31 Ağustos 2010 Salı

karaibrahimgil

soyadımın KARAİBRAHİMGİL olmasını isterdim. çok belalı bi sülaleden geliyo gibi gösterir insanı. mesela bi yerde oturan bi grup insan benim geldiğimi görüyolar ve aralarında şöyle bi konuşma geçiyo; aaa stickman geliyo, aman abicim hemen gidelim, başımıza bela olur. karaibrahimgillerden bu stickman. çok bela adam. valla harcar bizi... gibi. aslında soyadım gerçekten KARAİBRAHİMGİL olsa, hiç böyle bişi olmaz. neden? diyeceksiniz siz şimdi. dediniz mi? dediyseniz cümleye devam edin. (demediyseniz defolun gidin burdan) hepsi Nil Karaibrahimgil'in suçu. yok efendim kek yaptı, yok efendim bütün kızları topladı bi araya. tek taştır bilmem nedir bi olaylara girdi. sertlikten eser bırakmadı babalar gibi soyadında. şimdi şu yukardaki konuşmaları tekrar düşünün. stickman uzaktan belirir ve bu gruba doğru yürüyodur. ve konuşmalar başlar; hişşş bakın lan karaibrahimgillerden stickman geliyo. ahaha kek yaptın mı laaan stickmaaan. kekçi. toplandınız mı lan bütün kızlar. toplanın gelin gelin kek yiyelim hep beraber... gördünüz işte. bitirdi gül gibi soyadı. ah ulan nil. durduk yere sinirlendirdin beni.

20 Ağustos 2010 Cuma

pozitif ramazan yalnızlığı

şundan emin olun ki, kalabalık sofrada ilk su içen insan olmayı kesinlikle istemezsiniz. şişeden bardağınıza düşen ilk su damlasıyla birlikte o vahşi ellerin hepsi kendi bardaklarına saniyenin binde biri gibi bir sürede ulaşır ve o bardaklar aynı hızla suratınıza doğrultulur. kendi bardağınıza suyu doldurduktan sonra o hayvan gibi tutulan bardakları da doldurursunuz. artık içinde su olmayan şişeyi yerine bıraktığınızda herkes çoktan suyunu içip bitirmiştir ama suya hamleyi ilk yapan ve o kadar emek veren kişi olarak siz bi yudum bile içememişinizdir. çok susuz ve çok mutsuzsunuzdur. ramazan yalnızlığını mumla ararsınız. o an bardağın içindeki suya bakarak ramazan yalnızlığını görürsünüz. sabredersiniz ve ramazanının gelişiyle birlikte o muhteşem ramazan yalnızlığına kavuşursunuz. ve ardından seri ramazan yalnızlıkları devam eder. işte bunu seviyorum bebek.

19 Ağustos 2010 Perşembe

ameliyat ayakkabısı

evet, hayalgücüm sınır tanımıyordu. adımı dünya tıp tarihine altın harflerle yazdırabilirdim. elimde amliyat ayakkabılarıyla çekilmiş bi fotoğrafım boston'daki tıp müzesinde sergilenebilirdi. (boston'da bi tıp müzesi olduğunu biliyorum, ya siz?) aynı fotoğrafın önünde, kendi tasarlayıp, geliştirip ürettiğim ameliyat ayakkabılarının ilki durabilirdi. tıp öğrencileri bu müzeyi gezerken, eserimin önünde durup, birbirlerine dönerek; -hey bak, dünyaca ünlü türk hekim stickman'in ürettiği ilk ameliyat ayakkabıları bunlar... diyebilirdi.

kendime geldim. ameliyat ayakkabısı diye bişey yoktu. zaten buna ihtiyaç da yoktu. bi insan ameliyat olurken neden ayakkabı giysin ki? hiç yoktan sektör yaratmaya çalışmışım resmen. girişimci iş adamı kimliğime bi dur desem iyi olacak. (bu kişinin ameliyat olmadan önce fotoğraf çektirmesi konusuna hiç değinmeyeceğim) (ayrıca ayakkabının iğrençliği konusuna da hiç değinmeyeceğim, değinmedim zaten. değinecek olsam şimdiye kadar çoktan değinmiştim. nasıl da enayi gibi beklediniz değineyim diye)

15 Ağustos 2010 Pazar

korkmaz teyzenin ev yemekleri lokantası

ava çok sıcak. son günlerde en çok duyduğumuz (hatta son haftalarda) ve duymaktan bıktığımız cümle. her hafta, tam bitecek derken yeni bir sıcak hava dalgasına daha maruz kalıyoruz. hava durumu sunucuları hiç utanmadan sıkılmadan; -sıcaklar bir hafta daha devam edecek... diyor. buynumu büküyorum. için için üzülüyorum.

güven kelimesinin anlamını yitirdiği günlerle dolu hayatım. güven, istanbulda bir semt ismi olmalı artık. hatta semt olmak bile yetmez. şehir olsun.

sıcaktan bunalmış bi halde yatağımda uzanmış öylece duruyorum. üzerimde dün akşamdan kalma bi moral bozukluğu var. içim geçmiş. karnım aç. neyse ki çözümü var bunun. tesadüfe bak, karnım acıkıyor ve hiç bilmediğim bi yerde sıcacık bi ev yemekleri lokantası çıkıyor karşıma. çok şanslıyım. korkmaz teyzenin ev yemekleri lokantası. korkmaz ismi böyle bi müesseseye ne alaka desem de içimden, bu konunun üzerinde fazla durmuyorum. zira yemeklerin kokusu aklımı başımdan alıyor.

öyle bi kaç yemeklik bi menü yok. çeşit bol. herşey kurulduğu günden beri camına yapıştırılan bilgisayar çıktısı a4 kağıtlarda yazdığı gibi.

HAMUR İŞLERİ ve BÖREK
BALIK ve DENİZ ÜRÜNLERİ
PİZZA, LAHMACUN ve GÖZLEME
KEBAP ve ET YEMEKLERİ

yemekler bizden, hiçbiri eğreti durmuyor üstümde. fiyatlar makul. tabaklar kocaman. bol bol dolduruyor yemekleri korkmaz teyze. ekmek sınırsız. masalar evimizdeki masalar gibi. masada su kalmayınca bi bardak su verir misin korkmaz teyze diyorum. veriyim kuzum diyor korkmaz teyze. hem de anne sıcaklığında. suyumu içtikten sonra yemeğime devam ediyorum. birden vedat milor geliyor aklıma. ve onun çorba içişi. çorbaların ağzından akışı ve diliyle her damla çorbayı kurtarma çabası. halbuki fransada böyle değil, korkmaz teyzenin ev yemekleri lokantasında da böyle değil. aklıma mehmet yaşin'in gelmediğine şükrediyorum. maazallah lezzetten damağım çatlardı filan. yada o büyüklükte lokmaları o hızla yerken boğulabilirdim.

korkmaz teyzenin getirdiği yemeğe kaşığımı sallarken oturduğum sandalyenin bir bacağı kırılmıştı sanki. düşecek gibi oldum. yattığım yatakta düşme hissiyle uyandım. karşımda bir tencere kutusu duruyor. muhtemelen tencere de içinde.

KORKMAZ tencere - pizzamatik - çok amaçlı pişirici
üzerinde fotoğraflarıyla beraber şunlar yazıyor.

HAMUR İŞLERİ ve BÖREK
BALIK ve DENİZ ÜRÜNLERİ
PİZZA, LAHMACUN ve GÖZLEME
KEBAP ve ET YEMEKLERİ

tencereyi alırken içinde bu yemeklerin çıkması gerektiğini düşünüyorum. kendimi kandırılmış, kazıklanmış hissediyorum. korkmaz firmasına sinirleniyorum. firmayı dava etmeyi düşünüyorum ama hukuk bilgim bunun için yetersiz. aklıma hemen tefal firması geliyor. keşke tefal alsaydık. belki onlar kutuların üstüne fotoğraflarını koydukları yiyeceklerle birlikte veriyolardır ürünlerini diye düşünüyorum. sloganları geliyor aklıma. tefal, sen her şeyi düşünürsün. tefal, ne varsa sende var... dalmışım... korkmaz teyze tepemde dikiliyor. elinde oklava var. hesabı ödemeyeceksen benim oğlanları çağırayım diyor korkusuzca. müessesenin isminin neden korkmaz olduğunu bakışlarıyla anlatıyor bana. anne sıcaklığından eser kalmıyor korkmaz teyzede...

12 Ağustos 2010 Perşembe

ooooff off

sıcağa gelemeyen bi insanım. aşırı sıcaklarda kafa atıyo abicim benim. sanırım şöyle bi 25 dereceden filan sonra böyle bi tuhaflaşıyorum. manyaklaşıyorum. aşırı sıcaklarda üstüme bi tabela asmam lazım. 50 metreden fazla yaklaşmayınız diye. gerçi bu tarz şeyleri hep saçma bulmuşumdur. mesela bizim yan taraftaki inşaatın zemini kazılırken iş makinesinin üstünde 25 metreden fazla yaklaşmayınız yazıyodu. şimdi ben orda nası ayarlayım ki 25 metreyi. nasıl ölçeyim. hem o iş makinesi sürekli hareket eden bi alet. e sürekli değişiyo aradaki mesefe. işim gücüm yok onu mu ölçecem. hiç uğraşamam valla kusura bakmasınlar.

üniversiteye kayıt yaptıralı bi 6-7 yıl kadar oluyor. hala şu kredidir, yatay geçiştir, dikey geçiştir, çift ana daldır, yüksek lisanstır, masterdır, doktoradır bu olayları çözemedim. erasmus var bi de. bana tuhaf bi meyvenin reçeli gibi geliyor. ama çok farklı bişi çıkabilir. vizenin % kaçı finalin % kaçı deseniz ona dahi cevap veremem. şu AA ile geçmişim, yok DC ile kalmışım muhabbetini de çözemedim. şu 6-7 yıl içinde toplasan toplasan 2 dönem anca okula gitmiş biri olarak bunları bilmemem normal aslında. gitmeyeceğim üniversiteye girmem de çok saçma olmuş bence. ne bileyim lan başta giderim sanmıştım (dikkat ederseniz okula girdiğim tarihi de net olarak bilmiyorum)

geçen gün teyzemgilde sıcaktan bunalmış bi şekilde kanepede uzanıp televizyon izliyodum. eniştem balkondan hızla içeri girip üstüme sürahiyle su attı serinleyim diye. tam o sırada da tv'de "serinleten yaz fırsatı" gibi bişiler duyuldu. herkes bu duruma güldü. ben de güldüm. ama ben buna gülmüyodum. aklıma bişi gelmişti, ona güldüm ben. keriz gibi o olaya güldüğümü sandı herkes. hiç sesimi çıkartmadım. varsın öyle sansınlar dedim. işte insanları bu şekilde kandırabiliyorum. zaten dolandırıcıyım ben.

8 Ağustos 2010 Pazar

korsana hayır! peki ama neden lan!

hani korsana hayır kampanyalarının şöyle bi olayı var; ilk olarak kitaptan örnek verelim mesela. yolda karşımıza herhangi bir korsana hayır kampanyasının neferi bi insan çıktı ve diyo ki; -arkadaşlar lütfen orijinal kitap alalım ki yazarlarımız yeni kitaplar yazabilsinler.. hıımm... şöyle de olabilir, -arkadaşlar orijinal film alalım ki bu insanlar yeni filmler çekebilsinler.. veya -arkadaşlar orijinal albüm alalım ki müzisyenler yeni albümler çıkarabilsinler...

allaaah allaaah bak sen. ilk bakışta ne kadar masum görünüyor değil mi? değil lan masum! bence bu kişi eser sahibinin baş düşmanı. onu sömürmek isteyen bi kişi. yazarı düşünün mesela, herif sadece yeni bi kitap çıkarabilmek için mi bi kitap çıkarıyo lan. peynir filan yemiyo mu mesela. sırf yeni kitap çıkarabilsin diye mi orijinal kitap alacaz. hem ilk kitabını nasıl çıkardı o zaman? ayrıca şu da var ki, peynir yemesin mi bu adam! koskoca yazar iki dilim peynir yemesin mi! orospu çocuğu!

yeni filmler çekebilsinmişmişmişşşş... haadeee yeeeaa. o adamın zaten dünyadaki tek olayı film çekmek. bunun için geldi demi dünyaya. mercimek çorbası filan içme hakkı yok yani. film mi çekiyosun? haaa o zaman mercimek çorbası içemezsin abicim. bu mu yani? adam belki mercimek çorbası alıp içcek abi o parayla. niye illeki yeni film yap diyosun. kolay mı lan film yapmak! üstelik bir tabakcık mercimek çorbası içmeden. insanlığından utan lan sen.

neymiş, orijinal albüm alacakmışımda, adamlar yeni albümler yapabilsinlermiş. lan ilk albümü nasıl yaptı o zaman!? delirtme beni! he bide tabi adam hiç elektrik faturası filan yatırmasın, o kazandığı parayla sana yine albüm yapsın hemen. su faturası filan da yatırmasın zaten. karanlıkta otursun, susuzluktan gebermiş bi şekilde albüm yapsın sana. iki wolt elektriği, 3 metreküp suyu çok gör sen benim sanatçıma.

istanbulda tanıdıklarım var lan! ağzınıza sıçtıracam hepinizin.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

stickman is over capacity

please wait a moment and try again.