26 Şubat 2010 Cuma

üşenme! okula git!

benim için zorlu bir gece olacağı belliydi. çünkü yarın erken bi saatte ders vardı. bu ders başta üşengeçliğim yüzünden olmak üzere, hayattan bezmişliğim, yaşama isteksizliğim yüzünden içime dert olmuştu. bi gün öncesi akşamından beni huzursuz etmeye başlamıştı. kafamda bununla boğuşup duruyordum. olay iyice dramatik bi hal almıştı. hiç bu boyutlara gelebileceğini tahmin etmiyordum. yarın ki ders üzerinden hayatımın akışını kurgulamaya başlamıştım kafamda. gitsem nasıl bir hayatım olur? - gitmesem nasıl bir hayatım olur? ikisini de en ince ayrıntılarına kadar, en uç noktalarına kadar kafamda kurup, yarın erkenden kalkıp, dünyanın yolunu tepip, gidip gitmeme konusunda net bir fikir oluşturmaya çalışıyordum. bunu yaparken perdeyi açıp uzaklara bakıyordum. sokak lambalarına, yoldan geçen arabalara... ama orda gördüklerim sadece sokak lambaları ve arabalar değildi. çok çok ötesini, çok çok derinleri görebiliyordum. bütün bunlar gitmem konusunda beni ikna etmeye yetmiyordu. zaman akıyor, gece ilerliyor, eğer gideceksem yatma vakti çoktan geliyordu. yaklaşık yirmi defa karar değiştirdiğimi hatırlıyorum. bütün bu kaos sonunda kendime ve hayata hatta tüm insanlara belki de son bir şans vermem gerektiği fikri aniden ve büyük bir kesinlikle oluştu kafamda. hazır bunu yakalamışken daha fazla uzatmadan yatıp uyuyayım dedim. hemen saati 7:45'e kurup yattım yatağıma. uyudum. sonra sabah bi uyandım. lan galiba uyudum kaldım saat 11 filan oldu... dedim, keşke gitseydim!.. dedim, al işte gitmedimde noldu sanki?.. dedim. ama bütün bunları söylerken böyle içten içe, iyki uyuyup kalmışım diye seviniyom kendime çaktırmadan, inceden hoşuma gidiyo hani. ama hiç belli etmiyorum. bi şekilde suçu alarmın çalmamasına bağlayıp vicdanımı rahatlatıyorum yani. sonra saate bi baktım 7:40. yanına koyyum senin gibi saatin!.. dedim. böyle bi bünye varmı? saati kaça kursan 5 dk öncesinden uyanan bi bünye! he saati kurmasamda sabaha kadar uyuyamam. kurduğumda da asla o saatin çalma sesiyle uyanmam. böyle bir çıkmaz benimkisi. küfrederek indim yataktan. hayata lanet ede ede kalktım giyindim, gittim okula. hani sigara içiyo olsaydım, yakardım bi sigara... yoksa cigara mı demeliydim? evet cigara. çünkü böyle durumlarda sigara, cigara olur.

24 Şubat 2010 Çarşamba

alkışlarla yaşıyorum!

söyleyince ilginç gelecek biliyorum tabi ama şöyle ki, benim basketbol oynadığım yerin hemen dibinde bi düğün salonu var. tabi basketbol oynadığım yer şehrin stadyumunda. yani bi alan var, orda normal futbol sahası var. biraz sağ tarafında da 3 saha yanyana, tel örgülerle çevrili basketbol sahaları var. yanında da düğün salonu var işte. evet stad içinde düğün salonu var abi napalım. yapmışlar zamanında. oyun havası eşliğinde çok basketbol oynadık biz. o yüzden nba'e gidemedim ben :p ama son yıllarda dj filan getiriyolar düğünlere. böyle baya güzel şeyler çalıyolar. neyse işte yazın bu düğün salonunda her akşam düğün oluyo. bizde arkadaşlarla yazın nerdeyse hergün basketbol oynarız. geç saatlere kadar basketbol oynadığımız zamanlarda, istisnasız her defasında bakın şu olay oluyo. şimdi düğün bitiyo tamam mı, gelin-damat işte böyle ooo falan filan coşkuyla biniyolar arabalarına. sevişecek ya bunlar, korna çala çala gidiyolar. işte araba tam sahanın kenarından geçerken biz maç yapıyo oluyoruz tabi o sırada. bizim arkadaşların hepsi bırakıyolar maçı, bu genç çiftimizi alkışlamaya başlıyolar. hani çok çağdaş, biribirine bağlı insanlarız ya. sevinçlerini paylaşıyo enteller. ama uyuz oluyorum ha! ben hariç herkes alkışlıyo. sinir basıyo beni. yani banane abicim? hem alkış ne sanki? niye alkışlayım ben. ben mi öpüşecem sanki, ben mi sevişecem. yooo. onlar sevişecek. ben yine eve gidip belki duş almaya bile üşenip, terim üstümde kuruyarak yalnız uyuyacam. eee banane o zaman? ben niye alkışlıyorum ki! alla allaaa! defolun gidin sevişin ya! hayret bişey ya! lan sinir etmeyin adamı!
tıklarsanız büyür. (resimden bahsediyorum pis herifler!)
yorganla ilgili düşüncelerinizide kendinize saklayın :p

21 Şubat 2010 Pazar

dvj bazuka and stickman

AŞIĞINIM BAZUKA, SEVDALINIM BAZUKA!

я тебя люблю!

herşey geçen sene bu vakitler bir gün bilgisayar sınıfında oturmuş fakültenin paylaşım bilgisayarından corelDraw X4 (vektör tabanlı bir grafik programıdır, siz cahiller bilmezsiniz) ararken, DVJ BAZUKA isimli bir klasörü görmemle başladı. daha ismi görür görmez o andan itibaren hayatımda bişeylerin bütünüyle değişeceğini anlamıştım. hemen çift tıkladım ve klasörü açtım. içinde bi sürü video dosyası vardı. ilk videoyu açtığımda bunun okulda seyredilemeyecek bir video olduğunu üstelik sesini duymam gerektiğini anladım ve videoları flash diskime yükledim. o gün dersin bitmesine zar zor dayandım. ders biter bitmez eve koştum. tramvayda içim içimi yiyordu. yolu zor bitirdim. eve girer girmez bilgisayarımı açtım ve flash diskten videoları yükledim. hoparlörümüde son ses açtım ve hayatımın en aşk dolu tıkını ilk video dosyasına yaptım. işte o an! o an onu gördüm! DVJ BAZUKA! son ses dinledim şarkıları! dinledikçe izliyor, izledikçe dinliyordum. çoşkum apartmanı inletiyordu. bu rus kızı beni derinden etkilemişti. vurulmuştum ona.

aşığım sana bazuka! aşığınım, sevdalınım! ritimlerine... tarzına... duruşuna... o kibar ağızcığına ve minik pembe diline... (o ağız benim olmalı, yemeliyim o ağzını dilini) herşeyine aşığım! o günden beri kulaklarım senin müziklerinle, senin sesinle doluyor sürekli. bu aşk beni ben yaptı. bana güç verdi. web sitenden hay definiyşın videolarını indirdim durdum. izledikçe indirdim, indirdikçe izledim. seninle ağladım, seninle coştum. keşke tüm kliplerini hayd definiyşın çekeydin diye iç geçirdim. niçin? seni daha net görebilmek, sesini daha yüksek ve daha net duyabilmek için vahşi ve seksi bebeğim benim.

Bazuka! bazukaammm, aşkım sevdalım. kafamda süper klip fikirleri var. çekelim onları bi ara. bi de seninle evlenmek istiyorum! düğünümüz için dehşet planlarım var! dünya tarihine geçecek süper bi düğün olacak. deri damatlık ve deri gelinlik almamız lazım. misafirlerimizde deri giyinmeli. belli yerlerden fermuarlı. bilirsin. birbirimizi zincirlerle çekerek oturacaz nikah masamıza. yada sırayla birbirimizi köpek gibi getiririz. nikahtan önce senin kızlar ufak bi gösteri yapabilirler, güzel olur. nikah sonrası yaşanacakları misafirlerimizin kaldırabilmesi için bir önsevişme tadında ufak bişeyler yapmalı kızlar. nikah bittiği an o masayı kırıp yakacağız, aşkımızdan ve süper ritimlerimizden tutuşacak o nikah masası. belediyeden aldığı yetkiye dayanan nikah memuru cayır cayır yanacak. şahitler tutuşacak! ve çılgın düğünümüze başlayacağız. sen pioneer dvj'nin başına geçip coşturacaksın misafirleri. bende bizim kızların arasına dalıp onlara eşlik edeceğim. sonra birlikte misafirlerimizi kırbaçlayacağız. düğün pastamızı bizim kızların üstüne süreceğiz ve seninle birlikte onların üstünden yalayarak yiyeceğiz. sonra arabamıza binip balayına çıkacağız. arabamızın arkasında zincirlere bağlı basketbol topları ve pioneer dvj'ler olacak. daha sonra çılgınlar gibi sevişeceğiz seninle. alevler, zincirler, kırbaçlar ve son ses çalan senin mixlerin eşliğinde azgın domuzlar, çılgın tazmanya canavarları, cüretkar kertenkeleler, tutkulu antiloplar ve şehvetli timsahlar gibi çatır çatır sevişeceğiz. bi dk canım bazukacığım döneceğim sana...

değerli ve sayın insanlar. görüyosunuz durumu, aşığım. sizde az çok tanıdınız DVJ BAZUKA'yı. yengenizdir. laf söz yapanın dişlerini dökerim, götünden şırıngayla kan alırım! akıllı olun lan! daha fazla bilgi isterseniz bebeğimin sitesi www.bazuka.ru buradan şarkılarını ve HD videolarının indirebilirsiniz. kliplerinin yönetmeni bizzat kendisidir. +18'dir onuda söyleyim. HD videolarda ses sisteminiz sağlamsa çok fena coşarsınız! diğer videolarınıda google'dan arayarak bulup izleyebilirsiniz. yada youtube'dan izleyebilirsiniz. size benim favorilerimden bazılarını yazayım.

Moya Devochka
Ouenna
Poigraem
Boginya Electro
Nikogo Ne Slushai
Naedine
My Little Sexy Bitch
Get Naked
Voodoo
Voyeur
I Love Bitchez
Cowgirl
Dirty Sex
Extazy
Feelz
Melissa
Music Loud
That Gamez
Sexy Energy
Play With Me
fuck me
Diskoteka
Don't stop
Open your eyes
Slavez
What Can Be Better Than Sex

evet şimdi siz klipleri izleyedurun ben yengenizle biraz özel konuşcam. bak hala okuyolar. tamam len bende mükemmel rusçamı devreye sokayımda rusça konuyum. sizde bok anlarsınız.
Привет базуки. Я, как человек, который влюблен в тебя издалека. Жаль, что я имел возможность провести всю жизнь с вами. но сейчас это кажется невозможным. конечно, но непредсказуемой. смотреть на day've встретил 'Re на дорогах. без оглядки на тот момент я обнял вас работает. в вашей школе компьютер я случайно нашел клипы. С тех пор поклонник вашего. Песня отличная. я тебя люблю. выходи за меня замуж не так ли?


şaka şaka. google çeviride çevirttim yukarıda yazdıklarımı. artık ne kadar çevirdiyse. zaten salak salak şeyler yazdım. bazukacım, eskaza bloga gelip bunları okursan benle dalga geçme lütfen. aslında bende iyi, kendi çapında karizması olan bi insanım. üstelik beni tanısan kesinlikle deliler gibi aşık olursun. valla bak.

böyle konuşuyorumda bazuka, bebeğim. nasıl geliriz ki biz yanyana. aynı dili bile konuşmuyoruz. ha sen desen ki -gel yiğidim, herşeyimle seninim... ben 1 ayda rusçayı sular seller gibi konuşurum. olmadı ingilizceyi 2 haftada sökerim. ama 4-5 ay sevgili olupta sonra ayrılacaksan benden, hiç uğraştırma beni. boşuna öğrenmeyim o kadar dili. hem dili öğrensem nolacak ki. seeen kiiiim ben kim? sen rusyanın hatta dünyanın, elektronik müzik diyince en süper ismisin. ya ben. ben kimim ki? saf bir anadolu evladıyım. yağmur çamur varoşlarda basketbol oynayan biriyim. üstelik yere bakmadan top sektirmeye çalışan beyazlardanım. belki şu dünyada hiç aynı paralel ve meridyenler üzerinde bile yer alamayacağız bazukam. belki aynı saat diliminde bile olamayacağız hiç. ama şunu unutma, erhan güleryüzün'de dediği gibi; varoşların sevdaları gerçek olur çıkarsız, bende seni öyle sevdim özüm gibi yalansız!

17 Şubat 2010 Çarşamba

hangi takımlısın?

hangi takımı tutuyosun diyene, direkt ve çok net bir biçimde; Los Angeles Lakers! derim. karşımdaki insan kim olursa olsun derim bunu. tabi adam bunu duyunca şaşırır ve devam eder. ya yok be olum Türkiye'de diyorum? der, bende şu cevabı aynı netlikle yapıştırırım. Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi! bunun üzerine karşı taraf pes eder, ya tamam be olum der. bende; ne var lan sanki spor branşı mı belirttin? derim. sonra başka konulardan da konuşuruz.

kırmızı ışık: karşıdan karşıya geçeceksiniz. ama kırmızı ışık yandı. durdunuz. fekat o da ne? yoldan araba filan geçtiği yok. böyle taa uzaktan filan da araba gelmiyo. bomboş yani. ama siz yine de bekliyorsunuz. şundan emin olun; siz kesinlikle su katılmamış bir enayisiniz.

temmuz pulu: bu arabaların temmuz pulu yatırma olayı nedir abicim? kim konuşsa bi temmuz pulu diyor. diğer ayların yok mu yani, anlamadım ben bu işi. eğer yoksa, temmuza kastınız ne? bir de o kadar insanı temmuz ayına sıkıştırmak niye? terlemez mi insanlar o sıcakta. hem temmuza hem insanlara yazık yahu.

eniştemin tişörtü: geçtiğimiz yaz eniştemin bi tişörtünü hacıladım. giymeye kıyamadığım tişörtler arasında en alt sırada yerini aldı. tabi burda üst sıra değil alt sıra önemli. çünkü ne kadar altta durursa alması o kadar zor. yani o kadar giymeye kıyamıyosun.

15 Şubat 2010 Pazartesi

sana yeterli süreyi tanıdım baba!

İyi bir komşuydu. Hatta kendinden şüphe ettirecek, kuşkulandıracak, kafamda soru işaretleri bırakacak kadar iyiydi. Biri 6 yaşında diğeri 6 aylık iki çocuğu olan bu kadının henüz 25 yaşında benden sadece 2 yaş büyük olduğunu öğrenince kafamdaki soru işaretlerinin sayısı oldukça arttı. İçime bir kurt düştü. Ama umrumda değildi. Zaman zaman 6 aylık o sevimli kızını sevdiğim komşumun getirdiği çikolatalı ve kahveli nefis ıslak keki düşünüyordum şu an. Şu koskoca dünyada herkesin aklında onca sorun varken benim tek düşüncem mutfakta son bir dilim kalan o kek idi. Koca bir tabakta gelen dilim dilim o nefis kekleri kardeşim ve annemle birlikte bir çırpıda tüketmiştik. aslında sadece ben bir çırpıda tüketmiştim. onlar sadece bir dilim yemişlerdi. Tabakta kalan son dilime de abanmak üzereydim ki aile içi bağlarımız, o duygularımız, o sevecenliğimiz, bu tarz tatlıları pek sevmese de babama da en azından bir dilimi ayırmamız yönünde beni zorluyordu. diğer aile bireyleri de ben o son dilim keke elimi uzatırken bu konuyla ilgili beni sert bir şekilde uyarmışlardı. elim keke doğru gidip geliyordu. bu keki babama ayırmalıydım. eğer bunu yapmazsam derin bir vicdan azabı çekecek ve o son dilimi her ısırışımda babam gözüme en gariban haliyle yansıyacak, lokmaları boğazıma dizecek ve hatta beni gözyaşlarına boğacaktı. aile içi bağlarım ve sevgim vahşi iştahıma oranla ağır bastı ve o son dilim keke elimi bile sürmedim. hemen pencereye koşup uzun uzun sokağı izledim. susamıştım. su almak için mutfaka gittiğimde o bir dilim kek masanın üstüne geniş bir kahve fincanına alınmış, akşam için babamı bekliyordu. akşam olmuştu ve kek bizi tıkadığı için babam akşam yemeğini mutfaktaki duvara bir aparatla asılmış 37 ekran televizyodan haberleri son seste izleyerek yiyordu. Ben ise mutfağın önünden her geçişimde gözümün o bir dilim keke kaymasını engelleyemiyordum. yemeğin bitiminde tatlı olarak babam tarafından tüketilmesi yönünde bir beklentim vardı ama bu beklentim boşa çıkmıştı. babam yemeğini çoktan bitirmiş, salondaki yerini almış ve çeşitli kanallardaki tartışma programları arasında zaplamaya başlamıştı bile. o andan itibaren gizemli bir güç beni sürekli mutfağa doğru itiyordu. istemsizce hareketlenen bacaklarıma çay saatine kadar hakim olmayı başardım. babamın bu bir dilim keki çay içerken yiyeceği benim B planım gibi birşeydi. Ama B planımda gerçekleşmedi. Artık yeterince sabrettiğime, o iredeyi sağladığıma emindim. aile içi bağlılığa olan inancım ve sevginin gücü bütün vucuduma yayılmış, tüm hücrelerimde hat safhada ulaşmıştı. ve ben bunun için şu an ödüllendirilmiştim. beni mutfağa doğru iten gizemli güce artık direnmiyordum. kendimi bıraktım ve mutfağa doğru süzüldüm. hemen keki elime aldım ve üç lokmada yedim. hiç kusura bakma, sana yeterli süreyi tanıdım baba!

13 Şubat 2010 Cumartesi

inşaattaki kedi ve diğerleri

bir sabah uyanıp camdan dışarı bakınca karşılaştım onunla. (uyandığımda hemen camdan dışarı bakarım) onu orda öyle görünce hemen pencereyi açtım. (inşaatın duvarında bi kedi görünce hemen pencereyi açarım) açılma sesini duyunca kafasını çevirdi. gözgöze geldik. yılbaşından önce çizdiğim ben ve inşaattaki kedi arasındaki macerayı hatırladım. acaba çizdiğim ama bloga koymadığım bu macera gerçek mi olacaktı? (dikkat ederseniz burada bi gizem yaratıyorum) o kedi bu kedimiydi. dur dedim! atlama. hayat güzel. pardon pardon. tüzel dicektim. hayat sevince tüzel. çünkü sevince evleniyoruz ve artık tüzel bi kişilik oluyoruz. stickman ailesi mesela. çoğunuz tüzel'in ne demek olduğunu bile bilmiyosunuzdur. ne cahilsiniz lan! heeheue. aslında pek de intihar edicek bi kedi gibi durmuyo bu. ne bileyim belki inşaat mühendisliği okumak istiyo ilerde. böyle inşaatları inceliyo. veya sıkıldı yerde dolaşmaktan şöyle inşaatın ikinci katından mazarayı seyreyleyim dedi. olamaz mı? olabilir. lan yoksa bu diğer kediler tarafından beni gözetlemesi için tutulan bi kedi olabilir mi? hadi canım, yok artık. tuğla seviyo belki adam, nerden bilebiliriz ki. belki yandaki evin dişi kedisini kesiyo. vay sapık! bizim apartmanın kedisine heaa! şereefsiiiiz!

ananas
orta 1 de şöyle salaklar vardı;
-şşş len, babanı pazara gönderdim ananas aldırdım!...
-laaann! ne diyon lan senn!
-hehe şaka len şaka bak ananas aldırdım diyorum, ananas lan. meyve yani. heuheuehe çok komik dimi?
-hee komik. beyinciksiz seni. asıl ben senin ananı pazara gönderir babana saldırırım. yada yok yok, ananı babanı pazara gönderirim sana saldırırım. yada pazara gidip bi blog açar ordan sana saydırırım.

öğretmenim biraz daha ödev veriiiin!
ilkokulda öğretmen ödev verdikten sonra, "-öğğğreetmeniiim çok az oldu yaa, biraz daha verin" diyenler. he işte aranızda varsa onlardan, şöyle bi yaklaş bakıyım yavrucum. ağzına bi çakayım senin. gırdım mı ağzını? gırdım!

gerçek aşk
aşık olduğunuz insanın fiziksel bir zorlanma anındaki yüz ifadesini görün. aslında gülerken de olabilir. bana fiziksel zorlanma anı denk geldi. neyse işte, o fiziksel zorlanma anındaki yüz ifadesini gördükten sonra ona olan hisleriniz değişmediyse, bu gerçek aşktır :p ortaokulda soyadı çok uzun bi kıza platonik şekilde aşık olmuştum. boş bi dersimiz vardı. okul nöbetçisi sınıfta durup konuşanların adını yazıyordu. benim ki de konuşmuştu, yazdılar adını. sonra deli bi karı vardı türkçe öğretmeni, gözlerinden belliydi deliliği. manyak manyak bakıyodu böyle. çıkardı konuşanları tahtaya, hepsini çifter çifter tokatladı. aşık olduğum kızın tokatlanırken ki o yüz ifadesini gördüğüm an ne aşk kaldı bende ne sevgi. diksindim kızdan ya vallaha diksindim.

size inşaattaki kediyle veda ediyorum.


10 Şubat 2010 Çarşamba

KARDAN ADAMA AŞIK BİSİKLET

yazan: fatoş
çizen: stickman

Atalarım hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte, ilk bisiklet çiziminin 1493’te Leonardo Da vinci tarafından çizildiği söylenir. Bu çizimlerden yararlanıp ilk bisikleti Kirkpatrick Mac Mullan yapmıştır. 1840’da yapılan bu ilk bisiklet Londra’daki SCIENCE MUSEUM’da sergileniyor.

Atalarımdan yüzyıllar sonra yaşıyor olsam da, müzedeki büyük büyük dedemden daha yaşlı görünüyorum. Kolay değil, 10 yıldır burada, bu çatı katında eski eşyalar arasında yaşıyorum ve 10 yıldır yerimden neredeyse hiç kıpırdamadım.

Ve ben bir kardan adama aşığım.

Zaman kavramına sahip olsaydım yüzyıllar önce derdim. Ama burada “zaman” kötü yapılmış bir espri gibi. Burada her şey konulmuş –atılmış- bir eşyadan önce ve sonra olarak ikiye bölünür. Mesela ben size yeni alınmış bilgisayarın kutularının buraya konulmasından sonra yazıyorum. Bir de serseriden önce ve sonramız vardı. Soğuk bir günde nasıl olduysa bir evsiz, apartmanın en konforlu yeri olan bu çatı katını seçmiş ve bir gece geçirmişti. Isınmak için ateş yakınca fark edildi ve bütün apartmanda olay oldu. Bu benim ve buradaki diğerleri için önemli bir olay çünkü bu olaydan sonra burada büyük bir temizlik yapıldı ve birçok eşya korkulu rüyam “eskiiiaciii” diye bağıran adama –her geldiğinde tir tir titrerim- verildi ya da direkt çöpe atıldı.

Eğer eski bir eşya iseniz emin olun çöpe atılmayı asla istemezsiniz.

Çöpe atılmak eski-yeni tüm eşyalar için onur kırıcı bir şeydir. Eskiciye verildiğinizde yeniden kullanılabilir ya da bir yerlerde bir işe yarayabilirsiniz. Biz eşyalar biraz guruluyuz sanırım. İcad ediliş amacımıza sonuna kadar inanırız. Bir işe yaramak... Önemli olan budur. Eski bir tencereyseniz çöpe atılmak yerine saksı olmayı tercih edersiniz mesela. Eski, ahşap bir kitaplığın çöpe atılmaktansa parçalara kırılıp yakılmayı tercih ettiğini bile duymuştum. Çöpe atıldığınızda her şey bitmiştir. Hiç bir işe yaramayan bir hiçsinizdir artık.

10 yıldan fazla oluyor, ben gıcır gıcır bir Bisan BMX’ken bir kardan adama aşık oldum.

Genelde mutlu ve eğlenceli bir bisikletimdir. Görünüşümde güzeldi hani. Tekerleklerim, gümüş renkli jantlarım ilk bakışta göz kamaştırırdı. Ayrıca birkaç tane beyaz yıldız jantlarımı süslerdi. Direksiyonum da çok şirindir. Tutacak kısımlarım siyah plastik üzerine beyaz yıldızlarla bezenmişti. Bilirsiniz biz bisikletler baharda ve yaz aylarında popülerizdir. Kışları ya kömürlüklerde yada garajlarda saklan-dırılırız. Bu gün her ne kadar bu çatı katında özgür bir BMX olsam da o yıllarda sahibi olan ve bir çok çocuğun özenerek baktığı bir bisiklettim. (özgürlüğün bedeli yalnızlıkmış) Sahibim zayıf bir çocuktu ve genellikle mutluydu. Hele de benimle geçirdiği yaz günleri boyunca… Sıcak yaz günlerinde onun rüzgarı hissedebilmesi için uçar gibi yol alırdım. Arada bir pat diye düşürürdüm onu. Her insan gibi acıyı öğrenebilmesi gerekti, bende atardım kendimi yere. Çok gülerdim o düşerken. İnanın sahibim çok güzel düşerdi. Düştü mü mutlaka bir yerleri kanardı. Zamanla bu düşüşlerden kendini korumayı öğrendi ve bir süre sonra onu düşürmeme gerek kalmadı. Çünkü artık yara almadan düşmeyi öğrenmişti.

Dedim ya, yazları bambaşkaydı hayat. Garajda geçirdiğim kış günlerine inat yazları sokakların, çayırların efendisiydim. Ne balonlar ne uçurtmalar, hiçbiri asla benim kadar popüler olmadı. Ben insanların –ve sahibimin- ayağını yerden kesiyordum işte. bundan güzeli var mıdır insanoğlu için? Bu ve bunun gibi birçok sebepten ötürü beni çok seviyordu. Beni ve sakızdan çıkan üzerinde çizgi kahramanlar olan yapışkanlı kağıtları… Heryerim bu kağıtlarla doluydu. Her yere yapıştırıyordu. Bu yapışkanlı kağıtların izleri hala durur gövdemde.

Bir kış sahibim olacak geberesicenin beni garajdan çıkarmasıyla hayatım değişti. Yaz henüz gelmemişti, bahara aylar vardı daha. Beni dışarı çıkardığında hayatımda ilk kez “kar” denen şeyle karşılaştım. Dünya bembeyazdı! Burada geçirdiğim yıllarda eski bir soba bana karın ne olduğunu uzun uzun anlatacaktı. Beyaz, pamuk gibi ve insanın içindeki çocuğu uyandırıp kartopu savaşları yaptıran suyun o 0 C°‘deki hali, garip bir şey işte… Dışarı çıkar çıkmaz soğukla da yüz yüze geldim tabii. Pedallarıma kadar üşümüştüm! Üstelik sahibim bu şeyin üzerinde beni sürmeye başlamıştı bile! Lastiklerim iz bırakarak bir süre ilerledik. Sahibim nefes aldıkça ağzından beyaz bir duman çıkıyordu, bu duman bana geçen yaz içtiği sigarayı hatırlattı. Üç beş arkadaşı cesaretlerini toplayıp –tabii paralarını da- bir paket sigara aldılar. Maltepe, namı- değer at b*ku. İlk nefeste hepsi öksürüğe boğuldu. Biri belli etmemeye çalıştı ama başaramadı tabi ki. Bense gülüyordum. Beceriksizce ilk sigarasına başlayıp komik hallere giren sahibime gülmeseydim de ne yapsaydım?


Karlı caddede ilerledik bir süre. Nedenini anlamadığım nedensiz bu yolculuk canımı sıkmıştı. Sahibim de eskisi gibi neşeyle şarkılar söylemiyordu. Soğuktan olabilir diye düşündüm, bu soğukta kim hangi şarkıyı söyler ki? Yazları oyun oynadıkları boş sahaya sürdü. Sahanın önüne geldiğinde durduk ve sahibim uzun uzun baktı. Yazdan bu yana biraz değişmişti sanki. Büyüyordu o da. Yüzündeki çocuksu gülümsemenin ilk kez daha farklı olduğunu fark ettim.


Sahada kimsecikler yoktu. Üzerini kaplayan kar öyle müthiş görünüyordu ki! Tek bir ayak izi yoktu. Sahanın kenarındaki incir ağacı pamuk yumağına dönmüştü. Bisiklet yaşamımda gördüğüm en güzel manzaraydı. Sahibim beni sahaya doğru sürdü. El değmemiş karda lastiğimin izleri kalıyordu, Tanrım ne keyif! Döne döne dev daireler çizdik, keyifle güldük eğlendik. Sonra beni bir kenara bırakıp yere kendi adının baş harfini çizdi. Hemen yanına yabancı başka bir harf koydu ve dışına bir kalp çizdi. Geçen yaz da bir ağaca aynı şeyi yapmıştı. Sonra tekrar beni aldı. Elindeki eldivenlere rağmen üşüdüğünü hissedebiliyordum. Sahayı üzerindeki izlerimizle baş başa bırakıp eve doğru yola çıktık.


10 yıl… Bunca zamana –zamansızlığa- rağmen hala aklımdadır. Hislerimden hiç bir şey değişmemiştir.

Güneş beyaz boyalı demirlerimin üzerinde parladığı zaman benden keyiflisi olmaz. Tabii bunlar çok uzun zaman öncesine ait betimlemeler olarak kaldılar.

Kar’da fena sayılmazdı ama soğuk havayı sevememiştim işte. Eve homurdanarak dönüyordum.

Ve birden bir kardan adama aşık oluverdim.

Köşeyi döndüğümüz yolun hemen karşı kaldırımında, çöp konteynırının yanında öylece duruyordu. Birini bekliyor olabileceğini düşündüm ancak hiç de bekler gibi bir hali yoktu. Kömür gözleri tek bir noktada kilitlenmişti. Burnu soğuktan donup kızarmış, adeta havuç gibi olmuştu. Başında eski, kırmızı bir bere vardı ve elinde süpürge tutuyordu. Tanrım, çöp konteynırının yanında olduğu halde nasıl da ışıl ışıldı!

Kaldırımın kenarından ilerledik ve kardan adamın önüne geldiğimizde sahibim yavaşça durdu. Eğer vitesli bir bisiklet olsaydım heyecandan birkaç vites atabilirdim. Sahibim boynundaki beyaz atkıyı çıkarıp kardan adamcığımın boynuna takarken kendi kendine hafifçe mırıldandı.

“Kardan adamlar da üşürler”

Atkıyı takıp, kardan adamın burnunu düzeltti ve yoluna devam etti.

Bense orada, o çöp konteynırının yanında o kömür gözlü kardan adamın yanında kaldım. Daha doğrusu yüreğimi orada bırakmış olacağım ki eve bir sokak kala hayatımda ilk kez dengemi sağlayamadım ve hızla girdiğim minik virajı alırken lastiklerim ıslak zeminin üzerinde kayarak önümüzde park halinde duran bir arabaya tosladık. Ama ne toslama! Ben yolun ortasına fırladım, sahibim de kendini arabanın üzerinde buluverdi.

Her şey bir anda olup bitmişti. Gözlerimi caddenin ortasında açtığımda çarptığımız arabanın alarmı ötmeye başlamıştı. Birkaç kişi sahibimin yanına koşturdu ve onu ayağa kaldırdı.”yok bir şeyim” diyordu. Ayağa kalktığında yanıma doğru geldi. Göz ucuyla baktım. Bir metre kadar ilerimde fırlayıp kopmuş zincirimi gördüm. Ağlamaya başladım… Bombeli metal şey fırlayıp çıkmış olmalıydı. Hüngür hüngür ağlıyordum. Frenlerimden biri de hasar görmüştü. Ön tekerleğim ise hafif yamulmuştu ama idare ederim diye düşünüyordum. Çünkü o an önemsediğim tek bir şey vardı. Geri dönüp Kardan adamı tekrar görmek… Bir kez, sadece bir kez daha… Sahibim yanıma geldi beni kaldırdı, o sırada babası yanına gelmişti. Babası bizi alıp götürdü. Beni ve kırık zincirimi aldığı gibi garaja götürdü.

Her yıl, her saat, her an bir toz zerreciği daha üzerime yapışıp kalıyor ve biraz daha tozlanıyorum. Burada 10 yıldır güneş görmedim. Bazen minik bir ışık huzmesi çatının dışarıya açılan kapağından içeri süzülür ve biz eski eşyalara hala hayatın devam ettiğini hatırlatır. Ben ve benim gibi bir yığın eşya burada anılarımızı eskitmemek için çabalıyoruz. Eski, yaşlı soba ile sık sık dertleşiriz. Benim hemen yanımda durur. Bana uzun karlı kış gecelerinde, üzerinde kestaneler kızarırken dinlediği hikayeleri anlatır. Bana karlı havaları, kışı anlatır. Bende ona güneş’i anlatırım uzun uzun. Yeşil çayırları, toprağı…Tozlanan anılarımızı tazeleriz işte.

O günden sonra garajda heyecanla bekledim. Yaz gelmeden, henüz karlar varken sahibim gelsin, beni tekrar dışarı çıkarsın ve çöp konteynırının yanındaki kardan adamı bir kez, sadece bir kez daha göreyim. Her gün.. Her gün gözüm kapıda bekledim. Kış bitti, bahar geldi… Sahibimin babası gelip yamulmuş ön tekerleğimi ve kopmuş zincirimi tamir etti. Ancak frenlerim asla eskisi gibi olmadı. O bahar tekrar dışarı çıktım. Ama aşkla eskiyen ruhuma tamir gerekirdi ve bunun tek yolu kardan adamı tekrar görebilmekti. Baharın yeşilinden yazın turuncu kokusuna sarıldı dünya. Sokaklarda, çayırlardaydım yine... ancak eskisi gibi mutlu bir bisiklet değildim. Hiç bir şeyin tadı kalmamıştı. Sahibimde bu durumun farkındaydı sanki. Benimle gezmek yerine oturup mektuplar yazmayı tercih ediyordu. Onu anlarım. Aşık olmuştu benim gibi. Umarım aşık olduğu kişi benim kardan adamım değildir…

Yaz bitmeden sahibimin babası beni garajdaki yerimden alıp evin çatı katına götürdü. Eski eşyaların hüzünlü bakışları arasında çatının kapısı yüzüme kapandı.

10 yıldır bekliyorum… Çatının kapısı tekrar açılsın tekrar dışarı çıkayım. Hayır, hayır sahibim ya da bir başka çocuk gelsin beni bulsun ya da bir yaz günü dışarı çıkarılmak değil isteğim. Biri gelsin ve beni, bu kalbi kardan adamın hasretiyle dolu bisikleti çöpe atsın diye bekliyorum. Evet bir kış günü, karlı bir kış günü, birisi gelip beni çöpe atsın. Kardan adamın yanındaki çöp konteynırına atsınlar beni. Onu doya doya göreyim. Bütün demirlerim kardan adamın eriyen sularında çürüsün paslansın, küçücük bir parçam kalana dek kalayım orada.

yazan: fatoş
çizen: stickman

7 Şubat 2010 Pazar

pastırma yazı

20-30 defa PASTIRMA YAZI dedikten sonra evet şimdi de hava durumunu sunması için bilmem ne bilmem ne'ye dönüyoruz diyor sabah haberlerini sunan spiker. -evet bilmem ne havalar nasıl? PASTIRMA YAZI varmış galiba? diye soruyor. -evet... diye cevap geliyor, PASTIRMA YAZI diyip duruyor hava durumunu sunan spiker. ben kelimeye uyuz oldukça daha da gür vurguluyor...PASTIRMA YAZI - PASTIRMA YAZI - PASTIRMA YAZI...sinirlerimi bozuyor bunu duymak. allahım nolur artık demesinler dedikçe yada sabrediyim birazdan biter dedikçe daha da çok vurguluyorlar, haber spikeri ve hava durumu spikeri PASTIRMA YAZI üzerine derin sohbetlere giriyorlar. her cümle başı ve sonunda PASTIRMA YAZI'nı haykırarak PASTIRMA YAZI'nın ne demek olduğunu, tarihini, dünyada başka hangi ülkelerde yaşandığını anlatıp duruyorlar.
çırpınıyorum, terliyorum. bunu duydukça yazın o dayanılmaz sıcaklarında pastırma yiyen insanlar canlanıyor kafamda. iğreniyorum. burnuma sıcak hava, ter ve pastırma kokuları gelmeye başlıyor. tenimde çemen bulaşmış hissi uyanıyor. sanırım televizyonun sesi kendi kendine yükseliyor. iki spikerde bağırarak sürekli PASTIRMA YAZI diyorlar. zar zor kumandayı alıyorum ve tutukluk yapan bu aleti sağa sola, o da olmadı kafama vurarak bi şekilde çalıştırıp kanalı değiştiriyorum. rahatlayacağımı sanıyorum ama geçtiğim kanalda yine haber var ve adamın biri bağırarak bugün istanbulda PASTIRMA YAZI yaşanacak diyor. vucudumda pastırmaların gezindiğini hissediyorum. hemen başka bir kanala geçiyorum. büyük puntolarla yazılmış haber başlığını görüyorum. PASTIRMA YAZI. muhabirin biri istanbulda PASTIRMA YAZI havasını fırsat bilen ve kendini sokaklara vurup piknik yapan insanlarla konuşuyor. evet ne diyorsunuz diyor. PASTIRMA YAZI havasını duyar duymaz kaptım mangalı aldım çoluk çocuğu çıktım dışarı diyor mangalını yelleyen adam. ve kamera mangala doğru yöneliyor. mangalın üstünde YAZ PASTIRMALARI pişiyor. kendimi kaybediyorum. vucudumdaki kaslar istemsizce kasılıyor. kendimi yerde çırpınırken buluyorum. gözüm bi anda tavanda asılı duran onlarca dilimlenmemiş pastırmaya kayıyor. ayağa kalkıp koşuyorum. tavandaki pastırmalar git gide alçalıyor ve koşarken onlara çarpmak zorunda kalıyorum. yüzüme gözüme çemenler bulaşıyor. gözüm yanıyor. gözlerimi kapatarak koşmaya başlıyorum. aklıma ramazan öncesi ana haber bültenlerine sıkça konu olan bu sene vatandaş ramazanda pastırma yiyemeyecek cümleleri geliyor. makinayla pastırma doğrayan şarküteri elemanları geliyor. bir dilimi bir lira diyen muzip ramazan ayı muhabiri geliyor. olaydan şikayet eden ve pastırmanın tadını unuttuğunu söyleyen vatandaş geliyor. şansal büyükağa ve erman toroğlunun maraton programında yaptığı pastırma sohbeti geliyor. yaşamak istemiyorum. artık dayanamıyorum. zar zor balkona çıkıp artık hayatıma son vermek üzere kendimi balkondan aşağıya bırakıyorum. iki kat aşağıdaki kayserili komşumuzun balkon iplerine astığı pastırmalara takılarak ölümün ötesinde dünyada ne ızdıraplar olduğunu yaşayarak hatırlıyorum.

6 Şubat 2010 Cumartesi

hadi stickman'in güneşini kapatalım!

hani güneşi gördüm demiştim ya, bunu duymuş olacaklar ki;
hadi stickman'in güneşini kapatalım dediler. vahşice toprağın dibine girdiler. üstüne 9 kat beton döktüler. etrafına tuğladan duvar çektiler. duvarın üstüne sıva attılar. onun üstüne bi de boya vurdular. güneşin geçmemesi için herşeyi yaptılar. ve bunu inanılmaz bir hızla yaptılar. sanki üzerimde bi yerde; güneş ışıgından, nem ve rutubetten uzak tutunuz... yazıyo. sizin olsun lan güneşiniz. inş zararlı ultraviyole ışınları beyninizi eritir.
hadi stickman'i öldürelim!... dün sitesine baktım, büyükşehir belediyesinin verilerine göre burda 2009'daki ölüm yaşı ortalaması 64,2 olmuş. böyle giderse kaba bi hesapla ortalamaya göre 40,7 yıl sonra ölüyorum. yolunuz düşerse musalla mezarlığına beklerim efenim. ruhuma fatiha okursunuz. (fotoğrafı belediyenin sitesinden aldım)

hadi stickman'i mutsuz edelim... küçükken bi kere akşam tam lunaparka gitmek için evden çıkıyoruz böyle, iniyoruz merdivenlerden. ama ben nası sevinçliyim böyle. atlı karıncaya, çarpışan arabaya filan binecem ya. gülüyorum sürekli, sevinç yumağıyım. hooop nooldu? aynı anda bazı akrabalarımız aparmana giriyor. habersiz misafir. bi kaç dakikalık; yok yok girmeyelim, aaa olur mu hadi buyrun çıkalım konuşmasının ardından tabi ki misafir kapıdan geri döndürülmeyeceği için eve çıkıyoruz tekrar. o an benim ruh halimi düşünebiliyomusunuz sayın insanlar? :D hıı? dünyası yıkılmış bi çocuğum ben o an. yıllardır düşünürdüm; lan ortada geçerli bi sebep yokken ben bu adamlardan neden nefret ediyorum diye? ama evet ortada çok geçerli bi sebep vardı. bi kaç gün önce hatırladım bunu. evet. o gün biz tam evden çıkarken gelen akrabalar bunlardı. o olaydı nefretimin sebebi :D işte şu anda da o misafirleri gördüğüm andaki kadar mutsuzum. neden mi? çünkü iki gündür sebepsiz yere sağ omzum ağrıyo. sağ omzum ve koluma doğru böyle pis bi ağrı :( hep o misafirlerin yüzünden kesin. o gün gitseydik lunaparka, şimdi kolum ağrırmıydı hiç. ağrımazdı.

5 Şubat 2010 Cuma

SAW UGG

devam edecek...

2 Şubat 2010 Salı

stewie'nin hali içler acısı

geçenlerde stewie ve fırat arasındaki 7 farkı yazmıştım. fırat'ın durumuna çok üzülenler oldu. ama yapmayın arkadaşlar. fırat yine iyi. stewie neler çekiyo, neler yaşıyo çocukcağız bi bilseniz. bi babası var bunun. bi pislikleşiyoki herif inanamazsınız. bi bölümde erkek iş arkadaşlarına şöyle bi espri yapıyo;

neden kadınların memeleri vardır?
onlarla konuşurken bakacak bişeyimiz olsun diye.

sonra kahkahaları duyan bi kadın iş arkadaşı geliyo. noluyo neye gülüyosunuz diyo. herif aynı espriyi o kadına da yapıyo. kadın hemen şikayet ediyo bunu. sonra iş kadınları birliği mi ne öyle bi yerden bi kadın geliyo. bu kadın sizden şikayetçi, ona cinsel tacizde bulunmuşsunuz. bu ciddi bir suçtur. size ve şirkete dava açıcak diyo.

hangi kadın bu? sevgilisi tarafından terk edilirken videoya aldığımız mı? diyo :D sonra da; kadınlar insan değildir. onlar sadece tanrı'nın bizim eğlencemize sunmak için yaptığı birer araçtırlar... diyo. sonra bunu iş davranışı kursuna gönderiyolar. orası da bi işe yaramıyo. aynen devam ediyo. sonra kadınlar gözetiminde 2 hafta geçiriyo. başlarda biraz dirensede en sonunda yola getiriyolar bu adamı ama o ipin ucunu kaçırıyo ve eve geldiğinde artık o eski adamdan eser kalmıyo. ve bakın bizim küçük zavallı stewiemize neler yaşatıyo.

video
sesini açıp izlerseniz nefis olur.

1 Şubat 2010 Pazartesi

dar sayfada kısa paragraflaşmalar

  • çay ocaklarındaki adamlar çay bardağının yanında gelen iki küp şekerden birinin köşesinin azcığını bile bile çaya batırıyolar bence. yıllardır hiç fire vermeden oluyo bu. buna tesadüf diyemeyiz. o an ki mutsuzluğu size yaşatmaktan zevk alıyo adamlar. ama tabi benim bir şeker attığımı bilmiyolar. bi kısmı çaya bulanmamış o temiz cillop gibi şekeri atıyom ben hep. ha ha!
  • sigara içmediğim için yanımda sigara içen arkadaş dumanı üflediğinde illaki bana gelir o duman. bende kalkar diğer tarafa geçerim. o duman yine bana gelir. on metre öteye geçerim. yemin ederim o duman yine bana gelir. ebesini sikiyim o dumanın. yaşasın dumansız hava sahası!
  • çok düşünceli bir yolculuğun ardından tramvaydan inmek üzere kapıya doğru yaklaşılır. kapının açılması için düğmeye basılır. tramvay durur. ama kapı açılmaz. bağırırsın. laaağğğn gapıyııı açııın laağğn... diye. ama tramvay daha durağa gelmemiştir ki, duraktan hemen önceki kırmızı ışıkta durmuştur. sen ruh gibi dolaştığın için durağa geldiğini sanmışındır. rezil olmuşundur, aşşağılanmışındır. herkes içinden sana salak demiştir ve gülmüştür.
  • lisede her yazılıda, çalıştığım tüm soruların yanımda oturan arkadaşın kağıdında çıkması. benim kağıdımda bi tane filan anca çıkması. yanımdaki arkadaşa sadece 45 alacağı kadar yardım etmem. neee! ne var! ama o da benim playstation joystickimi götürüp getirmemişti. haram olsun lan!