30 Ocak 2011 Pazar

karacasu'yu sevenler ilköğretim okulu

ne yapalım abi, biz de emir kuluyuz
hayatım boyunca hiç şöyle bi cümle kuramadım. -ne yapalım abi, biz de emir kuluyuz. biri bana öyle bişey desin ki, cevap olarak yapıştırıvereyim şu cümleyi. hadi bana öyle bişey deyin. yalvarırım. bu cümleyi kurmak için çıldırıyorum.

kral çıplak
şu kral çıplak lafı bence tamamen bir saçmalık. yahu sorarım size, günümüzde hangi kral çıplaktır allasen. hem krallık mı kaldı kardeşim. şunun şurasında krallıkla yönetilen kaç ülke kaldı sanki. kral çıplakmış. pııhh. yahu bi kere adam koskoca kral. iki parça kıyafet alamayacak mı kendine. ne belli, hadi çıplak gezmek istiyorsa? size ne? hangimiz bazen sokakta çıplak gezmek istemiyoruz ki hem? hee! hangimiz? kimse yok mu? lan bi tek ben mi istiyomuşum. ühühüü.

düğün davetiyesi
düğün davetiyelerinde neden zor okunacak yazı şekli seçiyorlar. düğüne gelmeyelim mi istiyorlar. lan zaten meraklı değiliz boktan düğününüze. ben zaten düğünlerden nefret ederim, hiç sevmem ve gitmem. o yazıyı okunacak şekilde yazsaydınız da gelmezdim salak düğününüze. aptal düğününüze. geri zekalı düğününüze.

gözü dalan insanlar
ben bu insanlara sinir oluyorum. sabit bi noktaya hiç göz kırpmadan, hatta vucudunda en ufak bi kıpırdama olmadan kilitlenip deli gibi uzunca bi süre bakılması beni çok sinirlendiriyor. bi de bu insanlar o sabit noktaya baktıkça gözleri büyüyor. büyüyorda büyüyor kocaman oluyor gözleri. valla çok sinirleniyorum ben bu duruma. elim ayağım geriliyor. benim yanımda gözünüzü daldırmayın kardeşim. öyle mal gibi öküz gibi sabit bi noktaya kilitlenip bakmayın. delirtmeyin beni.

karacasu'yu sevenler ilköğretim okulu
çok inanılmaz geliyor biliyorum ama hakkaten böyle bi okul var. inanmazsanız bakın işte bu da sitesi. allah aşkına böyle okul adı mı olur ya. facebook grubu mu kuruyorsunuz sanki. karacasu'yu sevenlermiş. bu ülkede okul yaptıran pek çok kişi de pek çok şeyi seviyor sayın karacasu'yu sevenler ama tutupta ben şunu seviyorum ilköğretim okulu koymuyor yaptırdığı okulun adını. çok fena saçmalamışsınız ben size diyim. bence hemen değiştirin o okulun adını. karacasu bir numara en büyük ilköğretim okulu falan koyun. hem karacasu'yu gerçekten seven insan kendisini ön plana çıkarmak istemez, karacasu için yapar herşeyi. siz tutmuşsunuz kendi reklamınızı yapmışsınız. bu kadar mı egoist olunur ya.

27 Ocak 2011 Perşembe

tweek

fiyaka
şu hayatta çok fiyakalı olduğunu düşünen nice insanla karşılaştım ama bence gerçek fiyaka sadece konya lisesinin kapıcısı cemal ağa ile candan erçetin'in "hangi aşk adil ki" şarkısına istiklal caddesinde klip çekilirken sol yanından ayrılmayan, kalabalığı inanılmaz bir şekilde kontrol altında tutan, garip şapkalı, siyah deri mont giyen, sakallı ve kotunu göbeğinin üstüne kadar çekmiş, nasuh mahruki'den hallice olan o adamda vardır. bizim cemal ağa'yı göremeyeceksiniz belki ama youtube'dan candan erçetin'in dediğim klibini izleyerek gerçekten fiyakalı bi adam nasıl olurmuş görebilirsiniz. alın size link. gözünüz fiyakalı adam görsün.

yok satmak
herhangi bişey yok satıyor diye övünmek bence çok saçma. yok satıyor demek aslında satamıyosundur demektir arkadaşım. üstelik normal satamamaktan daha kötü. alamayan insan bi sinirlenir. hay senin ürününe filan der.

hoplayıver çekirge
çekirge hayvanı üzerine bile şarkı yapabilen insanımız var. çekirgelerin bundan bi haber yaşıyor olmaları bence üzücü. acaba dünyada çekirgeleri konu alan bi şarkı daha varmıdır. sanmıyorum. acaba çekirgeler insanoğlunun kendileri için bir şarkı yaptığını bilselerdi neler hissederlerdi. bence çok mutlu çekirgeler olurlardı. bundan yıllar yıllar önce bi internet kafede oturuyorken içeri bi tane çekirge girmişti. ortamda nasıl bi kaos yaşandığını anlatamam size. en son ben artık o an nasıl bi cesaret geldiyse, çekirgeye tekme atarak dükkanın dışına uçmasını sağlamıştım. ne vicdansız adamım lan. çekirgeye tekme atmışım. -sana o kadar şarkı yaptık! daha ne istiyorsun be! diye sinirlenerek tekmeyi çakmış da olabilirim tabi.

tweek
son olarak, I love you tweek!

23 Ocak 2011 Pazar

leman ararken aşkı buldum

dün akşam saat 5 civarı. hava yeni kararmış. şehrin en işlek yerlerinden birindeyiz. kardeşim ve arkadaşı bi işlerini halletmek üzere ayrılıyorlar. onlar tekrar eve dönecekleri için kardeşimin arkadaşının çantasını alıyorum o kadar yol taşımasın diye. çantayı sırtıma takıp eve doğru gidiyorum. tam o anda leman'ın 1000. sayısı geliyor aklıma. beyin ütücüsü blogunda bahsetmişti. başka birinden de duymuştum ama almayı unutmuştum. hemen gidip alayım diyorum. sırtımda ağır bi çanta ile sanki çok zeki ve çalışkan bir öğrenciymişim gibi (sırtıma ağır bi çanta alınca kendimi zeki ve çalışkan bi öğrenci gibi hissederim) her zamanki bayiye doğru yöneliyorum.
eni maksimum 1,5 metre olan bayiye girip kapının hemen sol tarafında mizah dergilerinin koyulduğu rafa doğru uzanıp leman 1000. sayıyı arıyorum. ama sadece 1001. sayı var. korktuğum başıma gelmiş. gecikmişim. kalmamış. tam o sırada bi kız giriyor içeri. pembeden biraz değişik bi renk tonunda bi montu ve beresi var. beresinin altından çok güzel saçları omuzlarına kadar iniyor. benim dergiler arasında bi umutla leman 1000. sayı aradığımı farketmiş olsa gerek ki hem bu sebeple, hemde mizah dergisi takip eden, muhtemelen aynı kafada olan iki insan olduğumuzu da hissedip samimi bir havada, o fındık gibi ağzıyla hafifçe gülümseyerek o da uzatıyor elini aynı rafa ve bi tane penguen almaya çalışıyor. ama penguen altta kaldığı için üstteki dergilerde onunla birlikte geliyor. -bi tutar mısın... diyor. -tabi tutarım... diyorum. bi tutuyorum üstteki dergileri. o penguen'i rahatlıkla alıyor. teşekkür etti mi hatırlamıyorum. o an ilk şoku yaşadım. böyle bi zaman yavaşlar, mekan çöker, sesler birbirine karışır gibi oldu.
ilk şoku atlatıp kendime geldiğimde kenara geçip çantasından cüzdanını, cüzdanından parasını çıkartmak için büyük bir çaba sarfettiğini gördüm. nihayet cüzdanından bi 5 lira çıkartmayı başarmıştı. her zamanki bayi abinin dükkana baksın diye yerine bıraktığı emanetçiyi görünce (yerine emanetçi bırakması sık yaptığı bi şeydir) emanetçinin bu ortamı bilmediğini bildiğinden derginin üstündeki fiyat yazısına işaret parmağını koyup, adama; -biryetmişbeş... dedi. bu, -bak bu penguen dergisidir ve fiyatı biryetmişbeştir. şimdi lütfen o beş liradan biryetmişbeş al ve üstünü ver... demekti. ben de tam o sırada fındık dudağın paraüstü için beklemesini ve böylelikle, birlikte daha çok zaman geçirmemizi istediğimden; Leman 1001. sayıyı alarak her zamanki bayi abinin yerine bıraktığı emanetçi tanıdığına gözlerimi dikerek, soracağım soruyu bilmeyeceğini, hatta anlamayacağını (daha önceki emanetcilerden tecrübem var) bile bile derginin kapağını adama çevirerek ve parmağımla leman logosunu vurgulayarak, -bunun geçen sayısından kaldı mı? diye soruyorum. (tabi kızın o fıldır fıldır sevimli gözlerinden konuya hakim olduğunu daha dükkana girişinden anladığım için, bu soruyu sormamın asıl amacı ondan bi tepki almak) her zamanki bayi abi olsa bilirdi, hatta uykusuzun ilk sayısını kaçırdığımda bana yaptığı güzellik gibi dükkanın kuytu bi yerinden 1000. sayıyı çıkarıp verebilirdi. ama kendisi yoktu, emanetçi olarak orta yaşın biraz üzerinde birini bırakmıştı. (emanetçi konusuna fazla değindim) elimde tuttuğum şeyle ilgili en ufak bi fikri bile yoktu bu adamın. -nerden aldın, şurdan mı aldın... dedi, -evet şurdan aldım... dedim şurayı göstererek. -sadece ordakiler var... dedi. bunun üzerine paraüstü bekleyen bereli güzelden beklediğim çıkış geldi; -çarşambadan geliyor zaten... gibi bişeyler dedi hafifçe gülümseyerek ve bana bakarak.
o cümleye başladığı anda 2. şoku yaşadığım için bu kadarını anlayabildim. belki devamında da;

çarşambadan geliyor zaten ohooo senin aklın nerede.
çarşamba günü gelecektin bebeğim bitti onlar.
çarşamba günü zaten yeni sayı geldi sen neden bahsediyosun?!
çarşamba çarşafa dolanırmış, kaybettin!
çarşamba günü benimle bir kahve içmeye ne dersin?
çarşamba günü bana aşık olmaya ne dersin?

gibi şeyler söylemiş olabilir. hatırlamıyorum. o konuşmaya başladığında yine zaman yavaşladı sanki, mekanda bi çökme yaşandı. ben yine kalakaldım. kapkalakaldım. çakılakaldım. hee.. evet.. ehe.. tamam o zaman.. ıkıkk... gibi sesler çıkardığımı hayal meyal anımsıyorum. sonra 1001. sayıyı yerine koyarak çıktım. bereli güzel de benim önümden çıkmıştı. benim gideceğim yöne doğru yavaşça yürümeye başladı. onu takip ediyorum sanmasın diye ordan gidecek olmama rağmen ters yöne döndüm. 2. şoku atlatmıştım. ulan keşke şöyle deseydim - ulan keşke şöyle konuşsaydım - neden şunu demedim sanki pişmanlıkları yaşıyordum. sonrasında güzel bereliyle konuşmaya başlama cümleleri oluşturuyordum kafamda. tekrar onun gittiği yöne doğru döndüm. karşıya geçmek için bekliyor, tek yönlü o yolda sağdan gelen araçları kontrol ediyordu. yavaş yavaş yanına doğru yürümeye başladım. yanına gelip ona söylemeyi düşündüğüm cümleler şu şekildeydi;

hişşş bakele bi, sende 1000. sayı var mı?
ehehe çok komik yaa demi bu dergiler filan?
sarılalım mı?
ben de bu dergileri çok severim.
meraba, az önce dergicide bana çarşamba gibi bişey demiştiniz. ne demiştiniz kuzum?
çarşambaları çok severim. favori günüm çarşambadır. sizin burcunuz çarşamba mı?
dont you want somebady to love in the çarşamba günü?
hişşş! arssslik mi yapıyon sen bize, orda dergicinin yanında arsslik mi yapıyon?! bi problem mi var gardaş!?
yek yeaa, 1000. sayı senin mi de, allahın ki
eneee, sen bişi yaparsın bu dergiyle ki
eneee, ben sana aşık olmuşum meğersem

yanına yaklaşırken araç akışı kesildi ve karşıya geçti. derginin arkasında erdil yaşaroğlu'nun sayfasına bakıyordu. dergiyi taşıma şekli de aynen benim gibiydi. bükmüyor veya kıvırmıyor, dümdüz taşıyordu. benim gibi sadece kapağa ve arka sayfaya bakıyordu. içine bakmak için eve kadar sabredebiliyordu. boşuna kanım kaynamamış işte ona. arkasından yaklaştım yaklaştım, sağ tarafına doğru geçtim, yüzüne doğru baktığımı belli edercesine bakarak, beni görüp bişi söylemesini umarak yürüdüm yürüdüüüm... ama bakmadı. ben de bişey söyleyemeden hızla yürümeye devam ettim. heycanlanmıştım ve hızlanmıştım. okuduğum lisenin köşesine kadar bi hışımla yürümüştüm. sonra içimden bi ses arkana bak dedi. baktım ve yoktu. bi arka sokaktaki ideal öğrenci yurduna girdiğini düşündüm. konuşmadığıma pişman oldum. ama umudumu kaybetmedim. hemen biraz gerideki bim'e girmiş olabileceği fikri geldi aklıma. hemem bime doğru gittim. camından baktım. evet ordaydı!!! kasada bekliyordu. hemen girdim içeri. kasaya ulaşabilmek için marketin öbür ucundan dolaşmak gerekiyordu. hızlıca yürüdüm. tam yaklaşıyordum ki önünde duran kadının annesi olduğunu anladım. muhtemelen eve giderken annesini bim'de görmüş ve girmişti içeri. ödemelerini yapıp poşetlerini aldıktan sonra bim'den çıkarken cama asılmış afişteki ürünlere ana-kız bakmaya başladılar. onlar durunca ben de hemen arkalarından geçip gittim. çarşamba güzeli beni yine görmemişti. dışarı çıktıktan sonra yol kenarındaki bi ağacın yanına geçtim. telefonu kulağıma koyup sanki bir yeri arıyormuş gibi yaparak onları beklemeye başladım. ana-kız bim'den çıktılar ve pembiş beni yine görmedi. telefonu kulağımdan sanki aradığım kişiye ulaşamıyormuş ve bu yüzden çok sinirliymiş gibi davranarak indirdim, cıks cıks cıks... dedikten sonra da çok sinirli bi şekilde tuş kilidi yapıp cebime koydum. her zaman gittiğim yoldan gittiler bi süre. ben de arkalarından gittim. sonra bi ara sokağa saptılar. ne yapalım dedim stick. adam olaydın da bir iki kelime konuşaydın. ama yapamadın dedim. buraya kadarmış diyerek yoluma devam edecektim ki!... bişeyler beni dürttü. onları takip etmeye karar verdim.
araya göz kararı 15-20 metrelik bi mesafe koyarak onları takip etmeye başladım. karanlık ara sokaklarda kıvır kıvır bi ora dönerek bi bura dönerek yürümeye devam ettik. güzel saçlı pembişimin arkasını dönüp bakarsa beni görmesinden hafifçe endişe ediyordum ama bi yandan da bu olsun istiyordum. kararsızca yanıp sönen sokak lambalarının altında ilerlemeye devam ediyorduk. en son döndükleri köşeden ben döndüğümde bi apartmana giriyorlardı. prensesle tam apartmana girerken gözgöze gelmiştik. ama benim olup olmadığımı anladığından emin değilim. kendisi önden annesi arkadan girdi. yukarı çıkmadan tekrar göreyim diye hızlandım. pembe bere içeri girip yürümeye başlamıştı. annesi de tam o anda kapıyı kapattı. apartmanın ismini heycanlanıp unuturum diyerekten telefonuma kaydedip, çaresizce yürümeye devam ettim. hem leman'ın 1000. sayısını kaçırmamın, hem de konuşmamanın üzüntüsü ve pişmanlığıyla eve doğru umutsuzca adımlar atarak ilerledim.

aslında içimde biraz da sevinç vardı. bildiğim yerlerdi buralar. bize yakındı. hatta yan apartmanı yada iki yan apartmanında ilkokul arkadaşım oturuyordu. üç yaz önce staddan basketbol oynadığımız arkadaşlar ve ilkokuldan arkadaşlar burada bi gece sabaha kadar tabu xl oynamıştık. ne alaka şimdi bu demi. neyse. böylece evini öğrenmiş oldum. altında dükkan olan, iki daireli bi apartman. bi gün bi anketör veya pazarlamacı kılığına o apartmana girip daireyi de öğrenmek gibi çılgınca bi fikrim var. bunu gerçekleştirirsem belki de şansım yaver gidecek ve kapıyı o açacak. bu durum için bi hazırlığım var. bi kağıda bu yazının linkini ve telefonumu yazarım ve o kapıyı açar açmaz kağıdı verip, bunu oku ve beni ara! dedikten sonra koşarak kaçarım.

22 Ocak 2011 Cumartesi

sezercik oldum - komşu kızı - kabuklu fıstık

ben saçlarımı kendim keserim. saç kesme makinem var. saçları kesibilen bi alet. sürekli üç numara veya bir numara keserim. ama üşengeçlikten olsa gerek uzunca bi zamandır kesmiyorum. bu yüzden saçlarım baya bi uzadı. yavaş yavaş bi sezerciğe dönüşüyorum. eğer biraz daha uzarsa tam bi sezercik gibi dolaşırım artık ortalıkta.

üç yazı öncesinde 8-9 yaşında olduğu için dikkate almadığım komşu kızından bahsetmiştim. yaa işte... benmiyim onu dikkate almayan. bilgisiyle dövdü beni şuncacık kız. valla komşu kızının ingilizcesi bile benimkinden daha üst seviyede. geçenlerde bize gelmişler, bi kağıda ingilizce kelimeler yazmış. (ingilizce olduğunu anlamışım) parrot ve turtle ne demek bilmiyorum ben yemin ederim. gurur yaptım bakmadım da. şu üşengeçlik yüzünden cahil kaldım cahil.

geçenlerde mutfakta ufak bir filenin içinde kabuklu fıstık gördüm ve hemen biraz aldım. uzun yıllardır yemiyodum kabuklu fıstık. allaam bu nasıl bi zevktir. kabuğunu kırması, sonra gelen o koku ve nefis tadı. yemelere doyamadım. ama yemesinden çok o kabuğu kırmasını sevdim. çok güzel bi sesi var. çıtıkırıırrttt gibi. biliyorum durduk yere canınızı çektirdim. özür dilerim. şimdi bana ne kadar küfretseniz haklısınız. ama belki aranızda uzun yıllardır yemeyenler vardır. hatırlatma olsun da bu benzersiz keyfi tekrar keşfedin diye şeettiydim ben. size de iyilik yaramıyor canım. ne haliniz varsa görün banane.

21 Ocak 2011 Cuma

stickman and Lady GaGa (sevgilim!)


ben yine gündemi geriden takip eden adam olarak Lady GaGa'yı daha yeni dinlemeye başladım. yeni keşfettim. çok tatlı bi insan kendisi, deli deli dönüyo, böyle bıcırık bıcırık bi hareketler filan. çok sevdim valla. hatta bildiğin aşık oldum lan. yemin ederim bak. öyle hani bi insanı çok seversin, hayranı olursun falan bu şekilde değil. hani nasıl böyle normal aşık olursun, işte o şekilde aşık oldum kıza. şu internet aleminde ne kadar klibi, ne kadar canlı performansı varsa hepsini indirdim. hem de hepsi 1080p yüksek çözünürlüklü nefis bi kalitede. bin küsür sayıda yüksek çözünürlüklü fotoğrafını da indirdim. gördüğünüz üzere eğer mümkün olsa kendisini de indireceğim. bi gün youtube'a girdim. nası denk geldiysem bi klibini izledim, sonra bi klip daha, sonra bi klip daha derken olay bu seviyeye geldi. süpermiş la şarkıları niye demiyosunuz bana bu kızı. beni bile coşturdu. bi şarkı beni bile coşturabiliyosa o şarkı kesinlikle güzeldir. ve Lady GaGa'nın bu şekilde çok şarkısı var. bi arkadaşım baya bi önceden bak lan Lady GaGa falan filan diye bişiler demişti de ciddiye almamıştım. neyse azcık geç oluverdi napalım. bi ara da dvj bazuka'ya aşık olmuştum hatırlarsanız. neyse sevmiyom artık onu. zaten yeni şarkı ve klipleri de iyice boktanlaşmış. önceden kliplerinin böyle bi havası olurdu, hepsinin ayrı bi tarzı olurdu, güzel bi kurgusu olurdu, şarkıları insanı tahrik ederdi. şimdi bunların hiç biri kalmamış. leblebi gibi şarkı yapıp klip çekiyo zaten. 150 tane şarkı yapacağına adam gibi 10 tane şarkı yap. allaam ya leppim ya. neyse şu güzel yazıyı senin o meymenetsiz ismini kullanarak kirletmek istemiyorum daha fazla. bundan sonra Lady GaGa stayla! pıtırcığım o benim ya. fındık kurdum. bıcırığım. o pıtıcık pıtıcık dans edişini yerim. ekmek yiyişine gurban olurum senin. o ağız ve çene yapını yirim. dudaklarını ısırırım. dişleri bile seksi. bi insanın dişleri bile seksi olur mu? oluyor işte. bi de hem şarkı söyleyip hem de deli gibi hoppidik dans ettiği için şarkı bitince nefes nefese kalıyor. kıyamıyorum hiç. miniğim ya. geçen gün kardeşime dedim ki, lan valla ben Lady GaGayla evlenirim ha. -he o da hazır seni bekliyodu zaten... dedi. ne var lan sanki, olamaz mı?! belki beni tanıma fırsatı olsa aşık olacak, ki eminim bundan. %100 eminim beni tanısa kesinlikle delicesine aşık olur. hem zaten kendisi evlenmek ve bi sürü çocuk yapmak istiyormuş. ben hazırım Lady GaGam, burdayım. çeneni yidiğim. gel bi sürü küçük stickman ve küçük lady gaga yapalım. mutlu mesut geçinip gidelim.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Inception

ben her zaman olduğu gibi gündemi geriden takip eden adam olarak inception'ı daha geçen gün izledim (şerefsizim benim aklıma gelmişti..gerçek..) şaka şaka gelmemişti. ya gelmişti de biraz başka türlü aslında. aynı gibi de ama sanki neyse geçelim benim aklıma geleni. aslında biraz kafam karıştı. iki defa izledim ama %100 anladım denemez. izliyorum şimdi bi yere kafam takılıyor sonra çözüyorum olayı, hah lan tamam işte şöyle olduğu için böyle diyorum, sonra bi yer daha çıkıyor böyle, orayı hallediyorum, derken bi yer daha çıkıyor. bu sefer ilk çözdüğüm şeyi unutuyorum. oradan ora, şurdan şöyle derken bi acayip bi karışık bişi oluyo, sonra hepsini düşünüyorum haaa tamam leeen anladım şimdi diyorum ama yine bişeyler karışmış gibi oluyor, bi acayip oluyor. sanırım tam anlamış olan biriyle birlikte tekrar izlemeliyim ve kafama takılanları filmi izlerken anında sormalıyım o kişiye. ancak böyle içim rahat edecek gibi. zaten son zamanlarda bende böyle bi film anlayamama hastalığı başladı. aptallaştım sanırım. beyinsizleştim.

10 Ocak 2011 Pazartesi

menemen

insanın çat diye kapısına dayanıp üç yumurta isteyecek kadar samimi bir komşusunun olması lazım bence. ha yok değil var ama durum başka. sırf canım menemen yapıp yemek istiyor ve evde yumurta yok diye bir gündüz vakti, ki dışarı çıkıp rahatlıkla 3 yumurta alınabilecek bir vakittir, komşunun kapısına gidip de üç yumurta istenmez be abi. sırf üşengeçlikten yani. aslında bi samimiyet var tabi ama istediğim düzeyde değil. -hişşş zenci, 5-6 yumurta al gel de bi menemen yapıp yiyek lan! düzeyinde bi samimiyet istiyorum ben. ama bu samimiyet tek yönlü ve benim baskın olduğum bir şekilde olsun. o yapamasın mesela aynı hareketi. veya onun getirdiği yumurtalarla yapılmış bir menemeni beraber yedik diye ertesi gün kapıma dayanıp -çocuğun şu ödevi bilgisayardan çıkacakmış, şunu bi çıkartıver yazıcıdan... demesin. kartuş kaç para biliyo musun sen!

halbuki komşuyla aramdaki samimiyet düzeyi kocasıyla karşılaşırsam selamlaşmak, küçük kızını kapıda görürsem gülerek el sallamak ve onun da bana aynı şekilde karşılık vermesi, kendisiyle olan iletişimim ise -annen var mı? -yok?.. kpss'ye neden girmiyosun? -nebileyim... düzeyinde. 8-9 yaşlarındaki kızıyla ise hiç bir iletişimim yok. dikkate almıyorum onu. o yaşlardaki insanları sevmiyorum. yaşa bak 8-9. yumurta-menemen filan diyince zeki demirkubuz'un bekleme odası filminden bi cümle geldi aklıma;

-gözleri ağlamaktan şişmiş insana menemen yer misin diye de sorulmaz ki ya...

çok gülmüştüm buna. filmi durdurup dakikalarca gülmüştüm. yine film durmuş haldeyken evin çeşitli yerlerine gidip oralarda da güldüm. sonra baktım bu işin bi sonu yok. gülmeyi bırakıp filmi izlemeye devam ettim.

yumurtayla ilgili bişiler düşününce insanın aklına da amma film geliyo ha. şimdi de funny games (1997) filmi geldi aklıma. hadi şimdi cesareti olan varsa semih kaplanoğlu'nun yumurta filmi de var ama onu unutmuşsun yazsın yorum olarak. hadi yazsın da göreyim. hadii.. hadiii... ahah aklıma süper bi film fikri geldi. menemen diye bi film çeksem. komedi filmi olsa. tüm bu filmlerle dalga geçse. offf ya, neden bu kadar zeki ve yaratıcı bi insanım sanki. size haksızlık. ama siz de üşengeç değilsiniz işte. ordan dengeliyoruz.

5 Ocak 2011 Çarşamba

balkanlardan gelen soğuk hava dalgası

sizi bilmem ama şu balkanlardan gelen soğuk hava dalgasından ben bıktım arkadaş. neden bizim kendi soğuk hava dalgamız yok. neden balkanların kullanıp eskittiği soğuk hava dalgasını kullanıyoruz. kendi soğuk hava dalgamızı üretemeyecek kadar fakir miyiz veya cahil miyiz? bıktım başkalarının kullanıp attığı soğuk hava dalgasını kullanmaktan. pis pis eski bi soğuk hava dalgası. napayım ben böyle soğuk hava dalgasını. oh lan balkanlara bak sen. kullan mis gibi yepyeni soğuk hava dalgasını eskiyince bize gönder. yek yee. burdan meteoroloji bakanlığına sesleniyorum. elin eskimiş soğuk hava dalgasını bize kakalayacağınıza adam gibi yeni bi soğuk hava dalgası üretin. hava durumu haberlerinde şunu duymak istiyorum, evet sevgili seyirciler, meteorolojimiz tarafından üretilen yepyeni mis gibi soğuk hava dalgamız etkisini göstermeye başladı. artık balkanların sikimdirik soğuk hava dalgasını kullanmak zorunda kalmayacağız. oh kendi soğuk hava dalgamız ne güzel. güle güle üşüyün. başkasının soğuk hava dalgası hiç insanın kendi soğuk hava dalgasının yerini tutar mı? tabi ki hayır. sizin kullanılmış, eskimiş o soğuk hava dalganıza kalmadık sevgili balkanlar. alın da başınıza çalın. pııhh. balkan soğuk hava dalgasına bak. pııhh. üşütmüyo bile lan. ne biçim.

1 Ocak 2011 Cumartesi

şunları düşündüm

amorti
milli piyango bileti alıp, sonra da -ulan amorti bile çıkmadı be... diye üzülen insanın şu hayatta hiç bi şansı olamaz bence. hiç bi yere gelemez. abicim sen amorti çıksın diye mi aldın sanki o bileti. hee? amorti için mi aldın? ben bilet almış olsam ve çıkmasa, -ulan kaçırdım büyük ikramiyeyi... diye dertlenirdim. amorti bile çıkmadı diye dertlenmezdim. neden? çünkü ben büyük işlerin adamıyım. hadi şimdi siz o küçük, telaşlı ve fakir dünyalarınıza dönebilirsin. hadee hadee... ha bi de -oh lan amorti bari çıktı, neyse verdiğimiz parayı kurtardık en azından... diye sevinen insan var. sen daha betersin be amortici. sen o kafayla bi bok olamazsın be amortici, ben sana ne diyim be amortici. amorti de ne tuhaf bi kelimeymiş. amorti.
yurovizon insanları
etrafımızda yurovizon insanları var. her yıl bu zamanlar aniden bi yerden belirip üstümüze koşarak gelip YUROVİZONDA ŞU YARIŞACAAMIŞ!!! YUROVİZONDA BU YARIŞACAAMIŞ!!! diyip kaçıyor. sonra da bi kenara geçip insanları izliyor. hayattaki tek eğlencesi bu. insanlara yurovizonda kimin yarışacağını söylemek. gerisine karışmaz. sadece söyler ve kaçar. bakın şimdi yurovizon insanı haberi verdiği insanların tartışmalarını çekirdek çitleyerek ve sırıtarak izliyor ve sabırsızlıkla gelecek seneyi bekliyor.
bardağa dolu tarafından bakamıyorum
bazen yerde otururken biraz yüksekteki masada duran, içini göremediğim bardakta su olduğunu unutup o bardağı hızlıca alıyorum. sonrası felaket. sonrası mutsuzluk.
spam yorumlar
bloga spam yorum bırakan insanları anlamıyorum. sanki yüzbinlerce kişi giriyor ve senin o spam yorumda verdiğin linke tıklayacak bu insanlar ve artık ne ürün ne hizmet satıyosan alacaklar da sen de zengin olacan öyle mi? "10 milyar koydular demi içine 10 milyar koydular..."
twitter cenabetliği
twitterda 800 küsür twitim vardı ama bi kaç gün önce bu sayı bi anda 100'e düştü. 700 twitim bi anda yok oldu. bu nasıl bi cenabetliktir anlamıyorum ya. diğer insanlara da bakıyorum onlarınki de mi düştü acaba diye. ama yok. sadece benimki silinmiş. bütün sınıfa 10 verdim ama şabana 2 verdim. niye hocam? ben de kitabı aynen yazmıştım. AMA 4 VİRGÜL ATLAMIŞSIN!!! durumundayım şu an. arada bi eskiye dönüp onları okumak güzel oluyodu. zaten bana yazılan cevaplar da siliniyor. yani anlayacağınız bok gibi bir twitter hesabım var.