi göze alabilir? korktum. az önce yediğim çikolatalı dandik ıslak kekin ağzımda bıraktığı yanma hissine rağmen içemedim suyu. korkuyordum... ağladım... koşarak çıktım o evden ve hiç çaktırmadım ağladığımı. yüzümü çevirerek, -ben maç yapıcam dışarda... dedim. ve dönemin modası o minik cırt cırtlı spor ayakkabılarımı giydim. cırt cırtlarını çekmeden en yakın sokak çeşmesinde aldım soluğu. kana kana su içtim. su içtim. su içtim. içtim su.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

bulamazsın!

lise sondayız, okulun bitmesine çok az kalmış. son 1,5 ay filan. herkes bi yerlerden rapor almaya çalışıyo. yani okuldaki son haftamız olma ihtimali çok yüksek. bi kaç kişi tenefüste sınıfta konuşuyoz öyle. bi arkadaş, ulan şu okul bitsede rahat etsek diye konuşuyo. diğeride, lan üzülüyorum sizlerden ayrılacağıma diyo. bu ikisi konu uzatıkça iyice ters köşelere düşmeye başladılar, iyice zıtlaştılar ve duygusal olan dedi ki, ya sen ne sanıyosun okul bitince, burdaki arkadaşlık, burdaki paylaşım ve stickmanin esprilerini bulabileceğini mi sanıyosun bi daha?

işte o an... işte o an bugün bile kulaklarımda yankılanır eski Türk filmlerindeki gibi;

s t i c k m a n i n e s p r i l e r i n i b u l a b i l e c e ğ i n i m i s a n ı y o s u n ! . . .
s t i c k m a n i n e s p r i l e r i n i b u l a b i l e c e ğ i n i m i s a n ı y o s u n ! . . .
s t i c k m a n i n e s p r i l e r i n i b u l a b i l e c e ğ i n i m i s a n ı y o s u n ! . . .
s t i c k m a n i n e s p r i l e r i n i b u l a b i l e c e ğ i n i m i s a n ı y o s u n ! . . .


ben o an yukarlardayım tabi, baya yükseldim... boru değil tabi, stickmanin esprilerinin manyağı olmuş adam. heyt be. özlemiştir esprilerimi. bok bulursun. ibiş seni.

15 Mayıs 2009 Cuma

ben bi şeyler fark ettim

aslında nefret ettiğim şeylere inceden bağlıymışımda bundan kendimin haberi yokmuş. küfrettiklerimi seviyomuydum yoksa. ölsekte kurtulsak dediklerimi. yoksa hepsi birer basit alışkanlıktan mı ibaret. rahatsız edici gürültüden ibaret olan soğuk apartman sıcak mıymış aslında? dağdan inme komşuları sevmiş olamam lan ben. hakkında cinayet planları yaptığım insanlara uzak olmak canımı mı sıkıyo şu an? ben böyleyim işte. ucu kırık kalemi severim mesela, gıcır gıcır duran hafiften itici gelir. yada bi surahiye bağlanabilirim. bahçe kapısını çekip açtığımız küflü tel ile aramda duygusal bir bağ oluşabilir. iki gün çekmesem özlerim onu. aslında nefret ettiğimi sandığım işleri yapmayınca özlerim. bodrumda soba kovasına kömür doldurmayı mesela. odun kokusunu severim. yanerken çıtırdayan çırayı bi müddet tuttuktan sonra sobanın içine koyup, kapağı hızlı ama sessizce kapatmayı severim, her ne kadar yaparken küfür etsemde severim ben bunları.inşaat kumunun üstünde oynayan, her tarafı toz, toprak, kir olmuş iki küçük kızı severim mesela. hergün görmesem onları orda, tedirgin olurum. merdivenlerden deli danalar gibi inen, sürekli bağıran o küçük piçi de seviyomuşum galiba ben. a.q mun evladı. iki kişinin yanyana oturunca adım atacak yer kalmayan kedi kıçı kadar odamıda seviyomuşum. bi damla güneş ışığı girmeyen bu odayı evet. güneş tutulmasını çatıya çıkıp izlemeyi seviyomuşum. yükseklik korkum olmasına rağmen. tırsa tırsa çıkıp izlemeyi. nefret ettiğim, uzak durmaya çalıştığım kalabalığı, merkezi seviyomuşum. uzak dediğin heryerden daha uzak bi yerde varmış.

bu eve ilk girdiğimde boş odalara bakıp, ulan kim bilir neler yaşayacaz burda edebiyatı yapmıştım iki dkda ayaküstü, kendi kendime. aklımın ucundan bile geçmeyen şeyler yaşadım. %99'u olumsuz olan. ama kalan %1 i herşeye değerdi. o %99'u ezip geçerdi. buna tek şahit olan bu duvarları şimdi başkalarına emanet edemeden gidiyorum. ne bakıyosun lan duvar. herşeyin, bütün hayallerin figuranıydın sen. arkaplandın sen. fondun. içine sinmişiz sanırım, yada sen bizim içimize sinmişin.

pencere ve onun demirleri. benden sonra sizin aracılığınızla dışarı bakanlara, bana gösterdiklerinizi göstermeyin. ki zaten göremezlerde, yardımcı oluyum, bi el atayım durumları filan olmasın.

arkamda bişiler bırakmayı sevmem ama oldukça fazla parmak izi olacak bu sefer. onları nası yapacaksan yap sevgili duvar. yok etme. özellikle o kısım. orası çok önemli. belki bir gün gelip, o noktaya birlikte bakma şansı bulabilirim. böyle dokundum derim. o yüzden korumalısın orayı.

aslında bayıldığım zemine (düşüp bayılmak, daha doğrusu bayılıp düşmek), şu cinayetten sonra tebeşirle maktülün kenarından çizme olayını yapsam mı diye düşünüyorum. ilk bayılmanın hatırası olarak. insan hayatında kaç defa ilk kez bayılır ki. sadece bi kere olan bişey. değerini bilmek lazım.

apartman içinde normalden farkı bir ses, veya hiç ses duymayınca (sessizlik çok farklı bir durumdur bizim apartmanda) o kapı deliğinden bakmayı seviyodum en çok. artık baksam nolur. kaç kişi geçerki ordan.

kırk yılda bir gelen anketör veya ufak şeyler satan mükemmel güzel kızları da özleyecekmişim gibi bi his var içimde. dibimizdeki okulun her sabahın körü yarım saat yüksek sesle vaaz veren psikopat müdürünü çok seviyomuşum lan aslında. sonra hiç bi zaman yerinde olmayan o muhtar. bahçede yürürken, lan kedii! diye seslenince tırsıp kaçan kediler. üst katlarda yakılan sobanın dumanının bizim eve dolması. haha ne saçmalıyorum, bu insanı canından bezdiren komşular özlenirmi. manyakmıyım lan ben. yanlış fark etmişim. ne sevecem sizi. defolun gidin. allah belanızı versin.

10 Mayıs 2009 Pazar

dördüncü gat gaçaymış?!?

bizim apartmanın 4. katı kiralık. camında kiralık yazıyo ve altında telefon numarası var. 3. katta bu evin sahibinin abisi oturuyo. ikinci kattada ablası. ve burdaki gerizekalı insanlar geliyo bizim zile basıyo. ulan hayvan. telefon var orda arasana hayvan. hayvan! hayvan! sığır! bi de bana soruyo; dördüncü gat gaçaymıışşş?! adamdaki mantık işleyişini görüyomusun. ben o apartmanda oturuyom diye o evin benim olduğunu sanıyo galiba, yada herkes kaç paraya kiraya oturuyo biliyom sanıyo. allahım bu canlıyı neden var ettin neden? yada var ettin ama neden benimle karşılaştırıyosun. adamlarda hiç kusura bakmayın, rahatsız ettim, teşekkür ederim gibi şeylerde yok. hayvan gibi dalıyo. dana gibi gidiyo. böyle bi öküzlük, böyle bi ahmaklık olamaz. cama yazı yapıştırmayı düşünüyorum. 4. katı sormak için 1. katın ziline basmayın, ÖLÜRSÜNÜZ! ya uyuz ediyo bu insanlar beni, geçen gün biri gelmiş, apartmandaki tüm zillere basmış, çıktım, önümden geçip gitti. yemin ederim o an mutfağa gidip ekmek bıçağını alıp onu bıçaklamak istedim. artık sabrım taştı. günlerdir bi sürü kişi yaptı bunu. şu andan itibaren gelecek kişileri çok kötü anlar bekliyo. elimde büyük bi güç olsa, böyle öküzleri, saygı nedir bilmeyen insanları topluca öldürcem. bakın o zaman dünya ne kadar güzel bi yer oluyo. delirdim ulan! evet.

7 Mayıs 2009 Perşembe

üç alt başlıkta irdeledim

sevgili tartışması
geçen gün muhacir pazarının ortasında sevgili tartışması gördüm. muhacir pazarının ortasında! hemde pazar boşken. dolu olsa neyse. lan hadi tamam kampüste normaldir, her 50 metrede; tartışan, kavga eden çiftler, kaldırıma oturup ağlayan ve onu kaldırmaya çalışan erkek, kafayı sıyırıp bağıran kız ve bu duruma sinirden gülen erkek, normaldir bunlar, hergün rastlanır. ama muhacir pazarının ortası be abi. aslında burda tuhaf olan benim. ne yani, orası dünya değil mi, orda tartışılamaz mı? bazen yaptığım şeylere anlam veremiyorum. ama ısrarlada yapmaya devam ediyorum. muhacir pazarının ortasında kavga ediyolar, haha, salak lan bunlar.

iyki söylememişim
bazen biyerlerden yabancı veya dilimize sonradan eklenmiş yada internette gördüğüm kelimeler öğreniyorum ve kullanıyorum. mesela yabancı şarkı, grup veya film isimleri. yada bazı internet servisleri, siteler filan. tabi bunları sesli olarak değil yazılı olarak kullanıyorum internet ortamında. ama sonra şöyle bişi oluyo, tvden filan bu kelimelerden bazılarını sesli söylüyolar, benim sesli söylediğim şekliyle alakası yok. işte o an allaha şükrediyorum. iyi ki bu şekilde bi yerde sesli filan kullanıpta rezil olmamışım diye :D

su şişesi tadında

hani bi ara millet Nasa'ya başvurup, bastırıp parayı, gökyüzünden kendine bi yıldız alıyodu. bunu devam ettiren var mı bilmiyorum da. Allahın yıldızına para yatırıyolar ya, bende böyle yapsam bastırsam parayı bi yıldız alsam kendime ama o yıldız yüzyıllar önce sönmüş olmasına rağmen ışığı dünyaya gelmeye devam eden bi yıldız olsa ve ben parayı verdikten bi gün sonra ışığı da bitse ya :D ne büyük kazık olur.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

hoşçakalın - hoşçakalın

uzun yıllar boyunca, basketbol maçları biterken spikerler hoşçakalın derdi bize ama yorumcular hiç bişi demezdi. kaan kural bu işkenceye bi son verdi. ve bir yorumcu olarak spikerden sonra bize hoçkalın diyerek bizi mutlu etti. kaan kuralı seviyoruz.

abi boston-orlando maçı için notumu aldım, ne olur ne olmaz unutmayayım diye. malum all star maçını da unutup izleyememiştim. allah belamı versin. artık riske girmiyorum. aslında bu gece lakers-houston maçını yayınlasanız benim için baklava tadında olurdu ama napalım, buna da şükür. gerçi sınırsız internetim olsa maçın izlenebileceği yöntemler varmış. onları uygulardımda, naparsın sınırsız interneti olmayan, hayata sadece 4 gb'dan bakabilen zavallı bi insanım :p (bunu her fırsatta söyleyip kendimi acındırmaya bayılıyorum :p )

bi de yeni spiker arkadaşı sevdim. İsmail Şenol. o da tam benim kafadan. pozisyon tepki ve yorumlamaları, benzetmeleri ve esprileri. geçen gün oynanan boston - chicago maçı devre arasına girerken şey diyo; "-evet içkilerinizi yenileyip, çerezlerinizi tazeleyebilirsiniz, az sonra yeniden buradayız" :D adamım naptın sen ya, bulan var bulamayan var. niye canımızı çektiriyosun ki. ben kupkuru oda da, ara sıra su içerek ve battaniyenin altında hafiften titreyerek izliyorum maçları :D neyse, kaan kural'dan sonra sende kankam olabilirsin belki :p (bkz. herkese kanka diyen insan modeli) yalnız ses tonu murat kosova'ya acayip benziyo. tüm kolej ligini bile yalayıp yutmuş, acayip bilgili. ama Kaan Kural kadar bilgili midir bilmiyorum. Adam neredeyse North Carolina üniversitesi basketbol takımının havlucusunun aile içi hesaplaşmalarını bile biliyo :D yazıyla uyumlu slogan: "nba, ntvspor ekibiyle güzeldir"

1 Mayıs 2009 Cuma

bu olmamalı!...

aynı odada yaşamak zorunda olduğunuz bir insan ile müzik zevkleriniz tamamen zıt noktalardaysa eğer, yaşamınızdaki tuhaflıklar hat safhada demektir. örneğin, az önce fark ettim ki dilime bi şarkı dolanmış, sürekli onu söylüyorum. ya nedir bu nedir bu diye düşünüyorum, söylemeyede devam ediyorum. ben şarkıyı baştan sona söyledim iyi mi? ama yine bunu neden yaptığımı çözemiyodum. sonra akşam oldu ve aynı odayı paylaştığım kişi gıcık olduğum ve her zaman bune ya, kapat şunu ya, kafamız şişti ya, adam gibi bişi dinlee yaa diye çemkirdiğim şarkılardan birini açtı. şarkı çaldı biraz, sözlere girdi şarkıyı söyleyen şahıs. ve bende onunla birlikte söylemeye başladım. o an. işte o anı size nası anlatabilirim bilmiyorum. hızla yerimden kalkıp mutfağa gittim ve bir bardak su içtim. şimdi bu şarkıyı ben zihnimden nası çıkarcam. nası silcem beynimden. işte şimdi zaman makinem olsa, o şarkıcının çıktığı zamana giderim ve onu yok edip şimdiki zamana geri dönerdim. böylece hiç bi problem kalmazdı. ahh doktor ahh. marty olmayacaktı marty. senin kankan ben olmalıydım. dııı dırı dıtdıtdıtdıııı (back to the future başlangıç müziği ağızla yapmak)