25 Şubat 2011 Cuma

pardon canım, geciktim..

geç kalan insanlar. evet. böyle insanlar neden var anlamıyorum. her yere her zaman geç kalırlar. sanki geç kalmak için yaratılmışlardır. bir de sanki çok işleri varmış gibi sürekli telaşlı davranırlar. halbuki tek bir mantıklı, faydalı işleri yoktur bunların. 15 dakikaya kadar geliyorumculardır bunlar ama tabiki asla gelmezler. en az bir saat sonra gelicilerdir. geldiklerinde de sizi anında ikna edecek en az bir bahaneleri mutlaka vardır. çok iyi bahane bulucudur bunlar ve sizin kafanızda aniden "-e adam haklı" fikrini oluşturuverirler. kızamazsınız onlara. hatta kendinizi onun yanında suçlu hissedersiniz. ulan adamın uğraştığı süper ötesi işlere bak, ben bir de karşına geçmiş, vay efendim geç geldin, yok efendim geç geldin diye hesap soruyorum. ne kadar iğrenç ve düşüncesiz bi insanım ben... diyerek üzülürsünüz, hatta utancınızdan büzülürsünüz.

geç kalan, geç kaldığı yere illaki cep telefonundan birileriyle konuşarak gelir. hatta geldikten sonra onun konuşmasının bitmesini beklersiniz. belki bir kaç karşılıklı göz kırpma yaşanabilir. geldiklerinden itibaren 30 dakikaya kadar konuşulamayanları vardır. nihayet telefon görüşmesi bittiğinde geldiği ortamı da hemen ele geçirir bizim 15 dakikaya kadar geliyorumcu. ortamın en önemli insanı oluverir. sanki geç kaldığı için ödüllendirilmiştir. sanki biz oraya sırf onu beklemek ve sonrasında da gelişiyle mutlu olmak için toplanmışızdır. o bir numaradır. en büyüktür. cehenemmeden çıkan çılgın türk'dür.

bakın ne önemli işlerim var, ne kadar yoğun bir insanım, ne olaylar yaşadım ama yine de sizlerleyim, aranızdayım... mesajını altmetinlerle öyle bir yerleştirmiştirki beynimize, hepimiz onun küçük köleleri olmuşuzdur bile. ki grup içindeki bireylerden bazıları, grubun geri kalanından bağımsız bir şekilde, geç kalanla arasında özel bir bağ olduğunu, aslında diğerlerinden bambaşka bir yakınlıkta arkadaş olduğunu, sadece ikisinin anlayıp gülebildiği espriler yaparak veya sadece ikisinin yaşadığı, ortamdaki diğer kişilerin bilmediği anılarını yine sadece kendilerinin duyabileceği bir ses tonunda konuşup üstüne sesli gülüşler veya tamam hallederiz... olsun kafana takma... yada o iş tamam... tarzında ciddi mimiklerle tamamlayıp süsleyerek vurgularlar. bir kişi gider, başka bir geç kalan yalakası yaklaşır onun yanına. hiç boş kalmaz.

ve geç kalan insan her zaman en erken gidendir. gitmesi de en az gelmesi kadar olaylıdır. muhtemelen şu sıralarda da bir yerlere geç kalıyordur. en az üç telaşlı telefon görüşmesi ve aceleyle yazılan beş mesajlaşmadan sonra gidebilir o. gitmeden önce kısa bir kaos yaşanır ortamda. önce gideceği haberi grup içinde telaşla yayılır. o gidiyormuş! aa öyle mi? evet o gidiyormuş? gidiyormuş o!

tam gideceği sırada yine grubunun sevgi gösterisinin içinde boğulur. yaa gidiyo musun olum? ya yeni gelmiştin nere kaçıyosun çakal! sevgilinin yanına mı gidiyorsun kız?! gibi cümlelerle geç kalan yalakaları vedalaşma konuşması yapmak için hızla yanına gider geç kalanın. yine çok gizemli, çok ciddi, çok önemli kısa konuşmalarla uğurlarlar onu. peki gitmesiyle olay biter mi? tabi ki bitmez. o gittikten sonra yine konuşulmaya devam eder. -deli bu çocuk ya! ama seviyorum!.. -iyi çocuk.. -iyi adam.. -dürüst insan.. -iyi kız.. -cimcime ya... tarzı cümleler kurulur arkasından. size bişey söleyim mi? ben hiç sevmiyorum bu geç kalan insanları. hiç sevmiyorum bu on beş dakikaya kadar ordayımcıları. ciddi birer şerefsiz ve lağım terliğidir bu geç kalanlar. kanalizasyon artığıdır. lama tükürüğüdür.

23 Şubat 2011 Çarşamba

turkcell'den x hanım ve stickman

bundan iki-üç hafta kadar önce saat öğlen 12'ye yaklaşırken yatağımda güzel bir uyku sürdürüyordum ki telefonuma gelen bir mesajla irkilerek uyandım. maceralı ekşınlı rüyamdan da uyanmış oldum haliyle ve sinirlendim. gelen mesaja baktım. yok bilmem altınbaşta turkcellilere özel bilmem ne mi varmışta şöyle şöyleymiş, sevgililer günüm falan kutlu mu olsunmuş neymiş. öyle saçma sapan bi mesaj. bunu görünce daha da sinirlendim, delirdim sinirden ve turkcell'in sitesine girip şikayet bölümüne girerek bi güzel azar kaydım turkcelle. o kısım şöyle;

Sayın Turkcell, bana neden saçma sapan ve gereksiz mesajlar göndererek uykumdan uyandırıyorsun? Uykumdan uyandırıyorsun ve rüyamın da içine ediyorsun. Buna ne hakkınız var sayın turkcell. Ben sana beni güzel rüyalarımdan ve uykumdan et diye mi para veriyorum? (bak bak para veriyomuş. lan alt tarafı 3-4 aya bir hat kapanmasın diye 5 tl yüklüyosun) Yok efendim altınbaşta daha fazla avantajmış da, pırlantada %20 indirim varmış da, sevgililer günüm kutlu olsunmuş da... Bana ne altınbaştan pırlantadan sayın turkcell! bana ne!! Kafama silah dayasalar o tarz şeylere para vermem. Ayrıca sevgilim filan da yok. Neden kutluyorsun sevgililer günümü? sana ne turkcell? sana mı kaldı kutlamak? Allah aşkına reklam mesajı atıp durmayın bana ya! Ne hakkınız var beni rahatsız etmeye! Bu yaptığınız resmen suç! Bana reklam mesajı atıp durmayın! Beni rahatsız etmeyin! Eğer bir kez daha bu tarz bir mesaj atıp beni rahatsız ederseniz, başka bir operatöre geçeceğim sayın turkcell. (ooooo başka bi oparötere geçecekmiş, ne tehdit ama!)

bu şikayetin üzerine hemen ertesi gün yine aynı saatlerde arandım. hattın ucunda x hanım o enerjik ve yaşam dolu sesiyle bana sesleniyordu. ne yalan söyleyim. bu şikayetimin ipleneceğini hiç düşünmemiştim. ilk başta tırstım. stickman sen misin lan? olum akıllı ol bak! kimsin ulan sen! öyle bi şikayet yazmalar falan! atarız lan reklam mesajı sanane! sana mı soracaz! aklını alırız lan senin bebe, turkcell'iz olum biz! konya'da tanıdıklarımız var! ağzına sıçtırırız senin! filan diyecek sandım. ama böyle olmadı tabi. x hanım benimle gayet güzel bir şekilde konuşuyordu. bana tarifemi sordu ama bilemedim. hattınızda ne kadar miktar var onu sordu ve ben onu da bilemedim :D cidden ne tarifemi ne de ne kadar miktarım olduğunu bilmiyodum. tam o sırada da hooop pat diye şarjım bitti. telefon kapandı. x hanım hemen mail atmış. şöyle demiş;
_______________________________________________________

Merhaba Stickman Bey,

Görüşmemiz kesildikten sonra sizi tekrar aradım ancak ulaşamadım.
Size ulaşabileceğim bir irtibat numarası iletebilir misiniz?
_______________________________________________________

tabi dururmuyum. hemen cevap mailini yapıştırdım.
_______________________________________________________

Merhaba X Hanım,
Görüşmemiz sırasında telefonumun şarjı bittiği için kapandı. Kusura bakmayın lütfen. Gerçekten iyi bir konuşma gerçekleştiriyorduk ama naparsınız işte şarj bu. Ne zaman nerde biteceği belli olmuyor allahsızın. Fakir olduğum için hala 8 sene önce aldığım nokia3310'u kullanıyorum. Şaka gibi demi? 21. yüzyıldayız, herkes 3g'li iphone'ların tadını çıkarırken ben hala nokia3310 kullanıyorum. Maalesef şaka değil, acı bir gerçek. Şarja takıp konuşmaya başlarsam hemen kapanıyor bu telefon. Ne kadar içler acısı ve yürek burkan bir durum öyle değil mi X hanım. Fakirliğin gözü kör olsun. İşte bu yüzden nokia3310 fakir telefonumun şarjının tamamen dolmasını bekledim. Neyse bu gereksiz açıklamalardan sonra söyleyeceğim şudur ki; şarjım tamamen doldu, şimdi bana aynı numaradan tekrar ulaşabilirsiniz. Bu arada X ismini de ilk defa duyuyorum. Gerçekten ilginçmiş. Türk Dil Kurumunun sitesinden büyük sözlüğe baktım. "Gök - Mars - Ateş rengi" gibi anlamları var.

_______________________________________________________

(bu fakirlik geyiği inci sözlükten. çok seviyorum) ertesi sabah x hanım beni tekrar aramış ve bu sefer telefonum kapalı olduğu için ulaşamamış. sonrasında şöyle bir mailleşme trafiği devam etti.
_______________________________________________________

Merhaba Stickman Bey,

Sizi aradım ancak ulaşamadım.
Size ulaşabileceğim uygun bir zaman dilimi iletebilir misiniz?
_______________________________________________________

Merhaba X Hanım,
Ne kadar ulaşılmaz bir insanım öyle değil mi? Yalnız ben size telefonuma sabah saat 11-12 gibi gelen gereksiz mesajlar yüzünden uykumdan ve güzel rüyalarımdan olduğum için sitemkar ve isyankar cümlelerle şikayet iletirken sizin tutup da sabahın 9'un da filan aramanız ilginç olmuş gerçekten. Mail 09:06'da gelmiş, e buna göre de o saatten önce aramış olduğunuzu tahmin etmek benim zeka seviyeme göre çocuk oyuncağı. Zaten telefonu açınca da ne zaman aradığınız gördüm. Her ne kadar siz benim zeka seviyeme hayallerinizde bile erişemeyecek olsanız dahi, saat 11-12 gibi gelen mesajlar yüzünden şikayette bulunan birini, en azından o saatlerden sonra aramayı düşünebilecek kadar zeki bir insan olduğunuzu düşünüyorum X hanım. Neyse olsun, her insan hata yapabilir. Sizi affediyorum. Zaten akşam yatarken, yarın sabah mesainize başlar başlamaz beni arayacağınızı bildiğim için güzel uykumdan ve rüyalarımdan olmayım diye telefonumu kapatmıştım. Tahminimde de yanılmamışım. Şu an uykusunu almış, maceralı rüyalarını görmüş mutlu bir insanım. Uyku düzenim biraz değişkendir ama şu sıralar beni öğlen saat 14:08 ile gece 03:26 arası istediğiniz zaman arayabilirsiniz.

_______________________________________________________

Merhaba Stickman Bey,
Sizi talep ettiğiniz saat aralığında tekrar aradım ancak ulaşamadım.
Hattınıza gelen reklam mesajlarının gelmesini sizinle görüşerek engelleyebilirim. Size ulaşabileceğim zaman aralığını tekrar iletebilir misiniz?

Dilerseniz işleminizi Online İşlem Merkezi'nden ya da 444 0 532 numaralı Müşteri Hizmetlerin'den de sağlayabilirsiniz.
_______________________________________________________

Merhaba X Hanım,
Az önce aradınız evet ve bu sefer benim hatamdan kaynaklanan bir olay yüzünden görüşemedik. Kusura bakmayın lütfen. Geçen gün kardeşim telefonumun bataryası hemen bitiyor diye başka bir telefonun bataryasıyla değiştirmişti. Yapma olmaz, o batarya da zaten ölmüştür dedim, dinletemedim. Az önce sizin aradığınızı görüp sevindim ama tam açacaktım ki telefon aniden kapandı. Kardeşime çok sinirlendim. Hemen gittim ağzını burnunu kırdım. Senin yüzünden X Hanım'ın aramasına cevap veremedim. Zaten kaç gündür uğraştırıyorum kadıncağızı dedim. Daha da sinirlendim ve yere yatırıp dekmeledim. Şimdi kendi bataryamı taktım ve full dolu. Şimdi hemen tekrar arayabilir misiniz? Biliyorum işin cılkı çıktı afedersiniz ama siz de bir kere arayıp ulaşamayınca hemen pes ediyorsunuz. Ben olsam beş dakika sonra tekrar arardım :) Pes etmeyin hemen. Şimdi hazır bekliyorum, arayın lütfen de artık halledip bitirelim şu işi. Siz de kurtulun ben de.

_______________________________________________________

bu mailleşmelerden sonra araya haftasonu filan girdi iş uzadı. x hanım arayınca yapmak üzere bi sürü geyik ve espri hazırlamıştım. ama o ara bi hastane işi çıktı ve x hanım tam da hastanedeyken aradı. hastane işleri yorgunluğundan, her tarafta bi sürü hasta insan, ağlayan bebek görmekten ve doktor keyfi beklemekten moralman ve fizikman çöktüğüm sırada telefon çaldı. tüm bu yaşadıklarımdan habersiz mailleşmelerin de etkisiyle sesi daha canlı, daha hayat dolu ve daha samimi geliyordu x hanım'ın. gülümsediğini sesinden anlıyordum. konuştuk ettik falan işi hallettik. o kadar mailleşmeden sonra böyle bi ses tonu ve zor tamamlanan cümleler kurmama şaşırmıştır eminim. durumu bilmiyor tabi. aslında konuşmanın başında müsaitmisiniz dediğinde, şu an hastanedeyim sonra arayabilir misiniz diyecektim ama kızcağızı da artık daha fazla uğraştırmak istemedim. bi kaç kelimelik kısa cevaplarla şu reklam mesajı işini hallettim.

artık o hazırladığım lafları söyleyememenin verdiği üzüntüden midir, yoksa insana insan gibi muamele edilmesinin verdiği alışılmadık duygudan mıdır yada sesinin beni etkilemesinden midir nedir bilmiyorum, turkcell'den x hanım'ı baya kafama takmış olacam ki kendisi rüyama girdi. ben bi yerden araba alıyormuşum. x hanım da orda arabayı satan kişi oluyormuş. ve 15 lira fazlaya satıyormuş. sonra da araba ertesi gün bozuluyor. götürüyorum adamlara geri almıyolar filan. bi gerilimler bi olaylar. patrona kızıyorum ya zaten arabayı satan kız da benden 15 lira fazla almış diyorum. hayır araba bozulmasaydı sorun değildi 15 lira sonuçta filan diyorum. arabayı değiştirmiyolar piçler. üzülüyorum filan ulan bi araba aldık o da ertesi gün bozuldu diye. turkcell'den x hanım'a bi mail atıp kendimi tekrar aratmayı ve bu güzel diyalogları devam ettirmeyi düşünüyordum ama bu rüya üzerine vazgeçtim. ulan o hastane işi çıkmasa ve ben de hastaneye sağlam gidip hasta çıkmasaydım o kızla tanışırdım. gerçi tanışsam nolacak o da ayrı konu. neyse sustum ben.

18 Şubat 2011 Cuma

çünkü güneş enerjileri güneye bakar evlat

yaşadığım şehrin en sevdiğim özelliklerinden biri de; ben dahil pek çok insanın işlerine - okullarına falan bisikletle gidip geliyor olmaları.

bunları biliyor muydunuz? fiberoptik kablo saç teli kalınlığındaki cammış lan meğersem. o camdan ışık gönderiliyormuş, veriler o şekilde gidiyormuş. vay anasını dedim arkadaş. ışık hızında yani. ama kafama takılan bi konu var. sen tut camı saç teli kalınlığında yap, nası iş bu. nası kırılmaz o cam. bi de saç teli kalınlığı nası bi ölçüt. ince tel mi kalın tel mi. kişiden kişiye değişir. mesela bizim bi arkadaş var. na böyle saç teli var adamda. bob marleyin saçları varya hani. her teli o kalınlıkta. allah hayvan gibi saç vermiş adama. berbere gittiğinde; kusura bakmayın sizin saçlarınızı artık kesmeyeceğiz, makinemiz bozuluyor tarzında tepkiler alıyor hep. nağadar üzücü.

bişi dicem ya. valla ben sizin bu çay ve kahve tutkunuzu anlamıyorum. hadi üç bardak falan içseniz neyse de bi bardak bişi için sizi bu kadar uğraşmaya üşendirmeyen hayat enerjisini nerden bulduğunuzu bana da söyler misiniz? bi bardak çay lan çay. bi bardak kahve. uğraşılır mı o kadar. içmeyiver arkadaş. bir bardak çay için yok efendim koskoca caydanlığı indirmeler, içine su koymalar, kaynatmalar, çay koymalar, sonra tekrar kaynatmalar, demlemeler, tepsi, çay tabağı, çay kaşığı, şekerlik oooff. sadece bir bardak çay için bunları yapan insanlar var. benim öyle büyük bi kahve tutkum yoktur, hatta pek sevmem bile ama çay yapıp getiren olursa içerim. öyle bi bardak için filan kalkıp uğraşmam. bırakın bu işleri ya.

kardeşimle birlikte oynadığımız ilginç bir oyun vardır aramızda. bazen belli bi süre boyunca ben onun gibi, o da benim gibi davranır. yani birbirimizin taklitini yaparız. çok eğlenceli bir oyundur. hem bolca gülersiniz hem de birbirinizin gıcık gittiğiniz yönlerini keşfedersiniz. karşınızdaki insanın sizin hangi huy ve davranışlarınıza gıcık olduğunu anlarsınız. oyun genelde kahkahalarla ve -siiiikktirrr laaan ben öyle mi yapıyom! -hasssiktir lan! tarzı küfürlerle devam eder. tavsiye ederim.

16 Şubat 2011 Çarşamba

bence avatar dünyanın en boktan filmi

dün nihayet avatarı izledim. izlediğime de, cigabayt cigabayt indirdiğime de bin pişman oldum. ammaaa abartmışınız yaa amma abartmışınız. aman çok acayip görsel efektler vay efendim şöyle vay efendim böyle. lan görsel efekt, görsellik görsellik dedinizde bi bok sandım. ışıklı ışıklı heryer. başka hiç bi halt yok. her yerden bi ışık fışkırıyor. öyle ışıklı ışıklı fosforlu fosforlu yapmakla olmuyor james cameron efendi. konusu zaten boktan. karakterler basmakalıp. o karakterlerin davranışları basmakalıp ve komik. eski türk filmleri gibi konusu var. çok sıkıcı. bi yerde fakir, kendi hallerine, zararsız insanlar topluluğu vardır. bi tarafta da zengin ve gözünü para hırsı bürümüş, herşeyi hırsları uğruna yok edebilecek müteahhit vardır. o fakir mahalleyi yıkıp yerine alışveriş merkezi veya gökdelen filan yapmak ister. fakirler direnir. sonra adam oğlunu casus olarak sokar. sonra o çocuk mahallenin o fakir kızına aşık olur, ordaki insanları sever, onların fakir ama mutlu hayatlarını sever. kendi yalan, pis hayatını görür ve iğrenir. sonra babasına düşman olur. o insanlarla birlikte babasına karşı direnir. babası oğlunu reddeder. falan filan. o kadar para harcayıp çektiğiniz konuyu sikeyim sizin. hele o navilerin sinirlenince ağızlarıyla sanki çok korkutucuymuş gibi dişlerini gösterip hııııssssss!!! yapmasına çok güldüm. bu arada 6 ayaklı atlar, navice diye gerizekalı bi dil, ejderha gibi bişeylerin seni seçmesi filan ne kadar da ilginç james cameron nerden buluyosun yahu bu fikirleri zeki şey seni. güyya herşeyin birbirine bağlı olduğu çok tuhaf bi evren. sanki dünya çok farklı ordan. hepimiz toprağa ve birbirimize bağlıyız zaten gerizekalı seni. bi de tekrar tekrar sokuyosun vizyona. açsın sen james cameron efendi. gerçi hiç kimse de bana gelip olum şu filmi izle lan süper film demedi. neden bu kadar sinileniyorum anlamadım. bu filme puanım on üzerinden sıfır. maskeli beşler kıbrısta bile daha güzel film. düşünün artık.

15 Şubat 2011 Salı

born this way - bir rüya için ağıt

maralımın yeni şarkısı çıkmış geçen bi kaç gün önce. beni pek sarmadı. belki de hasta olduğum içindir. tamamen iyileşince tekrar dinlerim. ama yine de çok seveceğimi sanmıyorum. hani kötü de diyemem tabi ama bi poker face değil. bi just dance değil. bi telephone hiç değil. olmadı ladym. olmadı gagam.

geçenlerde gördüğüm bi rüyadan bahsedeyim. gündüz rüyaları daha fena oluyor. rüyamda bizim burdaki bi spor salonunda basketbol maçı varmış. salon basketbol sahası tabi ama bi çim saha oluyor bi basketbol sahası oluyor. tribünlerde her yaştan ve her kesimden insan var. çok alakasız bazı akrabalarım ve sık sık basketbol oynadığımız arkadaşım da var. ben salonda bi o yana gidiyorum bi bu yana. değişik tribünlere gidiyorum. biraz uyuyorum filan. arkadaşım diyorki; -birazdan gerçek maç başlayacak bekle... (gerçek maç?!) oturup bekliyorum ama gerçek maçın başlamasında daha bir saat var oluyor. o yüzden sıkılıp gidiyorum. sonra eve geliyorum. evde uyumuş oluyorum. uyanınca televizyonu açıyorum. maç kontv'de (burda bi yerel kanal, çok acayip bi kanaldır) yayınlanıyor oluyor ve devre arasına giriyor. ve sıkı durun. devre arasında Lady GaGa konseri oluyor. o an nasıl bi pişmanlık duyduğumu anlatamam. lan gitsem mi ki acaba diyorum. ama ben gidene kadar da biter diyorum. Lady GaGa'yı izlemeye devam ediyorum. sonra dikkatlice bakıyorum. aslında o gerçek Lady GaGa değilmiş. sahte Lady GaGa çıkarmışlar. ohh diyorum sonra, gerçek değilmiş diye rahatlıyorum.

14 Şubat 2011 Pazartesi

bok gibi günler

etrafımda hasta vucutlar ve zamansız uyuyanlar var. ben dahil. uzun bir aradan sonra tekrar ağzıma ve burnuma dolan kömür tozlarının arasına attım kendimi. bi dahaki sefere eski bi atkı götürmeliyim. dört kat iki el dolu, yanmış da bitmiş kül olmuş iki soba kovasını indiriyorum. indirmekle bitmiyor. uzakta bir yere dökmem gerekiyor. bomboş kovalarla bodruma iniyorum, izbeye iniyorum. dolu dolu dopdolu iki soba kovasıyla dört kat yukarı çıkıyorum. çıkarken kaslarımdan çok vicdanım yoruluyor. keşke daha önce gelseydim. siz... siz bunları nasıl çıkarıyordunuz. siz bunları çıkarırken ben evde mi oturuyordum. yaşlanmak istemiyorum. lütfen yaşlanmadan öleyim. 35-40 kâfidir. hatta çok bile. gözüme çarpan bazı mantıksız düzenlemeler var. gereksiz bir kat çıkmak gibi. konuşmaya üşendiğimden dillendirmiyorum. tüm bunların yaşandığı yerden bir sokak aşağıda doğal gaz hattının olup burada olmaması üstüme sıvanmış cenabetliğin büyüklüğünü kanıtlar nitelikte. şanssızım diyorum kimse inanmıyor. artık sıcaklardan bunaldığımız yaz aylarını iple çekeceğim.

ve tekrar tramvay. zafer-kampüs 50 dakika, belki de daha fazla. iğrençliğinden hiç bir şey kaybetmemiş. insan kokuları, pis kokular, yığın yığın insanlar. lütfen arka tarafa doğru ilerleyelim anonsları. kimsenin bunu ciddiye almaması. nazi vagonlarına doldurulmuş yahudiler gibiyiz. bu kesinlikle dünyanın en uzun yolu. bütünlemelere kalan fotokopili öğrenciler, yer vermedikleri için onlara şiddetle bakan altın günü teyzeleri. çekilecek dert değil.

sabah hastaneye gitmek, öğlen hastaneye gitmek, yarın hastaneye gitmek. hastaneye gitmek diye bir durumun olması bile herşeyin tamamen yok olmasını dilemek için yeterli bir sebep. hastaneye gitmeyi güzel kılabilecek bir zaman dilimi de yok bence. tabi bir hekime aşık olunan zaman dilimini ve radyolojiden müthiş sarışın fatma'nın bir buçuk günlük bekleyiş sonrası verdiği biyopsi randevusunu saymazsak. bir de hastaneye sağlıklı gidip hasta olarak dönmek var. tarif edilemeyecek bir his. bu yüzden fatma'yı göremedim bi daha. ama geleceğim, bekle beni radyolojiden fatma. sırf seni görmek için bile gelebilirim bi gün. yolda adam takip edip evini öğrenmiş insanım.

tıbbi onkoloji polikliniğinde kanserli insanlarla bir arada geçen saatler. çoğu çok yaşlı. ben de dahil hep birlikte bizi sırf keyiflerinden bekleten doktorları bekliyoruz. korkmayın ben kanser olmadım. anneannemin raporlarını göstermek için bekliyordum. bir kere kanser olup iyileşmişti ama şimdi onun nüksetmesi ve/veya başka bir kanserin daha olma ihtimali varmış. iki doktor arasında mekik dokuyarak ve saatlerce keyiflerini bekledikten sonra tam bir buçuk günde öğrenebildik bu sonucu. iki dakikalık konuşma için bir buçuk gün beklemek. bu arada düşünüyorum da, lan anneannem bile kanser olduysa ne bileyim ben filan kesin kanser olurum. ve uğraşmam da doktor filan. hastanelerde sürüneceğime evde huzur içinde ölümü beklerim.

radyoloji servisinde çok sayıda bebekle bir arada geçen saatler. onlar için üzülüşüm. kendilerine sorulmadan dünyaya getirildikleri yetmiyormuş gibi bir de doğalı daha bi kaç ay olmuş tutmuşlar röntgenlerini çekiyorlar. pis röntgenciler! oysa senin şu an bi hastanede röntgen sırasında değil, heidi'nin dedesinin evinde beşiğinde sallanıyor veya çimlerde emekliyor olman lazımdı. annenin sana ekmek pişirmesi, babanın ise keçi sütü sağması lazımdı. oysa annen ve baban şu an hayatlarından o kadar memnun değillerki yüzlerindeki ifadeyi görmek istemezsin. bir zamanlar birbirlerine aşk sözcükleri fısıldayıp mutlulukla evlenen onlar değillerdi sanki. vay ulan nerden evlendim de bir de çocuk yaptım ifadeleriyle mutsuzluğun dibinde duruyolardı.

ikinci gün. çok büyük bir hastanede kafeterya ararken kaybolmak. o sırada turkcell'den x hanım'ın araması. turkcell'den x hanım'ın sesi çok canlı ve hayat dolu geliyor. ben ise bir hastanedeyim. geçirdiğim en şiddetli üşütmenin henüz ilk safhalarındayım. sesim çıkmıyor, öksürükten zor konuşuyorum. o kadar mailleşme trafiğinin üzerine konuştuğumuz zaman söylemek için size laflar hazırlamıştım x hanım. üstelik maillerden bile komikti. beraber gülüp eğlencektik ama olmadı. bir bahane bulup iyileşince size kendimi tekrar aratacağım.

garip yer şu hastaneler. önümden kuvöz içinde, muhtemelen erken doğmuş bi bebeğin geçmesi. tek gözünü biraz açmaya çalışıp hayatı görme çabası. onunla gözgöze gelmem. ne kadar küçük olduğuna inanamamam. o kadar küçüktü ki kısa bi süre gerçek olduğuna inanamadım. ama gerçekti, canlıydı. hayatım boyunca göz göze geldiğim en küçük insan. acaba beni gördüğünde neler düşündü.

5 Şubat 2011 Cumartesi

ağrısız kulak delinir (fuck you!)

ücretli izin
şu ücretli izin nedir anlayamadım gitti. birilerine sormaya da çekiniyorum beni aşşalarlar diye. yani adama izin veriyolar üstüne bi de para mı veriyolar? yoksa çalışan adam al abicim şu parayı ben izne çıkıyorum mu diyor? veriyor 10 tl. 10 günlük izin mesela. nasıl? bu tarz mevzuları ben niye hiç bilmiyorum ya. ühühü. kıdem tazminatını filan da bilmiyom lan ben. ühühü :( askerlik borçlanması ne bi de? askerde benden borç mu isteyecekler. ben askerlerden borç mu alacam. sigorta prim günü filan ne ya. ne gerek var böyle şeylere. hayat neden bu kadar karmaşık allahım :(

yemek hafızası
hani koku hafızası var tamam biliyoruz, şarkı hafızası da var, hatta hava durumu hafızası bile var ama bi de yemek hafızası varmış. bunu yeni keşfettim. uzun zaman önce belli bi yerde sıklıkla yediğiniz yemeği yerken tekrar o anlara dönüyosunuz. güzel oluyor. böylece yemek yemek için yeni bi bahanem ve yemek yemeyi soktuğum yeni bi şekil var. zamanda yolculuk!

ispanyolca kursu
üç gün önce ispanyolca kursuna başladım. çok iyi oldu. çok da güzel iyi oldu tamam mı. kızlar beni aramıyorken başka bi yerde olabileceğim. ahahaa. şaka lan başlamadım kursa filan. zaten bu espri family guy'ın şu an hatırlamadığım bir bölümünde şu şekilde geçiyor; -hey Meg! okulun bayrak takımına seçilmen güzel oldu evet. iyi oldu iyi. erkekler seni aramıyorken başka bi yerde olabileceksin. puahuahuahaaa! bence bu aşırı komik.

insan bi aynaya bakar aynaya!
ben bile bazen aynanın karşısına geçtiğimde; ulan bu genleri gelecek kuşağa aktarmaya ne hakkım var?!.. diye sorguluyorum kendimi. ben bile bunu yapabiliyorken bazı insanların, özellikle de hintlilerin ve kuzey korelilerin bunu yapmaması büyük gerzeklik. insan bi kendinin farkında olur be. ha hintlilerim benim be? ha kuzey korelilerim!

ağrısız kulak delinir (fuck you!)
yıl 2011 ama bazı eczanelerin camında hala "ağrısız kulak delinir" yazıyor ve yine yıl 2011 ve ben bu yazıyı her görüşümde kendi kendime; -kulağım ağrıyorsa hadi ehehehe... diyorum. delmeyecek misiniz yani? diyorum. -gidip bi ağrı kesici ilaç içeyim de öyle geleyim o zaman ehehehe... diyorum. -salaklara bak ya yanlış yazmışlar ehehehe.... diyorum. gerizekalı o kadar yıl eczacılığı boşuna okumuşsun... diyorum. bir de kulağını gerçekten deldirecek biri olsam kimbilir neler derim. ve sıkı durun, o eczanenin önünden her geçişimde diyorum bunları. ve demeye de devam edeceğim. asla susmayacağım. beni kimse susturamaz. sen bile susturamazsın yıldızlaaaar susturamaz.