29 Ağustos 2011 Pazartesi

perde altı

odada sırt üstü, başım pencereye doğru dönük ve kollarım vucuduma paralel şekilde yatıp gerilerek perde ile pencere arasındaki ufak aralıktan dışarıya, yan apartmanın üst katlarına, beyaz bulutlara, mavi bulutsuzluklara bakarak bazen birbirinden alakasız, bazen belki de birbiriyle çok alaklı onlarca şey düşünüyorum. bu değişik düşünceleri inanılmaz bir hızla düşünüyorum. alakalılar ve alakasızlar arasında inanılmaz yüksek hızlarla geçiş yapıyorum. mesela bakışlarımı rüzgardan sallanan perdeye yoğunlaştırarak acaba bu perde 100 yıl sonra nasıl bir halde olur diye düşünüyorum. bütün şehri başka bir şehre taşısak ve tam 100 yıl boyunca buraya hiç bir insan girmese etrafta nasıl bir değişiklik olur diye merak ediyorum. konu aniden değişiyor. anaokul öğretmenim geliyor aklıma. sonra bi kaç yıl önce okuduğum bi kitap geliyor. sonra komşu kızı meleğin gülüşü geliyor. sonra eskiden kumaş satan bi tanıdığımız geliyor. sonra karpuz geliyor mesela. karpuz düşünüyorum. sonra bi film geliyor. sonra bi kız. sonra pencereye sinek filan girmesin diye gerdiğimiz tüle takılıyor gözüm, o anda o kızı gelinlikli düşünüyorum. güneş ışığı görüyorum. aniden güneş sistemini, güneş gözlüklerini düşünmeye başlıyorum. bütün bunları düşünmem en fazla 2 saniye filan sürüyo.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

coca cola'yı tersten okuyunca

geçtiğimiz yazın en sıcak günlerinden biri. vakit akşamı biraz geçmiş. evdeki bireylerin isteği üzerine kola almak için evden 100 metre kadar uzaktaki ufak bi markete gidiyorum. ayağımda kötü bi terlik var. kah ayağımdan çıkıyor, kah arasına taş giriyor. yürümeye devam ediyorum. market kapalı. neyse... diyorum. o marketten 100 metre ötedeki bakkala gidiyorum. bakkal açık. dolaptaki bir litrelik coca cola şişesine uzanıyorum. şişeden alevler çıkıyor. dolap çalışmıyor. abi soğuk var mı? diye sormak için içeri giriyorum. bakkal namaz kılıyor. abi soğuk var mı? diyemeden geri dönüyorum. bugün kuramadığım bi cümle abi soğuk var mı? geldiğim yöne doğru 100 metre yürüyorum. market açılmış. marketin kapısına doğru yaklaşıyorum. kasiyer kızı ayakta görüyorum. kasiyer kızın zarif ve dinç vücudunu görüyorum. kasiyer kız ince bir bele, tatlı bir popoya ve normal hoşlukta memelere sahip. marketin dışında duran dolaptan bir litrelik coca cola şişesine uzanıyorum. "coca colayı tersten okuyunca allah yok yazıyormuş."

// lisedeyken bi arkadaşımın evinde ailesiyle birlikte yemek yerken duymuştum bu cümleyi. ablası bardaklarımıza kola doldururken gözlerini büyüte büyüte; "-coca colayı tersten okuyunca allah yok yazıyormuş..." demişti. kimseden bir tepki gelmemişti. o sofrada üzerinde tersten okuyunca allah yok yazan bir şeyi içimenin yanlış olacağını düşünen birileri yoktu. bu iddiada bulunan abla da dahil kolaları içtik. ben şahsen iki bardak içtim. çünkü ne birinin allah yok demesi, ne de bunu içinde kola adı verilen bir içecek olan plastik bir şişeye tersten yazması umrumda değildi. sadece kola içmek istiyordum ve içiyordum. hepimiz içiyorduk. //

ne diyordum? hah evet. marketin dışında duran dolaptan bir litrelik coca cola şişesine uzanıyorum. dolap çalışıyor. kola soğuk. kolayı alıp kasaya doğru yaklaşıyorum. bir konu bulup sohbet etmeye çalışayım diyorum. coca colayı tersten okuyorum; az önce market kapalıydı... yazıyor. az önce marketin kapalı olması iyi bir giriş cümlesi olabilir. kasaya yaklaşıyorum. kasiyer kız kenara geçmiş. kasanın yan tarafında bi şeyleri yerleştiriyor. benim geldiğimi görmedi. ona seslenmiyorum. hem nasıl seslenebilirim ki. -hey kasiyer kız! ben kola aldım. kaç para bu kola? tabi ki böyle demiyorum. coca-colayı tersten okuyorum, kasiyer kızın gözlerinin derinliklerine bakarak şarkıya giriyorum.

Don't you want somebody to love?
Sevecek birini istemez misin?
Don't you need somebody to love?
Sevecek birine ihtiyacın yok mu?

kasanın yanında duruyorum. o yan tarafta bişeyleri yerleştirmeye devam ediyor. ben incecik beline bakıyorum. o yerleştirmeye devam ediyor. ben tatlı poposuna bakıyorum. belile sarılıp kafamı karnısının üstüne koyup koklamak istiyorum. karnısını koklaya koklaya uyumak istiyorum. bu kızın karnısını çok sevdim. çok güzel bir karnısı var. sarılmak istiyorum. arada bi daha sıkı sarılıp sonra gevşetmek sonra daha sıkı sarılmak istiyorum. karnısını koklayıp öpmek istiyorum. kasiyer kızın kafasına bakıyorum. tam o anda bana dönüyor. yüzünde bu saatte çalışıyor olmanın getirdiği hafif bir memnuniyetsizlik var ama bu haliyle bile beni etkilemeyi başarıyor. gözgöze geldiğimizde hafifçe gülümsüyorum. coca colayı tersten okuyorum, kasiyer kıza aşık oluyorum. içinde kasiyer kız olan hayaller kuruyorum o saniye. 1 litrelik coca colayı kasaya bırakıyorum. alıyor. coca cola yazısını testen okumadan dıtlatıyor. 1,60 diyor. parayı uzatıyorum ve -az önce kapalıydınız galiba ehe keh keh... diyorum. suratında; lan ne diyor bu manyak ifadesiyle -hıhı evet.. diyor. neden kapalı olduklarına dair herhangi bir açıklamada bulunmuyor. ben de üstelemiyorum. paranın üstünü uzatıp -buyrun.. diyor. hemen parayı alıp sayıyorum doğru vermiş mi diye. doğru vermiş. aşkımı maddiyatla sekteye uğratıyorum. hafif bir iyi akşamlar diliyorum. karşılık gelmiyor. "-hıhı evet" gibi bir yanıt şehvetli bir aşkın önüne ses ve sıcak geçirmez, %70 ısınma tasarrufu sağlayan izocamlı ve dış cephe yalıtımlı sert bir duvar örüyor.

marketten 100 metre ötedeki eve yürüyorum. 100 metre gide gele gide gele, ayağımdan çıkıp duran terliğe rağmen usain bolt oluyorum. coca-colayı 9.58 saniyede tersten okuyorum. içinde kasiyer kız olan hayaller kurmaya devam ediyorum. eve geliyorum. kapıyı kasiyer kız açıyor. aşkım seni çok özlediiim diyerek boynuma atlıyor. ehehe diyerek ve elimdeki kolayı yere koymaya çalışarak ona eşlik ediyorum. ona sımsıkı sarılıp kendi eksenim etrafında dönüyorum. bacakları savruluyor. ben dönüşümü hızlandıkça merkezkaç kuvveti etkisiyle ayakları daha da uzaklaşıyor. eteği savruluyor. saçları yüzüme dolanıyor. çok güzel kokuyor. dönüş uzarsa küçükken o dev görünümünden korktuğum lunaparktaki balerinin aklıma geleceğini düşünüyorum. dönüşümü tamamlıyorum ve duruyoruz. coca-colayı tersten okuyorum. kendine gel yazıyor. kendime geliyorum. girişin hemen yanındaki aynada duran aksimle göz göze geliyorum. odama geçip televizyonu açıyorum. öpüşme rekoru konulu bi haber çıkıyor. geniş bi alanda bir çok çift toplanmış. çiftler birbirlerine sarılmış şekilde bekliyorlar. bi işaret geliyor. hepsi birden öpüşmeye başlıyor. yüzlerce sevgili aynı anda öpüşüyor. sonra duruyorlar. gözlerinde tarif edemeyeceğim bi ışıkla bakıyorlar birbirlerine. sonra biraz daha öpüşüyorlar. hemen kumandaya uzanıyorum. başka bir kanala geçmek istiyorum. kumanda çalışmıyor. bu sefer coca colayı tersten okumuyorum. yeni bir anlam çıkaramayacak kadar onsuzum. osuzum... yüzlerce sevgiliyi 37 ekran bir televizyondan izlemeye devam ediyorum. haber uzuyor. haber bitmiyor. içmek istemediğim halde gidip bir bardak coca cola koyuyorum kendime. vucuduma girecek fazladan şeker ve dişlerime yapacağı asit saldırısı umrumda olmuyor. o bittikten sonra bir bardak daha içiyorum. ve bir bardak daha. coca colayı tersten okuyorum. bu çok yavaş bir intihar yazıyor.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

uzun zamandır "-maydanoz..." demedim

uzun süre yürümeyip bi yürüyünce hayvan gibi yürüyenler kulübü olsa beni başkan seçerler. geçen gün tam tamına 15 buçuk kilometre yürümüşüm. google mapsden ölçtüm. hayret bişey ha.

alarmı olan arabaların içinde küçük mavi lamba gibi bişey yanıp sönüyor ya hani. işte tam arabaya doğru bakarken o lamba o kadar fazla ışık vermiyor fakat başımızı hafif başka yöne çevirsek yani esas olarak o arabaya bakmazsak daha fazla ışık veriyor, hayvanlar gibi ışık veriyor. bu nasıl bi tuhaflıktır anlayamadım bi türlü. isterseniz bi deneyin. belki sadece bana böyle oluyordur ama yok lan niye sadece bana böyle olsun. bence size de böyle oluyordur. hemen gidip alarmlı bi araba bulup bakın. yada durun şimdi. akşam olsun öyle bakın. şu an sabah. bence hiç biriniz bunu yapmazsınız. hee oldu. akşam olacak da gidecek de alarmlı araba bulacak da bakacak. (yapmanız için yeterince tahrik ettim mi) (görürsün lan sen, yapacam işte! diyen bir kişi var gibi geliyor bana) (hadi amaaa) (yapabilirsin!)

ntv'nin son hazırladığı 12 dev adam jeneriği çok arabesk olmuş bence. hani şu internet sitelerinde reklam şeklinde olan, fareyi üstüne getirince ses çıkmaya filan başlıyo. o jeneriği diyorum. baya baya arabesk şarkı dinleme havasına giriyosun. en çok da ersan söylüyor. küçük ersan. potaların çocuğu ersan. feleğin çemberi ersan. ersan ve dadaşlar. ersan ve pota altı çocukları.

bence insanların golf oynamalarının tek nedeni o golf arabalarını sürebilmektir. yani uçsuz bucaksız alanda ceviz kadar bi topu tee ebesinin amındaki bi deliğe sokmaya çalışmak ne yav. böyle saçma bi spor olamaz. sırf o arabaları sürebilmek için oynuyorlar. kesin öyle kesin.

geçenlerde tvde ntvdeki üniversite tercih programına denk geldim. şu an hangi okul olduğunu hatırlamadığım bi mimarlık fakültesinin dekanı konuşuyordu. herif moralimi bozdu lan resmen. işte biz bir numara en büyüğüz, bura çok özel öğrencileri, belki alırız. sikimizi öpeni o an kafamız güzelse belki alırız tarzında çok zor öğrenci aldıklarını, çok özel öğrenci aldıklarını filan anlattı böyle artis artis, ukela tavırlarla filan. üstüne bi de kendisinin de mimar değil, inşaat mühendisi olduğunu söyledi ki bence müteahhitti o. piç müteahhit tipi vardı çünkü kendisinde. hırsız müteahhit tipi vardı. vay amına koyuyum lan dedim. halkla ilişkiler ve tanıtım terkim ben. neyim lan ben. herif bana kendimi çok gerizekalı, çok mal hissettirdi. olmayan yaşam enerjimi daha da emdi. istanbulda tanıdıklarım var oğlum ağzına sıçtıracam senin. orospu çocuğu. ananı bacını sikeyim senin. üniversiteni yıktıracam lan senin!

12 Ağustos 2011 Cuma

ehehe

arkadaşınızın evinde kendi blogunuza girmek konulu teorik ve uygulamalı bir çalışma.
bir zamanlar arkadaşlarımın olması...
ve böyle bir olayın yaşanabilme ihtimali olması...
şu an rahatım çok şükür. zamanlı zamansız arayan yok. çat kapı eve gelen yok. kendini çok akıllı zannedip sanki ben anlamıyormuşum gibi güyya bana çaktırmadan beni kullandığını zanneden yok. nankörlük eden yok. şerefsizlik eden yok. dolandırıcılık eden yok. beyinsizliklere tahammül etmek yok. bazı insanları nasıl oldu da bi zamanlar hayatımın içine dahil edebildim aklım almıyor.

eğer gerçekten olmasını istediğiniz gibi biri yoksa yada ne bileyim en azından ona "insan" diyebilmek mümkün değilse, hiç arkadaşınızın olmaması daha iyi sevgili arkadaşlar. uzun zamandır arkadaşsızım ve en ufak bir eksikliğini bile hissetmiyorum. çok rahatım. telefonunuz uzun süre kapalı durmaktan bataryası ölebiliyor yalnız. onu söyleyim. ehehe.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

ben gelmesem?

hayatım insanların aptallığına, cahilliğine, bencilliğine, nankörlüğüne, düşüncesizliğine sinir olup kendimi yiyip bitirmekle geçiyor. başka hiç bişey değil. keşke dünyada çok çok daha az insanın olduğu zamanlarda yaşasaydım.

gerçek hayatta "kâh" lafını kullanan bi insanla karşılaştım geçen gün. kâh güleriz kâh ağlarız. bizim hayatımız da böyle işte... dedi. konuşmasının kâh dediği kısımlarında içime tuhaf bişi oldu. kâh ne lan. bırak günlük konuşmalarda kullanmayı, herhangi bir yazıda bile kullandığımı sanmıyorum kâh'ı. kâhmış.

bazı insanlara çok lanlı lunlu konuşuyor diye kızıyorlar. kızarsın kızmazsın benim takıldığım nokta o değil. tamam lanlı konuşan insanlar var fakat ben hiç lunlu konuşan insan görmedim. naber lun! hadi lun! lun bana bak! vay a.q lun! hiç görmedim böyle insan. kafadan sallamayın. uydurmayın.

dün gece hayatımda ilk kez parmağımı buzdolabının kapağına sıkıştırdım. hiç acımadı. hatta hoşuma bile gitti. kapağı açıp kapatıp bir kaç kere daha sıkıştırdım. çok eğlenceliydi. artık bunu günde 3-4 defa yapmayı planlıyorum.

bizim bi akraba var. bulutlardan korkuyor. bulutlardan korkma hastalığı var onda. bulutlardan korktuğu için dışarı çıkamıyor. ehehe şaka lan yok öyle bi akraba. ama güneşten korkan var. o yüzden sadece akşamları, geceleri ve kapalı havalarda dışarı çıkabiliyor. tahmin ettiğiniz üzere bu da yalandı sevgili arkadaşlar. şimdi siz bi de ay ve yıldızlardan korktuğu için geceleri dışarı çıkamayan akrabamdan bahsetmemi bekliyorsunuz değil mi. çok beklersiniz. bahsetmiyorum ulan işte. gıcıklık değil mi bahsetmiyorum. sırf siz sevinmeyin diye bahsetmeyeceğim o akrabamdan.

bişeyler yapmak için bişeylerin olmasını bekliyorum ama o olması gereken şeylerin ne olduğunu bilmiyorum. ve sonrasında yapacağım şeyleri de bilmiyorum. e tabi bu durumda sonuç olarak hiç bişey olmuyor. ortada bi hiçlik söz konusu.

4 Ağustos 2011 Perşembe

ben onlar gibi değilim

rüyamda çay kaşığı yuttuğum ve o çay kaşığının yemek boruma girip ilerledikten sonra göğsümün içine çakılıp kaldığını çok gerçekçi bir şekilde hissedip aniden uyandığım günden beri çay kaşığını bardaktan çıkarıp çayı öyle içiyorum. çevremdeki insanlara da bunu uyguluyorum. gerekirse zorla çıkarıyorum çay kaşıklarını bardaklarından. her an herkesin çay içerken o çay kaşığını yutacağı paranoyasıyla yaşıyorum 3-4 yıldır.

izlediğim spor aktivitelerinin yayıldığı o zaman aralıklarını özlüyorum. çünkü hepsinin kendine has bi havası, bi ruhu hatta kokusu oluyor. hatta ve hatta yiyeceği olan bile var. nba playoff serileri, izlediğim tüm nba final serileri ama özellikle 2000 lakers, sixer nba final serisi, yine 2001 avrupa basketbol şampiyonası uh ah dev adamlı günler, 2002 futbol dünya kupası, geçen seneki lakers-boston final serisi, geçen seneki basketbol dünya şampiyonası, bu seneki wimbeldon gibi gibi gibi. hepsini de günlerce izliyoruz ve hepsinin ayrı bi atmosferi oluyor. tutabildiğim kadarının arşivini tutup arada sırada tekrar izlemek beni o günlere götürüyor.

hazır spordan konu açılmışken. herhangi bir sporu dişiler yaptığı an kadın olmanın getirdiği güzellikten, zariflikten, hoşluktan kaynaklanan sebeplerden olsa gerek onlara şu tarz isimler takma hastalığı var. filenin sultanları, potanın perileri, meşin yuvarlağın melekleri, amerikan futbolunun menekşeleri, halterin kelebekleri gibi gibi gibi. ben de burdan yola çıkarak bişey uydurdum.

elvan abeylegesse - atletizmin zeytini

korsan film, müzik ve kitap almak dışında ilk yasa dışı eylemim kardeşimin staj dosyasındaki bi sayfaya imza atmayı unutan işvereninin imzasını taklit etmek oldu. evrakta sahtecilik yaptım. yani koskoca staj dosyası, bir sürü sayfa var. adam sayfaları imzalarken iki sayfa yapışmış galiba ve o sayfa imzasız kalmış. hani bakacaklarından da değil tabi, kapağını bile açmayacaklar o staj dosyasının buna eminim fakat ne olur ne olmaz diye orayı imzalayıverelim dedik. önce boş bi kağıda 20 defa kadar deneme imza attım. ilk bi kaç imzada zorlandıktan sonra aynen taklit etmeyi başardım adamın imzasını. sonra da o sayfaya attım. ama çok heycanlandım. etrafta polis olup olmadığına filan baktım. gizli kamera var mı diye kontrol ettim. hatta son anda kalemi bırakıp vazgeçip kardeşime dönerek, yapmasak mı ki? dedim. fakat yaptım. imzaladım. gel gör ki iki gündür içim içimi yiyor. yok ya sanırım yapamıyacam ben. bu vicdan azabıyla yaşayamam. kanundan kaçılmaz. yarın gidip stadın köşesindeki feridiye karakoluna teslim olacağım.

orospu çocukları

klavyemiz bozulduğu zaman sanal klavye ile idare edebiliyoruz fakat monitör bozulduğu zaman sanal monitör hizmeti sunulmuyor bize ve acı çekiyoruz. tabi ki de bu windows'un ve dolayısıyla bill gates ibnesinin büyük bir orospu çocukluğudur.

başka bir orospu çocuğundan daha bahsetmek istiyorum. haziran aynının sonunda domates, biber, patlıcan ve kabak fidesi eken beyinsiz orospu çocuğundan. bahçesinin yarısına çim yarısına da sebze fideleri ekti. haziranın sonunda. sadece öğlen bir iki saat güneş alan bi yer. çok şanslıyla üç dört ay sonra belki bi kaç domates ve biber alabilecek ve bunun için o bölgeyi hergün hayvan gibi suluyor. sulamayı da bilmiyor orospu çocuğu. sanki çim sular gibi eliyle hortumun bir kısmını kapatarak tazyik vererek suluyor. aklınca iş yapıyor. harcadığı temiz içme suyunun parasıyla haftalık 3 kilo domates ve 3 kilo biber alabileceğinden eminim. bu yüzden o cahil piçe feci şekilde sinirleniyorum. içimdeki tyler durden uyanıp gece o fidelerin hepsini yol diyor. sabah adam dükkana geldiğinde ebesinin amını görsün diyor fakat bu olaydan sonra o kısma da çim ekme ve akabinde tüm bahçeyi yan apartmanın birbirinden orospu çocuğu, birbirinden piç çocuklarının futbol sahası yapacağını bildiğimden bu anarşist eylemden vazgeçiyorum.

son ve en büyük orospu çocuğu da fifa 2011 oyunun hakemi. beni bu kadar sinirlendiren esas etmen o. kendisi fanatik bir barça taraftarıdır. barçanın yaptığı faulleri asla çalmaz. barça oyuncularına dokunduğun an faul çalar, kırmızı kart verir. beni öyle sinirlendiriyor ki çaldığı düdükler... yere, duvara filan vuruyorum. çaldığı, çalmadığı düdüklere o kadar çok sinirleniyorum ki artık bi oyun psikopatına dönüşmemek için o oyunu oynamama kararı aldım.