22 Ağustos 2007 Çarşamba

Benim sanatsal yönüm, karakalem...

Can sıkıntısından patlamak üzere olan bünyemin eline kağıt kalem alıp karalamasıyla birden aklına, "-ben bunları niye kaydetmiyorum, kaydediyim herkes görsün..." fikrinin gelmesiyle oluşan, kalitesiz ama gurulu webcamim ile çektiğim karakalem portre çalışmalarım. Şimdilik 3 tane, daha birsürü var ama onları çizerken kaydetmedim, tarayıcım olduğu bir gün hepsini görebilirsiniz.

The O.C 'den Summer

Prison Break 'den Haywire

Amy Lee



20 Ağustos 2007 Pazartesi

Zeki Demirkubuz Türk sinemasının QuantinTarantino'sudur

Geçen akşam aldığım filmlerden biri olan yazgı'yı dün gece izlerken düşmanımın bile başına gelmesini istemediğim bir olayla karşılaştım. 2. cd bozukdu, hiç açmıyordu. Film izlerken insanın başına gelebicek en kötü şeylerden biri. O sinirle küfürümü edip, yarın değiştiririm diyerek sinirli sinirli uyudum. Filmi aldığım yere gittiğimde adam suçu hemen başkasına attı;

-ya bunu kesin bizim eleman çekmiştir, benim çektiğim tıkır tıkır çalışır...

dedi ve yeni bir tane çekti bana. Cd çekilirken bizde film üzerine ufak bi sohbet ediyoruz.

-Zeki Demirkubuz filmlerini seviyosun galiba?
-yok tanımıyorum, bu filmde Engün Günaydın'ı izlemek için aldım.
-diğer filmlerini de şiddetle tavsiye ederim, Zeki Demirkubuz filmlerinde biraz argo çok kullanır, şiddet çok kullanır ama müthişdir filmleri, çok farklı bir bakış açısı var...
-hımm...öyle mi?
-diğer filmlerinide mutlaka izle yani şunu diyim sana, Zeki Demirkubuz Türk sinemasının QuantinTarantino'sudur
-peki, hayırlı işler...
bu gece filmin kalanını da izledikten sonra karar vercem, bu kadar ısrar ettiğine göre vardır bişey...

izledikten sonra edit:
(film hakkında bilgi içerir)
yemişim Tarantinosunu, ne biçim film bu, hiçbir yere varmıyor. Engin Günaydın'ın sahnelerine gülmekten başka hiç bi tad vermedi. Acayip sıkıcı bir adam Musa karakteri. İlk başta kendime benzetmiştim biraz, hiç birşey umrunda değil filan sonra adam abarttı. Hele savcıyla konuşma sahnesi sıcak suyun içinde boğularak ölmek gibi birşey. 5 yıl tutuklu kaldıktan sonra idam cezasından kurtulup kendisini aldatan, iftira atan ve kimden olduğu belirsiz bir çocuğa sahip karısının yanına geri dönüp oturup kanepeye sütlü kahve içiyor. Engin Günaydın'ı farklı bir rolde görüp gülmek istiyorsanız izleyin, ya değilse sakın...vakit kaybı






Annemi ver!...

Sabah olmuş, yeni bir gün başlamış, insanlar işlerine güçlerine koştururken benimde yatma vaktim gelmişti artık, uykuda iyice bastırmıştı. Gözlerimi açık tutmakta zorluk çekiyordum. Çıktım ranzanın ikinci katındaki yatağıma ve kendimi onun şevkat dolu kucaklarına bıraktım. Herşey güzel gidiyordu ben uykuya dalmak üzereydim ki, apartmanın sabahın köründe kalkan çocuklarından biri(her apartmanda bir kaç tane mevcuttur), çıkarabildiği son sesle ANNEEEEE, ANNEEEE diye üçüncü kattaki, muhtemelen mışıl mışıl uyuyan, bilmem kaçıncı rüyasının ortasında olan annesini çağırma telaşındaydı. Henüz zil nedir? ne işe yarar? gibi soruların cevabını bulamamış bu çocuk, o cıyyak sesiyle bağıra bağıra benim gibi bir çok apartman sakininden çeşitli küfürler yiyedursun, bu feryadını duyan abisi;

-ne var lan?... şeklinde bir çıkışta bulunur ve işte o uykulu anımda beni yatakta kopartan, uykumu kaçıran müthiş cevap aşşağıda sızlanmak olan çocuktan bir cem yılmaz espirisi edasıyla fırlar;

-annemi ver...

bu çocuk annemi ver derken ne demek istemiştir, daha önce kaç defa telefonla konuşmuştur ki bu çocuk, çıkardığı kelime sayısı kısıtlıdır zaten. Hem telefonda konuşmuş olsa bile telefonda konuştuğu kişiden başkalarını vermesini isteyecek kadar ne konuşur, bu kadar çevresi varmıdır?

Buna benzeyen olaylar yaşadım daha önceden; mesela zil çaldığında apartman boşluğuna ALOO diye bağırmak, zili çalan kişi biraz muzursa yanlış numara diyip kaçması vb.

Hakkımda

bir eylül ayının ortalarında Konya'da dünyaya geldi. O hiçbir zaman sıradan bir çocuk olmadı ve olmayacaktı. Anaokulundayken bir çocuk kafasına tahtayla vurdu. Yine aynı sene sınıftan bir kızı feci şekile öptü. Bu olay fotoğraflarla belgelenmiştir. Aynı dönemlerde okul yolu üstündeki manyak bir köpek tarafından bir kaç defa kovalandı.
Bir gün masanın altına saklanıp elinde makasla saçlarını kesmeye çalıştı, evinin arka bahçesine arkadaşlarıyla birlikte bir çukur kazıp oraya gizli bir karargah inşaa etmeyi denedi. Yolda bulduğu kuş cesetini alıp, inşaatın önündeki kum yığınına gömdü, oraya güzel bir mezar yaptı. Bir kaç gün sonra gidip o mezarı açtı ve kuşun içinden bir sürü böcek çıktığını gördü, kaçtı... Kış için gelen kömür yığınının üzerinde arkadaşıyla güreşti. Mahalledeki çocukların bisikletlerinden parçalar söküp yine mahalledeki başka çocukların bisikletlerina taktı. Üçüncü kattaki balkondan aşşağıya uzunca bir süre tişini yaptı. (yan komşuya yakalanıncaya kadar)

İzlediği amerika-vietnam savaşı konulu filmlerden etkilenerek kendisine ve mahalledeki çocuklara, oyun parkında ağır komando eğitimi yaptırdı.

Pazar alanının üstü kapatılırken belediyenin kullandığı vida, vida topu vs. şeyleri çok anlamsız bir şekilde arkadaşlarıyla birlikte çaldı.(bu alan okul yolu üzerinde olduğu için hergün gerçekleşiyordu) Sonra bunları mahallede gizli bir yere gömdü. Bunun haritasını çizdi.
Defalarca aynı noktada bisikletten düştü. Okulla beraber gittikleri kızılören gezisinde arkadaşlarıyla beraber yoldaki araçlara ellerinde ne varsa attı. (yarım portakal, taş, yumurta, kola)aynı gezide bir ağaç kenarında bulduğu bozuk yumurtayı yedi (bişey olmadı). Ortaokulda iş eğitimi dersinde bi kazayla bi arkadaşının parmağını maket bıçağıyla kesti. arkadaşı hastaneye kaldırıldı. parmağına iki dikiş atıldı. Lisede bir defa daha adını yazmadan kopya çekerken yakalandı ama o sınav iptal edildi. Lisede arkadaşı sınıfta baklava yerken onu güldürerek nerdeyse ölümüne sebep oluyordu. Aynı arkadaşının resim dersindeki tüm resimlerini yaptı ama arkadaşı ondan daha yüksek not aldı. Resim dersi arkadaşının karnesine 5 kendisininki ise 3 düştü. Bu orospu çocuğu resimcinin yüzünden lise 1'i zar zor bütünleme ile geçti.

O yaz kendini iyice basketbola verdi. Tofaşla 2 ay kadar idmanlara çıktı ama takım kurulmayınca ayrıldı. Kariyerine streetball da devam ediyor. Lise son sınıfta milletin poposu ÖSS diye yusuf yusuf çekerken, sadece bir deneme sınavının 90 soruluk sözel kısmını çözdü. ÖSS de Dershaneye giden ve çok çalışan çoğu kişiden yüksek not aldı. (kendimi övmek için söylemiyorum) Lise bitince dershaneye başladı, belkide hayatının en eğlenceli senesini burda geçirdi. ÖSS yi yine iplemedi ama ÖSS onu ipledi, üniversiteye girdi. şu an üniversite hayatındaki yedinci yılı. yedinci yıldan da anlaşılacağı üzere okulu pek iplemiyor. okulla ilgili merak ettiği tek şey ve kendine sürekli sorup durduğu soru şu; -beni neden atmıyorlar?...

19 Ağustos 2007 Pazar

Eski arkadaşı yolda görüp, görmezlikten gelmek...konuşmamak...

Dün akşam bir kaç film alıp eve dönerken eski okulumun köşesine yaklaşmıştım ki birden iki çocukluk arkadaşım pat diye çıkıverdi önüme. Kemal ve Hüseyin. Amcamın oğlu Mustafa ve ben çok küçükken beraber takılırdık mahallede ve Kemal'i hergün döverdik. Fakat sonra Kemalgilin bizim apartmanın karşısına ve akabinde bizim apartmana taşınmasıyla ayrılmaz bir üçlü olduk. Kendimize kısaca MKA derdik.(mustafa kemal ahmet) Hüseyin'e gelince, küçükken babannem ona tokmak gibi çocuk derdi. Öyleydi hakkaten şimdide öyle, böyle kilolu değil ama kilolu gibi, mike tyson gibi biraz, onunla pek yakın değildik.
Neyse bunlar çıktı köşeden, aceleyle vedalaşıyolardı. Kemal minibüse binmeye çalışıyordu. Bende yanlarından geçtim gittim, onlar o acele ve o karanlıkta beni görmediler zaten. Görselerde büyük ihtimal tanıyamayabilirlerdi. Ben durcaktım aslında konuşmak için, kaç senedir görüşmüyoruz, biz mahalleden taşındık, onlar iş hayatına girdi. Ama şimdi konuşsanda ne konuşcan yani, zaten adam minibüse binmek için acele ediyor, orda durdurup muhabbet etmek olmaz, selam verip geçiyim desen o da olmaz, zaten ayrı dünyaların insanları olmuşuzdur bunca yıldan sonra buna eminim, derken yanlarından aktım gittim. Ama içimde de biraz pişmanlık var keşke dursaydım diye. Yanlarından geçip gittikten sonra çocukluğumuzda geçirdiğimiz günleri düşündüm, yaşadığımız maceralar, birlikte yediğimiz dayaklar...uzar gider bu böyle...sünnetimde üçümüzün yanyana çekindiğimiz bir fotoğraf vardı, tarayıcı olsa koyardım buraya...hey gidi günler...

18 Ağustos 2007 Cumartesi

Sayın okuyucu! bu bir blog kaydıdır...

Evet bu bir blog kaydıdır. Belkide dünya blog aleminde yeni bir çağın başlangıcıdır. Dedim ya bu bir blog kaydıdır, aradığın blog kesinlikle doğrudur. Bravo yani size %100 isabet. Yine diyorum; bu bir blog kaydıdır, bir dilek tutunuz. ((kaydıdır-kaydıdır?) iki blog arasında kalman gerekmez illa (bu bir kelime oyunudur)) Bu bir blog kaydıdır; benim ilginç bulduğum, cevabını bulamadığım, bulup da beğenmediğim, gördüğüm ve göremediğim şeylerin kaydıdır yada duyup da anlayamadıklarımın veya duymazlıktan geldiklerimin...Uzun soluklu olup kaydadeğer olması dileğiyle ve sizlerle kaydedilecektir...