21 Temmuz 2011 Perşembe

ahtapotlar gitti mi?

bir buçuk iki ay kadar önce şöyle bi olay yaşadık. akşam uzanmak için yattığım yatakta uyuyakalmışım. sonra aniden kalkmışım ve konuşmaya başlamışım. odanın köşesinde bilgisayar başında oturan kardeşimle aramda şöyle bir diyalog geçmiş.
böyle mış'lı anlatıyorum fakat o an ben de olayın farkındaydım. ama evimize ahtapotların geldiği ve onların gidip gitmediğini öğrenmek o an bana çok mantıklı geliyordu. hatta yaptığım bu davranışa kardeşimin sürekli gülüp durması, sorduğum soruya bi türlü cevap vermemesi beni sinirlendiriyordu.
ahtapotu bu şekilde tarif etmeye çalışan dünya üzerindeki tek insan benimdir herhalde. elimi uzatıp parmaklarımı açıp sallayarak ahtapot anlatmaya çalışmışım. o anın da gayet farkındayım tabi ama ne bileyim ya. çok mantıklı, ciddi bir konu gibi geliyordu o an bana. kardeşim önce bu ani uyanış ve konuşmamdan korkmuş, sonra şaka yaptığımı düşünmüş ama gayet ciddi bir şekilde ve iyice sinirlenerek sormaya devam ettiğimi görünce daha da çok gülmeye başladı hatta koptu.
artık soruma bi cevap alamayacağımı farkettiğimde sinirim doruk noktasına çıkmıştı. kardeşim gülmekten kıpkırmızı olmuştu ve hala koparak gülmeye devam ediyordu. ben ona sinirle ve çok tuhaf bakışlarla bakıp susmuştum ama öyle çok sinirlenmiştim ki, deli gibi saçma sapan küfürler ediyordum içimden. ahtapotların gidip gitmemesi benim için hâlen hayat memat meselesiydi ve çok mantıklı ciddi bir konuydu. kardeşimin ahtapotu bilmemesi, soruma cevap verememesi ve üstüne bir de nedenini bilmediğim bi şekilde sürekli olarak gülmesi ona karşı çok büyük bir nefret duymama neden olmuştu. aptal, beyinsiz! ahtapotu bilmiyor bi de gülüyor! diye geçiriyordum içimden. sonra tekrar yorganı üstüme çekip dönüp uyudum. uyandığımda yaptığım herşeyi hatırlıyordum. ahtapotları, onların bize gelmiş olmasını ve gidip gitmemesini dünyanın en önemli konusunu haline getirmeme, o tavırlarıma ve o kadar sinirlenmiş olmama gülmekten geberdim.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

çayımız kalmamış maalesef

sabahları yürüyüş yapmaya başladım. blogu eskiden beri takip edenler bilirler. ara sıra bunu yapmaya başlayıp ertesi gün bırakırım. yani sadece bir gün yaparım. ama bu sefer hergün yapcam lan. kesin bak. (bunu da her defasında derim) neyse işte. stada gidiyorum. sabahları o koşu kısmı halka açık. ben de halktan biri olduğumdan bana da açık. sen gelsen sana da açık o gelse ona da açık şuna da açık buna da açık. ipini koparan gelebiliyor yani. hay sikeyim bi daha gitmem lan ben ora. ipini koparanın girebildiği yerde ne işim var benim. ehehe. neyse işte. insanlar oraya geliyolar, yürüyolar koşuyolar filan. aslında koşu filan bence değişik değişik yerlerde olmalı, kafana göre istediğin yere koşmalısın fakat bu siktiğimin egzoz gazı yüzünden burada daireler çizmek zorundayız. çünkü burda egzoz gazı yok. yola uzak. hava temiz. genelde yaşlı insanlar var. %90 yaşlı %10 genç diyebiliriz. neyse asıl geleceğim olay şu; neden saat yönünde yürünüp koşuluyor burda? içeri gelen başlıyor saat yönünde yürümeye koşmaya. neden hiç kimse diğer taraftan gitmiyor. yarın öyle yapacağım. şaka lan şaka. hiç mi atletizm izlemedin hayvan. o adamlar öyle koştuklarına göre var bi bildikleri. ben o gün ilk gün olduğu için sadece hızlı yürümeyle yetindim ve içten içe de üzüldüm lan. yani çok değil iki sene öncesine kadar buraların tozunu attıran ben, basketbol sahalarında potaları parçalayan ben, yaşlıların arasında yürüyüş yapıyom. ühühü. ama öküz gibi yerken ve sığır gibi yatarken iyiydi demi? diyeceksiniz siz şimdi bana. dediyseniz cevap veriyorum. evet lan valla çok güzeldi! ama böyle olmaz. şimdi durumum iyi, sadece bir kaç kilo fazlam ve üzerimde biriken hamlık var. şimdi benim çözdüğüm olay şu. insanlar nasıl aşırı kilolu hale geliyolar biliyomusunuz. önce pek belli olmuyor tabi. umursamıyolar veya nasıl olsa spor yaparım, şunu yaparım bunu yaparım zayıflarım diye düşünüyorlar sürekli. bişey olmaz diyolar ama böyle diye diye bigün bi bakıyolar ki artık olay geri dönmesi çok zor noktalara gelmiş. bence bunun farkındalığı iyi bi durum. göbekli filan bi adam olamam ben. kendimi öyle düşünemiyorum. o yüzden artık eski atletik stickman günlerine geri dönüyorum.

yaşadığımız apartmanda bizim kattaki 4 daire ayda bir birbirlerinde oturuyolarmış. (konudan konuya alakasız ve ani geçişlerime hastayım) bunu annemden duyduğumda ona sorduğum ilk şey, peki diğer kattakiler de kendi aralarında ayda bir oturuyolar mı? oldu. şimdi aranızdan diyecekler olacaktır. yani ben olsam derdim. nebçim insanlarsınız lan. üst komşusu, çarpraz komşusu adam değil mi? onları neden çağırmıyorsunuz, onlara neden gitmiyorsunuz filan diye. onlar da geliyor ve onlara da gidiliyor kardeşler. kat durumu genele yayılmış artık, içiniz rahat olsun. bu laf da size girer.

bi kaç hafta önce, günlük hayat içerisinde çikolata parçacıkları diyen bi erkek gördüm lan. bi tüylerim ürperdi, bi kanım çekildi. gaymisinlan! ne demek çikolata parçacıkları? (valla homofobik değilim)

not: yürüyüşü tabi ki sadece o sabah yaptım. bi daha gitmedim. manyak mısın hergün gidecem. bizden geçmiş hacı. hem nolacak sanki 150 yıl mı yaşayacan. ben zaten çok yaşamayıp, çabuk ölüp çılgınca fikirlerimi gerçekleştirebilecek miyim, öyle bi imkan sunulacak mı onu çok merak ediyorum. çılgınca fikirlerimi öğrenmek için bir sonraki yazıyı bekleyin. buyrun şöyle oturun lütfen, ayakta kalmayın. ne içerdiniz? ah, çayımız kalmamış maalesef. çeşme suyu var. biraz da bebek teri. peki ben bebek teri getireyim o zaman size.

8 Temmuz 2011 Cuma

göbek adı

a. Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad: Turgut'un göbek adı Mehmet'tir.

diyor türk dil kurumu. açıkca söyleyim, göbek adı olan insanlardan hoşlanmıyorum. zaten göbek kelimesi başlı başına iğrenç bi kelime. neyse. göbek adın varsa bile kendine sakla arkadaşım. neden olur olmadık zamanda benim göbek adım şudur diyosun. yada bi süre sonra aslında benim adım şu, bugüne kadar bana seslendiğiniz adım benim göbek adımdı.. niye diyosun. rahatsız mısın! hem şunu da ek bilgi ve bir hayat tecrübesi olarak sizlerle paylaşayım. göbek adı olan insanların %90'ından hayır gelmez. tehlikeli insanlardır. o yüzden onlardan uzak durmanızı tavsiye ederim. zaten tanımdan da anlaşılacağı üzere bu göbek adı şeysi saçmalığın daniskası. hiç bir mantığı yok. hazır lafı açılmışken söyleyim. iki isimli insanlardan da pek hoşlandığımı söyleyemem. eğer o kişinin iki isimli olduğunu baştan bilirsem belki. ama sonradan öğrenmek beni deli ediyor. yıllardır arkadaş veya akraba olduğumuz, yiyip içtiğimiz, beraber onca vakit geçirdiğimiz insanın aniden ikinci bir adı daha olduğunu öğrenmek mesela benim için kabul edilemez bişey. soğutucu, iğrendirici bir ruh haline sokuyor bu durum beni. hoşlanmıyorum. sağlıcakla kalın. atiker sıralı otogaz sistemleri sundu.

7 Temmuz 2011 Perşembe

sakin ol şampiyon

geçenlerde bi gün yeni yıkanmış çamaşırlarımızın asılı olduğu balkona toprak ve çamur parçaları atan çocuğu kendi odamın penceresinden gördüm. yanında iki arkadaşı daha vardı. 12-13 yaşlarında filan bunlar. biri -atma olum çamaşırlar filan var... demesine rağmen iki defa daha attı. hemen balkona çıkıp çocuğa, -sen yaklaş bakıyım lan! dedim. -niye çamur atıyosun lan balkona, aşşağı inersem yemin ederim senin ağzını burnunu dağıtırım! dedim. -ben atmadım abi... dedi. -yalan söyleme, gördüm atarken! dedim. -bak yemin ederim inersem suratını dağıtırım senin!.. dedim. işaret parmağımı ona uzatıp sinirli bi şekilde sallayarak. (selam, ben stickman'in artan sinir katsayısıyım) -tamam abi bi daha yapmıcam özür dilerim.. dedi. gerçekten de o an orda olsam çocuk filan dinlemeyip girişebilirdim. ben balkona çıkıp seslendiğim an çocuklardan biri kaçmıştı. ona ayrı sinir oldum arkadaşını satıp kaçtığı için. diğerini takdir ettim hem uyardığı hem de kaçmadığı için. o çocukların yanına inip, bakın bu kaçan arkadaşınızdan hayatta hiç bir şekilde size hayır gelmez. ondan uzak durun demek isterdim ama yapmadım. çünkü sinirliydim. bu ne arkadaş ya. sekiz yıl zaten sırpat bi çocukla uğraştım. yine mi uğraşacam. tamam çocuktur, genelde yaramaz olur, yerinde duramaz filan eyvallah ama bu başka bişey ya. yaramazlık değil bu. biz de çocuk olduk, bizde çok haltlar karıştırdık tamam da kimsenin yeni yıkanmış çamaşırlarına toprak çamur atmadık. gerçi bi kaç kez apartmanın içine işemiştim ve uzun bir süre de canım sıkıldıkça 3. kattan balkondan aşağı işemiştim ama doğrudan bir kişiye veya malına bilerek ve isteyerek zarar vermek değildi bu. dolaylı yoldan olabilir, çiş rüzgardan insanların çamaşırlarına sıçramış olabilirdi. fakat tüm bu yaptıklarımın cezasını eski apartmanımızdaki sırpat çocuğun bize çektirdikleriyle ödediğimi düşünüyordum. bi kere bizim arabanın egzosuna çamur doldurmuş ya piç.

neyse bu olaydan sonra yine bi süre bu çocukları izledim. çocuğun adı seyid artık onu biliyorum. o iki çocuktan ciddi manada nefret ettim ben o gün. kaçan ve çamur atan. onları öldürsem ve gömsem bi gram bile pişmanlık duymam. valla bazen hitlerleşesim geliyor.

1 Temmuz 2011 Cuma

vimbildın güzelleri ve bir kaç şey daha

çorbayı sevmem diyen bir adamla karşılaştım geçen gün. hayret ettim. ya hiç çorba içmemiş ya da hiç dayak yememiş bence. çorba sevilmez mi lan. yalnız bananeyse. sevmez sevmez yani. çorba sevmiyor diye adam mı dövülür. bazen kendimi anlamıyorum. ben de bakla sevmem mesela. bakla sevmiyorum diye gelip beni dövseler kabul eder miyim. asla kabul etmem.

soğuklardan, havanın kapalı olmasından ve yağmurlardan şikayet edenler! sonunda yaz geldi. mutlu musunuz? ne oldu hani? ne geçti elinize? ne güzel serin serin püfür püfür yaşıyorduk ya. iki gündür geberiyom sıcaktan. yazmış. pıh. benim için düğün davetiyeleriyle dalga geçme mevsimidir yaz. hııı bizi de mi aranızda görmek istiyosunuzzz hıııı. o mutlu gününüzde hemii. o gerizekalı düğününüze geleceğimi düşünüyosunuz yani. ne diyeyim. allah belanızı versin. bok gelirim. naaaah gelirim.

vimbildındaki gönlümün şampiyonlarından bahsetcem. öyle çok tenis düşkünü biri değilimdir. pek anlamam da zaten. senede bir izlediğimden kurallarını bile unutuyorum. her sene yeniden öğreniyorum. ne severim ne sevmem tenisi ama vimbildın'ın öyle bi atmosferi var ki insanı içine çekiyor. hatta beni bırakın merkez kortun ortasına. orda yaşarım ben. evinizin huzurlu sessiz arka bahçesi gibi. erkeklerin maçlarını pek izlemiyorum. kızların maçlarını izliyorum. bence kızlarınki daha güzel oluyor. şimdi bahsedeceğim isimlerin hepsi elendi fakat onlar benim gönlümün şampiyonları.

Aravane Rezai. 1 numara. sadece bir maçını izleyebildik. elendi biriciğim. çok hoş bi kız bu ya. gülünce ayrı tatlı, gülmezken ayrı tatlı. ulan ne kadar yüzeysel bi yorum oldu. böyle daha çok şey, çok süper şeyler söyleyebilirim gibime geliyordu ama söyleyemedim. hissettiklerimi tam yansıtamadım. çok tatlı lan bu. çok sevilesi, çok aşık olunası.

Marion Bartoli. 2 numara. bu kız deli sanırım. tipinde de bi delilik var zaten. maç sırasında arada sırada annesi ve babasını da çekiyorlar. ailecek bi psikopatlık var bence bunlarda. kız aşırı hırslılık ve delilik arasında bi yerlerde. maç içinde sürekli tuhaf tuhaf, gereksiz hareketler yapıyor. hatta yaptığı bir harekete herkes baya gülmüştü. Serena ile oynadığı maçta gıcık olmuştum bu yüzden. insanın sinirini bozuyordu bu hareketleri ama sonra sevmeye başladım kızı. servis atarken suratını öyle bi şekle sokuyor, ağzı o inanılmaz hırsıyla öyle garip bi şekle giriyor ki, raketini de iyice geriye çekiyor ve; -durr sen duurr, sen tenis oynarsın he, şu servisi bi kullanayımda hevesini bi sikeyim senin... der gibi bi enerji oluşturuyor. pek gülmüyor bu ama buna da yakışıyor gülmek. tombişliği de var biraz. şöyle elimi çenesinin altına koyup ohuyhuy uhuyhuyy tenis mi oynuyon seeen diyesim geliyor. bi de garip gelcek belki ama bu kızda çok hayvani bir seksilik var. iyice terleyince ve o terin üstüne hırs ve deliliği de eklenince gerçekten nasıl sevişir çok merak ediyorum. vahşice bir hırsla sevişesi geliyor insanın bu deliyle. lakabı bambam'mış.

Tsvetana Pironkova. 3 numara. ne diyeyim ki ya artık. bunu bana verseler erik gibi tuza batıra batıra yerim herhalde. çünkü çıtır çıtır bişey bu. vimbildın canını senin.

nasılsın, neler yapıyorsun? diye sorunca, -ne yapalım işte koşturuyoruz... diyen adamı anlamıyorum. sanırsın herif asafa powell, sanırsın tyson gay, sanırsın hüseyin bold siktiğimin piçi. koşturuyormuş.

şu hayatta beni en mutsuz eden şeylerden biri de basketbol topu ile futbol oynayan insanlar görmektir. yapmayın gözünüzü seveyim. daha geçen sene dünya ikincisi olduk ki bence eğer o maç bir iki gün sonra oynansaydı dünya şampiyonu olurduk. + üç sene önce konya 100. yıl spor salonunda türkiye genç erkekler basketbol şampiyonası finalinde izleme fırsatı bulduğum enes kanter daha bir kaç gün önce 3. sıradan utah jazz'a seçildi. (vallaha o zaman dediydik biz bu çocuk nba'e gider diye. cidden bak.) (gerçi nba'de lokavt oldu bu sene, şansızmışsın enesim, şanssızmışsın kanterim. gerçi benim kadar şanssız olamazsın. eğer ben nba'e seçilsem, lokavtı geçtim, nba tamamen kapatılırdı herhalde. hatta basketbol oynamak bile yasaklanabilirdi) he bi de fransanın ardından nba de oynayan yabancı oyuncu sayısında ikinciyiz. hadi bu da sizi ikna etmediyse, o 100. yıl spor salonunun iki sokak aşağısında basketbol topuyla futbol oynayan küçük kızlara sesleniyorum! ben ilk maç harici izlemedim ama potanın perileri (onlarla bi dalga geçme yazısı yazmıştım ama insanlık dışı olduğunu düşünüp buraya koymuyorum) yarı finale çıkmış. siz hala basketbol topuyla futbol oynuyorsunuz. lütfen. bu ülkede bunu yapmayın artık. rica ediyorum.