30 Nisan 2010 Cuma

fethi'nin son bombaları!

eskiden cdcilere; abi yabancı full karışık çeksene... derdik. onlarda çekerdi. ve biz o cdcileri bilgisayarımızdaki klasör adlarında yaşatıyoruz. örneğin; "fethi'nin son bombaları (YABANCI)" isimli klasörümüzde fethi abiyi yaşatıyoruz. fethi abiyi ve onun nasıl edindiğini asla bilemeyeceğimiz son bomba süper full yabancı mp3lerini. yaşa varol fethi abi. üç kuruşluk yabancı şarkı piyasası bilgimiz olduysa zamanında, o da senin sayende olmuştur. (bi de bu full olayı var. herşeyin sonuna bi full. mesela biri bi albüm çıkarıyo, adam onun ardına bi de full çakıveriyo. yarım mı koyacan sanki albümü)

geçenlerde iki film izledim rec ve rec2. ispanyolların bu r'leri bastıra bastıra söyleme olayını anlayamadım. sonra birden aklıma geldi, lan fransızlar da r'leri söylememek adına ekstra bi gayret harcıyo gibiler. işte o an tarihin akışını değiştirecek bişi buldum. hacı, bence fransızlar r'leri söyleyemeyen ispanyollardır. ispanyollar r'leri bastıra bastıra söylemeyi çok sevdikleri için r'leri söyleyemeyen kendi vatandaşlarından nefret edip, onları fransa adı altında bi ülkede toplamışlardır. inanmıyorsanız gidin araştırın.

hep düşünmüşümdür, acaba bulunduğum yerden dümdüz bi kuyu kazsam dünyanın öteki tarafından neresine çıkarım diye. sonra bunun bi sitesi varmış orayı buldum. tam bizim evin altından dümdüz bi kuyu kazsak dünyanın öteki tarafına, güney pasifik okyanusuna çıkıyom. şansıma tükürüyüm. hiç link filan istemeyin bizde bakalım diye, türkiye'nin neresinden kazarsan kaz güney pasifik okyanusuna çıkıyo. o lanet olasıca güney pasifik okyanusu. allah o okyanusun belasını versin. lanet pislik öküz pasifik.

26 Nisan 2010 Pazartesi

derya kuzusu bunlar!

Bana sürekli balıklarından bahsediyor. Hiç ilgilenmediğim halde ayıp olmasın diye balıklara meraklı bir insanmışım gibi davranıyorum. Değişik değişik balık isimleri söylüyor. Onların bir takım özelliklerini anlatıyor. Bende o çeşitler konusunda bi uzman edasında görüşlerimi bildiriyorum. Zaman zaman tonlaması daha heyecanlı bir hal alıyor. Bazı balıkların çok büyüdüğünü ve türlü şaklabanlıklar yaptığını söylüyor. Aynı tonlamayla ona katılıyorum. Hadi be! Oha vallamı len! Heyt bea! Diyorum. Kapıda onu beklerken gerçekleştirdiğimiz bu sohbet çok hoşuna gitmiş olacak ki beni ısrarla eve davet edip bu ilginç balıkları görmemi istiyor. Ayakkabılarımı çözmeye üşendiğim için patlıyorum artık. Lan siktirtme balıklarını! Yeter sus çık artık, iki saat oldu geleli diyorum. İşte o an gözleri doluyor, hemen içeri koşup akvaryumuna doğru eğiliyor ve başlıyor balıklarıyla konuşmaya. Açık kalan salon kapısından onu görebiliyorum. Korktunuz mu canlarım, korkmayın lütfen. Ben hep yanınızdayım diyor. Sizler benim tek dostlarımsınız diyor. Gözyaşlarıyla akvaryumdaki su ve tuz seviyesini artırıyor. Bu duruma içim burkulduğundan hemen bir cdciye gidiyorum. kayıp balık nemo’nun dvdsini çektiriyorum. cdci’den dvdnin üstüne “aslında ben de balıkları çok severim… bi dost” yazmasını istiyorum, beni kırmıyor ve bunu yapıyor. Sonra bir gece vakti bu dvdyi kapısının önüne bırakıp kaçıyorum. ama şimdi hiçbi yere bağlayamadım ben bu olayı. Su ürünleri okuyan arkadaşlar varsa aramızda, onlarında yapabileceği bir şey yok. Ne yapabilirler ki. Akvaryum balıklarından çıktım yola ama şu an küçükken gittiğimiz ve pek eğlendiğimiz balık hali geldi aklıma. Oradaki balıkları düşünmek istiyorum bi süre. Müsaadenizle… sana küçük hamsiler aldım balık pazarından…

(bu arada hakkaten akvaryumlara ve o şaşkın japon balıklarına bi hayranlık, bi merak başladı bende)

23 Nisan 2010 Cuma

lezzet bekçisi

tuz..? limon..? karabiber..? jest ve mimik ağırlıklı, tek gösterimlik hareketlerle canlandırılan, can yakan sorular bunlar. be adam, sen atmışın yemeğine tuzunu, karabiberini... efenim? sıkmışın limonunu, eyvallah. ama nedir bana beslediğin bu kin? niye kendi yemeğine tuzunu attıktan sonra kafama vuracak gibi kaldırıp gözlerini bana dikerek, konuşmadan "-sana da atıyım mı?" diye soruyorsun? ha!? neden yapıyorsun bunu? üstelik bu sessiz soruna benden çok sesli ve net bir cevap bekliyorsun. ben bu cevabı vermeden de geri adım atmıyorsun. indirmiyorsun elindeki tuzluğu. birde benim o an ağzım doluysa, başladıysam yemeğimi yemeye... vay halime. hele ki kaşığımı sallayıp yemeği tam ağzıma götürüyorken yaptıysan bunu!? ya çıkaracağım garip sesleri yanlış anlayacak ve tuzu boca edeceksin yemeğime, yada ben senin bu hamleni engellemek için içi yemek dolu kaşığımı savurup ortalığı berbat edeceğim. biber, tuz, karabiber... bunları engellemek limona göre çok daha kolaydır. en fecisidir limon. çünkü bir anda sıkılıverir. dökmek için kabını sallamak gerekmez. sıkar ve işi bitirilir yanımızdaki lezzet bekçisi tarafından. üstelik elimizle itsek bile yatağından çıkan limon bir şekilde tabağımızdaki yemeğin içinde yerini bulur. aynı zamanda gözünüzede isabet edebilir ki sofra başında göz acısı çekmek tarif edilemez bir zorluk derecesindedir.

peki derdin ne senin be adam?! niye kendi damak tadını bana empoze etmeye çalışıyorsun? veya damak tadlarımızın aynı olduğu iddiasını tuzluk-karabiberlik-kırmızı pul biberlik ve limon gibi araçlarla bana ispat etme hevesin niye? nerden buluyorsun bu cesareti? bu ne cüret! iyi niyetle yapıyorsun bunu belki ama yine de canımı sıkıyorsun be adam. ne yaparsam yapayım, bir kere bile bu tekliflerine pozitif yaklaşmasam, hatta ve hatta ömür boyu geri çevirsemde bu tekliflerini, sen hiç bir şey anlamayıp yine tuzluğu benim tabağıma uzatıp o sessiz bakışlarını dikeceksin üstüme ve iştahımı yerle bir edeceksin. bir gün ne yapmaktan korkuyorum biliyor musun bay başkalarının damak tadına burnunu sokan; -eeehh yeter be! sanane atacağım karabiberden, naneden! sen ne karışırsın benim çorbamın limonuna? ben kendi tuzumu, biberimi atamıyor muyum? çorbadan bir kaşık aldıktan sonra neyin gerekli olduğunu idrak edemeyecek kapasitedemiyim?! saa naa nee! ben sıkamıyor muyum kendi limonu mu?! bunu yapmaktan vazgeç lanet zenci!.. aylarca, baharat dükkanında çalışan ve bu konuda uzmanlaşan arkadaşımın yanına gittim geldim sohbet etmek için. o insan bile bana böyle bir davranışta bulunmadı beraber yemek yediğimiz zamanlar. sen kim oluyorsun yahu! neyse ki çok sık yemek yemiyoruz senle birlikte.

her ne kadar sana isyan etmekten korktuğumu söylesemde, az önce kurduğum şiddet dolu cümleleri asla diyemeyeceğim sana ve her defasında reddetsemde teklifini, sen her yemekte bu hareketlerini ısrarla yapmaya devam edeceksin. hayatımız bu şekilde sürüp gidecek. büyük büyük deden osmanlı sarayında baharatçı başımıydı bilmiyorum ama bu davranışlarının altında yatan psikolojik etkileri bulup çıkarmaya an itibaritle and içiyorum. bunu yapmalıyım. o sebepleri bulup çıkartacağım. bundan ancak bu şekilde kurtulabilir ve yemeklerimi huzurla yiyebilirim. baharatlar aşkına, afiyet olsun.

22 Nisan 2010 Perşembe

bir koku var burda, kurtarın beni!

dün akşam saat 9 da uyandığımdan beri çok fenayım. neden diyeceksiniz siz şimdi. lanet bir pislik gibi karşıma geçip, umarsızca -neden? diyeceksiniz! hadi durmayın deyiverin hele! nedeni çok acı bi olay. dün aile bireylerimden kimliğini belirlediğim ama isimlerini burda açıklamak istemediğim iki kişi, akşam yemeğinde sarımsak ve/veya sarımsaklı yemekler yemiş. lanet olsun onlara! zaten acayip bi rüya görmüştüm. tırsa tırsa kalkmıştım ve henüz kendime gelememiştim, rüyanın etkisindeydim. rüya şu şekilde. bizim evin karşısına acayip bi şekilde saçma sapan bi inşaat yapılıyo. çoluk çocuk herkes çalışıyo. sonra kapı çalıyo ve iki tane kız geliyo. bana diyolar ki, yeni evimiz için eşya yardımında bulunur musunuz? ben de diyorum ki, hayır bulunamam, kusura bakmayın. onlar da tamam o zaman diyolar ve tam çıkacakken biri bana dönüp. o zaman bi kere sarılayım diyor ve bende tamam diyorum kek gibi sarılıyorum kıza. sarılma anı hoşuma gidiyor ama tam o anda o orospu kafamı ısırıyor ve kafamdan ufak bi parça koparıyor. vay amına koduğumun orospusu diyorum saçından bi yakalıyorum ben bunu. diğeri kaçıyor. bunu sürükleye sürükleye odanın ortasına getiriyorum. vuruyorum filan. gerisini hatırlamıyom. böyle pislik bi rüya. herneyse ben uyanmışım ve hala bi kızın beni ısıracağından korkarak evin içinde dolaşıyorum. o anda pis bi koku hissettim. ne olduğunu tam anlayamadım ilk önce. korkudan sıçtım sandım ama değildi. içeri gittim ve kanepede oturan kardeşime dönüp, oolum ne kokuyo lan ev?! diye sordum. ağzından sadece şu iki kelimelik cümle çıktı; -sarımsak yediler!...

oouuuvvv fffuuuuccckkk!! diye bağırdım o an. prison break izlemekle daldığım yabancı dizi alemlerinin dilime olan etkileri geldi bi an aklıma ama evdeki koku bunu bastırdı. şu an öğlen oldu nerdeyse ama o koku, o lanet sarımsak kokusu evin her cm karesinde hala buram buram hissettiyor kendini. dünyada en nefret ettiğim kokudur bu. nefes aldıkça ağzıma yüzüme bulaşıyo sanki o koku. böyle havada bi yağ tabakası var gibi hissettiriyo bana. ıyyk iğrenç lan.

bakın şimdi biri çıkıpta derse ki o sarmısak diye yazılır. bu sinirle onun ağzına bi vururum. gan gelir ağzından.

ühühühü... ne kokuymuş bu böyle arkadaş, ölüyorum ya şu an. işkence bu. böyle çile yaşamadım. aşk acısı, montla sıçmak filan hiçbişeymiş. şu an bunu anladım ben. beynime beynime işliyo koku :(

16 Nisan 2010 Cuma

Mahmupaşa'dan Stickman'e

merhaba sinemasever..

mesela tarantino... tarantino son filminde uma thurman'ın...?!...
çok yanlış yaptı!

avatar! avatar hala bazı sinemalarda gösterimde amaaa sinema denen saçmalığa gitmeyin. kaliteli görüntüsü hala internete düşmedi. ama ben siparişini verdim. arkadaşlar bluray versiyonunu rapide yükleyecekler. ha şimdi diyeceksiniz; ben 3d imax'de 3d gözlüğümü takıp izleyerek oyuncuk görmek istiyorum... bırakın oyunculuğu ya...

o Charlie Chaplin'in o mimikleri, o Woody Allen gibi anası gili davanlara goyması... ya o Jack Nicholson'ın Shining'deki hallerine ne demeli? adam çıldırdı ya, baltayla kapı kırdı adam. o derece.

bizimkide oyunculuk... hırsız var turkish action dıkşın dıkşın. şans kapıyı kırınca; yok efendim köpek balığı geldi de ossurdum gaçtı. hiç.

bu arada, altın berlin ayısı ödüllü, duvara karşının starı sibel kekilli'nin yeni, ilginç bir filmi geldi. gerçekten deneysel. ritmik olarak hızlı. prodüksiyon zayıf, fazla kostümsüz. ama insani değerler açısından çok öğretici. bazı karelerde dört ayrı vucüt aynı bünyede toplanıyor. güzel bi film. onu da sinemaseverlere tavsiye ederim.

(bu arada avatar'ı 3d izleyip öküz gibi spoiler verenlere laf atıp, sitem edip duruyordum ama burda da 3d salon varmış ve ben bilmiyormuşum. öğrendiğimde de film vizyondan kalmıştı. yani gitti gül gibi film ühühüh. pisi pisine kaçırdım güzelim filmi)


yıllardır deli gibi izlemek istediğim ama bi şekilde izleyemediğim ve daha önce izlediğim ama tekrar izlemek istediğim filmlerin bir kısmını bi şekilde edindim ve edinmeye devam ediyorum. artık bu süreç ölene kadar sürecek tabi. şu soldaki listede 220 kadar film var. izlediklerimi kırmızıyla çizdim. ha çizmediğim ama izlediklerim de var ama onlar tekrar izlemek isteyipde daha izleyemediklerim. baya çok film var. hele bi de daha indirilecek filmler varki ohoooo çok fazla. hepsini izlemeye ömrümün yeteceğinden bile emin değilim :) çünkü ben sadece gece ve karanlık ortamda film izleyebiliyorum. tek ışık ekrandan gelen ışık olacak. böyle çok cins huylarım var. bu şartları sağlamak da pek kolay olmuyor. inanın klavyedeki NumLuck tuşunun ışığı bile film izlerken beni rahatsız ettiği için kapatıyorum. hatta odaya siyah ve kalın bi perde alıp gündüz pencereden gelen ışığı tamamen kesip film keyfini gündüz yaşama düşüncesi de var kafamda.

bu listedeki filmlerden bildiğiniz varsa, -lan stick! olum şu film çok süper lan, ilk onu izle bence.. derseniz, o dediğiniz filme şöyle bi bakarım. ama yine canım hangisini isterse onu izlerim. hiç kusura bakmayın. size kusura bakmayın dedim!

bi zamanlar 1,5 ay kadar korsan cd'de çalışmıştım. ondan olsa gerek Şahan'ın Mahmutpaşada'dan VCDye skeçleri favorilerimden :D

mahmutpaşadan vcdye
1 2 3

not: spoiler veren insanlardan nefret ederim!

14 Nisan 2010 Çarşamba

hasan'lara herkes basarmış ooğluuum!

şimdi hasanlar öncelikle bi sakin olsun. basmayacaz size heuheue :p ya bi dur hasan kardeşim allaa alla bi dinle. bişi anlatacaz herhalde. şimdi vakit bi vakit, böyle 12-13 yaşlarında filanız. mahallede bi akşam oturmuş, arkadaşlarla ölümüne çekirdek çitliyoruz. önümüzde ufak bi tepecik şeklinde çitlenmiş bi çekirdek yığını var. neyse işte konuşuyo arkadaşlar. konu nasıl geldi bilmiyorum. bi kelime oyunu filan döndü herhalde, hasan diye bi arkadaşa başka bi arkadaş dedi ki, heee zaten hasanlara herkes basarmış oluum! o sırada da önümüzden iki tane böyle bela tip geçiyo. birini daha önceden biliyoruz, annesi ve iki kız kardeşi orospu. baya bildiğiniz net orospu yani. para karşılığında cinsel ilişkiye giriyolar işte. çocuğun tipi öyle bela gibi gözükse de muhabbeti olan biriydi. artık olayı kabullenmiş yani, bazen bizi başına toplayıp yok dağda şöyle sikiştim, bölye yaptım filan komik şekilde anlatıyo. ama onun yanındaki gerçekten böyle bela tip. işte arkadaş tam hasanlara herkes basarmış derken bunlar önümüzden geçmesin mi? ve o bela tipin adı hasan olmasın mı? tam o cümle söylediniğinde herif bi döndü, bize doğru bi baktı! annesi ve kardeşleri orospu olan yani orospu çocuğu bize dönüp beyler arkadaşın adı da hasan ben karışmam valla dedi. sonra hasanlara herkes basar diyen arkadaş, pardon abi, kusura bakma, ben şu arkadaşa şakasına demiştim dedi. sonra hiç bişi demeden yürüyüp gittiler. ehuee iyki o hasan psikopata bağlayıp da hepimize basmadı orda. çünkü üstünü bi silkelesen kelebektir, sustalıdır bi çok bıçak dökülecek bi insandı. tipinden belliydi. yüzünde; cebimde kelebek var, herhangi bi yamuk halinde ciğerinize sokarım ifadesi net olarak okunuyodu. hatta ağzında jilet çevirdiğini görür gibi oldu bi ara. ucuz kurtulduk hasan kardeşimizden.

13 Nisan 2010 Salı

pııırrr pııırrr eşşooğleşşek!

az önce düşündüm de, eşşeğe altın kafes vursam, böyle kafasına kafasına vursam. amına koysam o eşşeğin o altın kafesle. bülbül buna ne derdi bilemem. kızabilirdi. vay efendim sen benim altın kafesimi nasıl eşşeğe vurursun da, eşşek kılı ettin gül gibin kafesimi de, bilmem ne de. onun çözümü de kolay aslında. bülbülün üstüne altın semeri bi atarım. ezilir kalır bu enayi altın semer altında. ölür. sonra ille de vatanım desin bakalım. ölmüş gitmişin. hem bülbülün vatanımı olur allaasen. bülbülsün lan. sikindirik bi kuşsun işte. ne vatanından bahsediyosun. böyle belgeseller var bi de demi. yok bilmem ne kuşlarının anavatanı filan. sanki oranın hükümetini o kuşlar kurdu. uçup uçup duruyolar lan ne var sanki başka yaptıkları. bi de ben şimdi ilk defa merak ettim bülbül fotoğraflarına baktım. hiç hayal ettiğim gibi bi kuş değilmiş. ben sanıyorum ki böyle tiviti'nin kafesi gibi bi altın kafes içinde, böyle ağır abi tavırlarında iri bir kuş. ama öyle değilmiş. serçeden hallice bişey. serçeyi niye küçümsüyorum ki şimdi. alla alla ne zararı var sanki bana. öyle takılıyolar kendi hallerinde. hayret bişi. acaba altın semerini bülbül'ün üstüne attığımı öğrenirse eşşek hayvanı anırır mı ki? hem anırıp hem alınır mı ki eşşooğleşşeek! ne derse desin o şerefsiz eşşek. söylediklerinin hiç biri umrumda değil!

12 Nisan 2010 Pazartesi

bana adres sorarsanız ağlayabilirim!

adres sorulunca bildiği halde sırf adiliğine tarif etmeyen insanlar var. hadi üşengeçlikten tarif etmezsin ona eyvallah derim. ama sırf, lan dur tarif etmeyim de arasın dursun it diye geçiriyo içinden. valla var böyle insanlar. bi de bildiği halde tarif etmesi çok zor olduğu için tarif etmeyen insanlar var. hah işte ben onlardanım. çünkü adam bana gideceği yeri öyle bi noktadan soruyor ki, bi tarif etmeye kalksam rezil olacam biliyorum. anlatamam ki abicim. yani beni bırak ordan, o sorduğu yere gayet güzel yürür giderim ama anlatarak tutturamam koordinatları. hemen bende buraların yabancısıyımgillerden oluveririm. bende buralı değilimcigillerden de oluveririm.

bi de adres soran insanların hepsinde hafif bi şerefsizlik var bence. çünkü bazen hakkaten bilmediğim bi yeri soruyo. diyorum ki; kardeşim bilmiyorum. o an varya, onun o bakışını görmelisiniz. peki iyi günler diyo ama o bakış varya o bakış. hadi lan, ne biçimde biliyosun şerefsiz adi pislik seni. sırf üşendiğinden söylemiyosun. hergün gittiğin yer, adiliğine söylemiyosun bana bakışı var gözlerinde.

tuhaftır, ben çok nadir şekilde hakkaten ben de buraların yabancısıyım oluyorum. bi kere böyle çok hafif yağmurlu temiz bi hava vardı.lan biraz bisiklet süreyim dedim. merkezden uzaklaştım baya böyle. artık yol kenarlarında çiftliklerin, tarlaların filan olduğu bi yerlere geldim ama ufaktanda bi yerleşim alanı gibi. oksijen oranı da yüksekti baya. bisikletle gidiyorum, adamın teki yanaştı arabayla. sağ camı açtı. elinde bi kargo var. adresi söyledi bana. biliyomusunuz dedi. valla bende buraların yabancısıyım dedim. bi araba ve bisiklet yanyana gidiyo tabi bu olurken. bu yetmiyo gibi inansın diye de, valla bisiklet dolaşmaya çıkmıştım ben, o yüzden geldim buralara dedim. adam da yaa öyle mi? dedi. hani şey gibisinden. biz böyle günlük hayatın koşuşturmacasına dalıp, doğayı unutmuşuz ama sen muhteşemsin. doğayla iç içe ne güzel bisiklet sürüyosun tonunda dedi. sonra gitti.

8 yıl yaşadığım bi evin biraz arka tarafında bi hastane vardı. üşenmedim ben o 8 yılın ortalamasını hesapladım. günde tam 6 kişi bana o hastaneyi sormuş. bence bunun karşılığında sağlık bakanlığı en azından benim sağlık karnemin süresini 6 aylığına uzatmalı :D yani sonuçta 17520 kez bu hastaneye nasıl gideceklerini tarif etmişim ben insanlara. kimbilir ne hayatlar kurtardım, kimbilir ne insanlar iyileştirdim. 6 ay sağlık karnesinin süresini uzatmak ne ki bunun yanında.

6 Nisan 2010 Salı

RTVci Ömer

ortak bi amaç uğrunda beklediğimiz öğrenci işleri odasının önünde bizi bekletenlere karşı benzer sitemkar laflar ederken tanışıyoruz ömer'le. dünyanın en büyük dostlukları herhangi bir kuyrukta aynı probleme sitem eden insanlar arasında başlarmış derler. şaka şaka demezler. ömer'in henüz bi kaç gün önce geldiği bu şehir hakkındaki tüm bilgisi; türkiye siyasi haritasında kapladığı alanın büyüklüğünden ve bazı kendini bilmez insanların uydurduğu deli saçmalıklarından ibaretdi. karşısında tecrübeli öğrenciyi bulmanın heycanıyla soru yağmuruna tutuyordu beni ömer. bende cevaplıyordum sorularını. şu şöyledir, bu böyledir diyordum. bu şöyleyse, şu böyle değildir de diyordum. hatta bu böyle olan şu şöylelerin o öyle olmaması ihtimalini aklına bile getirme ömer! diyordum sert bir ses tonuyla.

25 yaşında ömer. 25 yaşında üniversiteye yeni başlamış bir genç. hayırdır niye bu kadar geciktin diye soruyorum ömer'e. aslında sorarken ömer'in tipi, cümle kuruş tarzı, jest ve mimiklerinden çoktan çözmüştüm olayını ve soruma verdiği yanıtlar beni haksız çıkarmıyordu. bela bi adam olacak ki pek çok liseden atılmış ömer. vaktiyle isyankar bi gençmiş anlaşılan. futbolda oynuyormuş o zamanlar. geleceği varmış bu konuda. o yüzden de pek iplememiş bu durumu. yıllar böyle geçmiş. ama sonrasında başına gelen bi sakatlıktan sonra hayatın gerçekleri tokatlamış ömer'i. profesyonellik hayalleri bitmiş artık. liseyi zar zor dışardan bitirip, öss'ye hazırlanmış ve yerleşmiş bizim fakültenin radyo-televizyon ve sinema bölümüne. o sırada beklediğimiz insan geliyor ve hallediyoruz öğrenci işimizi. işimizi hallettikten sonra çıkışa doğru yürürken gel sana bi çay ısmarlayım diyorum ömer'e. ömer'de, olmaaaz ben ısmarlayacam! diyor. ehehe hadi bakalım, diyorum.

kantine varınca nasıl olduysa bi anda türk sinemasının gerçekçiliğine dönüyor sohbet konumuz. türk sinemasının gerçekçiliği üzerine akıcı bi sohbet gerçekleştiriyoruz ömer'le. kantinin yer yer kirli, yer yer sararmış ve yapış yapış olmuş bi masasının üstünde az önce aldığımız çaylar duruyor. çayını alırken dikkat ettim, 5 şeker attı ömer. o anda tiksindim ömer'den. soğudum. çünkü ben çayına çok şeker atan insanlardan nefret eden bi kişiliğe sahibim. birde bunun üzerine ilk yudumunu borazan öttürür gibi hüpleterek içince ömer, o ses kantinin duvarlarında yankılanınca iyice kıl oldum ben buna. elimde tuttuğum kaynar çayı suratına çarpasım geldi. o derece.

tüm bunlar gerçekleşirken, ömer'in türk sinemasının gerçekçiliğinin karşıtı olarak yerden yere vurduğu tek film harry potter'dı.

-ya abi, türk sineması çok gerçekçi!... bu harika bişey. ama bak hollywood mesela, harry potter'a bak!...
-fantastik?!.. (tramvayda bi kızdan duymuştum, anında yapıştırdım fantastiği)
-saçma sapan bi film harry potter ya...

arada bir tekrar futbola dönmeyi hayal ettiğini, futbolda çok para olduğunu söylüyordu ömer. birinci ve ikinci ligde oynayan arkadaşlarından ve aldıkları ücretlerden bahsediyordu bana. sonra ani bir değişimle, hiç çekinmeden hayat üzerine ramiz dayı tadında cümleler kuruyordu. bu cümlelerden sonra da burnundan hafif ama derince bir nefes vererek aynı anda dişlerini göstermeden hafifçe gülerek ve biraz da gözlerini kısıp sol tarafa bakarak masanın karşısından bana doğru eğiliyor ve anlayamadığım şeyler söylüyordu. -efendim? ne dedin? hı, pardon? duyamadım ya? gibi sorular sorup onun bu davranışını tekrar etmesini de istemiyordum. bende bu yüzden anlamış gibi yapıp onun gibi hafifçe gülerekten başımı sallayarak onaylıyordum söylediklerini. kimbilir neler diyordu ömer. kimbilir ne dünyalar yaratıp ne hayatlar yaşıyordu oralarda.

bi de hayatı sürekli olarak saniyede 24 kareye, bir film şeridinin içine bağlayan insanlardandı ömer. ard arda savurduğumuz cümlelerin ardından masada oluşan sessizliği -öyle işte ya, herkesin hayatı bambaşka, herkesin bir hikayesi var. hayat bir film, bizde o filmdeki oyuncularız. kimimiz başrol, kimimiz figüran. kimimizin dramdır hayatı, kimimizin komedi... diyerek bozuyordu.

ömer'in üniversiteye gelen her yeni öğrenci gibi delicesine kısa film çekmek istediğini bu cümlelerinden anlamıştım. o an geleceğin entel bağımsız film yönetmenini görür gibi oldum karşımda ama kısa film konusunda gelebileceği en üst seviye, sabah çalar saatle uyanan, yüzünü yıkayıp dişlerini fırçalayan ve sonrasında giyinip dışarı çıkan bi genci çekebilmek olacaktı sadece. benim sormamı beklermişcesine kısa film üzerine düşündüklerini bir çırpıda anlatıverdi ömer. kafasında henüz senaryolaştırmadığı süper fikirleri olduğundan bahsediyordu. umut verdim ömer'e. sen yaparsın ömerim, güveniyorum ben sana dedim. mezun olunca en iyi ihtimal yerel bi tv kanalında kameraman olacağını bile bile kırmadım ömer'in hayallerini, incitmedim ruhunu. senden bi bok olmaz ömer demedim, diyemedim.

ömer yine ani bir değişimle ramiz dayı tadında cümleler kurmaya başlamıştı. sanırım onun bu ani değişiminin sırrını çözmüştüm. beş şekerli çayından hüpleterek içtiği her yudumdan sonra bir kaç saniyeliğine ramiz dayı'ya dönüşüyordu ömer. onun bu durumdan derhal kurtulması için kendi çayımı fondip yaptım. bu hareketim karşısında kayıtsız kalmadı ve o da bir dikişte bardağında tek bir damla bırakmamacasına içip bitirdi çayını. -haydi ben kaçayım, tekrardan memnun oldum ömer, çay için teşekkürler diyip kalktım. dur bende geleyim seninle.. dedi. tam fakültenin kapısından çıkarken pek sevdiğim eski danışmanım tatlı mı tatlı bi insan olan duygu hocaya soracağım bi soruyu hatırladım. tüm bu olaylardan önce odasında olmadığı için soramamıştım. gerçekten böyle bişi yaşamıştım. ömer'den kurtulmak için uydurduğum bi yalan değildi. ömer'e dönüp, haa bi dakika ya, benim bi hocayla görüşmem gerekiyordu, sen git, sonra görüşürüz dedim. itiraz etmeden gitti. herhangi bi hocayı odasında bulamadığım için hiç bu kadar sevinmemiştim o güne kadar. iyki de bulamamıştım ki tekrar gitmek zorunda kalmıştım. çünkü bu şekilde kurtulmuştum ramiz'den, ıı şey ömer'den.

4 Nisan 2010 Pazar

bu kayıt yazar tarafından kaldırıldı!

lan sevgili insanlar. arada sırada eski yazılarımı karıştırıyorumda şöyle. yaptığınız yorumları silmişiniz lan. sonra ben mal mal boşluğa karşı cevap verir gibi olmuşum. okuyorum şimdi yorumları, cevap vermişim birilerine ama cevap verdiğim kişilerin yorumları yok olmuş. napmışlar. silmişler. derdiniz ne? yazdığınız yorumu sonradan niye siliyosunuz? yapmayın böyle şeyler. sevgili bloggerda duysun sesimi. ben izin vermeden yorum nasıl silinir! onun bi ayarlamasını yapsınlar.

sizi bilmem ama ben daha ferdi tayfur ile britney spears'ın aynı gezegen üzerinde yaşadığını yeni yeni kabullenebiliyorum.

mesela Naomi Watts ve bizim eski ev sahibi kadının aynı gezegen üzerinde yaşadığını henüz kabullenemedim. yani mümkün değil ya. olmaz öyle şey. bi gidin lan şurdan. bi de dvj bazuka'yı ve bizim komşu kızının annesini düşün mesela. hiç yani. gerçekten inanılmaz. hele Lebron James ve Ankaralı Turgut. aklım almıyo. olacak iş değil.

ben varya, kendimin yapamayacağı bi işi eleştirmeye çekiniyorum arkadaş. o an o işi yapan şahıs odamın kapısını açıp aniden içeri girerek; -al lan sen yap o zaman... diyiverecekmiş gibi geliyo.

uzunca bi dönem arkadaşlar arasında bilgisayardan anlayan, format atmaya çağırılan arkadaş olarak anıldım. halbuki pekde bilmiyodum. bilgisayarını tamamen bozduğum insanlar bile oldu. neyse ki geçti o yıllar dostlar, neyse ki geride kaldı herşey. oh.

ben radyo dinleyemiyom desem inanır mısınız? o insanlar konuşuyo hani öyle, ben böyle etrafa bakınıyorum lan nerdeler diye. görmem lazım illaki. tuhaf oluyo işte öyle arkamdan konuşuyolar gibi. bu mantıkla gidersek telefonla da konuşmaman lazım diyosunuz demi. nah dersiniz. ağzınıza bi yumruk vururum. diyemezsiniz.

dün akşam camı 5 dk açıyımda oda havalansın dedim. demekle de kalmadım üşenmedim açtım o lanet camı. ve o şerefsiz lanet camdan içeri böcek girmiş nası girdiyse. girsin eyvallah. o da bi canlı sonuçta. misafirimiz olsun ama piç kurusu böcek gelmiş bardağımın içine girmiş. tamda ne biçim susamıştım. su içeyim dedim. bardağa uzandım. dünya başıma yıkıldı. o böcek orda bardağımın içindeydi. aldım selpağı elime. bi boğdum ben bunu. hıı dedim, bardağımamı girersin sen. gıkını bile çıkaramadı. selpağın içinde iyi bi ezdim ben bunu. sonra çöpe attım. inanabiliyomusunuz onu çöpe attım. şu an çöpün içinde.

2 Nisan 2010 Cuma

funny games türkiye


Naked City - Bonehead (Funny Games Soundtrack)

michael haneke'nin 1997'de çektiği funny games filmini izlemediyseniz bu çizimden hiç bi halt anlamamanız normal. endişelenmeyin. filmi izleyin ;) aynı filmin bi de 2007 yapımı var. eğer izleyecekseniz aman ha onunla karıştırmayın! bok etmeyin filmi. 1997 yapımını izleyin!