29 Ocak 2010 Cuma

aşıklar ve şehirler

aşıksan, yaşadığın şehire illa ki "bu şehir" diyeceksin. sevdiceğin başka şehirdeyse oraya da "o şehir" diyeceksin. şehir ismi vermeyeceksin. istanbul-ankara-izmir gibi şehirlerdeysen yada ne bileyim böyle kendine has bi havası olan şehirlerdeysen iyi yine. şehir ismi kullanılabilir o zaman. mesela istanbul gibi sevdim seni, yeditepe'nin canı cehenneme diyebilirsin. yada ankaranın soğukluğunu hissetmez oldum senin sıcaklığında, aangaraa gooçççuuuum dersin. ama van'da yaşıyosan mesela, van gibi sevdim seni denmez kıza. burdur, bilecik, bartın, çankırı... olmaz bu şehirler. (ki burda yaşayan arkadaşları tenzih ederim)

hele ilçede yaşıyosan daha fena. misal, içeri çumra seni seveli dışarı çumra oldu diyemezsin. denmez. veya kulu aşkından yanıyor, kulu'da kulun olayım hiç denmez. en kötüsü de şereflikoçhisar'da yaşamak olsa gerek. düşünmesi bile korkunç.

bi de aşık olduğunda bazı durumlarda yaşadığın şehirden bi arkadaşınmış gibi bahsedeceksin. onu bi kişiliğe büründüreceksin. o böyleydi ben böyleydim, beraber şunu bunu yapardık diyeceksin. sonra ikimiz de çok değiştik diyeceksin. şehri adeta bi bedene büründüreceksin. sonra çekeceksin karşına şehri, şehirle konuşacaksın :p

resim

28 Ocak 2010 Perşembe

perşembe mutsuzluğu

mutsuz perşembe günlerimin tek tesellisi, akşama aşk-ı memnu izleyecek olmam. şu an mutsuzum ama olsun ne olacak ki, nasıl olsa akşama aşk-ı memnu var... ben ne zaman böyle bi insan oldum lan :(

bi de düdüklü tencere lastiği üzerine, düdüklü tencere lastiğinden daha uzun cümleler kuruluyor burada. o cümleler yine düdüklü tencere lastiğinin çevresinde nascarda yarışan arabalar gibi dönüp duruyolar defalarca. kurtarın beni burdan.

geçen gün yemekte bi akraba bi cümle söyledi. o an gülmemek için kendimi öyle bi kastım ki, o telaşla ağzımdaki kuşbaşı doğranmış bi kaç tavuk daha çiğnemeden boğazımdan mideme yuvarlanıverdi. içim bi tuhaf oldu. ama bu yeterli olmadı. her an güldüm gülecem böyle, zor dayanıyorum. ağzım böyle gülme formuna geçiyo ama ben dişime bişi kaçmış gibi filan yapıyorum. yok, olmuyo. geçen her saniye ulan dayanamayacam sanırım, basayım kahkahayı kurtulayım diyorum ama yok, ı ıh, olmaz. bunu yapsam sonuçlarını geçiriyorum kafamdan bi saniyede. ağzımda ne var ne yok fırlayacak, sonra bi de bunu açıklaması var. rezillik diz boyu. yapmamalıyım işte, gülmemeliyim. kötü kötü şeyler getiriyorum aklıma. beni en çok üzen, çok üzüntülü şeyler düşünüyorum. anca öyle hakim olabildim kendime. dünyadaki en pis anlardan biri bu bence. vakitsiz gelen gülme krizi. düşman başına.

26 Ocak 2010 Salı

kemanist

şimdi size desem ki, bizim evde 2 yılı aşkın bi süredir gitar var. klasik gitar. işte öyle de entelektüel ve müzisyen bir aileyiz vesselam. bunun üstüne 7-8 yıldır da darbuka olduğunu söylesem iyice şaşırırsınız demi. ne o? bizi yerel ritimlerimizden vazgeçirebileceğinizi mi sandınız?! zaman zaman müziğe meraklı bi kardeşiniz varsa bunlar sizin evinizde de olabilir aslında. bunla kalsa iyi. bi de eski bi arkadaşımın da kemanı var. onu hiç çalarken görmedim ama kursa gittiğini filan söyleyip duruyodu sürekli. beş yıllık bi; -herkeste gitar var, ben kemal alacağım, üstelik keman daha saygın bir çalgı ve biliyor musun keman tüm tarzlarda kullanılabilen bir sazdır... (müzik aletlerine zaman zaman saz demek sizi o işin ustasıymış gibi gösterir) zırvalamasının ardından kıçı kırık, hiç teli olmayan eski bi kemanla dikildi karşıma. ve hemen savunma mekanızmasını çalıştırdı. -eski kemanlar daha iyi ses çıkarır biliyor musun? (bişeyin eskisine sahip olan insan illaki bi nostajik davranır, illaki onu üstün kılacak bi noktaya temas eder) tamam dostum, eski bi kemanın var, bişey demedik. hem ne güzel bak bi yaşanmışlığı vardır, ruhu vardır :p bana savunma ağırlıklı cümleler kurmana gerek yok. işte o gün düştük yollara bu kemana tel taktırmaya. ama nası yürüyoruz böyle görmelisiniz. elimizde keman çantası filan. bütün insanlar bize bakıyolar çok süper havalı bişi lan :p böyle bi sanatsal yürüyoruz ki siz filan anlayamazsınız :p o gün dolaştık baya bi ama bütçeye uygun tel takacak birini bulamadık. mal gibi geri döndük.

o günden sonra onu bi daha kemanla görmedim. daldan dala seken merakları vardı ama şu keman konusunuda hiç kapatmıyordu. lan dedim böyle konuşup duracağına getireydin de bi gün şöyle işlek bi yerde çalıp bir iki kızla muhabbete gireydik bari. ha kızlar bana sorarsa sen niye çalmıyosun diye, çok dramatik, çok romantik bi hikaye kafamda hazırdı.
eskiden bembeyaz tenli, kızıl saçlı ve keman çalan bir sevgilim vardı. onunla bir bratislava barında karşılaşmıştım. onu keman çalarken görmüştüm ve anında aşık olmuştum. işte bu dedim, işte hayatımın kadını bu. o da bana aşık oldu. bana keman çalmayı öğretti. sonra onunlan dünyayı keman çalarak dolaştık. bir gün yine keman çalarken boynunun ağrıdığını söyledi ve benim çalmamı istedi. (burada gözlerim doluyor, kızların da içi eriyor) basit bişey olduğunu düşünmüştük ama değilmiş. ben kemanı çalarken aniden yere yığılmıştı. boyun tutulmasına bağlı beyin amcıklaması geçirerek hayatını kaybetti. ölüm hiç yakışmamıştı onun beyaz tenine ve kızıl saçlarına. (artık gözyaşlarım yavaş yavaş yanaklarımdan aşşağıya süzülüyor, dinleyen kızlarında gözleri doluyor) onu kemanıyla beraber kara toprağa ve kalbimin en derinine gömdüm. (kızlar burda hüngür hüngür ağlıyorlar) işte o günden beri keman çalmıyorum, sadece dinliyorum, çünkü keman sesi kulaklarımdayken onu görebiliyorum... diyecektim ve akşamına deliler gibi sevişecektik. bir kaç gün deliler gibi seviştikten sonra o uyurken yatağının yanına bir not bırakıp sıvışacaktım.

beni affet güzel kız... ben beyaz tenlim, kızıl saçlım ve keman kokuluma aitim. sana dokunduğum için çok pişmanım çünkü çıplak bedeninle geçirdiğim her saniye aşkıma ihanet ettiğimi hissediyordum ve buna daha fazla dayanamayacağımı anladım. şimdi ben, arkadaşım ve kemanı dünyanın başka yerlerine sevişmeye ııı pardon, çalmaya gidiyoruz. keman sesi ruhunu okşasın...

25 Ocak 2010 Pazartesi

SAW blogger

hello bloggers. I want to play a game!
hehehekikikihehekiki

yıllardır bloglarınızdan ona buna atıp tutuyosunuz. yok küfür ediyosunuz, yok dalga geçiyosunuz, yok küçümsüyosunuz. hepsini yapıyosunuz. ugg bot giyene saydıranı mı ararsın, nutella yiyeni anlamayanı mı ararsın, yan komşusu duvara terlikle vurdu diye çemkirene mi ararsın, micheal jackson öldüğü için ağlayanlara kızanı mı ararsın :p , hintliler pis diye onları aşşalayanı mı ararsın, birileri açıköğretim işletme okuyo diye onları kınayanı mı ararsın hepsi var. peki bi gün bu insanların yardımına muhtaç kalırsam ne olur diye düşündünüz mü hiç?

evet, bu gün bu olacak. bu okuduğunuz yazı ile beyninizin süpersonik bi noktasını tetikleyerek çeşitli yollarla dışarı atılan zehrin artık içinize salgılanmasını sağladım. ve cebinize bi telefon koydum. o telefonda tek bir numara kayıtlı ve panzehir o kişide. başka kimseyi arayamazsın çünkü telefon sadece o kişiyi arayabileceğin şekilde programlandı. o kişi kim mi? belki ugg giyen bi kızımız, belki michael jackson öldüğü için ağlayan biri hatta belki de avatar filmini 3d ve imax'de izlemiş biri :p onu arayıp gelmesine ikna etmen için 30 dakikan var. ve o kişi geldiğinde elini öpüp başına koyacaksın. çünkü panzehir ancak bu şekilde etkin hale geçecek ve hayatta kalacaksın. unutma, eğer gecikirse ve panzehiri aktif hale getiremezsen inanılmaz acılar çekerek ve deli gibi kusarak öleceksin.

make your choice

22 Ocak 2010 Cuma

internet ve ikili ilişkiler

stickman yine iftiharla çizdi. internet gündeminin ikili ilişkiler üzerine etkisi konulu teorik ve uygulamalı bir çalışma. (bkz: manyak gibi tez konuları)

15 Ocak 2010 Cuma

ve giderken ona bir şeyler söyledim...

dört yılda bitirdiği iki yıllık okulunda toparladığı ders notlarını çantasından çıkarıyordu ki bi kitapla yüzyüze geldim. yolun başından beri bu çantayı neden yanında taşıdığını anlamıyordum. anlıyordum aslında ama buna anlam veremiyordum. bu basit bir gezintiydi. ama o en basit bir gezintide bile entelektüel görülmeliydi. sağ omzuna asarak taşıdığı bu çanta bunu öylesine vurguluyordu ki o çantaya elimi sürsem sanatsal filmler festivalinde filmin sonunda yazılar akarken koltuktan kalkmayan seyircinin entelektüellik birikimine eşdeğer oranda bi seviyeye yükselebilirdim. öyle de yaptım, elimi uzattım ve çantaya sıkı bir yumruk geçirerek -vaaay lan entelim benim bea!... dedim. sonra da sırtına bir yumruk attım. erkekler bazen acımasızca hızlı bir şekilde birbirlerine vurarak eğlenirler.
kitabı gördüğümde -veer laan bağaayım şu kitabı!... diyerek hayvanca uzandım kitaba. bu magandasal hareketlerimle bu entelin yaşadığı o entelektüellik hazzını minumum seviyeye çekmeye çalışıyordum. çünkü bu duruş sırıtıyordu bu adamda, olmuyordu, durmuyordu. espri olduğunu zannettiği aptalca şeyler söyleyerek, üstelik birde bunlara uzun uzun ve aşırı yüksek sesle gülerek o da kendi entelektüelliğini baltalıyordu. ona böyle davranmamın bir nedeni de onun bu gıcık tavırlarıydı. elimde tuttuğum, mustafa ulusoy'un "giderken bana bir şeyler söyle" isimli kitabıydı. ben bu kitabı daha önce pilli cadı'nın blogunda gördüğüm için -anaaa biliyom ben bu kitabı biliyooom ben bu kitabı!... dedim heycanla. aslında bilmiyordum ben bu kitabı. sadece kapağını görmüştüm ve aklımda kalmıştı. biz insanların zaman zaman dikkat çekmek, ortak nokta bulmak ve anlık popülarite uğruna, belkide istemsizce yaptığımız böyle saçma sapan çıkışlarımız vardır. evet saçmalamıştım. -baba zula'nın bascısı varya, o bizim amcaoğlunun çok yakın arkadaşı lan biliyo musun? demek gibi bişeydi bu yaptığım. -bu kitap bi üçlemenin ikincisi... dedi az önceki gereksiz ve saçmasapan çıkışımın karşısında. kitabın arka kapağında bi yerlerde "aynalar kolidorunda aşk" yazdığını gördüm o tam bunu söylerken ve yine atıldım. -aaa tabi ki biliyorum, birincisi aynalar kolidorunda aşk... dedim. nasıl mutluydum, nasıl sevinçliydim. kültür düzeyimi düşürmemeyi başarmıştım ama ben yine yalan söylemiştim. "aynalar kolidorunda aşk" kitabını da bi arkadaşım tavsiye etmişti ve üzerine uzun değil, 3-4 cümle anca konuşmuştuk hemde üzerinden baya bi zaman geçmişti, pek bişi hatırlamıyordum ve yine pilli cadı'nın blogunda kıyıdan köşeden bi fotoğrafını görmüştüm kitabın. buydu biliyorum dediğim. ama olsun, o an biliyorum dedim ya. benden mutlusu yoktu.

ellerim arasında dolaşıyordu kitap. sahibinin cimri biri olduğunu kitabı şeffaf bir kaplıkla kaplamasından anlamıştım. -bi de etiket yapıştırıp adını, soyadını, numaranı ve sınıfını yazsaydın bari... dedim içimden. kapağına filan bakmaya devam ediyordum işte. klasik kitap incelemesiydi yaptığım. önce kapağa, sonra yine arkasına hızlıca bi bakıp sayfaları tıııırrrtlatıp duruyordum. sonra arkadaki yazıyı okuyup yine kapağa uzun uzun baktım. ben bütün bunları yaparken çantalı enteli bi tedirginlik sardığını hissetmiştim. kitabı bu kadar incelememden kuşkulanmıştı. hemen o can alıcı soruyu sordum. -bitirdin mi sen bunu? hiç çekinmeden -evet.. dedi salak. bu salaklığının o da farkına varmıştı ama kitabın benim hayvani ellerimin arasında olduğunu bildiği için sert tepki göstermemeye çalışıyordu. zira onunda elini kitaba uzattığı bi çekişme anında ısrarcı davranabilirdim ve kitap parçalanabilirdi. az önce verdiği cevaba şöyle karşılık verdim; -okudunda mağdem niye yanında taşıyosun? lan sen varyaaa... diye uzunca bir cümleye başlayacakmış gibi yaptım ama gerisini getirmedim. dirseğimle hafifçe omzuna vurdum. zaten okuduğu bir kitabı yanında taşıyan bu adamın amacı besbelli duruyordu. omzuna astığı o çantası ne kadar dolu gözükürse, onu ne kadar kamburlaştırırsa kendini o kadar entelektüel hissedecekti. bitirdin mi sen bunu? sorumun üstüne az önce verdiği cevabın pişmanlığını yaşıyor olacaktı ki, panik halinde eklemeler yapıyordu;

-bitirdim ama arkadaşın o kitap.
-emanet almıştım bende.
-yarın vereceğim.

bütün bu cümleleri kurma nedeni benim kitabı istememi engellemekti. öylesine tedirgin olmuştu ki, öylesine korkmuştu ki o kitabı istememden, birazcık üstelesem ayaklarıma kapanıp yalvarmasını, nooolur isteme nooolur isteme demesini sağlayabilirdim. bu söylediği lafları bana öyle bir tedirginlikle sunuyordu ki, kaşı gözü sağa sola oynamaya başladı. tedirgini biraz rahatlatmak istedim. o cümleleri biter bitmez; -korkma lan tamam istemeyecem korma amma kıvırdın ha.. dedim hafifçe gülerek ve bu aciz tavrından ötürü onu küçümser bakışlar atarak. tabi ki hemen bunun karşısında bi tavırla, -ya yok olum nolacak, hayır benim olsa neyse ama emanet yani ondan... dedi büyük bi rahatlıkla. çünkü artık kitabı istemeyeceğimden emindi. bu lafları karşısında öyle bi -hassiittir! çektim ki ona, konuyu değiştirmek zorunda kaldı. al, alda götüne sok dercesine kitabı uzattım ona. koğala yavrusunun anasına yapışışı gibi yapıştı kitaba gözlerini irileştirerek ve kitabın üzerinde sabitleyerek. bütün bu yaşananları bi tarafa bırakarak, ben, tedirgin ve onun çantası oturduğumuz banktan kalkarak koyulduk yola. tedirgin, konudan konuya zıplayarak az önce yaşadığı dramı unutmaya ve unutturmaya çalışıyordu. konuşmasının iyice hararetlendiği bir anda kalabalığın arasına denk gelmiştik. o hengamede usulca çantasını aralayıp aldım kitabı ve montumdan içeri sokup pantolonumla vucudum arasına sıkıştırdım. belki okur belki okumazdım bu kitabı ama bunu yapmamın tek nedeni, tedirgin'in eve gidip, çantasını açtığında kitabı görememesini istememdi. o gerilimi yaşatarak onu delirtmeyi büyük bir tutkuyla istiyordum. o yüzden az önce yaptığım bu yankesiciliği vicdanımda çok masum bir yere konumlandırmıştım. ve tam ayrılıp giderken ona bir şeyler söyledim; -hee bu arada benim amcaoğlu az önce baktığımız kitabın dağıtımını yapan şirketin sahibinin çok yakın arkadaşı, iyi akşamlar.

11 Ocak 2010 Pazartesi

beni niye itiyosunuz sayın teyzeler? itmeyin!

  • sabahları kısık sesle konuşmamızın sebebini bi çözebilsem inanın öyle mutlu bi insan olacam ki. ne dert kalacak, ne sıkıntı. hepsinden kurtulacam. bi de bakın sadece sabahları yakalayabiliyoruz o tonu. şu an konuşmaya çalışın mesela o şekilde, mümkün değil konuşamazsınız. o etkiyi alamazsınız. ayrı bişi o.
  • havanda su dövmek diye bişey varya. işte ben bu ne demek diye yıllardır merak eder dururum. geçen gün evde oturuyorum, nasılda canım sıkılıyo böyle anlatamam ya çok fenayım. üşenmedim kalktım gittim mutfağa. eski bi havan var bizim, böyle kalın demir, hayvan gibi bişey. adamın kafasına vursan öldürür. öyle de ağır bişi. doldurdum onun içine suyu. dövmeye başladım. lan dövüyom dövüyom bişi olduğu yok. sular dışarı filan taşıyo böyle. şaşırdım ha. ne biçim işler oluyo lan bu dünyada dedim kendi kendime. çivisi çıkmış bu dünyanın, havanda da su dövemeyeceksek, ezilmeyecekse o su, ne anladım ben bu işten. hayret bişey ya, insanlık bitmiş arkadaşım bu dünyada, ben diyim size vallaha bitmiş.
  • ben ezel'in yerinde olsam "ali, cengiz, eyşan ve eyşan'ın babası" dörtlüsünü alırım karşıma. allah yarattı demem, ağızlarını burunlarını iyi bi kırarım. bir yıl filan böyle döver döver sonra hastaneye yatırır iyileştirir, sonra tekrar döverim. bir yıl sonra da önce el parmaklarını keserim, sonra ayak parmaklarını keserim öylece salarım sokağa. dayıyı da huzurevine yatırtmazsam adiyim.

9 Ocak 2010 Cumartesi

o an hayat bitsin istedim...

lise 1'deydik. bizim dörtlü bi grup vardı, genelde beraber takılırdık. sınıfta para mı toplanıyodu ne. bu gruptan bi arkadaş cüzdanını çıkardı para alacaktı, o sırada da nasıl bi an denk geldiyse biz cüzdan kullanmayanlar olarak hepimiz o cüzdana bakıyoruz. bir de ne görelim. arkadaşın cüzdanında kocaman bir memoli fotoğrafı var. cüzdanında büyük o şeffaf yere memoli fotoğrafı koymuş. bu durum karşısında biz çok sarsıldık tabi. hele bana böyle bi titreme geldi ki anlatmamam. okulu bırakmayı düşünenler filan oldu ya o derece. o an hayat bitsin istedim. ama arkadaşlarımın geleceğini de düşünerek hemen toparladım kendimi. yapmayın etmeyin dedim ve gözyaşları eşliğinde diyorum tabi bunları, onları durdurdum zar zor. hemen müdür yardımcısına gittik dedik böyle böyle. bu benim yetkimi aşar müdüre başvurmamız lazım dedi. alel acele doluştuk müdürün odasına. anlattık durumu. yapacak bişey yok, kırmızı alarm dedi. hemen bana getirin o öğrenciyi dedi. tuttuk bunu biz yaka paça getirdik attık müdürün odasına. bi ağzına vurmuş bunun müdür, dişini filan kırmış. sonra burnuna filan vurmuş, gözüne vurmuş, yatırmış dekmelemiş.

8 Ocak 2010 Cuma

avatar - cılar

burdan, avatar filmini izleyen tüm insanlara sesleniyorum. bakın ben bu filmi izlemedim. o yüzden sizden rica ediyorum; karikatüristler, yazarlar, yazmayanlar, konuşanlar, susanlar, tramvayda önümde oturanlar, sokakta yanımda yürüyenler... evet hepinize sesleniyorum. ben izleyene kadar AVATAR filmini unutun. bunla ilgili espri yapmayın, karikatür çizmeyin, yazı yazmayın, konuşmayın! çünkü ben hiçbirini anlamıyorum. hem spoiler vermiş oluyosunuz, gıcık oluyorum, sinirleniyorum. ıssız adam'ı izlememiş olmamın hayatıma etkileri döneminin bi ikincisini yaşıyorum adeta. gerçekten çok zor bi durum. çıkmazlardayım. yaşamayan bilemez. bi yardımcı oluverin be güzellerim. ha! lütfen. yada götürün beni bi 3d sinemaya. hiç olmadı konya'ya bi tane 3d sinema yaptırıverin olsun bitsin. bütün sorun çözülsün. izleyeyimde şu filmi, bende rahatlayım sizde rahatlayın. bakın tek taraflı da düşünmüyorum. çift taraflı bir çözüm sunuyorum sizlere. empati tavan yaptı lan bende.

benim başıma gelmez demeyin. bi gün oturmuşsunuz tramvayda, arkadaşınızla birlikte avatar filminden bahsediyosunuz. öyle kesiverirler gırtlağınızı. ne olduğunu bile anlayamazsınız. öyle ölür gidersiniz. mundar olursunuz. bakın çok insancıl bi şekilde uyarıyorum ben. siz bilirsiniz artık.

4 Ocak 2010 Pazartesi

nutella nasıl bi şey bilmek istiyorum?

bi nutelladır tutturmuşunuz sayın insanlar. ama bilir misiniz ki şu insanın boğazından bi lokma nutella geçmemiştir koca ömründe. allahını seven bana bi nutella göndersin. sonra bende yiyeyim. ne menem bişeymiş anlayım. bende yazayım. hatta nutellam bitti diye üzüleyim, ağlayayım. bende böyle şeyler yaşamak istiyorum. çok mu? çok mu şey istiyorum? bi nutella yemeden, nutella bitişinin üzüntüsünü yaşamadan mı göçecem şu dünyadan. içime dert oldu resmen ya. birazcık insaf! birazcık...

2 Ocak 2010 Cumartesi

tarih beni affetmeyecek!

rüyamda okuduğum lisede bi sınıftaydık, tarih dersinden yazılı olacaktık. ben en arka sırada tek başıma oturuyordum. öğretmen OZ dizisindeki hapishane müdürüne çok benzeyen iri yarı dalyan bi zenciydi. kağıtları dağıtırken herkese dağıttı ama bana vermedi. el kaldırdım, bana kağıt vermediniz dedim. kalemini silgini techizatını getirseydin verirdim dedi. halbuki ben o an kalemimle silgimi elimde tutuyordum. kalemimi silgimi kaldırarak işte burdalar dedim. aldırmadı. ondan sonra yüksek sesle, kafamla geldim hocam yetmez mi? dedim. sınıf bi oooo çekti. sonra hoca yanıma gelip kağıdı verdi ve al bakalım sanki yapabileceksin diyerek kağıdı verdi. siz hiç kafanızı yormayın hocam dedim. kağıda baktım, iki tane soru vardı ve ben hiç bi halt bilmiyordum. sonra başka boş bi kağıt daha çıkardım. o kağıt üzerinden google'a girip soruların cevaplarını oradan arayarak yazmaya çalışıyordum. ama bu hoca sürekli benim yanıma gelip duruyordu. o geldiğinde google sayfası kağıdını yazılı kağıdının altına iterek görmesini engelliyordum. aksilik bu ya sorularda çok karmaşık sorulardı ve cevabını da bi türlü bulup yazamıyordum. hocanın ikiye bir yanıma gelip, beni kontrol etmesine de uyuz oluyordum. takmıştı artık bana, aramızda müthiş bir çekişme vardı. çünkü ilk başta lafı ona koymuştum ve sınıfın önünde karizması zarar görmüştü. o geldiğinde kalemi anlıma koyup düşünür gibi yapıyordum. halbuki bu kopya çekecek öğrencinin en bilindik davranışıdır. soruyu bilen insan zaten anında yazar. bilmeyen kağıdı verir çıkar. sadece kopya çekecek öğrenci son ana kadar bekleyip, lan ne olur ne olmaz, birilerinden bişi görürüm mantığıyla bu hareketi yapar. zenci hoca yanıma gelip kağıdıma baktıkça yüzüme alaycı ifadeler fırlatıyordu. ona iyice uyuz olmuştum. o da beni sinirlendirerek performansımı düşürmeye çalışıyordu. yine sınıfı turlayıp yanıma geldiğinde bu kez alttaki google sayfası açık kağıdı gördü. bu ne dedi. hiç dedim elimle kağıdı itecekken, bileğimi tuttu ve koluyla da boğazımı sıkıştırarak beni geriye doğru çekti. boğazımı sıkıyordu, zar zor nefes alırken, senin sorunun ne dedim? kapa çeneni pislik dedi. beyaz olduğum için böyle yapıyorsun, zenci olsam böyle bişey olmazdı dedim. hızlı bi hamle yaparak ondan kurtuldum, sonra hem yazılı kağıdını hemde google sayfalı kağıdı alıp yüzüne fırlatarak sınavını da sikiyim seni de sikiyim dedim ve sağlam adımlar atarak sınıftan çıktım. bu sefer sınıf oooo bile çekemedi.

bu rüyadan neler çıkarabiliriz;
  • lise günlerini özlemişim
  • daha az OZ izlemeliyim
  • lisede bazı derslerde yazılı kağıtları dağıtılırken hocaya, hocam sırada çizik var altına defter koyabilir miyiz, valla bakın başka dersin defteri derdim ve o defterin arasına çalışma sorularımı koyardım. bazen hatırlayamadığım zaman, bazende hiç çalışmadığım için ordan açıp bakardım. bunu yapmamalıydım!
  • internet'e daha az girmeliyim
  • zenci-beyaz hepimiz kardeşiz.