31 Ekim 2009 Cumartesi

Maç var - Rapido kalem

  • Maç var - kardeşim saolsun bedava mesaj hakkı var sanırım içerden bana mesaj atıyor, "boston maçı var" diye ama bilmiyor ki ben yayılmadan maç izleyemem ve içerde misafirler var. nba başladı ve ben henüz maç izleyemedim. bu tekrar yayınlanan maç benim için çok iyi olurdu ama napalım kader utansın, içerde misafir var. e misafirin önünde de böyle yayılıp maç izlenmez. sağlık olsun. yine de dayanamadım şöyle uzaktan biraz kaan kural'ın sesini dinledim. siz bu yazıyı okuyanlar ntvspor'unuz varsa ve ntvspor'un olduğu televizyonun bulunduğu oda içerisinde misafir yoksa yada misafir olabilir ama yayılmanızın ayıp kaçmayacağı misafirse (o misafir ne güzel misafirdir), gidip maçı izleyebilirsiniz. benden söylemesi.
  • Rapido kalem - geçen gün bizimkiler bazı dolap altlarına muşamba keseceklermiş. tabi ölçülüyo önce dolap ve muşambaya ölçü çizilip öyle kesiliyo. buraya kadar eyvallah ama niye benim rapido kalemimi alıp onla çiziyosunuz :D başka kalem mi kalmadı evde :D neyse ki kalem sağlam kalmış. mundar olmamış. (şu yılların karikatür ustasıymışım gibi kendi kendime havaya girmeme ve teknik terimler kullanmama bitiyorum. bi de ev halkını küçümsüyom. şerefsizliğeme bakar mısın? babam ekmek almasa, annem yemek yapmasa ne yiyecem acaba. nuhaha. konuştukça batıyorum. ekmek ve yemek öyle mi? allah belamı verir inş. ne diyim. (töbe) ama peynir filan almasalar feci olur hakkaten)

17 Ekim 2009 Cumartesi

ve liderler buluşur...

kafalarını başka karikatürlere bakarak çizdim.
bakmadan tip tutturamıyorum. üzgünüm :p

16 Ekim 2009 Cuma

bi kaç bişey söyleyim

fakülte personeli...
abdest almak için kolları paçayı sıvayıp gayet rahat tavırlarla fakülte içinde dolaşan personel rüyalarıma girmeye başladı. evet aynen anlattığım şekilde. bi de abdest aldıktan sonra ıslanıyo ya o bacak ve kol kılları filan yapışık oluyo böyle. hasta olduğum için yüksek ateşten böyle şeyler görüyo olabilirim. fakülte orası abicim ya. yani bilimsel bi yer. üniversite filan lan?! yani kolidora öyle çıkmak zorunda mısın? giy çorabını, indir paçalarını bi düzelt üstünü başını öyle çık. çok mu zor bunu yapmak.

twitter...
eski twitter iletilerimi okumak çok zevkli.

ders bedenmiş bi zamanlar...
okullarda beden eğitimi dersi seçmeli mi oluyomuş ne. böyle bişeyler duydum. soruyolar insanlara, herkes karşı. lan sanki haftada iki saat beden eğitimi dersi olunca süper sağlıklı mı olacak çocuklar :D haftada iki saat belki kafa boşaltmak rahatlamak için iyi olabilir ama bence beden eğitimi dersinin olmaması çocukların beden sağlığı için daha iyi. neden dersen şimdi beden eğitimi dersinde çoğu zaman öğretmen veriyo topu hadi lan maç yapın filan diyo. tabi bizim bu angutcuklar ısınma filan hiç bişi olmadan ve bahçede kar kış dinlemeden direkt dalıyolar maça. tabi sakatlıktır, kas çekmesidir, göz kopmasıdır diz boyu. kendimden biliyorum :D bi de bu tarz ortamlar kendini kanıtlama yeridir okullarda. herkes kahraman olmak ister. o yüzden herkes terinin son tamlasına kadar savaşır. eee sonra. ders biter. son ders olsa yine iyidir. ama sadece çok şanslı insanların beden eğitimi dersi son iki saate gelir ve eşofmanları değişmeden eve gidebilirler onlar. ya ara saatlere ve ilk saatlere gelenler? çoğu üşenir, okul formasını eşofmanın üstüne giyer öyle terli terli son derse kadar dolaşır hayvan. teri üstünde soğur tabi hemen hasta olur bir hafta yatar gidemez okula filan :D yaa gördünüz mü işte böyle durumlar. hadi bakalım.

13 Ekim 2009 Salı

biraz daha mısır?

bir stickman ile yaratıcı, yoktan varedici yemek tariflerine daha hoşgeldiniz sevgili açlar ve hep aç kalanlar. bugünkü yimeemiz adı "la yog urt el mısır"
gerekli malzemeler;
geçen gün komşunun getirdiği ve henüz yenmemiş mısır, bir miktar yoğurt ve baharat...

yine mi mısır diyosunuz demi. evet bende bıktım. bi mısır haftası yaşadık ama hiç bi hasar görmeden atlattık bu haftayı. sonunda mısırlar bitti. bu yemeğin anlatılacak pek bişeyi yok aslında, yoğurt dolu tabağa mısırlar şeyapıyoz işte. sonra biber filan atıp karıştıyoruz. ( birazcık sevgi eklemeyi de unutmayın :p ) sonra yiyebilirsek yiyoz. ben yiyebildim. en az on gün boyunca piramit dahi görmek istemiyorum.

off

nefes almaya dahi üşendiğim anlar olur. kaldı ki yaşama sevinci olsun içimde. peeh. hiiç. üstelik bugün aldığım bilgisayar oyunu bozuk çıktı. lanet olsun o cdci'ye. o oyun bozuk çıkmasa belki şu an çok mutlu bi insandım.

bugün tramvayda "-sayın yolcularımız lütfen arka tarafa doğru ilerleyelim" uyarısına biri tepki verdi. hayatımda ilk defa gördüm bunu. adam resmen duyar duymaz hemen hareketlendi arka tarafa doğru ilerledi ya. işte bu dedim bea işte bu. sen bu tramvayın kahraman insanısın. derhal duygulandım. ama sevinç gözyaşlarıydı bunlar.

pazartesi günleri kampüs çok kalabalık oluyo. her metrekaresi adeta pazar yeri gibi. gençlerin bu arzusu heycanlandırıyo beni.

geçen gün yılın ilk mandalinasını yedim. geçen sene ilk portakalı anlatmıştım ama ne bileyim mandalina için bunu yapmak istemiyo insan. böyle yani ne bileyim mandalina portakala göre ikinci sınıf bi turunçgil gibi geliyo bana. portakal daha karizmatik, daha ağırbaşlı.

11 Ekim 2009 Pazar

hadi bişeyler yiyelim

stickman ile yaratıcı, yoktan varedici yemek tariflerine hoşgeldiniz sevgili açlar. bugünkü yemeğimizin ismi la mısıro üste tomato. sınırlı malzemeyle sınırsız lezzetler yaratmaya hazır mısınız? hayır, açız biz dediğinizi duyar gibiyim. o halde bekleyin benim leblebilerim. burada hepimize yetecek kadar la mısıro üste tomato yemeğimiz mevcut. bu yemeği yapmamız için öncelikle hayatımızdaki bazı şartların olgunlaşması gerek. ne mesela? bir komşumuz olmalı ve bize haşlanmış mısır getirmeli. ben bunu yaşadım. mısırlarımızı bu şekilde tedarik ediyoruz. ikincisi sabır. o iki tane mısırı üşenmeden böyle tek tek cincik cincik ediyoruz. tane tane ayırıyoruz yani. sonra baktık ki tabakta çok yavan duruyo. hemen bir adet büyük domates ediniyoruz. yıkadıktan sonra dilimleme yöntemiyle mısırlarımızın üstüne güzelce yerleştiriyoruz domateslerimizi. üstüne istediğiniz baharatları atabilirsiniz. bu konuda sizi özgür bırakıyorum. ben karabiber attım. ve birazcık tuz. bitti mi? hayır. la mısıro üste tomato yemeğimizin özel bi yeme tarzı vardır. kaşığı elimize alıyoruz ve domates üstüne basarak onu eziyoruz. salça gibim oluyore. sonra gayet oranlı miktarlarda mısır ve domatesi kaşığımıza alıp bi güzel yiyoruz. önümüzdeki; stickman ile yaratıcı, yoktan varedici yemek tariflerinde görüşmek üzere. afiyet olsun.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Ali Osman

hani pırıl pırıl bi genç derler ya. kesinlikle sözlükte onun karşısına Ali Osman yazmak gerekirdi. Kardeşlerinden ve yaşıtı akrabalarından farklıydı o. saygılı ve seviyeliydi. aynı okulda farklı sınıflardaydık. ben 17 yaşımdaydım o zaman. sanırım Ali Osman benden bir veya iki yaş büyüktü. daha ikinci sınıfta olmamıza rağmen öss heyecanı sanki ben hariç herkesi sarmıştı. okuldan dönerken Ali Osman düşüncelerini anlatıyordu, hedeflerini. Derslerle nasıl boğuştuğundan ve nasıl başa çıkcağından bahsediyodu. çok kararlı ve umutlu bi şekilde hedeflerini anlatıyordu. İnşaat Mühendisi olmayı kafasına koymuştu. Ali Osman'ın babası ve kardeşleri inşaat işiyle uğraşıyorlardı. Bu yüzden İnşaat Mühendisliğini bu kadar çok istiyor diye düşünmüştüm. Seviyordu bu işi. O yaşta bile çok iyi bir kalıpçı ustasıydı ve bunun yanında her türlü inşaat işinde çok becerikliydi. çok sevdiği futbola bile tercih etmişti bu hayalini. öyle ya profosyonelliğin eşiğinden döndü kendi isteğiyle...

Onunla nasıl tanıştım? aynı mahallede büyümüş olmamıza rağmen o yaza kadar pek bi iletişimim olmamıştı onunla. lise 1 bittiğinde aynı mahallede başka bi eve taşındık. bizim evin hemen yanında bi okul vardı. o yaz herkes okulun bahçesine gelirdi akşamüstleri. çoğu futbol oynamaya gelirdi, Ali Osman dahil. hatta itiraf edeyim, basketbol oynayan tek kişi bendim. sonra yavaş yavaş futbol sahasından o potanın altına gelenler oldu. muammer geldi önce. bi kaç kişi daha geldi. ali osman'da geldi. grup oluşmuştu. hergün birlikte basketbol maçı yapan grup. her gün daha erken gider olduk okulun sahasına. güneş hafif batana kadar sohbet ediyorduk, sonra maça başlıyorduk. lise son sınıfa kadar yazları nerdeyse hergün, kışında haftasonları ve tatil günleri havanın iyi olduğu zamanlarda devam etti bu.

okul tekrar başlamıştı. lise son ortalarına doğruydu sanırım. bi sabah yine okula gidiyordum. camiden sela veriliyordu. mahallemiz sakinlerinden biri vefat etmişti. kim olduğu söylendi tabi ama her zaman ki gibi hocanın hiç bir dediği anlaşılmıyordu. okula gittim, bi arkadaşım ali osman'ın inşaatta ufak bi işi halletmeye çalışırken yaralandığını söyledi. ama net bi bilgisi yoktu. başka biri de hastaneye kaldırıldığını söyledi. çok ciddi bişey değildir herhalde diye düşündüm. nerden bileyim sabah okula gelirken duyduğum selanın Ali Osman için verildiğini. o zamanlar şimdi ki gibi herkesin cep telefonu yoktu istediğiniz zaman ulaşabileceğiniz. 3-4 ders bitmişti, kafam karışık bi şekilde tenefüse çıkıyordum arkadaşımla. Ali Osman'ın kardeşinin ve bi akrabasını sivil kıyafetle okula girdiğini gördüm. Hemen kardeşinin yanına gittim ve sordum;
-abine noldu?
"öldü işte..." dedi.
hayatımda hiç unutamayacağım bi ses tonu ve ifadeyle. o an boğazımdan koca bi yumruk girip nefesimi kesmişti sanki. Ali Osman'ın kardeşini görmem ve yanına gidip bu cevabı almam. herşey, her saniyesi, tüm ayrıntılarıyla hala aklımda. sabah okula gelirken duyduğum sela Ali Osman için verilmişti. mahalledeki herkesin öldüğünü düşünebilirdim belki ama dağ gibi arkadaşım Ali Osman aklımın ucundan bile geçmezdi. kardeşi yürüyüp gitti. başın sağolsun bile diyemedim. o cümleyi duyduğum an Ali Osmanla geçirdiğimiz tüm günler, tüm konuşmalar, bütün yaşananlar sanki bi saniyede geçmişti kafamdan tüm ayrıntılarıyla.

sınıfa çıktım ve oturdum sırama. hem ne olduğunu bilmiyodum hemde inanamıyodum bu duruma. hoca sınıfa girdi, iki sınıfında aynı derslerine giren bi hocaydı. olayı bize anlattı. Ali Osman çalışırken elektrik akımına kapılmış ve hastaneye kaldırılmış ama kurtarılamamış. beynim uyuşmuş gibiydi. inanamıyodum. ölüm ve onun ismi yanyana durmuyodu. 6-7 yıl geçmesine rağmen şu an bile onun ölmüş olduğuna inanamıyorum. yada kabullenemiyorum.

mavi-beyaz bir basketbol topu almıştı Ali Osman. benim topum artık oynanamaz hale gelmeye başladığı için onunla oynuyorduk. olaydan sonra bi kaç yıl boyunca o top evlerinin balkonunda durmaya devam etti ve ben oradan geçerken o basketbol topunu her görüşümde kardeşinin ağzından çıkan o iki kelime sonrasında yaşadıklarımı yaşadım.
_______________________________________________________

bu yazıyı yazdıktan sonra, yaklaşık 2 sene önce okuduğum oğuz atay'ın tutunamayanlar romanından bi kısım geldi aklıma, şöyleydi; "Selim artık hepimizden küçük olacak Esat. Hepimiz yaşlanacağız. Saçımız dökülecek, derimiz buruşacak. Kendimizi, aynada gördüğümüz ihtiyar suratımızla tanıyacağız. Fakat Selim hep 28 yaşında kalacak bizim için. Gençlik fotoğraflarımıza bakar gibi olacağız onu hatırladıkça. Selim hep genç kalacak."

9 Ekim 2009 Cuma

bunları sizinle paylaşmak istedim

yeni insanlar
apartmana yeni birileri taşınıyo. mikrodalga fırınlarını beğendim. ayrıca ilginç bir dolap mı desem böyle kitaplık mı desem öyle bişi vardı. baya beğendim. entellektüel birileri olabilir. bu apartmanın böyle insanlara ihtiyacı var. gerçekten. siz bilmezsiniz koca apartmanda tek başına bi entellektüel neler çeker, ne sıkıntılar yaşar, ne acılar çeker :p onlara ihtiyacım vardı ve tanrı onları bana gönderdi. aaaa allaha tanrı dedi gavur! ayrıca bilgisayar masalarıda güzelmiş.

anlaması ve anlatması zor
bazen kendimi şehirler arası yollardaki eski reklam tabelaları gibi hissediyorum. bunu anlatmak zor. sen anladın mı sanki desen. böyle susup kalırım. cevap dahi veremem.

ayna ayna söyle bana
kral tvde ayna klibi izlemeyi özlemişim. dün zaplarken yakaladım bi tane, tam sonlarına doğru ama. güzel şeyleri öyle sonlarında doğru yakalarım ben televizyonda. tam bitmek üzereydi. şöyle söylüyordu ayna; "sevdik, birbirimizi deli sevdik..." acı dolu bi klipti. kız orospu filan oluyodu. çok çekmiş bu ayna abicim, valla çok çekmiş. ya değilse oturduğun yerden yazılmaz o kadar laf.

tam bir yıl önceydi;
ders bitmek üzereyken, bırakayım sizi takılın biraz internette dedi hoca. sınıfı bana emanet ederek anahtarıda verip gidiyordu ki. içime bi kurt düştü. lan şimdi burdaki elemanları hiç tanımıyorum ben. mause filan çalarlar, bana patlar acısı. hocaya hemen sordum.
-hocam eskiden bazı çalınma olayları filan oluyodu, yine oluyo mu?
-olmaz olur mu, geçen gün adam koca kasayı sökmüş götürmüş. valla ben sana emanet ettim karışmam.
-tamam hocam ben arkadaşlara güveniyorum. (nere güveniyosun!)
-bakın güveniyorum dedi size...
(sınıf alabildiğine sessiz, çıt çıkmadı) sonra sınıf yavaş yavaş boşalmaya başladı. ve hoca bana dönüp dedi ki;
-bak hepsi gidiyor, alındılar galiba?
-yarası olan gocunur hocam napalım..
-ulan hepsinin mi yarası var huehueh...
-heuehuehe... gençler heycanlı be hocam... :)

7 Ekim 2009 Çarşamba

nasıl olacak bu işler?

değişken ruh halleri
son zamanlarda çok değişken ruh halleri içindeyim. bi mutlu, umutlu, bi karamsar, bi dibe vurmuş. zaman zaman kendi kendimi espri bombardımanına tutabilen çok komik bi adam, bi güzel hayaller kuran ardından alabildiğine gerçekçi takılan, zaman zaman hırçın ve vahşi, bazı bazı romantik, sık sık tembel, çokça çalışmak isteyen, yeri geldiğinde entellektüalitenin zirvelerinde, bazen hırslı bazen bezgin... böyle karmaşık işte. sanırım ben üçüzler burcuyum. ama dördüzler veya beşizler burcu da olabilirim.

lan misafir!
bizim eve gelen misafirlerin ve onların şerefsiz çocuklarının bizim odaya girme merakını anlamıyorum abicim. yani ne? ne var bizim oda da lan. öyle muhteşem bi yer filan değil ya. böylee işte booktan bi oda sonuçta. kapıyı kilitliyorum, pes etmiyosunuz, zorluyosunuz, kıracaksınız resmen. hayret ya, çözemedim ben bunu. bi fikri olan varsa deyiversin hele. kapıya "personel harici girmek yasaktır" yada "işi olmayan giremez" tarzında yazılar mı assam naapsam bilemedim. kapı çalma filanda yok, daaan diye açıp giriyolar. hem misafirler, hemde onların çocukları yapıyo bunu. bazen ikisi birlikte yapıyo. belki ben o an üstümü değiştiriyorum yada keyif benim değilmi lan çırılçıplak oturasam var odamda ve sen daaaan diye dalıyosun içeri. allah muhafaza beni çıplak görseniz. o seksi vucüdumla gözgöze gelmeyi kaldırabilir misiniz? bi de hemen pipime bakarsınız. sonra akraba akraba bi daha nasıl yüzyüze bakarız. allah muhafaza ya.

blogger logosu
bloggerın bilmem kaçıncı yılı nedeyniyle blogger logosuna iliştirilen bir dilim pastayı uzunca bir süre gemi sanmam. ne alaka şimdi buraya gemi koymuşlar demem? hayalgücüm mü geniiiş? yoksa beynimdeki görsel imgeler birbiriyle mi sevişiyor anlayamadım.

6 Ekim 2009 Salı

Bundan adım gibi eminim!

peki ya adımdan emin değilsem? bişeyler olduysa, bir takım olaylar mesela ve bu olaylar benim adımdan emin olmama engel olduysa? hayatta hiç bir zaman şu cümleyi kullanamayacağım demektir;

"bundan adım gibi eminim!"

bu cümlesiz bir hayatın ne kadar zor olabileceğinden bi haber yaşıyoruz hepimiz. bu cümleye güvenerek sabah kalkıp kahvaltı yapıp işimize veya okulumuza doğru yola koyuluyoruz. toplu taşıma veya taksi gibi ulaşım araçlarını kullanmaktan çekinmiyoruz. çünkü çoğumuzun emin olduğu bir adı var. belki beğenmiyoruz ismimizi, belki insanlar ismimize bakarak bizi kategorize ediyorlar. belki tipik tipik anlamlar yüklüyorlar bize. ama ne olursa olsun, emin olduğumuz bir ismimizin olması dünya üzerindeki en harika şeylerden biridir bence.

5 Ekim 2009 Pazartesi

iki yeni insan, Murat Aytaş ve Cengiz Apaydın

bu yıl, okul hayatımda iki yeni insan var. en hızlı, en yeni, en süper ders kaydı yapan danışmanım MURAT AYTAŞ ve onun için fazla şey söylememize gerek yok ama tutamıyorum kendimi; her türlü yazılımın ve donanımın kralını bilen insan, paylaşımda öncü, tüm öğrencilerin hayır duasını almış, tüm dünyadan ftp'sini esirgemeyen, mailinize hemen cevap yazan ve en kral tabirle söylemek gerekirse; kurgu kelimesinin sözlükteki karşılığı CENGİZ APAYDIN.
_______________________________________________________

danışmanım dediğin, hocam dediğin insan, mailine cevap yazacak abicim. işte böyle danışmanı severim ben. işte böyle hocayı bağrıma basarım, işte böyle bir danışmana ders kaydı onaylatmanın haklı gururunu yaşarım. işte böyle bir danışmana, işte böyle bir hocaya 1,5 etliekmek ısmarlarım. birebir basketbol maçı bile yaparım. hey dj, gönder ritmi. öğrencilik tarihimin en hızlı ders kaydını yaptım. Murat hoca sayfayımı açıpta kıpkırmızı o dersleri görünce Sevda Demirel'in Hande Ateizi'nin tam ağzını ortasına yapıştırdığı tokatı gören Cem Davran gibi şaşırdı. Şaka lan, o kadar da şaşırmadı. az bişey şaşırdı ve sonra bana dönüp;
-lanet olsun zenci senin sorunun ne? dedi.
-işte şöyle böyle adamım dedim.
iki kelimelik bir özet sundum. eyvallah dedi. valla böyle anlayışlı insanları seviyorum. teşekkür ederim dedim. dostluğun, barış ve kardeşiliğin simgesi olan hareketi yaptık. (el sıkıştık) sonrasında ise ben, hayatımın en hızlı ve en kolay ders kaydını yapmanın verdiği heyecan ve inanamayışla odadan çıktım. pek değerli insan Duygu Aydın danışmanımdan sonra bi daha böyle iyi bir danışmanla karşılaşacağımı düşünmüyodum. şu an bir sevinç yumağı, bir sevinç yünü olaraktan kedi patileri arasında yuvarlanasım var.

ayrıca bugün sağlık karnemin süresinide uzatmayı kafama koymuştum. bu uğurda öğrenci belgesi almak için öğrenci işlerinin açılmasını beklerken bi birinci sınıf öğrencisiyle, bi tane de yeni gelen dikey geçiş öğrencisiyle az biraz konuştum. onlarla aynı amaçla orada beklememiz, bir sohbet ortamının oluşması için gerekli zemini çoktan hazırlamıştı. (öğrenci belgesi almak, öğrenci olduğumuzu diğer insanlara kanıtlamak, bu gerçeği onların suratlarına suratlarına vurabilmek) dikey geçişliyle aynı bölümde olmamız onu heycanlandırmıştı. derslerimden ve öğrencilik kariyerimden bahsedince korktu. çok mu zor dersler dedi. hayır dedim herkes cayır cayır geçiyo, sen bana bakma dedim. sevindi, mutlu pıtırcık bi insana dönüştü. dikey geçiş sınavı türkiye 88. si olduğunu bize çok mütevazi bir şekilde söyledi. rtvliyle onu kutlamak amacıyla meksika dalgalanması yaptık. star tv'de şampiyonlar ligi maçı reklamlarında çalan the champiooooon şarkısını sözlerini bilmediğimiz için uydura uydura söyledik ama ritmi tutturduk. birinci sınıf rtv öğrencisine de tavsiyelerde bulundum. cebimdeki kellik merheminden çıkardım ve onun kafasına da sürdüm. yok yok, cidden baya bilgi verdim adama, bence benimle karşılaştığı için şanslı bir gün geçirdiğini düşünmeli. bunu da belirtti zaten. he heeyt.

öğrenci işlerine de yeni birisi gelmiş. güzel bi bayan, iyi gibi de ama değil gibi de. ne olursa olsun, ordaki sarışın kadından korktuğum kadar kimseden korkmam ben abicim.

ayrıca Türkiye'de kurgu kelimesine gerçek anlamını kazandıran Cengiz hocayla da görüşmem gerekiyordu. Fakat Cengiz hocayı fakültenin en ücra yerlerini bile taramama rağmen bulamadım. bu akşam kendisine bi mail atmayı düşünüyorum. ben kurgu öğrenmek istiyorum. bunu gerçekten istiyorum ve bu uğurda çok çalışmaya hazırım.

01 ekim 2009 perşembe günü - 18:41 sularında bunları yazmıştım kiii, ben bunu bloga değilde masaüstünde açtığım bir not defterine yazmış olduğumu şu an farkettim. o yüzden bunu bloga aktarmamın mantıklı bir davranış olacağını düşünüp bunu gerçekleştirdim. buraya kadar tamam. peki bundan sonra ne oldu? stickman insanı neler yaşadı? hemen anlatayım.

yarım saat kadar önce bugün ilk kez mail kutuma baktığımda danışmanım Murat Aytaş'ın bana bir mail gönderdiğini gördüm. al işte. yine yaptı, yine yaptı. bana mail atan bir danışman. allahıım. bu mutluluğu yaşadım ya. o 1,5 etliekmek varya, 3 oldu 3. daha ne isterim. ama bir şey olmuştu sanırım. bir şeyler ters gitmişti evet evet. Murat hoca numarasını yazmıştı ve "-acilen bana ulaşmalısın stickman, ders kaydı onayın için" demişti. tir tir titremeye başladım. kötü birşeyler olduğunu hissetmiştim. hızlı yapıldığı için sevindiğim ders kaydım sanırım bana bir sorun olarak geri dönmüştü. acilen ulaştım Murat hocaya, yarın ders kaydı için tekrar yanına gidicem. sanırım çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. bu kadar hızlı olması zaten içime bir kuşku düşürmüştü ama ne bileyim. herşey yolunda sandım. sevindim. hopladım. zıpladım. acı gerçekle yarın yüzleşeceğim. bu da geçer, bunu da atlatırız yiğit stickman ağlama sen. biz ne ders kayıtları atlattık. biz ne danışmanlarla cebelleştik. ama yılmadık, pes etmedik. başaracağız.

başka noldu? hee evet. fakülte tarihinin en müthiş olaylarından biri oldu. Cengiz hocaya ulaştım. Cengiz Apaydın, hakkaten ismi gibi apaydın bi insan. konuştuk ve herşeyi hallettik sağolsun. söylendiğinden daha müthiş bi insanmış. Türkiye'de her üniversitede böyle bi hoca olsa varya, bizi kimse tutamaz. eve gelince arkadaşımla bu sevincimi ona şu sözleri söyleyerek paylaştım; "-Cengiz hocayla ilk dersim olan kurgunun kuramsal ilkeleri'ne giriş yapmanın sevinç ve coşkusu içindeyim, yarın da dijital kurgu var" bunu duyduğu an bana sımsıkı sarıldı ve gözyaşlarına hakim olamadı. mutluluk gözyaşlarına boğulmuştuk. cıks. bu olmadı, ben arkadaşa bu cümleleri msnde yazdım. ama o cevap vermedi. çünkü mutluluk gözyaşlarından eli klavye tutmaz oldu. yarını iple çekiyorum. yuppii, yaşasın.