29 Eylül 2011 Perşembe

hiç tanımadığım insanların halısını taşımışlığım çoktur (bir ninja atasözü)

kendimi çooook uzun bi zamandır; içine bi ton gerekli gereksiz program yüklenmiş, her tarafı virüs ve trojan kaynayan, aşırı derecede yavaşlamış, zor açılan, zor kapanan, sürekli hata veren, sürekli kilitlenen, bütün parçalarının üstünde bir parmak toz birikmiş bir bilgisayar gibi hissediyorum. birinin tüm parçalarımı söküp temizlemesi, işlemcimin üstündeki macunumu temizleyip yenilemesi, parçaları güzelce birleştirdikten sonra da format atıp, güncel sürücülerimi ve gerekli programlarımı kurması lazım.

bazen insanların gülmesini anlayamayıp -hı? diyorum. adam gülüyormuş meğer. kimbilir neler hissetmiştir güldükten sonra -hı? dediğimde. bi daha mı gülsem yoksa güldüğümü mü açıklasam diye düşünmüştür. (mü'ler ayrı mı yazılıyordu?) ulan durduk yere ne sıkıntıya sokmuşum adamı. bana ne lan o da anlaşılır bi şekilde gülseydi.

şu 99 yıllığına dünya kadar para verip de bi yeri kiralama olayını anlamıyorum. lan enayim benim canım enayim. sen 99 yıla kalmadan ölürsünki. boşu boşuna ne kiralıyosun. valla enayisin.

aynı isme sahip olduğum insanlardan hoşlanmıyorum. tanışmak, görüşmek, aynı ortamda bulunmak, denk gelmek filan istemiyorum. birine kendi ismini kullanarak hitap etmek kadar iğrenç bişey olamaz. yada başka birine o kişiden bahsetmek yine aynı iğrençlikte. bana bulaşmayın da adaşlarım ne bok yerseniz yiyin. hiç umrumda değilsiniz biliyomusunuz. adaş bile demek istemiyorum çünkü adaş diyince böyle sanki kanım kaynamış gibi bi hava oluşuyor. zerre kadar bile umursamıyorum sizleri aynı isimde olduğum kişiler! allahınızı peygamberinizi seviyorsanız bi gidin!

23 Eylül 2011 Cuma

behzat ç. - bir ankara polisiyesi

öncelikle bi uyarı yapmam lazım. behzat ç.'yi henüz izlememiş ama izlemeyi düşünen insanlar varsa aranızda ki bu çok düşük bir ihtimal ama yine de birileri olabilir. ha işte siz sakın okumayın bu yazıyı. resimlere bakabilirsiniz ama yazıyı sakın okumayın çünkü eserin içeriğiyle ilgili ağır derecede bilgi içerir. uyarımı verdiğime göre başlayabilirim.

biliyorum, hepiniz behzat ç. hakkında konuşulabilecek herşeyi çoktan konuştunuz, yorumlarınızı yaptınız, bir sezonu tee aylar önce geride bıraktınız. sık sık gündemin gerisinde kalan insan olarak sıra bana geldi. ı ııhhm. son 1,5 - 2 aydır her fırsatta behzat ç. izledim. hatta bazen günde iki bölüm izlediğim oldu. bazı nedenlerden dolayı bazı günler hiç izleyemeyip; -lanet olsun! bu gün behzat ç. izleyemedim! diye sinirle bağırıp camı çerçeveyi indirdiğim talihsiz günler de oldu. kışın izleyememiştim ben. iki hafta kadar önce bitirdim.
orda şule var hani, ayça eren, yani benim ilk tanıdığım haliyle jazzrail. o eskiden blog yazardı. baya aktif yazardı hatta. ama 4 yıl filan önce, ben blog yazmaya ilk başladığım zamanlar filan. jazzrail nickiyle. buralara da uğrardı. blogun derinliklerinde bir kaç yorumunu görebilirsiniz. annesinin mutfak zeminini parke yaptırmak istemesinden, arkadaşının düğününde çalınıp söylenecek şarkı tavsiyesi istemesine kadar pek çok şeyden bahsederdi. işe bak lan. sen o kadar bloggerdan tanıyorum filan diye şeyap, sonra da sadece iki konu hatırlayabil. napayım lan o kadar zaman geçmiş üstünden. bi de kısa bir süre sonra kapattığı için bu kadar hatıryabildim napayım. mavili tonların hakim olduğu bir teması vardı ama bak o çok net aklımda. oh lan, şimdi şurda "-ya şu bilmem ne grubunun bascısı bizim amcaoğlunun çok yakın arkadaşı..." insanı durumuna düşmekten son anda kurtuldum :p

neyse işte ya blogu vardı bu sevimlilik ve tatlılık üzerine yüksek lisans ve doktora yapmış kızın ama sonra bıraktı blogu. hatta bi ara biri nasıl olduysa onun blogunun adresini almış da sonra parayla satmaya çalışmıştı kendisine. belki o pis insan olmasa jazzrail güzel güzel kaldığı yerden blog yazmaya devam edecekti. az biraz zaman sonra daha az yazılı, daha çok fotoğraflı yeni bi blog açmıştı. sonradan ona da giremez olduk. ailecek pek severdik kendisini, blogunu kapatsa da devianart olsun, twitter olsun takibi bırakmadık tabi.
kendisini; pek istemeyerek endüstri mühendisliği okuyan ve okuduğu bu bölüme gıcık olan bir öğrenci, resim çizmekten sıkılıcı ama ara sıra illüstrasyon yapıcı, iyi bir fotoğraf çekici, iyi bir fotoğraf çekinen ve iyi bir fotoğraf üstünde oynayıcı olarak bilirdim. kardeşimin; -yeni bi dizi başlamış, orda jazzrail'i gördüm lan! demesi üzerine dizide oynayıcılık dünyasına girdiğinden haberdar oldum. fakat diziyi ha izledim ha izleyecem derken dizi sezonu bitirdi. ben de sonradan indirip izlemek zoruna kaldım. pek çok kişi çok harika dizi diye söyleyip duruyordu kış boyunca. hatta ilk kaan kural'dan duymuştum. behzat ç. süper dizi demişti. ama onun tavsiye ettiği diziler bi kaç bölüm sonunda yayından kalkar genelde. yine öyle olacağını düşünüp fazla ciddiye almamıştım. kaan kural ve diğer herkes haklıymış. hakikaten dedikleri kadar da varmış. o kadar bölüm nasıl bitti anlamadım. çok zevkliydi. dizinin sonunu daha diziyi izlemeye başlamadan spoiler yemiş olmama rağmen harikaydı. tabi ben katilin şule olduğunu bildiğim için sezon içinde şule'nin söylemlerinin ve bazı olayların neden vurgulandığını anlamıştım fakat tüm bunlara rağmen olayın neden ve nasıl olacağına dair en ufak bişey bilmediğim ve tahmin de edemediğim için dizi son sahneye kadar heycanını korudu. hatta şule'nin katil olamayacağına o kadar inanıyordum ki, sezon içinde şule'nin bazı söylemlerine rağmen yediğim spoilerın şaka olduğundan filan şüphelenmeye başlamıştım. hatta son bölüm dizi öyle bi yürüdü ki, öyle bi kaptırdım ki kendimi diziye, o beyaz örtü kalkana kadar katil'in şule olduğunu bildiğimi bile unutmuştum. o çarşafın altından çıkmasını bekleyeeğim son kişi şule haline gelmişti. ayça'yı önceden blogger ve devianart'dan tanıyor olmamdanmıdır nedir bilmiyorum 38 bölüm boyunca şule karakterini her görüşümde yavru bir kedi görmüşcesine yüzüme bi gülümseme oturuyor ve ağzımdan da o kedinin patilerinden tutup konuşurmuşcasına -abucubucu inniiiii miiiniiiiik yiriiiim senii ben yeii pıtıı pıtııı... gibi cümleler çıkıyordu. ama son bölümde diziye kendimi nasıl kaptırdıysam, o beyaz örtünün altından, saçları kazınmış bir şekilde onun çıkması, onu öyle ağlarken görmek bi de nasıl bi içtenlik nasıl bi duyguyla, kısacası nasıl söyledi bilmiyorum. öyle bi -baba... dedi ki. dolan gözlerim, gerilmiş kalbim dayanamadı. içim titredi, gözümden yaşlar boşaldı ve bildiğin ağladım. ha o spoiler olmamış olsa şu an bambaşka bi halde olurdum tabi. 2-3 hafta etkisinden çıkamazdım kesin. defalarca tekrar izlerken bile aynı hisleri yaşatıyor.nefis dizi olmuş kesinlikle. hikaye, senaryo, karakterler, oyuncular ve oyunculuklar, müzikler herşey çok sağlam. bütün oyuncular canlandırdıkları karaktere cuk diye oturmuş. dizide net bir favori karakter seçemiyorum. hepsi favori. bi tek behzat'ın yengesini sevmiyorum. neden bilmiyorum. hani bazı insanları böyle nedensiz yere sevmezsin ya. öyle işte. ayrıca selim'e ve bahar'ın o tüm dünya ergenlerinin iticiliğini bünyesinde toplamış oğluna da fena gıcığım. diğer bütün karakterler bağra basılası insanlar. ha bi de savcının olur olmadık yerde behzat'a fingirdemesine gıcığım. evet adamların hayatı suçlularla, cesetlerle filan geçiyor ama cesedin dibindeyken de gülüp, fingirdenmez ki kardeşim. ha ben sana fingirdeme demiyorum, hobi olarak yine fingirde ama en azından olay mahallinden çıkınca yap bunu. (hobi olarak esprisini blogda ilk defa yaptım sanırım)
çok sevmemize rağmen, bağra basılası insanlar olmasına rağmen karakterler mükemmel değiller tabi. çok yanlışları, salaklıkları ve hataları oluyor karakterlerin. hatta zaman zaman bi nefret duyup soğuduğun bile oluyor fakat sonra yine seviyorsun. belki de dizinin bu kadar sevilmesinin bi nedeni de budur. gerçekçi. karakterler kusursuz değiller. iki oyuncu değişti, onlar da değişmeseydi daha iyi olurdu tabi ama onlar da iyiydi. hatta belki harun'un babasının değişmesi o evlatlıktan red sahnesi için daha iyi olmuş bile olabilir. harun'un ilk babasının taklidini yapabiliyorum ben biraz. -ulan ne biçim adamsın be! yazıklar olsun! ayıp be! (yazıyla ancak bu kadar oluyor) (yazıyla taklit yapmak!) (çenemin sinirle öne çıkmış, dudaklarımın sinirden büzüşmüş halini ve aşağıdan aşağıdan sinirle baktığımı düşünüverin) ehehe (harun taklidi de yapıyorum az biraz)

klişelerden uzak, güncel, gerçekçi, hayatın içinde muhteşem bir dizi. çok ufak kusurlar var tabi ama teknik şeyler. mesela arada sırada arkaplandan gelen polis telsizi sesinde hep aynı şeyler konuşuluyor. o farklı olsa daha iyi olurdu. bi de bazen oyuncuların kıyafetlerinin altından mikrofona bağlı bi cihaz sanırım, o belli oluyor. ona dikkat edilse daha iyi olur tabi.
bundan bi 13-14 yıl kadar önce babamın çalıştığı şirket babama ve çalışan tüm elemanlara telsiz vermişti. motorola, aynı polislerin kullandığı telsizden. şirketin amacı tabi iletişim maliyetlerini düşük tutmak. babam gün boyunca telsizle dolaşıyordu. tanınmadığı bi yere gittiğinde insanlar onu polis sanıp, buyrun komserim, buyrum amirim filan diyormuş. babam eve geldiğinde hemen telsizi elime alıp akbaba'nın anons duymayı beklediği gibi, diğer elemanlar konuşsun da ben de onları dinleyim diye bekliyordum. arasıra konuşuyorlardı. konuşmalarını yakaladığımda pek sevindirik oluyordum. telsizden onları dinlemek müthiş keyifliydi. o zamanlar zaten bende izlediğim çocuk filmlerinden kaynaklanan bi telsiz merakı vardı. yan apartmanda oturan babamın amcaoğluyla (babamın amcaoğluyla aynı yaşta olmam!) oyuncak telsiz almıştık. sabah akşam o oyuncak telsizle konuşuyorduk. artık o kadar çok konuşmaktan konuşacak bişey kalmadığı için telsizin üstünde yazan mors alfabesinden sinyalle harfler kodluyorduk ve harfleri bilmeye çalışıyorduk. neyse diziye dönelim.

bence oscar'ıdır, emmy'sidir, altın portakal'ıdır, gümüş greyfurt'udur, bronz mandalina'sıdır ne kadar ödül varsa bi kaç sene boyunca hepsi tüm behzat ç. ekibine ve özellikle o son sahnedeki inanılmaz performansıyla ayça eren'e verilmeli. aşmış, yıkmış geçirmiş yemin ederim.

ercüment'i çizmedim. şimdi benzetemem filan, saygısızlık yaptın diye ciğerimizi söker. gerçi şimdi çizmeyince de beni neden çizmedin, saygısızlık ettin diye bıçakla kendi vucuduma beni çizme ihtimali de var tabi. ikisi de değil. tabi ki yorulduğum ve üşendiğim için çizmedim. çünkü benzetmek, sonra bu gölgeli, tonlu filan boyamak baya uğraştırıcı oluyor benim gibi bob ross terk ve aşırı derecede üşengeç biri için. ah birazcık titan beyazım olsaydı neler neler yapardım. bu gölgeli, tonlamalı boyamayı da ilk defa denedim. genelde çizdiğim şeyleri dümdüz boyar geçerim. ismini bile yanlış söylüyo olabilirim. gölgeli-tonlamalı ne? kesin değişik bi ismi vardır onun. baya uğraştırıcı hakikaten ama behzat ç. için değer. gerçi illustrator programında bunu yapmak için kolay teknikler vardır gibime geliyor ama bilmiyorum. ben fotoşopta yaptım kendim seçip boyayarak yaptım. gerçi o tonlamaları %100 doğru yaptığımdan da emin değilim. ışık ve ton bilgisi eksikliğinden kaynaklanan hatalar olabilir. illustrator programının eğitim cdsini almıştım ama bi kere bile açıp bakmadım. ankara'da yeni kurulma aşamasında olan ve çocuk hikaye kitapları da çıkaracak olan bi yayınevinde çalışmaya başlayan arkadaşım bana çocuk hikaye kitaplarını resimlemem için iş teklifinde bulunmuştu ama neymiş efendim bütün resimler böyle gölgeli, tonlamalı filan boyanacakmış. hadi la ordan bebe! dedim. uğraşılır mı onunla. düz boyarsam olur dedim kabul etmediler. zaten 100 çocuktan 90'ı o resimlerin üstünü tükenmez kalemle karalayacak, düz çizsek nolur sanki dedim. neymiş efendim piyasada zeten çok çocuk hikaye kitabı varmışmış da, resimlerinin güzelliğiyle ön plana çıkmaya çalışacaklarmışmış. la bi yürü git la! dedim. benim istediğim şekilde olmasını kabul etselerdi de üç beş kuruş bişeyler gelseydi ordan iyi olurdu tabi ama bi açıdan da iyi oldu. hobin olan ve arada sırada keyif alarak yağtığın bişey işe dönüştüğünde artık onu eskisi kadar sevmeme riski var. o riske girmemiş oldum. (her olayın iyi yönünü görebilme açısından ustayımdır) resimlerin güzelliğine göre hangisinin çıraklık eseri, hangisinin ustalık eseri olduğunu kolayca anlayabilirsiniz. neyse, ercü'yü de sonra çizeriz. kesinlikle çizilmeyi hakeden bir karakter. seviyorum. adam saygısızlığı affetmiyor. biz, bize saygısızlık yapan insanlara en fazla ne yapabiliyoruz? bi düşünün. evet, neredeyse hiç bişey yapamıyoruz. bırak ya değmez, boşver ya, allahından bulsun, bunlarla uğraşılmaz... gibi binbir çeşit çaresizlik gizleyici, çaresizlik bastırıcı cümleler kurabiliyoruz sadece. gerçi ercü'deki imkan bende olsa, ben de saygısızlığı affetmezdim ama onun kadar da psikopata bağlayacağımı sanmıyorum.

diziyi daha izlemeden emrah serbes'in yazdığı her temas iz bırakır kitabından uyarlandığını öğrenince, kitabın arka yazısını okudum. aslında kitapdır, filmdir her türlü spoilerdan deli gibi korkan, izlemeyi düşündüğüm filmlerin, dizilerin fragmanını bile izlemezken, hatta bu konuda çok aşırı takıntılı biri olmama rağmen gidip de kitap arkası yazısını okumam biraz tuhaf olmuş. okuduğum en çekici kitap arkası yazılarından biriydi. o an kitaba başlasa insan bir solukta okur bitirir. film de galiba son harfiyat kitabındanmış. şimdi kitabı okusak film tadını kaybeder mi, ne yapsak, filmden sonra mı okusak kararsızım bebeler bi yol gösterin la. ama eninde sonunda okunacak o kitaplar. zaten afili filintalarda da ilk yazısından başladım sırayla okuyorum emrah serbes'in yazılarını.

neyse la bebeler, söyleyeceklerim bu kadar. bi de bu konuşma mevzusu var tabi. eskiden çok has ankaralı arkadaşlarım vardı. la dediklerinde filan bişey olmuyodu ama öyle bebeli mebeli filan konuştuklarında sinir olmuyor değildim ama şimdi diziden sonra kardeşimle aramızda sürekli böyle konuşuyoruz. filmi ve gelecek sezonu sabırsılıkla bekliyorum. behzat ç. ile kalın bebeler.

2 Eylül 2011 Cuma

eylül

öyle bi ay ki eylül, sizi takvimden yoksun bi yere bıraksalar bile eylüle uyandığınız ilk gün şunu dersiniz; işte be abi... eylül gelmiş.

eylülün o yumuşak sıcaklığının ve yazdan çıkış serinliğinin yaşattığı haz muhteşem. ve tabi bir de hafif sepyalığı. ne sıkıcı bir mesai ayıdır eylül ne de bomboş bir yaz günü. ikisinin ortasında huzur dolu bişeydir. ara sıcaktır. olgunluk ve dinginliktir. günün her saatinde yapılabilecek, ruhu dinlendiren yalnız yürüyüşler ayıdır. bütün bir ay; cuma öğleden sonrasıdır. iyi yürekli, hırka giymiş ve çay içen zarif bir kız gibidir. baharatçı dükkanında çalışan arkadaşınız ile çeşitli otları karıştırıp kaynatarak içtiğiniz baharat kokulu bir sohbettir. dergi okumaktır. anneannemin ördüğü battaniyedir.

doğulacak en güzel aydır. eylülde doğan insandan zarar gelmez. en güzel kız ismidir. henüz doğmamış, belki de hiç doğmayacak kızımın ismidir. daha önce çokca okunmuş, yıpranmış, eski kokan, okul kütüphanesinden alınmış ve okunduktan sonra iade edilmesi gereken bir kitaptır. sarılma ayıdır. mayıs ile kardeştir.