30 Ağustos 2013 Cuma

pasaj

içerisinde "kotçu" olarak bilinen bi kaç terzi ve muhabbet kuşu-akvaryum balıkları satan bi kaç tane dükkan olan küçük bir pasaja girdim pek de bilmediğim bir nedenle ve biraz da kontrolsüz olarak. pasajın içinde bi de çay ocağı vardı onu söylemeyi unutttum. elimde içinde kalan son bi kaç pozu bitirmeye çalıştğım zenit vardı. boynuma asmamıştım çünkü bu şehirde yaşayan biri olarak onu boynuma asılı olarak dolaşmam bana kendimi tuhaf hissettiriyordu ve belki de beni o şekilde gören insanlar üzerinde buralı değil, entelektüel, sanatçı, cemil photography 2013, biz burda sabahtan akşama kadar çalışalım sen fotoğraf çek, iyi çek iyi, ulan millet aaaç aç sen neyin derdindesin gibi düşünceler uyandırır diye endişeleniyordum.

akvaryum balığı ve muhabbet kuşu satan dükkanın birinin önünde durdum. içerdeki akvaryuma ve ne cins olduğunu bilmediğim balıklara bakıyordum. parmağımı cama uzatınca balıklar o yöne hareketlendi. parmağımı diğer bi noktaya uzattım. bu sefer de oraya hareketlendiler. çok hareketli ve dikkatli balıklardı bunlar. hemen akvaryumun yanında duran mubabet kuşu kafeslerine bakmaya başladım. içeriden birinin kapıya doğru hareketlendiğini gördüm. buyrun... dedi. yok, sadece bakıyordum... dedim. olsun buyrun, içerden bakın... dedi. utana sıkıla içeri girdim.

alıcı mısın sorucu musun? almayacaksan dükkanın önünü kapama! çık dükkandan!... gibi esnaf tepkilerine alışık olduğumdan bu durum beni şaşırtmıştı. içeri girince muhabbet kuşlarından ve akvaryum balıklarından anlayan biriymişim gibi davranmam gerektiğini hissettim. bu konulara çok ilgiliymişim gibi soru sormam gerektiğini düşündüm. diğerlerine göre oldukça açık renkli olan bi muhabbet kuşu gözüme çarpmıştı. hemen o kuşu göstererek; bunun cinsi farklı mı? dedim. yok o anaç, bunlar yavru... dedi. -hımmm... dedim. msnde ben otuz satır bişey yazdıktan sonra cevap olarak hımm... yazan kızları hatırladım.

aslında ben akvaryum almak istiyorum ama evde yer yok... dedim. sonra da dükkandaki büyük akvaryumları göstererek. işte şunlar gibi filan... dedim. yalan söylüyordum. pislikçe bir yalan. evet bazen bi akvaryumum olsun, içinde renkli renkli balıklar olsun. bi o yana bi bu yana yüzsünler. arkasında güzel bi denizaltı manzarası fotoğrafı olsun. üzerinde güzel bi ışıklandırma olsun diye düşünürdüm ama hiç bi zaman gerçekten istemedim bunu. istesem de evde yer vardı bunun için. tamam devasa bi akvaryum için yoktu belki ama küçük bi akvaryum için vardı. alınsa alınırdı yani.

inşallah o da olur bi gün... dedi.

burdan gitmek istiyordum. artık söyleyebileceğim bişey de kalmamıştı. muhabbet kuşları ve balıklar üzerine söyleyebileceğim herşeyi söylemiştim. neden girdim bu pasaja... keşke girmeseydim... lanet olsun bu pasaja... neyse olmasın... iyi insanlar var burada... dükkanın içinde balıklara bakmaya devam ediyordum. muhabbet kuşlarının kafeslerine parmağımı yaklaştırınca korkup kafesin diğer tarafına geçiyorlardı. kafesin dışında olduklarında benim de onlardan feci şekilde korktuğumdan habersizdiler. bi muhabbet kuşunun odanın içinde uçuşundan daha korkunç ne olabilir. çok şey olabilir ama bu da oldukça korkunç bişey. bunu düşünürken bi anda başımı yukarı kaldırdım. dükkana girdiğimden beri beni dikkatlice izlediğini tahmin ettiğim bizimkilerdeki papağan vardı. demek ki dizi bitince o da tüm oyuncular gibi bi yere dağılmıştı ve buraya gelmişti. dizi bittiği için mutsuzdu galiba ve bu yüzden konuşmayı bırakmıştı. başımı kaldırıp gözgöze geldiğimiz an biraz irkildi ve olduğu yerde hafif sağ sol yaptı. birbirimize bakıyorduk. muhabbet kuşlarına ve balıklara parmağımla bi yaklaşımda bulunduğum için galiba kendisine de fiziksel bi yaklaşımda bulunacağımı düşünüyordu. dikkatlice bana bakıp tetikte bekliyordu. başımı dükkan sahibine çevirip; ben gideyim... dedim. bişey içseydiniz, çay söyleyim... dedi. -yok saolun ben gideyim, acelem var... diye bi laf çıkıverdi ağzımdan. yemin ederim ben söylemedim. beni kontrol eden bişey söyledi. acelesi olan biri durup da kuşlara ve balıklara bakar mı? hem çay söylemek de neymiş. yapma bunu yapma!!! zaten bişey almadım. olmadık sorularla çeneni yordum. bi de sana masraf mı çıkaracam? hayır... ama sen kaşındın. neden çağırıyorsun ki beni içeri. ne güzel en fazla otuz saniye filan bakıp gidecektim yoluma. acelem var cevabından sonra, biraz gülümsedi. acelem olmadığını tabi ki biliyordu. peki o cevabı benim vermediğimi biliyor muydu?

otomatiğe bağlamış durumdayız çoğu zaman. bilinçsizce bir durum. konuşmalarımız, hareketlermiz filan biraz kontrol dışındaymış gibime geliyor. özellikle toplum içindeyken bu böyle. bişeyler yapıyoruz ediyoruz ama onları yapan biz değiliz sanki. peki bu durumda biz o sırada nerdeyiz? özellikle toplum içide çoğu davranışımız ve konuşmamız kontrolümüz dışında bence. pek çok zaman biz böyleyken karşı taraf da öyle. iki insanın da o sırada böyle olduğunu düşün. bu durumda o sırada orada olmayan insanlar bişeyler konuşuyor. peki gerçekte o sırada nerdeyiz, napıyoruz ve kimiz?

o pasaja hiç girmeyecektim. aklım gitti işte.


19 Ağustos 2013 Pazartesi

eskişehir'de sıcak saatler!

3 hafta önce bi pazar günü dünyanın en anlamsız ve mantıksız nedeniyle eskişehire gittim. daha doğrusu 4 kişilik bir grup beraberinde gittirildim. 4 saat sonra da geri döndüm. başıma neler geldi neler... isal olup sokaklarda sağa sola sıçmadığım mı kaldı... bunu yaptım diye civar esnafının beni dövmediği mi kaldı... o iğrenç yolları ve kaldırımlarında düşüp de kafamı yarıp acile gitmediğim mi kaldı... daha neler neler.
tamam tamam salladım. bunların hiçbiri olmadı ama belediyecilik açısından sürünen, engelliler kaldırıma "kolay" çıkıp insin diye yapılan rampalarda engelsiz insanların bile düşeyazdığı, abuk subuk yolları olan sokaklarda güneşin altında deli sikmiş gibi dolanırken anadolu üniversitesinin girişinden biraz ilerde karnımda acayip bi gurultular başlamasın mı? başladı valla. dedim ben biliyom bunu. bunun sonu belli ama içimden bi ses de yok be oğlum sıcaktan oluyordur dedi. biraz gezeyim dedim. bi sokak görüyom ora giriyom eneee burda ne var ki diyip başka bi sokağa giriyorum eneee burda ne var ki... nasıl bi şehirse artık sanki şehir değil de devasa bir kampüs gibi. heryer kafe, börekci, tostcu, köfteci, fast food, pub, simitci, kahveci, gazozcu... bu tarz yerlerle dolu. öğrenci şehri denirken bu kadar da olacağını tahmin etmiyordum. neyse böyle böyle gezerken artık iş iyice şiddetlendi ve bunun amansız bir isal nöbeti olduğunu iyiden iyiye anladım. barlar sokağı gibi bi yerdeydim. hemen bir tuvalet bulmalıyım diye düşünürken şiddeti arttı ve beni iyice zorlamaya başladı. işimi rahatca görebileceğimi bildiğim tek tuvalet pek de yakında olmayan gardaydı. unutmayın, en yakın tuvalet bildiğiniz tuvalettir. kan ter içinde kalmış bi şekilde eğile büküle eğile büküle yürüyerek gara doğru ilerlemeye başladım. orda garın ilersinde bi köprü var. tam oranın gar inişi tarafında öyle bi sıkıştırdı ki... dedim oğlum tamam. bu iş buraya kadar. öyle bi noktaya geldi ki ne olacaksa olsun hiç bişey umrumda değil. buraya, evet tam olarak buraya, bunca insanın içinde kaldırımın ortasına çömdürecem dedim. internette videolarını izlediğimiz, markette ve asansörde sıçan insanları yadırgadığım için kendimden utandım. belli ki onlar da benim gibi böyle zor bi durumda kalmışlardı da koyvermişlerdi kendilerini. neden geldim ben buraya? napıyorum burda? ne işim var burda? şu an ne güzel evde uyuyordum gibi kahırlar yaşarken bilmediğim bi şehrin ortasında götümün patlayıp her tarafın bok olmasından korkuyordum. neyse o an nasıl olduysa geçti ve gara kadar zar zor dayanabildim. gittim tuvalete bozuk para yok. adam bozdur diyor. bi o yana koştum bi bu yana koştum bozduramadım. tekrar geldim. abi çok zor durumdayım dedim. tamam geç dedi geçtim. ordan sonrasında ayrıntıya girmeyim ama motor tam bozulmamış. az bozulmuş. dünyanın en güzel 5 dakikasını geçirdikten sonra dönüşte parasını vereceğime dair tuvaletciye güven veren sözler söyleyip gardan ayrıldım. boynumda zenitimle eskişehir sokaklarında güneşin altında tekrar yaldır yaldır dolanmaya başladım. az önceki elim ve vahim olaya tekrar maruz kalmamak için bi mekandan yarım çay bardağı kadar sıkılmış limonun içine bi kaç çay kaşığı kahve atıp bana vermelerini rica ettim. bu garip isteğimi biraz zor anlamış olsalar da başardılar. sonra biraz daha yaldır yaldır dolaşıp zenitimle güzel olduğundan emin olmadığım fotoğraflar çektim ve tuvaletciye parasını verdikten sonra trene yetiştim. çok zor anlar yaşadığım bu garip şehre veda ettim. hoşçakal dedim eskişehir hoşçakal... seni hiç unutmayacağım. az kalsın sen de beni hiç unutmayacaktın. çünkü içine edip gidecektim. iyi yırttın dedim.
hazır konu isalden açılmışken söylemek istediğim bişey daha var. (hazır konu isalden açılmışken mi?!!?!?!) bilgisayarımda fotoğraflarımı koyduğum klasörün içinde bi alt klasör olarak "isal olduğum gün" isimli bi klasör var. içinde de akşamına isal olacağımı bilmeden mutlu mesut geçirdiğim bi günün fotoğrafları var. baktıkça kendime acıyorum. yalan lan. pek de mutlu mesut geçirmemiştim. öyle normal, sıradan bi gün geçirmişim işte. hatta o gün orada otururken stadda basketbol oynadığımız bi abimizle karşılaşmıştım. el ettim abi gel dedim. bana konyaspor'un alt yapısından tut da ıvırına zıvırına kadar herşeyi anlattıydı. çağırmaz etmez olaydım. konusu tamamen bok olan bi yazı okudunuz arkadaşlar sizi de ayrıca tebrik ederim. bunu hiç beklemiyordunuz değil mi!

16 Ağustos 2013 Cuma

çevirme

ankara hatay yozgat 89... (((polis telsizi cızırtısı)))
bu sesle uyandım. bi de bi yerlerden balyoz sesi geliyordu. inşaatla ilişkili her türlü balyoz, çivi çakma, matkap, hizar gibi sesleri artık bünyem normal karşılar hale geldi yıllarca işitmekten. rahatsız bile olmayan bi hale geldim diyebilirim. çünkü tepki göstermek insanı gereksiz yere yormak ve daha da sinirlendirmekten başka hiç bi işe yaramıyor. telsiz cızırtısı devam ediyor. polis yine bizim evin önünde çevirme yapıp ceza yağdırıyor trafik kurallarını ihlal edenlere. bu hoşuma gidiyor çünkü evin önünden geçen arabaların sesi beni delirtiyordu. onların zarara uğraması hoşuma gidiyor.

rüyamda eskiden aşık olduğum bi kızı görüyordum. öncesini hatırlamadığım bi şekilde bi anda yanyanaydık ve bişeyler konuşuyorduk. birden burnumun tek tarafından genel olarak bilinen yoğunluğundan çok daha sıvı bir şekilde sümük akmaya başladı. bi ana atardamardan kan boşalır gibi sümük boşalıyordu burnumun tek yanından. hiç bi acı hissetmiyordum ama yüz üstü yere yattım. sümük akmaya devam ediyordu. etraf kan gölü gibi sümük gölüne dönüşmüştü. etraftaki insanlar yardıma koşuştular. ayağa kaldırdılar. hafif bi şekilde sümük akmaya devam ediyordu. bu sefer selpakla silinecek kadar az. eskiden aşık olduğum kızla kalabalık bi köşe başında dururken onun bi kaç yıl önceki halini yolun diğer tarafındaki kaldırımda yürürken gördük. ikimiz de hayretle baktık. sen dur diye elimi kaldırdım. ben takip ederim. başladım onu takip etmeye. aynı insanı bi yerde bırakıp bi yerde takip ediyordum. ağaçlı çimli ve yokuş bi yerden aşağıya doğru kaymaya başladık. o önde ben arkasında. elimden tutuyordu, kayarken düşmemeye çalışıyorduk. sonra yüzünü döndü ve başka bir kıza dönüşmüştü. çok daha önce aşık olduğum bi kıza.

bana hemen eski sevgilisiyle konuşmam gerektiğini söyledi. onu da ortada bıraktık ya ayıp oldu dedi. nası lan? dedim içimden. o seni bırakmamış mıydı? iyi de neden ben konuşuyorum? sevgili değilim ki seninle. sevgili olsam da niye gidip konuşayım senin eski sevgilinle? zaten uyuz olurdum o piçe... diye düşünürken emin olmak için tipini tarif ettirdim. karşılıklı çeşitli el ve kol hareketleriyle herifin tipi konusunda ortak bi yerde buluşabildik. kendimi bi anda onunla konuşmaya giderken buldum. ne diyecektim ne yapacaktım bilmiyordum ama gidiyordum. bi de bira almaya çalışıyordum adama. herif aşık olduğum kızla sevgili olmuş, sonra bırakmış, kız kendisi onu ortada bıraktığını sanıyor ve ben onunla konuşmaya mı gidiyorum?!?! bi de bira almaya çalışıyorum beyfendiye. bu aşkın girdiği en karmaşık geometrik şekillerden biri olmalı. eskiden aşık olduğum kız, onun iki yıl önceki hali, daha eskiden aşık olduğum kız, onun eski sevgilisi, bi de ben. hatırladığım kadarıyla geometri de yamuk diye bi şekil vardı. acayip bi yamuğun içindeydim. cins cins dükkanları dolaşıyorum. bana sürekli bardakta bira veriyorlar. bardak olmayacak şişe bira olacak diyorum. yok. bi türlü anlatamıyorum derdimi. elin herifine bira almak için neden bu kadar uğraşıyorsam. bi dükkanda koliyle soğuk çay veriyorlar bana. bunu alıp şurdaki dükkana git, orda şişe birayla takas yapabilirsin bunları dediler. bi koli soğuk çayı alıp gidiyorum. saat gece dörtmüş. patron şu an yok. patron olmadan böyle bişey yapamayız diyorlar. ankara hatay yozgat 89... (((polis telsizi cızırtısı))) uyanıyorum.

yatakta gözlerim yarı açık ne olduğunu anlamaya çalışırken annem giriyor odaya. akşam şu şu olacak. sen de bunu bunu yapacaksın. tamam mı? iki gelecek zamanlı emir kipi içeren cümleden sonra bi soru cümlesi. tek şıklı ve boş bırakamayacağın bi soru. işte bunlar hep intihar.