30 Kasım 2010 Salı

Marty McFly oldum!

şöyle bi parti olsa, sadece sevdiğimiz film karakterlerinin kostümlerini giymek şartıyla katılabileceğimiz. (yalnız kırk yıldır partilere katılan biri gibi konuşuyorum. normal partiye katıldık da bi bu kaldı) ne güzel olurdu. ben Marty McFly olurdum kesin. aklıma ilk o geldi. zaten küçükken onunkine benzer bi montum vardı. sadece rengi değişikti. bi de evdeki yastıkları yere koyar kaykay kayıyormuş gibi yapardım. bizimkilere 3-4 yıl yalvardıktan sonra bi kaykay aldırabilmiştim. sonra mahalledeki bütün çocuklar kaykay aldı. hepimiz sabahtan akşama deli gibi kayıyorduk. şimdi o kaykay teyzemgilin kömürlüğünde duruyor. Marty McFly olarak katılmak için ikinci bi şeçenek daha var tabi. dans gecesindeki haliyle. ama o gitarı nerden bulacaksın demi? hadi buldun diyelim. nasıl çalacaksın :D
evet şimdi sizin görüşlerinizi alalım. böyle bi parti olsaydı siz hangi filmin hangi karakteri olarak katılırdınız? spoiler vermeden söylerseniz bi zahmet daha iyi olur. çünkü henüz izlememiş olabiliriz vereceğiniz örneğin olduğu filmi :) (gitarlı çizimin altına orada çalınan şarkıyı koymak isterdim fakat şu bloga şarkı koyma işini bi türlü tam olarak beceremedim. alın burdan dinleyin)

28 Kasım 2010 Pazar

google'da haritası olan kasım üşengeci

lan şu google maps gerçek hayata uygulayınca ne biçimde işe yarıyormuş. yapan adama dua ettim yemin ederim. demek ki bu navigasyon cihazları filan ondan böyle peynir ekmek gibi satıyor. efenim ben google mapsi bu güne kadar canım sıkıldıkça girip, yok kendi evimi bulmaca, yok eski evimi bulmaca, yok teyzemgilin evi bulmaca, yok anneannemin evi bulmaca filan gibi, adeta bir oyun gibi kullanıyordum. yok amerikada sokakta gezmeler, steples center'ın oralarda gezmeler, arka bahçesinde pota olan ev aramalar, slovakya sokaklarına bakmalar, ingilterede dolaşmalar, istanbulu gezmeler vb. gibi şeyler de yapıyordum ama bugün ilk kez bilmediğim bi yeri bulup gitmek için kullandım çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu tamam mı! eğer google maps olmasaydı teee çok alakasız yerlere gidecek ve büyük ihtimal bulamayacaktım. saol lan google. I love google tişörtü alcam lan.

hazır kasım ayındayken şu kasımda aşk başkadır filmini artık izleyim diyorum. hiç izlemedim. gerçi böyle felaket veya korku filmi filan izleyesim var şu aralar ama 2 gün kaldı kasımın bitmesine. bitmeden izleyim. sanki o film kasım ayı dışında herhangi bi ayda izlenemez gibi geliyo bana. uğursuzluk getirir gibi geliyo. eğer kasım bitmeden izleyemezsem işin yoksa bir yıl bekle. hiç bekleyemem valla hiç kusura bakmayın. hiiç hiiç.

şu hayatta kimse benim kadar üşengeç olamaz sanırım. geçen gün bilgisayarın başında oturuyorum. odanın ışığı yanıyor. canım da çok fena şekilde sıkılıyor. bari şu yeni indirdiğim oyunu oynayım dedim. ama ışığı söndürmem lazım tabi, etraf karanlık olsun ki daha bi keyif alayım oyundan. ben tabi ki kalkıp ışığı kapatmaya üşendim. o sırada da bizim odanın hemen yanındaki içinde çamaşır makinasının durduğu böyle oda gibi bi yer var, 1,5 metre kare filan biyer. oranın kapsının açıldığını duydum, herhalde annem çamaşırları filan alıyor diye düşündüm. hemen -anneee! diye seslendim. evet annemiş. annem bizim odanın kapısını açtı ve -efendim... dedi. -şu ışığı bi kapatırmısın... dedim. sonra 2-3 saniye bi sessizlik oldu. böyle zaman bükülür gibi oldu, sanki üstümüze bi ağırlık çöktü. algımız yavaşladı. hemen ardından ikimizde kısa süreli bir gülme krizine girdik. annem üşengeçliğimin ulaştığı bu boyut karşısında artık belki de siniri bozulduğu için gülüyordu. belki de -lan ben nasıl bu kadar üşengeç bi evlat dünyaya getirdim lanet olsun dostum... diye gülüyordu. ben ise üşünegeçliğin insana nasıl da saçma sapan istekler yaptırabileceğine şaşırmış bir şekilde gülüyordum. sonuç olarak gülmüşüz evet.

25 Kasım 2010 Perşembe

barbunya ve diğerleri

bazen düşünüyorumda (e boşver, yorma kendini canım), neden barbunya yemeğinin içinde daha fazla havuç yok? aslında cevabı basit. o kadar doğranmışta ondan. gidip söylesem daha fazla doğransın diye. daha fazla doğranır ve ben sevinebilirim. işte bu kadar basit dostum.

yine mi yemekten bahsediyor bu aç yahu!? diyebilirsiniz. e ne yapayım başka. ben bazen hiç acıkmadığım halde, sırf canım sıkılıyor diye oturup yemek yiyen insanım. ama damak tadım iyidir. mesela geçen gün annem bi tatlı yapmıştı (kalburabastı), tatlıyı pek sevmeyen ve yiyeceğimde de çok zor beğenen biri olarak, tıpkı vedat milör gibi çok yapıcı bi şekilde eleştirdim. çünkü beğenmemiştim. özellikle bu tarz tatlıları pek sevmesem de aynı tatlıyı annem daha önce bir kez daha yapmıştı ve muhteşem ötesi bişey olmuştu ki sanırım bi defada 6-7 tane yemiştim. o çok şahaneydi ama bu kez iyi olmamıştı. cevizi az olmuştu ve şerbetini de iyi emmediği için içi kuru kuru olmuştu. anneme tıpkı geçen defaki gibi süper yapması için ufak ip uçları verdim. annem de önerilerimi değerlendireceğini belirtti. sonra da dedim ki, bak anne, ispanyada böyle değil. fransada filan da böyle değil. neyse tamam, bunu konuyu boşverelim.

bazen insanların iki sevgili yanlarından geçip gittikten sonra arkalarından onlara bakışlarını, yaptıkları hareketleri görüyorum ve konuşmalarını duyuyorum. iğreniyorum ve dövesim geliyor. neyse bunu da konuşasım yok şu an.

yabancı filmlerde bazı insanların çok ilginç davranışlarını görüyorum. biri ölüyo şimdi. onu temizliyolar, temizce giydiriyolar, makyaj filan yapıyolar ki bunu meslek olarak yapan insanlar var. sonra adamı tabuta koyuyolar odanın ortasına, tabut kapağının yarısı açık. ölü orada yatıyo gayet ölü bi şekilde ve insanlar o sırada yiyo, içiyo, gülüyo filan lan. çok garip. odada bi ölü varken nasıl böyle şeyler yapabiliyolar şaşırıyorum.

bi de hani şu terapi grupları var. -merhaba, ben stickman ve ben bir alkoliğim... grup: -merhaba stickman... hah işte onlardan. işte oralarda böyle ara verildiğinde kahve veya yemek filan alıyolar ya. lan adam bi kahve alacak mesela iki saat sürüyor. o sırada yanına biri geliyor ve çan çan çan çene. dünyanın en uzun süren kahve almasını gerçekleştiriyorlar. lan ne alacaksanız alın, sonra oturun konuşun ne konuşacaksanız pis mikroplar.

21 Kasım 2010 Pazar

ingiliz dili ve edebiyatı okuyan kızların gizli öğrenme sırasında yediği bayram çikolatası

bu "gizli öğrenme" çok boktan bişey. kardeşimin dinlediği bana göre çok sikko olan şarkıları istemeden ezberlememe neden oluyor. sonra durduk yere o şarkıları baştan sona söylerken yakalıyorum kendimi. aksi gibi kardeşim de yakalayabiliyor bazen. sonra da sırıta sırıta -hani lan noldu?! hani boktan şarkıydı? al işte sen de söylüyosun!.. diyor. tabi bende bu durumu, -lan bak gizli öğrenme diye bişey var, sevdiğimden söylemiyorum, senin yüzünden oluyor... filan gibi bi şekilde açıklamaya üşendiğim için, açıklasam bile onun her harükarda -siktir... diyeceğini bildiğimden susuyorum. lanet olası gizli öğrenme yüzünden mis gibi beynim boktan şarkılarla doluyor, sonra beyin ziyanlığı oluyor. yazık oluyor beynime. halbuki ben oraları daha güzel şeylerle doldurabilirdim.

iki sene önce bir yaz günü akşamı basketbol oynarken tanıştığım ve çok sıkı arkadaş olacağımızdan emin olduğum (sonrasında sadece iki defa gördüm) bir adamla ingiliz dili ve edebiyatı bölümünde okuyan kızların muhteşem kızlar olduğu konusunda hemfikir olduk. ben ona tramvayda cilveleştiğim ingiliz dili ve edebiyatı ikinci sınıf öğrencisi çok güzel bi kızdan bahsetmiştim. o da o bölümde okuyan bi sevgilisi olduğundan bahsetmişti. ben sap gibi kalmıştım tabi. ayrı üniversitelerin bölümlerinden bahsetmiş olmamız benim için gerçekten büyük bi şanstı. yoksa o kız bu adamın sevgilisi çıkabilirdi ve sonrasında istenmeyen olaylar yaşanabilirdi.

sanırım şu hayatta beni en çok seven kişi teyzem. gün boyunca evde yiyecek çikolata arıyordum ama bizde bayramda kapıya gelen şerefsiz çocuklara bile verilemeyecek kalitede boktan çikolatalar vardı. markete çikolata almaya gitme fikri ise üşengeçliğimi yenemedi. ama akşam teyzem elinde bu nefis çikolatalarla girdi içeri. hissettin mi be güzel teyzem. sabahtan beri, bunalımdaki kızın nutella açlığını solda sıfır bırakacak derecede çikolata açlığı çekiyordum. şimdi siz ne yaparsınız bilmem ama benim için bunları tüketme vakti. dağılabilirsiniz.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Thich Quang Duc

bazen kendimi Thich Quang Duc gibi yakasım geliyor.
sonra vazgeçiyorum tabi.

18 Kasım 2010 Perşembe

kötü şans

ufak şeylerden mutlu olabilen, bunları hayat sevincine çevirmeyi başarabilen, sonrasına umutla bakabilen bi insanım ama herhangi birinin maksimum yirmi dakikasını ayırıp yapacağı ve sonrasında da çok mesut ve bahtiyar bi şekilde hayatına neşeyle devam edeceği bir iş benim başıma öyle belalar açıyorki, tam bir dram. olayın ne olduğunu söylemeyim şimdi ama benim vaktimi, paramı ve zaten çok kıt miktarda olan hayat enerjimi alıp götüren bişey. üstüne bi de şanssızlık travmaları ve üzüntüler. yani ne bileyim abi ya. bu kadar da olmamalı. bi de bu tarz olaylarda kendi kendime sürekli; -olum saçmalama, dünyada senin durumundan bin beter milyonlarca insan var. şu an ne sıkıntılar çeken, çok zor durumda insanlar var. su bulamayan insanlar var lan manyak mısın sen, üzüldüğün şeye bak, bi bardak su bulamıyolar. şükret haline... gibi gibi çok değişik şeyler diyorum ve yaşadığım sorunu başka insansanların daha büyük sorunlarının arkasına atarak sanki bir sorun değilmiş gibi görüyorum. bu yaptığım doğru mu yanlış mı bilmiyorum ama kendimi bu şekilde rahatlatmaya çalışıyorum. halbuki sorun orda tüm acı gerçekliğiyle buz gibi duruyor ve hayatımı mahvetmeye devam ediyor. çok boktan bi durum. hayır bu kadar basit bişey bile bu denli bir drama dönüşebiliyorsa bi insanın hayatında, o zaman hiç yaşamayalım aq.

15 Kasım 2010 Pazartesi

mehterci stickman

dün gece rüyamda mehter takımında davulcu oluyordum.

11 Kasım 2010 Perşembe

perdeler ve pastırma sıcakları

eylülde 24 yaşıma girdim ama hala evde annemin iki aya bir yıkadığı perdeleri söküp takıyorum. -daha geçen ramazan bayramından hemen önce yıkadık anne, şimdi neden yıkıyorsun? diye sormaktan çoktan vazgeçtim ben. sorgulamıyorum artık hayatı. ne yapalım, benim hayatım da böyleymiş. sağlık olsun. sağlık olsun diyorum ama sağlık da olmuyor maalesef. bi süredir basketbol oynarken dizlerim ağrıyor. özellikle sol dizimin üzerine ani yüklenme yapınca çok fena acıyor. basketbol oynamak için de yaşlandım galiba lanet olsun. diz güçlendirme idmanları yapıyım diyorum da kim uğraşcak ya. derde bak, sanki nba finali oynucam. kendimi bazen nba oyuncusu sanıyorum. ulan şöyle nba yıldızlarını çalıştıran özel bi kondisyoner tutmak lazım filan diyorum kendi kendime. puahaha. lan alt tarafı ara sıra tek potada 3-3 maç yapıyosun. onda da tam anlamıyla keyif veren maç 40 yılda bir anca denk gelir. neyse, belki yakında emekli olduğumu açıklarım, belli mi olur belki kısa bir aradan sonra tekrar sahalara dönerim. al işte bak yine yaptım. nba oyuncusu musun lan sen. otur evinde haftada iki gece maçını izle, yat zıbar. öyle deme be abi, napıyım işte ben de buradan tutunmaya çalışıyorum hayata. başka neyimiz var sanki bu kadar sevdiğimiz. (kendi kendime mi konuştum ben az önce) bi de bu perde olayını niye büyütüyorum onu anlamadım. eylülde 24 yaşına girenler annesinin iki aya bir yıkadığı perdeleri söküp takamaz diye bi kanun mu var sanki. hiiç. e bi sakıncası da yok. tabi ki yan apartmanda yaşayan gizem pilatesten gelirken beni görmediği sürece hiç bi sakıncası yok.
laf aramızda şu pastırma sıcaklarını da çok seviyorum. ismi ne kadar garip olursa olsun aslında güzel bişi pastırma sıcakları. tabi ki hava durumunu sunan ve 2 dakika içinde 783 kere "pastırma yazı" diyen spikerlere denk gelmediğiniz sürece. hani böyle yaz gibi değil tabi ama kış gibi de değil. tişört giysen mesela gölgede hafiften üşürsün ama hasta filan olmazsın. hem terlemezsin. güneş çok güzel gelir böyle yandan yandan. heryer sepyadır. hafiften romantiktir. güneş asfalttan çok güzel bi yansıma oluşturur. o yansıma hafiften gözünü alır ama rahatsız etmez, hoşuna gider. sokaklarda pek fazla çocuk yoktur. çoğu okuldadır. ara sıra annesinin yanında paytak paytak yürüyen, sokaktaki ilk yürüme deneyimlerinin tadını çıkarmaya çalışan çok minicik kızlar vardır. bazıları bana bakıp, olduğu yerde sabitlenip güler :) bazıları annesine doğru hızlıca kaçar :D hafif güneşe kendini vermiş mayışan pek çok kedi de görebilirsiniz. bi de basketbol oynamak için en mükemmel zamandır. daha iyisini bulamazsınız. bi sokak köşesinde, artık çemberi olmayan, tahtadan yapılmış ve elektrik direğine çakılmış küçük bi pota görürsünüz. küçüklüğünüzde bi ağacın dalını pota olarak kullandığınız, hatalı yürüme kararlarının hakemler tarafından çalınmadığı, karpuzlama atışlar yaptığınız günler gelir aklınıza. tebessümle karışık duygulanırsınız. ama iyidir ya. keşke bütün bi yıl böyle olsa. gerçi kötü yanı yok değil mi, var tabi. yalnızlığı en derinden hissettiren ve her adımında yüzüne vuran böyle bi hava daha yoktur herhalde. o güneşin en güzel halinin üstüne düştüğü bi ten yoktur. arada bi inceden gelen rüzgarın hafifçe ve bi anlığına uçuşturduğu saçlar yoktur. ve pek çok şey yoktur. tek gölge vardır. saat 16:00 - 16:30'a kadar güzeldir bu hava. sonra gider o güneş, aniden normal kışa döner hava. üşürsün. başka insanlar da üşümeye başlar ki sobalarını yakarlar. aniden bi karbonmonoksit salınımı başlar sokaklara. eğer gecikirsen kıyafetlerine siner yanan kömür kokusu ve yıkanmadan çıkmaz. tadında bırakmak lazım pastırma sıcağını. bi de ben lafa niye laf aramızda diye başladım ki. sanki çok gizli bişey söylüyorum. aman ha kimseler bilmesin. sakın ha kimseler duymasın. keşke buna pastırma sıcakları yerine sepya sıcakları dense. sakın kimseye söylemeyin. aramızda kalsın.

8 Kasım 2010 Pazartesi

ben death music dinliyorum!

arada bir aylar önce izlediğim bi yemekteyiz yarışmasındaki "ölüm müziği" dinleyen adam geliyor aklıma. bu anlarda hayatı sorguluyorum. afrikadaki çocukları, kutuplardaki eskimoları filan düşünüyorum. ilk bölümde yanında oturan adam buna dönüp, -tişörtünüz çok güzel, sanırım tarzınızı yansıtıyor.. gibi bişey demişti. bu da, -ben death music dinliyorum! death music... ölüm müziği. herkes dinleyemez... demişti. o günden beri düşünüyorum. lan acaba ben dinleyebilirmiyim ölüm müziği, dinlesem ölürmüyüm. ölsem dinlermiyim. aman ya boşverdim sakın dinlemeyeyim. aman sakın bak ha siz de dinleyim filan demeyin. herkes dinleyemez çünkü. lütfen.

geçen gün bi adam gördüm, ben yürürken 5 metre kadar önümden geçti. ve o 5 metreye rağmen, dostum... lanet olsun... adam sigara kokusuna adeta yeni anlamlar kazandırmaya çalışıyordu. bu adama çok kötü sigara kokuyor dememiz yetersiz kalırdı. sigara kokusunun çok çok ötesinde bi boyuta geçmişti. adamın ruhuna sinmişti sigara kokusu. tüm hücrelerini ele geçirmişti. o adamla aynı evde yaşayan insanlara çok yazık. çok.

nba oyuncularının neden hep üç ismi var anlamıyorum. bi de bundan illaki yıllar sonra haberdar olursunuz. herif on yıl bir isim ve bir soy isim ile takılır. gayet güzel tamam. ama sonra bi bakmışın iki isim bi soyisim. gerçekten hoş değil. sevmiyorum bu tarz durumları.

şimdi söylediğim şeye şaşıracaksınız belki ama söyleyeceğim valla. ben bazen adolf hitler'i anlıyorum. günlük hayatta öyle insanlarla karşılaşıyorum ki. lan diyorum adam haklıymış beyler. insan insana herşeyi yapabilir. yeterki nefret edilecek bi sebep olsun. sokakta müzik yapan birilerini izliyorsunuz mesela, onlar ortada çalıyor, insanlarda etrafında daire şeklinde toplanarak izliyor ve bu durumlarda bazı insan demeye dilimin varmadıkları, göz göre göre geliyolar sizin önünüze dikiliyolar. yani bu nasıl bi düşüncesizlik, nasıl bi saygısızlıktır. bir kişiyi, iki kişiyi, üç kişiyi çekilmesi konusunda uyardıktan sonra artık o gelen dördüncüye arkadan tekmeyle saldırasınız geliyo. bi de bunların biri hariç hepsi üniversite öğrencisi ha. gerçi üniversite öğrencisi olsa nolcak abi ya :) böyle saygısızların hepsini toplucaksın abi, en ağır işleri yaptırcaksın, iliği kemiği kuruyana kadar geberene kadar deli gibi çalıştıracaksın. böyle acı içinde geberteceksin. neyse ya, valla artık böyle şeylerden bahsetmekten de sıkıldım :/ gerçi arkadaşım dediğiniz, en zor zamanında hep yanında olduğunuz, ara sıra bebeklik fotoğraflarına bakıp, keşke o zamana gidebilsem de o yanaklarını sıksam, deli gibi oynamaktan üstünü başını dağıtmış, çorabının yarısı çıkmış ayağından sarkan, kendine üç beden büyük donu annesi tarafından nerdeyse koltuk altına kadar çekilmiş ve süveteri içine sokulmuş o salaş halini sevsem, oyuncak bebeğini dizlerine yatırıp uyutmaya çalışırken ninni söyleyen o minik ağzını yisem dediğiniz, her derdini dinlediğiniz, omzunuzda ağlayan bir insan, karşınızda çok rahat bi şekilde saygısızlığın ve nankörlüğün kralını yapabiliyorken şu hayatta, sokaktaki adamdan insani bi davranış beklemek çok büyük bi beklenti ve yanlış aslında. bak deli gibi death music dinleyesim geldi şimdi.

6 Kasım 2010 Cumartesi

I'm sorry Mama, I never meant to hurt you :p

umut sarıkaya - enerji em

aslında ntv ve ntvspor diye iki kanal olması bazen soruna neden olabiliyor. normalde bi nba maçı 2 de başlanacak denmişse o maç asla 2 de başlamaz. 2,5 da başlar. hele ki siz vaktinde yerini zialmışsanız. tabi ki sinir olursunuz. yada maç son anda aklınıza gelmiştir, tam saatinde yerinizi almışınızdır, işte o zaman da o maç 1,45 de filan başlamıştır. böyledir bu işler. bi de bu iki kanal olayında ben bazen kanalları karıştırıyorum. mesela dün gece maç ntvdeydi ama ben yanlışlıkla ntvspor'u açmışım ve farkında da değilim ntvspor da olduğumdan. bekliyorum allah bekliyorum. 2,15 oldu, 2,30 oldu, 2,45 oldu maçın başladığı filan yok. aha sonra bi farkettim ki, ntvspordaymışım. ntvyi hemen açtığımda ilk periyot çoktan bitmiş, ikinci periyot başlıyordu. o an yaşama sevincimin yarısı yok oldu zaten. bunun üstüne bi de annem geldi, cipsimi, kuruyemişimi filan hazırladığım ve keyifli bi maç izleyeceğim nba gecemi baltaladı. gece uyanmış ve içerde uyumaya çalışacak bi anne olarak tüm enerjimi emdi. tabi biri uyurken ben hareketlerimi çok elem şekilde kısıtlarım, tvnin sesini açamam kısarım, en ufak bi ses bile çıkarmamaya çalışırım. yiyeceğim bişeyi ses çıkarmadan yemeye çalışırım. karşı taraf sen aç tv'nin sesini dese bile elimde olmaz. bi süre sonra kısarım yine. işte durum yavaş yavaş bu hale geldi. keyifsiz bi şekilde maçı izlerken, maçın zevksiz gitmesinin de etkisiyle uykunun bedenimi ele geçirmesine hiç direnmedim ve bıraktım kendimi. uyandığımda maç çoktan bitmişti ve akşam haberlerinin tekrarı yayınlanıyordu. annem yan kanepede uyumaya devam ediyordu. ben de odama geçip yatağımda uyumaya devam ettim. işte böyle bi ülkeden şu an nbade aktif olarak oynayan 5 oyuncunun çıkması bence bir mucize. üstelik nbadeki 84 yabancı oyuncudan, 11 oyunculu fransanın ardından 5 oyuncuyla ikinci olan bi ülke olmamız harkülade bişi. bi de büyük ekran hd televizyonum ve hd yayınlarım olmadığı için arada bi dertlenip duruyorum. olsa nolur ki abi. olsa nolur. olmaması isabet olmuş aslında. (bi kere tekrarı yayınlanan bi nba maçını izliyordum bi gündüz vakti ve odada anneannem de vardı. size anneannemin nba yorumunu aktarıyorum; "-niye hep arapları çıkaragoymuşlar oraya")

4 Kasım 2010 Perşembe