30 Mart 2010 Salı

kediler şerefsizleşti!

şu çok sevdiğimiz minik canlılar kedilere son zamanlarda tuhaf şeyler olmaya başladı. biz size o kadar yemek verelim, o kadar sevgi verelim (hayvan sevgisini vurgula) , sen gel bizim üstümüze atla. olacak iş mi bu. hiç öyle mart ayındandır filan demeyin çünkü bu olanlar mart ayından çoook önce olmuştu. geçen yaz bi gece yolda yürüyorum böyle, kimlik bunalımı yaşadığını düşündüğüm ergen bi kedicik, kapkaranlık bi yerden bi fırladı, koşa koşa üstüme geldi, böyle üç metre kala bi zıpladı. iki metre havada süzüldükten sonra bana bir metre kala geri bastı. koşarak kaçtı. yine kışa doğru başka bi kediyle istenmeyen bi olay yaşadım. böyle bi akşam bisikletle bi yerden geliyorum. bu benim baya bi önümde sakin sakin yol kenarında yürüyo. beni duyunca bi an kafasını arkaya çevirdi. beni gördü ve durdu. gözgöze geldik. bakışlarından hiç hoşlanmadım. sonra böyle kafasını eğip alttan alttan bana baktı ve geriye doğru gerildi. ben sanıyorum ki korktu yavrucağız. ama ne şerefsiz çıktı o. o şekilde bekledi, bekledi tam ben bisikletle geçiyorum yanından hooop bu bi uçtu önüme. aniden bisikletin dümenini kırmak zorunda kaldım. ona çarpmamak için düşüyodum nerdeyse. derdi neydi, niye böyle psikopatça bi hareket yaptı bilmiyorum. e bi de inşaatdaki kedi olayı vardı, hatırlarsınız. çıkmış o inşaata benim odamı gözetliyo bak bak terbiyesiz pisliğe.

ama artık hepsi geride kaldı. artık benim Adolf'um var. kendisinin Adolf Hitler'in bir çeşit reekarnasyonu olduğundan şüpheleniyorum. yada tarantinonun soysuzlar çetesi filmindeki Albay Hans Landa gibi bi nazi subayının geri gelmiş ruhu olabilir. niye diceksiniz. dersiniz bilirim. hiç çekinmezsiniz bu konularda ve direkt bi niye yapıştırıverirsiniz. itiraz etmeyin. diyosunuz işte. kabul edin. evet -niye! diyorum diyin! dediniz demi. o halde cevap vereyim.

bizim bi arkadaşın komşusunun köpeği doğurmuştu böyle 5-6 tane yavru. bende dedim ki arkadaşa. lan dedim, ben yavru hayvanları pek severim, o minik ağızlarını yirim. gidip sevelim onları dedim. gittik işte. ben ilk bunu aldım elime ve alır almaz bi nazi selamı çaktı. hatta belli belirsiz çıkardığı seslerden heil hitler dediğini duyar gibi oldum. işte o an dedim ki arkadaşa, olum bu köpek nazi doğmuş. bunun adı adolf olsun. ve o anda flashlar patladı. artık kedilere karşı vereceğimiz savaşın propagandasında kullanmak üzere müthiş bi fotoğrafımız olmuştu. bu fotoğrafı afiş haline getirip mahallenin dört bi yanına astım. burdan o şerefsiz kedilere sesleniyorum! bittiniz olum siz! adolf'u saldım üstünüze. herif nazi. valla sıçtınız siz. bi de eti senin kemiği benim dedim sizin için. duyduğuma göre satanistlerle de müttefik olmuş. artık adolf size napar varın siz düşünün sayın kedicikler. normal mi öldürür, yoksa kendi çapında bi çalışma kampı kurup orda bi deri bi kemik kalana kadar çalıştırır mı sizi bilemem. şaka len şaka seviyom ben sizi. güzel güzel oynayın adolf abinizle. ama bi daha da pislik yapmayın bana! tamam mı?! yoksa adolf'a söylerim, öper sizi. hadi bakiim.

24 Mart 2010 Çarşamba

BİR DİLİM PASTADAN DAHA FAZLASI

iş çıkış saati her zamankini bir saat geçmişti. "ne gidicem lan eve, yatarım ben ofiste" şiirini bestelemek üzereydim. şarkı olarak söylüyordum hafif hafif ama sonra bunu yapmaktan vazgeçtim. üst katta çalışan tek personel olarak, herkesten uzak, benim yalnız ve güzel odamda klimimamı en düşük ayarda açmıştım. temiz ve serin havamı huzurlu bir şekilde soluyordum ki, mecbur olmasam kesinlikle muhattap olmayacağım, dün verdiği içi virüs dolu flash disk ile bilgisayarı kaosa sürükleyen ve pazarlamacı olduğuna dair bir takım iddialarda bulunan bir şahıs, sürekli ve kasıtlı olarak yaptığını düşündüğüm "çıkış saatinde yeni iş getirmek" adetini sürdürüyordu. önemli değildi aslında bu davranış, sonuçta hiç bir zaman o an bitirmek gerekmiyordu ama gıcık oluyordum abicim işte bu duruma. bu işin nasıl olsa bugün teslim edilmesi gerekmiyor rahatlığında ve önceden yapılmış örneğin aynısını istemelerinin sonucunda iş 5 dakika içinde bitti ve ben nba'in sitesinden kobe bryant videolarımı izlemeye koyuldum.

bi süre sonra telefon çaldı. çalan telefona elimi uzatırken, sekreterin o insanı bir hoş eden yumuşacık sesini duyacak olmanın sevincini yaşıyordum ki; erkek ve sesi çok kötü olan muhasebe elemanı çıktıklarını haber etti. bilgisayarı kapatıp toplandım ve aşağı indim. kapıyı açar açmaz az önce bahsettiğim sekreter sevinçli bir ses tonu, süper ötesi bir samimiyet ve güleryüzlülükle, "-hadi bak pasta var, ye pastanı, ye hadi, çabuk ye, sana ayırdık..." dedi. diğer çalışanlarda buna benzer cümleler kurdu ve artık evlerine gitmek için önlerindeki tek engelin o pastayı yiyip bitirmem olduğunu düşünüyorlardı.

sekreterin masasına baktım. evet orda pastaya benzer bişey vardı. birinin doğum günü filanmıydı bilmiyorum ama orda bir pasta vardı. her ne kadar sana ayırdık deselerde, orada duran şey, altkatta çalışanların toplu halde pastaya saldırdıktan sonraki artıklarından başka bir şey değildi. kendimi biraz zorlasam o kalıntının kenarındanki diş izlerini bile görebilirdim belki. evet aşağıda bir pasta yenilmişti ama ben çağırılmamıştım. çıkarkende pastayı nasıl olsa göreceğim için anında böyle bir yalan uydurmuştu sekreter. muhtemelen patronuna gelen aramaları savabilmek için ani ve seri olarak yalan uydurmaya programlanmıştı. bu özelliğide ben kapıyı açtığım an devreye girdi. kendimi bir an için burhan altıntop gibi hissetmedim desem yalan söylemiş olurum. henüz 3 gün önce aralarına katıldığım bu grubun yoğun baskı ve yıldırma harekatıyla karşı karşıyaydım yada bu tamamen benim fesatlığımdı. sonuçta yeni gelen biri olarak akıllarına bile gelmiyor olabilirdim. belkide üst kattaki odamda tek başıma bir hayat sürdüğüm için yapmışlardı bunu bana. belki de o odanın hayalini onlar kuruyordu. zaten sekreterin bunu kanıtlar nitelikte konuşmaları bir an için eski türk filmlerindeki gibi canlanmıştı kafamda. flashback olmuştu. o odanın büyük, ferah ve sadece bana ait olduğunu öğrendiğinde, öğle yemeğinde "aaaa bende çıksam aslında ora, geniş ve rahat, üstelik sizde sıkılmazsınız, sıkılmazsın, ııınızz.. ıııınızz... ızz...." bu cümlesine o anda ağzımda yemek olduğu için, sadece başımı sallayarak ve hafifçe güler gibi yaparak ama gülmeyerek cevap vermiştim. aslında gelmesinden şikayetçi olmazdım gerçekten, manzara güzelleşirdi ve sesini her saniye duyma fırsatım olurdu. neyse, ben söylenenlere kulak asmadan ve pastaya bakan yüzümü başka tarafa çevirip, ağzımla pehh diyerek ve ükelaca bir ifade takınarak çıkış kapısına yöneldim ve arabadaki yerimi aldım.

muhasebeci, pazarlamacı ve ben arka koltukta oturuyorduk. ön koltukta paketlemede çalışan bi kız oturuyordu. sekreter henüz gelmemişti arabaya, bahçede bişeylerle uğraşıyordu, ne yaptığını görmedim. arabada keyifli bir sohbet hakimdi. ta ki muhasebeci pastayı neden yemeğimi merak edene ve bunu dillendirene kadar;
-pastanı niye yemedin stickman?

-artığı demek istedin herhalde? ya abicim, pastayı yerken çağırsaydınız gelir yerdim!...
bu cevabım üzerine muhasebeci bakışlarını hemen dışarı çevirdi ve evine gidene kadar hiç konuşmadı. zaten o cümleden sonra araçta buz gibi bir hava ve derin bir sessizlik hakim oldu.

bütün bu yaşananlardan bi haber olan şeker mi şeker sekreter kızımız neşe içinde araca bindi. ön koltuğu bi kızla paylaşırken zorlanınca; gülümseyerek, hayatından çok memnun bir insan bakışıyla, az önce yediği pastadaki çikolataların verdiği mutluluk hormonlarınında etkisiyle, çok neşeli bir ses tonuyla kıza dönerek, "-aaa sığamadık bi türlü, ay sen mi şişmansın ben mi şişmanım?" dedi. bu laftan sonra bizim stick hiç durur mu? yapıştırdı tabi cevabı; "-pastadan benim payımı yiyen hanginizse o şişmandır!..." bunun üzerine sekreter kız, "-büyük bir taş geldi" diyerek başını hafifçe eğerek önüne döndü. "-zoruna mı gitti lan yarraaam!" diyecektim ama vazgeçtim. yüzü düşmüştü sekreterin, yol boyunca sessizliğini muhafaza etti. ben ise asil gülümseyişimi takınarak onları süpersonic zekam ile alaşağı etmenin haklı gururunu yaşayarak yola devam ettim. sekreter araçtan inip evine doğru yönelirken bi an için gözgöze gelmiştik. tam o anda bir damla gözyaşı yanaklarına doğru hafifçe süzüdü. bunu gizlemek istercesine 180 derecelik ani bir dönüş yaptı ve evine doğru yürümeye başladı.

aslında çektikleri ceza sadece utançlarıyla ve şereflerinin beş paralık olmasıyla kalmamıştı. ertesi gün öğrendim ki o gece hepsi hayatlarında kusmadıkları kadar kusmuşlar. hastaneye giden bile olmuş. sebebi malum tabi, yedikleri pastanın bayat çıkması. eee ne demişler; uğraşma zekanın yetmediğiyle sen, insanı böyle kan kusturur stickman!... hahaha!

23 Mart 2010 Salı

Uçurtmayı Vurmasınlar, İnci'yi de bana versinler!

doktor, dooktor!
-evet Marty..
Marty değil doktor, ben stick.
-evet stick?! noldu söyle?
çabuk DeLorean'i hazırla, İnci'ye aşık oldum. 1989 Türkiyesine, Uçurtmayı Vurmasınlar filminin çekimlerine gidip Nur Sürer'i yani İnci'yi kaçıracam, evleneceğiz. Hatta Barış'ı da kaçırırız. (gerçi biraz kıskandım kendisini) Evlat ediniriz onu. Uçurtma uçururuz. Uçurtmayı vuracak olanlarında amına koruz! Zaten ben mahallenin en iyi uçurtma yapan ve uçuran çocuğuydum zamanında. Barış'ın boyundan büyük, İnci'nin yüreğinden küçük uçurtmalar yapardım. (yazının en can alıcı sözüydü bu) Hadi doktor, hazırla zaman makinasını. pilütonyumunu neyim ben koyacam valla bak.

-hey bir dk stick! şimdi sen bana Nur Sürer'in, Uçurtmayı Vurmasınlar filmindeki İnci rolündeki haline aşık olduğunu mu söylüyorsun? ohh god! damn it!

evet Doktor. doğru anlamışsın. tam olarak onu söylüyorum sana. yıl 1989. Uçurtmayı Vurmasınlar. senaryo Feride Çiçekoğlu. yönetmen Tunç Başaran. görüntü yönetmeni Erdal Kahraman. müzik Özkan Turgay. başrollerde Nur Sürer (inci) ve Ozan Bilen (Barış). daha fazla bilgi istersen, tarihi Osmanlı mecmuasının, üçüncü cüzünün, bindokuzyüzonkininci sayfasına bakabilirsin doktor. ahh İnci ah. o nasıl bi güzellik öyle. İnci nasıl bakıyor biliyor musun doktor. onlar nasıl bakışlar öyle biliyo musun? tertemiz, sevgi dolu ve alabildiğine doğal. gözlerden yaşama sevinci ve umut fışkırıyor doktor. ya o süper doğal halleri ve hareketleri... ya o sesi. hep güzel birşey söylermiş gibi çıkıyor sesi. sesine umut ve sevgi harmanlanmış resmen. karşına geçip ana avrat küfretse bile süzülür kalırsın... yaa öyle işte. anlayamazsın sen bunu doktor. hemen hazırla şu zaman makinesini. gideyim buralardan, kavuşayım İnci'ye.


"Adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi Barış..."

18 Mart 2010 Perşembe

UGG FİNAL - gözlerdeki dehşet

daha da ugg ile ilgili tek kelime edersem...
resme bir tık

17 Mart 2010 Çarşamba

çal bakalım bi talijanska stick

(bu yazıda spoiler yoktur, rahat olunuz) bu gece, bir zamanlar arkadaşlar arsında çok övünen ve sanki sinemadan çok anlıyormuş gibi yaptığımız sohbetlerin en çok vurgulanan isimlerinden Emir Kusturica'nın "Çingeneler Zamanı" filmini izledim. 5 yıldır filan izlemek istediğim bu film bu güne kısmetmiş. Şimdi yine bu film olaylarından sanki çok anlıyormuş gibi yorum yapmayım. güzel filmdi işte. müziklerde harika. film bitince insanın akordiyon çalası geliyo. nitekim benimde geldi. sonra youtube'dan akordiyon çalan insanları filan izledim. benim ara ara böyle patlayan bi akordiyon merakım vardır. şurdaki abi de güzel çalıyo. nefis bi sesi var bu aletin yav.

Emir Kusturica - Davor Dujmovic

başrolün sahibi Davor Dujmovic, Perhan rolüyle süper iş çıkarmış bence. adamın diğer filmlerine de bi bakıyım dedim, araştırıyodum. 1999'da 30 yaşında intihar etmiş.

13 Mart 2010 Cumartesi

ben bu kış montla sıçamadım!

bu kışın başından beri bi mont almam gerekiyodu kendime. mont mu artık yoksa kaban mı. offf, bu kışın üşümekten korunmak için giydiğimiz şeye nasıl sesleneceğimi bilemiyorum. bi de ilkokulda gocuk diyen arkadaşlar vardı. gıcık olurdum. kabana gocuk diyen insanlar biraz ikinci sınıf vatandaştı benim gözümde. gocuk ne abi. gıcık der gibi. iğrenç bi söylenişi var. mont diyelim neyse.
gerçi bu sene kış ne ara geldi geçti anlamadımda. kar bile yağmadı hiç. hayatımda gördüğüm en sıcak kış mevsimiydi. offf konuya bi gelemedim. 6 sene önce aldığım montum giyilmez duruma geldiği için yeni bi mont almam gerekiyodu. hala da gerekiyo aslında. gerçi havalar ısındığı için bi bakıma da gerekmiyo. bu 6 sene önce aldığım mont çok dandik çıktı lan. ilk başta iyi gibiydi ama dandik çıktı işte. şu biraz uzun ve böyle kat kat şey olan montdandı. ya hani umut sarıkaya'nın montla sıç karikatüründeki montlardan. yani sıcak tutmasına tutuyodu ama aşırı sıcak tutuyodu. bi fırının içinde gibi hissediyodum kendimi. sırtımı çok sıcak yanan bi kalorifere yaslamış gibi hissediyodum. terletiyodu beni. soğuk havada terliyosun yani düşün ne pis bişey. bi de loft'dur, iyidir diye aldıydım ayıptır söylemesi. az da para vermediydim valla. ancak böyle aşırı, çok çok aşırı soğuk havalarda tam iyi oluyodu. ohh lan ne nefis montmuş bu diyodum. ama bu bahsettiğim havaya da iki-üç sefer anca denk geldim. neyse altı sene idare etti beni olsun. bi de bunun içinde kaz tüyü mü ne varmış. sonradan öğrendim. bilsem almazdım. (hayvan sevgisini vurgulamak) son zamanlarda bu mont artık iyice giyilmez duruma gelmişti. neden? çünkü afedersiniz ter kokuyodu lan pis pis. artık o içindeki kaz tüyümüdür ne haltsa nası oluyosa terimi içine emiyo herhalde, valla öyle iğrenç kokuyodu ki, anne dedim at şunu, giyilmez artık bu. insanlar beni dışlar bunu giyersem. anne tabi atar mı? anneler son raddeye kadar atmaz böyle şeyleri. du bi yıkayalım filan dedi. bu içindeki ufak kağıt gibi şeyde de, mümkün olduğunca yıkamayın, sabunlu suyla silip yatay bi şekilde kurutun diyo. ama bunun silinecek bi tarafı filan yok. sonra çamaşır makinesine atmaya karar verdik. size o küçük kağıt gibi şeyde yazanı söylüyorum aynen; çamaşır makinesinde yıkayacağınızda mont içindeki tüylerin homojenize dağılması için makinenin içine 3 adet tenis topu koyunuz. yok ebeyin amı!

nerden bulayım lan ben tenis topunu. rafael nadal'mıyım allahsızlar. hee dur maria sharapova bizim yan komşuydu ondan isteyim. hey allahım ya. hayır bi de sırf bu montu yıkamak için de gidip üç tane tenis topu alan varmıdır merak ediyorum. bi de tenis topundaki teknolojiye bak sen arkadaş. tüyleri homojenize dağıtıyo. tüyünüz filan allah muhafaza olurda homojenize dağılmazsa arkadaşlar ki ne çok pis bi durumdur tüylerin homojenize dağılmaması, yaşamayan bilemez zorluğunu, hemen gidip üç tane tenis topu alın. bakın nasılda homojenize dağılacak tüyleriniz. benden söylemesi. neyse işte biz yıkadık bu montu. tabi mont aynen tırt. üstelik ter kokusuda geçmemiş. mefta oldu yani mont. işte bu yüzden kışın başından beri bi mont alacam ben. iki defa başka bişey için dışardayken yol üstü denk geldiği için bi yerlere baktım ama hayatımda gördüğüm en kötü mont modellerini gördüm. onlar ne öyle ya, ne öyle. çok dandik. kimler alıyo anlamıyorum. hiçbirini beğenmedim. sonra netten baktım bi tane. iyi gibiydi ama tamda içime sinmedi. hah lan budur işte! diyemedim yani. sonra da neyse yarın, neyse yarın ayarlarım. off neyse yarın şeyaparım. yarın yarın yarın derkeen. geldik bu günlere :D havalar iyi gibi, insanlarda da bi yaz geldi lan muhabbeti var. mont filan almam ben şu saatten sonra :D artık seneye belki :D

10 Mart 2010 Çarşamba

buyrun

  • ben uyandığımda, acil bi işim yoksa böyle yatakta yatıp 10-15 dk mayışmayı çok severim. öyle uyanır uyanmaz kalkmam. ama benim o mayışma anımda odaya başka biri girerse hiç bi neden olmadığı halde hemen uyuyo numarası yaparım. ne manyaklık demi? hiç bi neden yok ama yapıyorum. bi de aksi gibi tam o ara bi yerin kaşınır ya, dayanabildiğim noktaya kadar dayanırım. dayanamadığım an böyle ıımmhh ııggg yaparak uyuyomuşda kaşıntıdan rahatsız olmuş ve kaşınan yerine abanıp hayvan gibi kaşıyan insan numarası yaparım. bi de yine bu uyuyo numarası yaptığım an odaya giren kişi beni uyandırmak için geldiyse öyle hemen uyanmam. hişş stick, uyan hadi stick dediğinde, ıımhhh ımmmggg noluyo ya, hııı nee? ımmggg yavv tamam. ıımmgg. sanki derin bi uykudan uyandırılan insan numarası yaparım. hatta bazen uyanamıyomuş numarası bile yaparım. uyanmam. sonra o kişi odadan çıktığında yorganın altına girer kıkır kıkır gülerim :p bazen yine bu uyuyo numarasını yaparken aklıma çok komik bişi gelir, tutamam kendimi kahkahayı bi patlarım. tabi odadaki insan şoklarda :D yaşıyom işte böyle şeyler.
  • hani tatile giden akraba evinin anahtarını size bırakır ya, arada bi kontrol et, çiçekleri sula filan gibisinden. işte ben o durumda o eve gittiğimde kendimi hırsız gibi hissediyorum abicim. çünkü o akrabanın oturduğu mahallede tanınmıyorum. bahçe kapısını açıp girerken filan sanki tüm mahalle beni izliyormuş gibi hissediyorum. sonra eve girince böyle her an biri içeri giriverecek ve napıyon lan sen burda! haaa! kimsin lan sen! haaa! pis hırsız! polis çağırııın! diyecek gibi geliyo. öyle bi tedirgin, öyle bi tırsa tırsa giriyorum eve. parmak uçlarımda yürüyorum ses çıkarmayım diye. bi de hiç bişeyi bozmamaya çalışıyorum. mesela mutfak kapısı kapalı bırakılmış ya. girip çıktıntan sonra yine kapatıyorum kapıyı. yürürken halı biraz kaydıysa filan düzeltiyorum eskisi gibi. her ihtimale karşı da savunma cümlelerimi kafamda hazırlıyorum. valla hırsız değilim ben abi, babamın dayısıgilin evi bura. valla akrabayım ben. al bak anahtar bak. valla bak iyi insanım ben.
  • amerikan polisinin araç içinde koca koca bardaklarda içtiği kahvenin tadı bambaşkadır bence. bi kere her an ihbar gelebilir, o tedirginlikle daha bi nefis gelir kahvenin tadı. tabi ihbar gelince o kahveyi camdan fırlatmanın tadı kahveyi içmekten bin kat daha güzel. sırf bunun yapmak için bile amerikaya gidip, polis akademisine katılır insan. (küçükken polis akademisi filmini çok izledim)

7 Mart 2010 Pazar

portakal nasıl yenir?

yıllardır bu şekilde portakal yemiyordum. farklı ve süper bi portakal soyma yönetmim vardır benim ama sıradışı bişiler yapıyım dedim ve yıllar sonra ilk defa bu şekilde dilimleyerek yedim portakalları. biraz uğraştırıcı ama emeğinizin karşılığını alıyosunuz. bu şekilde yemek çok zevkli. bi de dudaklarınızın kenarlarında hafif bi yanma hissi oluşturuyo. o hisse bayılıyorum. bu şekilde 3-4 portakal yedikten sonra sevgilinle öpüşeceksin. muhteşem olur. ımmmhh portakal kokulu böyle miss gibi, yana yana, ateşli!















farklı bi düşüncem daha var aslında. çok büyük bir ağzım ve güçlü bi çene yapım olsa da portakalları şöyle teker teker atsam ağzıma, patır patır yesem ne güzel olur. keşke olsa bu. fındık yer gibi portakal yiyosun düşünsene. yada portakallar artık öyle küçük küçük, böyle misket büyüklüğünde üretilse de gerçekleşse şu isteğim. böyle kabuğuyla filan yiyeceksin ama. ısırdıkça patır patır patlayacaklar o minik portakallar ağzının içinde. ne güzel olur şeker gibi. genetiğiyle oynayında yapın bunu sayın meyve genetikçileri. burdan size sesleniyorum. bana minik portakallar yapın.

6 Mart 2010 Cumartesi

abi beni sev!

  • hava durumunda balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı havanın yurdumuza girdiğini öğrendiğim an twitterda okuyacağım girdilerin tedirginliği tüm bedenimi sarıyor. soğuk terler dökerek soğuk ve yağışlı hava dalgasının yurdumuzu terk etmesini bekliyorum.
  • ya abicim fakir erkek tamam ama fakir kız çok iç burkucu ya :( böyle ne biçim hüzünlendirici bişi. insanın ağlayası geliyo. ama bak fakir erkek öyle mi? hiç umrumda bile olmaz fakir erkek. sürünsün köpek. hayvan herif. aşşalık pislik :p
  • insanlık olarak çok geliştik. işte şunu bulduk bunu bulduk. şu an aya filan hemen gidebiliyoruz, işte şu hastalığı yendik falan gibi bi ton şey söylüyoruz ya. bi de bunları böyle biz yaptık diyoruz hani. lan nere sen yaptın? hee? nere sen yaptın?! elin adamı yapmış, sende ben yaptım diyosun. ne yaptın allahını seversen lan. hayatında insanlık için yaptığın en faydalı şeyi söyle bana? en fazla ağaç dikmişindir. öyle malak gibi konuşup durmayın şunu bunu yaptık diye. sinir etmeyin adamı.
  • yaşasın kötülük! bugün yapacağımız kötülük 140 karaktere sığmayacağı için burdan yazmak istedim. birinci katta oturanlar için bu kötülüğümüz. apartman kapısının sesini duyma kolaylığı açısından böyle. eğer birinci katta oturuyosanız, yukarlardan biri, gıcık olduğunuz bi komşunuz mesela, apartman kapısını açmak için otomatiğe bastığında hemen sizde koşun otomatiğe basın durun uzun uzun. ve aşşağıdaki, apartmana yeni girmiş olan adam sinirlensin. üstelik yukardaki yapıyo zannetsin. tamaaaam laaağğn açıldı kapı diye bağırsın. kendi ailesindeki bireye kızsın. siz yine basın. sürekli basın. iyice delirsin. hauahaa. sizin bastığınızı asla bilemeyecek geri zekalı. puahuaha! adam yukarı çıkınca niye çok bastın diye tokatlayacak o çocuğu. bende sabahları yaptıkları tüm gürültünün intikamını almış olacam bu şekilde. ha ha ha! biliyorum hastayım ben. hasta bir köpeğim!

5 Mart 2010 Cuma

tahin - pekmez

şu aralar favori yiyeceğim tahin-pekmez karışımı + ekmek. belki de zalım nutellacılara karşı bir direniştir bu, bir başkaldırıdır. belki bu fotoğraf stickman öncülüğündeki nutella karşıtı direniş hareketini temsil eden bir simge olur zamanla. tişörtlerinize filan bastırırsınız. belki kolay görünüyor ama zor iştir tahin-pekmez yemek. tahindeki pekmez oranını iyi ayarlamak lazım. bu konuda ustayım. yeni nesillere de bu tadın aktarılması için yetiştirilmek üzere çırak alınacaktır. başvurular şahsen ve bizzat yapılacaktır. bu arada ben küçükken tahin'e tahan derdim. o da doğruymuş bi yerde. tahan da denirmiş.
küçükken çizgi film izlerken tahin-pekmez yemeye bayılırdım. o günleri tekrar yaşamak için televizyonda çizgi film varmı diye gezdim kanalları. bulamadım. çizgi filmsiz yiyorum artık tahin-pekmezi. bi de aslında şu gördüğünüz dilimler benim son tahin-pekmez dilimlerim olabilir. çünkü bizim bu süper tahini aldığımız adama araba çarpmış. dükkanı kapalıymış. kendisinin bol bol tahin yiyerek çabukcak iyileşip dükkanını açmasını ve beni tahinsiz bırakmamasını diliyorum. dikkat ederseniz onun için hiç bişey istemiyorum. tamamen kendi menfaatlerim uğruna konuştum. bir kaç dilim tahin-pekmezli ekmek uğruna. işte bu kadar acımasızdır insanoğlu, bu kadar gaddardır.

3 Mart 2010 Çarşamba

süt

arada sırada, yıllar önce popüler olan ama söylemek istemediğim bazı şarkılar dilime takılıyor ya, hemen mutfağa koşup 1 litrelik market markalı yarım yağlı UHT süte abanıyorum. ancak o sayede kendime gelebiliyorum. sağol market markalı 1 litrelik yarım yağlı UHT süt. saol sağlıklı ambalaj. iyi olanı koruyan tetrapak saol. iyki homojenize edilmişsin ki yağın üstte birikmiyor sevgili market markalı süt. seni çok seviyorum. ve ben, ambalajın açıldıktan sonra en fazla iki gün buzdolabında saklıyorum seni. gerçi en fazla 2 saate dibini görüyorum, görmezsem rahat edemiyorum, hep aklımın bi köşesinde oluyosun ama olsun. yine de o boş kutunu iki gün buzdolabında bekletiyorum. ne olur ne olmaz. adamlar uyarmış neme lazım. hoşçakal sevgili UHT süt. ve inekler. siz inekler evet. türkiyenin güzel inekleri! memelerinden UHT yarım yağlı süt akan inekler; ben en çok sizi seviyorum! en yakın zamanda sizi ahırlarınızda ziyarete geleceğim. sizlere taze otlar ve sapsarı samanlar getireceğim. ayrıca oyuncak bi tren alacağım size, dairesel rayları olan. sıkıldıkça bakarsınız. memelerinizden öpüyorum canlarım. oyyhh ağzıma süt geldi.