29 Mayıs 2011 Pazar

dedektif stickman

bir hafta kadar önce odamda gayet huzurlu bir şekilde oturuyordum. odaya aniden kardeşim ve arkadaşı girdi. kardeşim biraz telaşlı, biraz gülerek ve biraz da şaşırmış bir şekilde arkadaşının ayakkabısının çalınmış olabileceğini söyledi.

bu duyum üzerine hemen yerimden kalkıp camı açıp dışarı baktım. etrafta şüpheli birilerini aradı gözlerim ama kimse yoktu. sonra ön balkondan baktım yine şüpheli birini göremedim.

hemen olay yeri inceleme modunda kapının önüne gidip etrafta delil aramaya başladım. kattaki tüm dairelerin kapısının önüne bırakılan, bir mobilya firmasına ait broşürler dikkatimi çekmişti. bütün kapıların önünde olan broşür sadece bizim kapının önünde yoktu. komşulardan birinin kapısının önündeki broşürü alarak kardeşim ve arkadaşını sorgulamak üzere geri döndüm. şahısların ifadelerine göre olay şöyle gelişmişti;

annem ve anneannem ufak tefek birkaç ihtiyacı almak için markete gitmişler. onlar gittikten kısa bir süre sonra tüpçü geliyor. kapıya kardeşimin arkadaşı bakıyor. hatta tüpçü rahat geçsin, geçerken üstüne filan basmasın diye ayakkabılarını ayağıyla biraz kenara itiyor. (bu arada ayakkabılarını henüz 2-3 gün önce aldığını belirteyim) tüpçü tüpü bağlayıp gidiyor. kısa bi süre sonra annem yanına para almayı unuttuğu için tekrar gelip para alıp gidiyor. (anahtarıyla girip gittiği için o sırada kimsenin haberi olmuyor) kardeşimin arkadaşı gitmesi gerektiği için tüpçünün gidişinden hemen sonra hazırlanmaya başlıyor. maksimum beş dakika sonra kapıyı açıyorlar ve ayakkabı yok. işte olay böyle.

kardeşimin arkadaşının acil gitmesi gerektiği için ona kendi ayakkabımı veriyorum ve gidiyor. bi süre sonra annemgil geliyor. olayı anneme de anlatıyoruz, tabi onun o kısa süre aralığında geldiğini de o an öğreniyoruz. ben geldiğimde aykkabı duruyordu diyor. artık kritik soruyu anneme soruyorum;
-anne sen para almak için geldiğinde bu broşürler var mıydı? annem çok emin bir şekilde -hayır yoktu.. diyor.

demek ki broşürleri dağıtan kişi tüpçü gittikten, annem para almak için gelip gittikten hemen sonra gelmişti. bundan emindik artık. bütün bu olaylar maksimum beş dakika içinde olmuştu. hatta kardeşimin arkadaşının hazırlanması belki biraz daha kısa sürse çıkmak için kapıyı açtığı an ayakkabıyı alan kişiyle yüz yüze gelebilirdi.

şüpheli = broşürleri dağıtan kişi veya kişiler

hemen broşülerden adrese bakarak firmanın nerde olduğunun tespit ettik. kardeşim yerini biliyormuş. ilerde bir okulun hemen karşısında olduğunu söyledi. ayakkabının nasıl olduğunu biliyordum ama emin olmak için daha bir gün önce arkadaşıyla çekinmiş fotoğraflarına bakmak istedim. fotoğraflara baktım ve ayakkabılara zoom yaparak tüm ayrıntılarını aklıma kazıdım. firmanın konumundan yola çıkarak ve olayın üzerinden henüz çok vakit geçmediğinden borşüleri dağıtan kişi veya kişilerin yan apartmanlara broşür dağıtmaya devam edeceklerini tahmin ederek hemen giyinip dışarı çıkarak yol üstündeki apartmanların önünde yürüdüm. daha önce bazı marketlerin broşür dağıtan elemanlarından aklımda kalan imajla 19-20 yaşlarında, genellikle iki kişi, bir kız bir erkek, kollarında bir dolu broşür, üzerlerinde firmanın logosu ve renklerini taşıyan bir tişört giymiş kişiler arıyordum ve nerdeyse gördüğüm herkesin ayakkabısına bakıyordum.

15 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir sonuç elde edemeyeceğimi anlayıp firmaya gitmeye karar verdim. tabi dükkana direkt dalıp; SİZ BİZİM AYAKKABIMIZI MI ÇALIYORSUNUZ LAAN!!! denmez. o yüzden; sizde bilgisayar sandalyesi varmı? diye sormayı planladım. bunu sorarken de şüphelinin orada olup olmadığını görmeyi düşünüyordum. dikkat çekmemek, sıradan bir müşteri gibi görünmek için broşürü cebime koydum. dükkana gittim ve içeri girdim. bir apartmanın bütün alt katı mobilyacı dükkanı yapılmıştı. oldukça büyüktü, etrafta kimse yoktu ve sessizdi. dükkana girip biraz arkalara doğru ilerledikten sonra konuşmalar duydum ve sesin geldiği tarafa doğru ilerledim. bir adam, bir kadın ve etraflarında 10-11 yaşlarında üç dört tane çocuk vardı. kadın beni gördü ve –hoşgeldiniz… dedi. size öyle geliyor... demedim. hoşbuldum dedim. adam; –buyrun dedi; -sizde bilgisayar sandalyesi var mı? dedim. -maalesef bizde yok... dedi. -peki... dedim ve geldiğim yoldan çıkmak üzere geri döndüm. biz bu konuşmaları yaparken o çocuklar ellerinde birkaç bardakla yanımdan geçip orta taraftaki mutfak lavabo benzeri bi yere girmişlerdi. sanırım az önce broşürleri dağıtmaktan gelmişlerdi ve oturup bişeyler içmişlerdi. ben dükkandan çıkmak için geri dönerken çocukların birinin aradığım ayakkabıyı giymiş olduğunu gördüm.

ve işte suçluyu yakalamıştım.

kafamdaki profile uymayan oldukça küçük bir suçluydu bu. çocuğun yanına gittim ve cebimden broşürü çıkardım. -bu broşürleri siz mi dağıttınız dedim. -evet dedi. -peki bu ayakkabıyı nerden aldın dedim. birkaç bir şey gevelemeye çalıştı, yeni aldık, tam bilmiyorum filan gibi ama pek bişey diyemedi. -sen gel bakıyım bi abicim dedim ve elimi omzuna atarak dükkanın patronu olduğunu düşündüğüm az önceki adamın yanına gittik beraber. -hocam bu sizin elemanınız mı, bu broşürleri onlar dağıtmış galiba diye sordum. -onlar dağıttı ama elemanımız değil dedi. e tabi küçücük çocuklardan eleman mı olur lan. adam dükkanın çevresinde oturan bir kaçını tanıdığı ve o an sokakta gördüğü çocukların eline tutuşturmuş broşürleri üç beş bişey de vermiş dağıtsınlar diye. neyse işte olayı anlattım adama. böyle böyle ayakkabılar kaybolmuş, şu sırayla olmuş filan diye. adam da, -yani bu durumda ayakkabıların sizin olduğunuzu mu söylüyorsunuz dedi. evet öyle düşünüyorum dedim. sonra bi de o sordu çocuğa, çocuk bu sefer iyice saçmalamaya başladı, ayakkabılar bi poşetin içinde bi arabadan düşmüş, bunlar arabanın arkasından bağırmış bağırmış duyuramamış, o yüzden almışlar :D hayalgücüne bak. gerçi bizim kapının önüne broşür bırakmayarak şüphe çekmeyeceğini düşünen bir çocuğa göre oldukça iyi bir hayalgücü bence :D çocuk tüm iyi yaklaşımımıza rağmen kabul etmedi aldığını. neyse sonra çocuğun yanındaki arkadaşının ayakkabısını giydirerek o ayakkabıyı aldık, o kendi evine kendi ayakkabısını giymeye gitti. adam defalarca özür diledi benden, bi çay ikram ettiler (aslında sonradan çayı içtiğime pişman oldum, belki bunlar bir çeteydi, mobilyacı dükkanı adı altında müthiş bi ayakkabı çetesi, çayı içince bayılacaktım ve benim ayakkabılarımı da alacaklardı, sonra ıssız bi yerde ayakkabılarım yok bi şekilde uyanacaktım filan) -yok hocam siz de bilemezdiniz böyle bişey olacağını falan filan tarzı bişiler dedim. adamın baya morali filan bozuldu, yüzü kızardı, terledi filan. firmanın adının da bu şekilde yayılmamasını benden rica etti yine defalarca. neyse sonuçta ayakkabıları aldım ve eve geldim.

aslında o çocuk için üzüldüm. yani çocuk sonuçta, yeni bi ayakkabı görmüş ve almış. çalmış bile diyemiyorum aslında. gerçi kendi ayakkabısı da kötü, yırtık veya eski bir ayakkabı değildi. bi ayakkabı sonuçta fakat küçüğü büyüğü olmaz bu işlerin diye düşünüyorum. eğer ben gitmesem o çocuk bundan sonraki hayatında belki de bunu alışkanlık haline getirecekti. aslında ayakkabıyı alıp geldikten sonra bi kaç gün boyunca o çocukla birlikte gidip ona istediği ayakkabıdan almayı düşündüm, hatta aradığım profilin dışında küçük bi çocuk olduğunu gördüğümde o gün yapmayı düşündüm hemen ama sanırım bu da yanlış bir davranış olurdu. sanki ödüllendirmiş gibi olabilirdi ama yaptığı olayın yanlışlığına rağmen insanların kendisine böyle bi yaklaşım içinde olduğunu görürse bi daha herhangi kötü bişey yapmaz diye düşündüm. ama bi karar veremedim tabi. bu karar verememe aşamasında da kızmadım kendime, sonuçta çocuk yetiştirebilecek bi olgunlukta değilim, e çocuk gelişimi, psikolojisi uzmanı falan da değilim. neyse işte adam da ailesiyle konuşacağını söylemişti zaten, umarım ailesi uygun bir dille konuşmuştur çocukla.

şimdi bu olayda pek çok kişinin hatası var aslında. bizden başlayacak olursam, daha doğrusu kardeşimin arkadaşından, yeni bi ayakkabının kapının önünde bırakılmaması gerekirdi aslında. mesela ben ayakkabılarımı nereye gidersem gideyim hiç bir zaman kapının önünde bırakmam. ikincisi bizim apartmandaki komşular. apartman kapısını ya kapatmazlar, yada her zil çalana açarlar. e böyle olunca apartmana giren çıkan da belli olmaz tabi. üçüncüsü, be adam sen madem firmanı bu kadar önemsiyosun, kurumsal kimliğini oturtmuşsun, adımız bu şekilde duyulmasın falan filan gibi şeyler söylüyosun e o zaman neden çoluk çocuğa broşür dağıttırıyosun demi. zaten bu apartmanın içine kadar girip kapılara broşür bırakmak olayı yasal mı değil mi bilmiyorum. spam mail gibi bişey aslında. neyse.

aslında heycanlı başlayan maceramın aradığım kişinin bi çocuk olduğunu görmemle tüm heycanı gitmişti. ben şöyle yolda görürüm, takip ederim, üstüne atlarım boğuşurum, yakalayıp eve getirip bağlarım, söyle kimin için çalışıyorsun söyle! derim yada evine girdikten sonra ben de onun kapısının önünden ayakkabıyı alırım, oraya da manidar bi not bırakırım, görünce şok olur falan filan gibi şeyler hayal ediyordum aslında :D neyse bu da fena bi macera sayılmazdı benim durağan hayatım için. sonuçta kardeşimin arkadaşının yeni aldığı ayakkabısını kurtardım. artık bana sherlock holmes mu dersiniz, csı stickman mi dersiniz ne dersiniz bilemem. gerçi büyütmeye gerek yok. yıllar boyu; parmak izi, gerçek kesit, arka sokaklar, suç bilimi, kanıt, oz, prison break gibi şeyler izlemiş insanım :p benim için basit bi vakaydı ve 15-20 dakika içinde zanlıyı yakalayıp ayakkabıyı ele geçirdim. eğer başınıza böyle bu tarz bir olay gelirse yada hali hazırda çözülemeyen olaylarınız varsa bana ulaşın işi bitireyim ha ha ha!

stickman dedektiflik hizmetleri a.ş.

24 Mayıs 2011 Salı

biber sevdası

odun fırınında közlenmiş küçük yeşil bir biberin masanın hakimiymişcesine ben hariç herkesin diline pelesenk olması beni deli ediyor. ana yemeğin yanında sununan bir iki biberin acı olup olmamasının belirsizliği bir türlü çözülemiyor. ben şahsen bir biberin; çok acı çıkması ve yemeği zehir etmesi riskine girilecek kadar dayanılmaz bir lezzeti olduğunu düşünmüyorum. bunu vedat milor'e sorsak eminim o da benimle aynı fikirdedir. başta kardeşim olmak üzere herkes biber üzerine cümleler kuruyor. zaten ilk başlatan da oydu. tabağına konan iki közlenmiş biberi görünce biber acı mı? diye sordu ve geri dönülemez bir yola girmiş olduk. o soruyu sorar sormaz ağzının üstüne öyle bir dirsek geçiresim geldi ki... sağ yanımda da oturuyordu, hani bi vursam o sinirle en iyi ihtimal komaya girerdi. kardeşimin biberler acı mı sorusuna ilk eylemsel önerili yanıt teyzemden geldi. ucundan biraz ısır acı değilse yersin. kardeşim de ilginç bir insandır. salataya limon sıkmaz, biberin acı olmamasını ister. ve korkulan oluyor. biber sevdalısı biberinden biraz ısırıyor ve yemeğin sonuna kadar yanıp kavruluyor. hoşuma gidiyor aslında bu. oh lan iyi oldu... diyorum içimden. biber sevdalısının acıymış kelimesi üzerine babam; biber mi? diye soruyor. içimden; hayır baba, börek acıymış. lanet olasıca börek varya hani börek. o acıymış... diyorum. kardeşim dışından evet diyor. hemen annem aracılığıyla anneannem için japon tsunami uyarısı gibi türk acı biber uyarısı yapıyor sofrada. anne, anneanneme söyle biber yemesin, acı... diyor. anneannemin duyma problemleri nedeniyle birinin söylediği birşeyi daha sonra başka biri yüksek sesle tekrarlamak zorunda. çünkü ilk söyleyişte ne kadar yüksek seste söylersek söyleyelim bazen anlayamayabiliyor. biberin acılığı konusunda yine ben hariç herkes görüşlerini masa genelinde paylaşıyor. benimki pek acı değilmiş... bana fena acı geldi... bi de bana acı gelse keşke tatlı çıktı benimki... (en son serzeniş tabi ki sofranın çok acı sevenine ait) hızlıca böreğimi yiyip o ortamı terk ediyorum. ama susmuyorlar. mutfaktan çıkıp koridorda bi kaç adım ilerlememe rağmen hala acı-biber-tatlı-çok acı gibi kelimelerin sıklıkla kullanıldığı pek çok cümle duymaya devam ediyorum... böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum.

19 Mayıs 2011 Perşembe

insanlar

sizi yılın en iyi şusu insanları
şu bazı üniversite öğrencileri var ya hani aralarında toplaşıyolar, birilerini yılın en iyi bilmem ne kişisi filan seçiyolar. işte ben anlamıyorum o öğrencileri. lan olum dersiniz filan yokmu sizin çalışacak ha beyinsizler. bi de kim sikler sizin birini yılın en iyi bilmemnesi seçmenizi filan. ha seçmiyolar da ya pardon, layık görüyorlar. fotokopi ezberleyen bir grup terliksi hayvan sizi yılın bilmem nesine layık görüyor. amına koduklarım siz kimsiniz. makarna ve yumurta yemekten beyinleri pörtleşiyor tabi önüne gelene bişeyi layık görüyorlar. bende senin ağzının üstüne bir yumruk layık görüyorum yavrucum. evet tam ağzının üstüne şöyle.

80-90 yaşındaki insanlar
şu 80-90 yaşındaki insanları hiç anlamıyorum ve o insanlara hayret ediyorum. yahu 80-90 nedir lan. o kadar yıl yaşanırmı allasen. görmemişler gibi. 35-40 yıl yaşa öl. hele bi de 100'ü filan aşanlar varki. onlara ne diyeceğimi bilmiyorum. bi türlü gitmek bilmeyen misafir gibi. tadında bırakalım lütfen. illa abartıcaksınız ve bokunu çıkaracaksınız demi. biliyom ben sizi. nolacak yani 80 yıl yaşayınca ben onu anlamıyorum. eline ne geçecek.

uykuluymuş numarası yapan insanlar
uyanalı çok olmuş ama yataktan kalkmamış insanlar var. bunlar uykularını bi güzel almışlar o uyanma evresini filan da atlatmışlar. yatakta sırf keyfine yatıyorlar yani. cin gibiler aslında ama yataktan çıkınca böyle bi sanki aniden uyandırılmış havasında takılıyorlar. az önce fıldır fıldır açılmış gözleriyle telefonunda tıkır tıkır seri mesajlar gönderen sanki o değilmiş gibi, bi yeni uyanma tripleri, gözleri tam açamama numaraları, yüzü buruşturmalar, ııhhmmmhh ımmhh gibi sesler çıkarmalar, sorulan sorulara cevap vermemeler filan. suratına uçan tekmeyi yedinmiydi görürsün gününü.