31 Aralık 2009 Perşembe

2010

bu yeni yıl olaylarında, "-amaaan abi ya nolacak işte...", "-off geçmiş bizden gençler eğlensin...", "-bize mi yeni yıl allaanı seversen..." insanlarından olsam bile, yılın o son 10 saniyesinde, böyle insanın içinde, derinlerde gizli bi yerde ufak bi heyecan olmuyor değil yahu.

not: bu arada bu üstteki şahıs, seneye görüşürüz lafını 2010'a girince söylüyo biliyosunuz demi!

yazıya sonradan ekleme:
bence yeni yıl insanları 10'a ayrılır.
1-sıradan bi şekilde girecekler
2-ev dışında mekanlarda eğlenerek girecekler
3-ev dışında mekanlarda eğlenemeyerek gireceği için eğlenerek gireceklere laf sokanlar
4-sadece evde mandalina yiyerek girecekler ama mekanlarda eğlenerek girecekleri de destekleyenler
5-taksimde turist elleyerek girecekler
6-seneye görüşürüz esprisi yaparak girecekler
7-seneye görüşürüz esprisi yapanın komik olmadığını söyleyerek girecekler
8-seneye görüşürüz esprisi yapanın komik olmadığını söyleyenin de komik olmadığını söyleyerek girecekler
9-rakamcılar
10-girmeyecekler (ben başkalarının belirlediği günlere uyarak yaşamamcılar)

30 Aralık 2009 Çarşamba

gitarımın sapı aşkına!

  • sen hep havuç olarak kalacaksın yüreğimizde... bugün televizyonda denk geldim. havuç, gitarlı-uzun saçlı ve sakallı şarkıcı olarak şekilli genç olmuş. sikik bi cep telefonu yüzünden çocuğu düşürdüğünüz durumlara bakın. çocuk ne hallere geldi. alaydılar buna bi telefon, hiç böyle olur muydu. olmazdı.
  • haber 2009... ben bir yıl boyunca hiç haber izlemem, ondan sonra senenin son günleri otururum televizyonun başına hani şu "2009 böyle geçti" haberleri olur ya, onu izlerim sadece. böyle ne olmuş ne bitmiş herşeyden haberim olur. enayi miyim bir yıl televizyon izleyecem hergün. son iki günde izledik bitti işte.
  • yılbaşı eğlence programları... hani şu cansız çekilen yılbaşı programları varya. ben ordaki insanlara o kadar üzülüyorum ki anlatamam. adamlar yılda bir eğleniyolar ama o da cansız yayınlanacak. hani o programlar çekilirken böyle içten içe de biliyolar ya aslında o an yılbaşı değil. ne kötü oluyodur insan. ne acı.
  • at-eşşek... şu dünya üzerinde at ve eşşek eti satan adamı anlamıyorum. sanki daha mı ucuz o hayvanları yetiştirmek. hele at yetiştirmek filan çok pahalı bişi olmalı. böyle atla eşekle uğraşacağına git de adam gibi öküz-dana-buzağı filan yetiştir. salak pislik.

29 Aralık 2009 Salı

bazen o kadar üşengeç olurum ki

vücudumun temel ihtiyaçlarından olan çiş ve kaka yapma eylemlerini bile kırk çeşit küfürü sayarak gerçekleştiririm. özellikle kaka yapmak çok zahmetli bir iş. gerek bittikten sonra bölge temizliği, gerekse el temizliği açısından çok uğraştırıcı ve zaman alıcı. bi de çok çok zor durumda kalmadıkça başkasının tuvaletinde asla kakamı yapmam. en rahat kakamı yaptığım yerler teyzemgilin tuvaleti ve kendi tuvaletimizdir. onun dışında bi kere okulun bilgisayar merkezinde bi kere de başka bi şehirde ucuz, buz gibi bi otelde kakamı yapmak zorunda kalmıştımda aklım çıkmıştı.

sırf üşengeçliğim yüzünden saatlerce hatta bir gün boyunca bile aç susuz oturmuşluğum vardır. hele sürahide su bittiyse çok sinirlenirim. çünkü mutfağa gidip o sürahiyi doldurmak bi sürü iş. hele yemek ısıtmak filan ohooo. boşver.

yürümeye üşendiğim için günlerce evden çıkmadığım olur. özellikle kış ayları felakettir. çünkü bi sürü şey giymen gerekir. mont, bere filan. çok iş. yaz olsa neyse. giy terliği, evdeki gibi şort tişört çık dışarı. kışın bi sürü iş. yok ayakkabıyı bağlayacan, yok bilmem ne. arada bi dergi almaya çıkıyorum ama ayakkabımın bağlarını bağlamıyom. nasıl olsa bisikletle gideceğim için. yani atacağım adım sayısı maksimum yirmi adımdır. o yüzden hiç gerek yok bağlamaya. her adımda hafiften ayağımdan çıkacak gibi olur ama olsun kim uğraşacak bağlamaya.

ve sırf üşengeçlikten traş filan da olmam ben. bazen bir aylık hatta daha fazla sakalla gezerim. artık ne zaman böyle yüzümü yakar, yolup atasım gelir, dayanamam anca o gün traş olurum.

bi de bazen o kadar üşengeç olurum ki, özellikle kış zamanları çok üşenirim. üç hafta dört hafta filan yıkanmadığım olur. en son ne zaman banyo yaptığımı hatırlayamadığım zamanlar bile vardır. çok üşeniyorum napıyım. ama pek kokmam ha. öyle bi biyolojik yapım vardır. bir ay yıkanmayım mesela. çok az kokarım. zar zor fark edersin. öyle pis gibi de gözükmem. karşıdan baksan yani en fazla bir haftadır yıkanmıyo sanırsınız. ama bak yıkandığımda da muhteşem yıkanan bi insanımdır. öyle yalandan, baştan savma yıkanmam. çatır çatır yıkanırım. zaten benim banyo yapmam minimum bir saattir.

dün yıkandım mesela. bir haftadır diyorum kendime ulan artık bi yıkanıyım diye. anca bir hafta sonra yıkanabildim işte. en son ne zaman yıkandığımı bile hatırlamıyodum. kurban bayramından bir gün önce yıkanmıştım sanırım. ama merak etmeyin. yıkanmadığım zaman insan içine çıkmıyorum. çıkacak olduğum vakit mis gibi yıkanan bal dök yala bi insanımdır. yemin ederim bak, ekmek çarpsın, dışlamayın beni bu yüzden. çok pis şekilde üzülürüm ve ağlarım.
dün yıkanırken uzun zamandır su değmeyen tenim suya karşı biraz hassaslaşmış gibi hissettim. su değince irkildim. bi tuhaf oldum. ilk banyosunu yapan ve vucuduna değen bu sıvının gizemini çözmeye çalışan bebekler gibiydim. iki tane bebeğin ilk banyosuna şahit olmuş bi insanım. size de tavsiye ederim, izleyin, çok keyifli. ama nerden bulcan öyle bi bebeği demi. şansa denk gelirse işte. bana şansa denk gelmişti.

25 Aralık 2009 Cuma

rap grubunun yeah'cisi gibiyimdir bazen

sınıf annesi
ilkokulda sınıf annemiz vardı bizim. bi gün sınıfa bi kadın geldi ve ben sizin sınıf annenizim dedi. hiç ses etmedik. merve'nin annesiydi bu kadın. zengin biriydi. çocuğu da zengin çocuğuydu. 2. sınıftan itibaren tüm zengin çocuklarına sanki bu bir suçmuş gibi zengin sıpası demeye başladık. bunu bana arkadaşım esat öğretmişti. esat fakirdi. annesi de fakirdi ve sınıf annesi değildi.

neyse, gelelim sınıf annemize. bence çok fena bi durum. gönüllü olarak sınıf annemizliğini üstlenen bu kadının hiç mi derdi yoktu ki sık sık okula gelip kendi kendine iş yaratıyordu. off işte. kadınlar... neden hiç sınıf babası yok hiç düşündünüz mü? çünkü gerek yok. aslında sınıf annesine de gerek yok da işte... kadın zengin ve derdi yok, iş arıyo kendine. parası bol derdi yok kadınlardı sanırım bu kadın. hay allah ya. git be kadın! git be kadın!

çarşı-pazar
bakın! son kez söylüyorum. çarşıya, pazara, alışveriş merkezlerine gidipde, ordaki tuhaf ürünleri kafanıza, gözünüze, elinize kolunuza geçiripte saçma sapan yüz ifadelerine bürünerek fotoğraflar çekmeyin. hayır çektiysenizde paylaşmayın. yok maskedir, yok şapkadır, yok peruktur yok bilmem ne. hayır o değil, bi reyonda bi bonus peruğu oldu mu, akşama kadar 50 kişi onu takıp fotoğrafını çekiyo. ürünleri piç ediyosunuz. heheuehe şaka lan şaka, çekin bol bol. sanki ben hiç yapmadım. bırahh allaaşkına.

işletme-güzel sanatlar
alaylı oyunculara hep sorarlar, sizi bu yüzden eleştiriyorlar mı? diye. onlarda üç aşağı beş yukarı hep aynı şeyleri söylerler işte. hepside güzel sanatlar okumak istemiştir ama ailesel durumlardan okuyamamıştır. onun yerine zorla, aile baskısıyla veya ne bileyim işte bi şekilde işletme okumuşlardır. ille de işletme okumuşlardır. lan arkadaş nedir bu durum böyle ya. birinizde işletme okumamış olun yani ne bileyim, büro yönetimi ve sekreterlik okumuş olun. inşaat mühendisliği, su ürünleri yada sosyal bilgiler öğretmenliği filan okumuş olun. ne var bu işletmede böyle anlamadım. memleketin yarısı işletme okuyo. durun durun. aslında ben sadece açıköğretim işletme okuyanlara gıcığım! sinir oluyom onlara! (hah türkiyenin yarısını karşıma aldım, hadi. hadi bakalım. adanalılardan sonra türkiyenin yarısı karşımda. hadi napacam bakalım şimdi)

23 Aralık 2009 Çarşamba

İnsan olan bunu yemez!

bi arkadaşımın yolu adanaya düşmüş ve bu feci manzarayla karşılaşmış. efenim yukarda görmüş olduğunuz şeyin adı "şırdan" imiş. adana şehrimizde insanlar bunu yiyebilmek için gecenin 10'undan sonra filan kuyruk oluşturuyorlarmış. tövbe! arkadaş bana bağırsaktan yapıldığını söylemişti ama üşenmedim aradım taradım buldum. adanalı bi vatandaşımızın iddiasına göre; büyükbaş hayvanların dört midesinden biri olan şırdanın temizlenip içine baharatlı pirinç doldurulup, sonra da dikilip pişirilmesi şeklinde yapılıyormuş. bol kimyon ve acı biberle yenmesi tavsiye ediliyormuş. tadı enfesmiş.

lan get! ne şırdan'ı. düpedüz bir penis çorbası bu. başka yiyecek şeymi kalmadı allahını severseniz sevgili adanalı kardeşlerim. belki de başlık yüzünden bana tepkilisiniz. sizi tenzih ederim ama bu büyükbaş hayvanın dört midesinden birinin içine pirinç doldurmak da neyin nesi? mis gibi kebap yemek dururken bu arayış niye! şırdan filan demeyin bari buna, yani şırdan diyince gözümüze daha güzel gözükmüyo. penis çorbası deyin şuna! hey maaşallah!

fotoğraflara 5 saniyeden fazla bakmamanızı tavsiye ederim.

18 Aralık 2009 Cuma

ben küçükkene çok minikkene

sabahları herkesden önce kalkar,
ev içinde maceradan maceraya koşardım.

17 Aralık 2009 Perşembe

nooluyor?

fena hastayım. geçen gece hissetmiştim zaten. boğazım kaşınmaya başlamıştı. kesin hasta olacam dedim. hani derler ya ilerlemeden önlem alın diye. önlem filan almayın abicim. ilerleyecekse ilerliyo zaten. o gün antibiyotik içtim, geçen defa şu çok süper iyileştiren antibiyotikten. bi halta yaramadı. yine hasta oldum. o kadar portakal, mandalina filan yedim. onlarda bi halta yaramadı, bol bol çiş üretti. tuvalete gittim durdum. ahhhqqq, vucuduuuum. anaaamm. çok ağrıyıı. kaslarım yanıyor ya. biri oğsa şöyle vucudumu. kollarımı bacaklarımı filan. başımı oğsa. masaj yapsa sırtıma. ne iyi gelir. ağrıya dayanamadım süper bi ağrı kesici çaktım az önce. düşün bak, benim bile dayanamadığım bir ağrı yani düşün! burdan da sürekli ağrıya ve acıya karşı çok dayanıklı olduğum imajını vurguluyorum ha, ama dayanıklıyımdır hakkaten! nasıl? daha karizmatik durdum mu gözünüzde? vaaay bee adama bak abi, acıya ve ağrıya çok dayanıklıymış, helal olsun bea! dediniz mi? vay be adama bak ne biçimde ağrı çekmiş, son raddeye kadar da ağrı kesici içmemiş! helal olsun! biz olsak hemen içerdik ha... biz hiç acıya dayanıklı değiliz... canı çok tatlı pislikleriz biz! kahrolsun bize! dediniz mi? kesin dememişsinizdir ama boşverin aaa yastık uçtu havada. yastık bana geçmiş olsun dedi. bizim oda da iki tane yaşlı teyze var. bana süt almışlar. sonra atlı karıncaya bindiler. ama biletçi bunlara kızdı niye bindiniz koca kadınlar diye. sonra benim sütümü alıp içti. onlar gidince kaan kural ve murat kosova geldi. kaan abinin sağlık karnesi bizde kalmış. murat kosova bana kızdı, niye kaan'ın sağlık karnesini alıp duruyosun diye. bi tane tokat attı. ama hemen barış uygur geldi. dergiden yiğit özgür ve uğur gürsoy'u da getirmiş. yolda nihat doğan görmüş onları. o da gelmiş. bi daldılar murat kosovaya. böyle nası ama ağız burun. en çok nihat doğan ve yiğit özgür vurdu. kaan abi zor aldı ellerinden murat kosova'yı. ağzı yüzü kan içindeydi, kaan abi omzuna girdi götürdü. sonra yağmur yağmaya başladı odanın içinde. ben o yağmurun altında aaa hoşgeldiniz abi dedim barış uygur'a. keşke vurmasaydınız ya adama, hak etmiştim ben. sürekli kaan abinin sağlık karnesini çalıp duruyodum dedim. boşver boşver dedi barış abi. neyse abi hoşgeldiniz, bu haftaki sayıyı mı getirdiniz yoksa bana dedim. evet ama sen yetiştirememişsin yazını, o yüzden senin bölümü bu haftalık hidayet türkoğlu'na yazdırdık dedi. hemen aldım dergiyi baktım ama o da ne, dergi gazete boyutlarında. barış abi bu hafta niye böyle çıktı dergi dedim. her hafta böyle çıkıyo olum zaten, saçmalama dedi. hemen açtım hido'nun yazısını okudum. yok eski koçum stanvan gundy'i çok özledim. yok florida'nın havası bi başka, toronto bana dar geliyor, yapamayacam sanırım buralarda, yok dwayt howard bana hep etliekmek ısmarlardı, burda kimse bişey ısmarlamıyor filan. hep böyle şeyler. çok tırt yazmış. hemen aradım hidoyu olum naptın sen, köşemin içine etmişin dedim. ne var lan banane dedi. nası sinirlendim. nerdesin sen dedim? staddayım basket oynuyoz gelde birebirde bi beynine vereyim dedi bu bana. ulan dua et ki hastayım, yerimden kalkamıyom dedim. ama şimdi dergiden elemanları göndercem yanına, burnunu kırdırtcam senin dedim. nihat doğan'a da traş ettircem sakalların daha çok çıksın diye dedim. ne biçim ağladı hidayet. özür filan diledi.

15 Aralık 2009 Salı

Stewie - Fırat (iki resim arasındaki 7 fark)


  • fırat annesinden ara sıra tokat yese bile ona karşı bi düşmanlığı yoktur. stewie'nin ise en büyük düşmanı annesidir. ondan nefret eder. her fırsatta onu öldürmeye çalışır.
  • fırat iki dandik tel bi bozuk priz buldu mu evde en olmadık yerlere zulalar. bazen elinde bi tornavidayla çekmeceleri tamir etmeye çalışır, annesine yakalanmak üzereyken kaçıp balkondaki su kovasına saklanır. stewie ise hali hazırda evdeki aletleri kullanarak ve oyuncaklarına eklemeler yaparak dünyayı ele geçirebilecek çok etkili silahlar yapar.
  • fırat mahalledeki diğer çocuklar tarafından ezilir, horgörülür, kullanılır, dışlanır. stewie ise mahalledeki diğer çocukları kölesi olarak kullanır, onların üstünde insanlık dışı deneyler yapar.
  • fırat biraz pis boğazlıdır. her daim elinde yarım ekmekle gezer. bayramlarda şekere, çikolataya abanır. stewie ise önüne konan bir tabak brokoliyi dahi yemez. hatta o brokoliyle savaşır, onu öldürmeye çalışır.
  • fırat tek çocuktur. stewie üç kardeşten en küçüğüdür. beyinsiz bir abisi ile ruh hastası bir ablası vardır.
  • fırat ara sıra sokaktan civciv kedi filan bulup eve getirir, beslemeye çalışır ama annesi kızar, geri götürür. stewie konuşan bir köpekle aynı evde yaşar ama pek iyi geçindikleri söylenemez.
  • fırat saftır. masum masum, salak salak, pörtlek pörtlek bakar hayata. stewie sinsidir, kurnazdır, içten pazarlıklıdır. kısık gözlerle, kuşkucu bakışlarla yaşar. insanlara acı çektirmekten zevk alır.
stewie'nin yaratıcısı Seth MacFarlane ve fırat'ın yaratıcısı Uğur Gürsoy'a da burdan teşekkürlerimizi iletelim sanki duyacaklarmış gibi. (hayır Seth MacFarlane duysa nolacak ki? sanki Türkçe biliyo ve anlayacak) Uğur Gürsoy'u bi de tebrik edelim yine sanki duyacakmış gibi. Kendisi evlenmiş, mutluluklar diliyorum. Bi de erkek bebesi olursa ve adını fırat koymazsa çok ayıp eder diye düşünüyorum. ayrıca bu (iki resim arasındaki 7 fark) formatının sahibi Vedat Özdemiroğlu'dur, saygılar. bu arada geçenlerde bi arkadaş beni sürekli fırat'a benzettiğini söyledi. fırat'ın kitabı varmış onda da, kitabı ne zaman böyle bi alıp karıştırsam, uykusuzda ne zaman görsem aklıma sen geliyosun diyo. tabi hepimiz biraz fırattık vakti zamanında ama bende böyle yuvarlak kafa, kabak saç filan olunca demek ki daha bi öyle yerleşmişim zihnine :) sizinde aklınıza gelen farklar varsa yorumlardan devam ettirebilirsiniz efenim.

6 Aralık 2009 Pazar

komşu kızlarıyla başım belada!

karşı komşu
bırak gürültü-takırtıyı, ağzıma sıçsalar gıkımı çıkarmam, hiç bişey diyemem. çünkü "iyilik bankası" (zahir-paulo coelho) hesaplarında acayip kredi biriktirdiler. hem bebeklerini filan da çok seviyom. özledim len çocuğu. keşke hiç görmeseydim. şimdi o hastalanırsa filan allah korusun, ne biçim üzülürüm. canım len o benim. içimde kocaman bi sevgi oluştu ona karşı. bi de küçücük bebeği sanki yıllardır tanıyo gibi hissediyorum kendimi. ama bu mümkün değil. zira çocuk hayatında daha bir yılı bile tamamlayamamış aciz bi varlık. salyası filan akıyo sürekli. yani kendi haline bıraksak maksimum 3 gün filan yaşar. ama sanki o da beni tanıyo yıllardır. gülüyo filan bana. ağlamıyo hiç. bi tek ayıcıktan korkuyo. vuruyo ona. oynasın diye verdim geçenlerde. sıkı bi tekme savurdu ona. tekme atmayı nerden öğrendi anlam veremedim. gerçi annelerimizin karnında bile yaptığımız bişi tekme atmak. bilmem artık. ama çok hareketli, bi dakika rahat durayım demiyo, bi o yana bi bu yana, onu severken terliyorum resmen. düşer müşer elin çocuğu başıma bela olur diye nası dikkatliyim. bi de güçlü şerefsiz. arada bi kasıyo kendini şöyle maxsimum reklamında finaldeki o hareket varya, öyle yapıyo, nası kasları filan semsert. az büyüsün bu, bütün çocukları döver.
yan komşu
ağlama be bebek! ne derdin var ki ağlarsın? özellikle hergün belirli saatlerde yoğunlaşıyosun bu olaya. söyle ne derdin var? ne olabilir ki bebek! ya acıktın, ya susadın ya da gazın var? hadi biraz da ilgi istiyosun diyelim? söyle ne derdin var? aşık mısın sanki? kime aşık olacan sen. aylığın, bak yaşıtın bile demiyorum çünkü daha yaşın bile yok senin, aynı katta ki aylığın ve adaşın komşu kızından hoşlanacaksan söyleyim, o da kız. belki farkında değilsin ama sende kızsın. normal şartlar altında bu gezegende kızlar birbirine aşık olmaz. onu söyleyim. ha ilerde ne olur onu bilemem. ama daha çok var o yıllara. hem bence sana kimse aşık filan olmaz! haha! salak seni! zırlaksın sen bi kere, hergün ağlıyosun, bağırıyosun! daha seni hiç görmedim, sevimlisindir belki ama bak kızım, aklını başına al. ağlayıp durma! aynı katta oturduğun adaşını örnek al biraz, hem o ne güzel bak sosyal bi bebek, bize geliyo, birlikte vakit geçiriyoruz. ayıcık tekmeliyoruz. fotoğraf çekiniyoruz. çok eğleniyoz valla. sen biraz yabanisin sanırsam. olmaz öyle. vazgeç ağlamaktan. hayır olay sadece senin ağlamanla kalsa neyse dicem. ama o baban ne menem bi adam öyle. sen ağlayınca sana sevgisini bağırarak gösterip seni susturmaya çalışıyo. müziği geç vakitte yüksek ses açtığımda duvara vuran bu adam hayatımda daha fazla yer edinmemeli. terlikle vurdu lan resmen duvara. sesin tokluğundan anladım. ha bu arada söyle o babana, bi daha bana öyle duvar arkasından arrslik yapmasın! sinirlenirsem gecenin köründe rammstein'ı bi dayarım size, sabahları yaptığınız o aile saadetine hasret kalırsınız! oke?! (bütün bunları yazarken hemen duvarın arkasında uyuyo olman ne fena be bebek. dur bi tıklatıyımda duvara huzurun bozulsun nihoohoho) (şaka şaka uyu)

5 Aralık 2009 Cumartesi

muhabbet kuşunun uçuşundan feci şekilde korkarım!

  • her yıl farklı... ya abicim hayatımdaki her yılın kendine has bi kokusu var diyebilirim. her sene bi takım olaylar yaşanıyor ve bu olaylar o senenin teması olup çıkıyor. bunun her sene değişmesi garip. yani bi kere de iki yıl bu şekilde aynı geçsin? ama yok. bi şekilde farklılaşıyor işte. gerçi böyle olmasınında ayrı bi güzelliği var.
  • ilk twitter... twitter'ı ilk açtığımızda neden salak salak şeyler yazdık ki. gittim kendi yazdıklarıma da baktım. hep böyle salak salak şeyler. çoğumuz yapmışız bunu. keşke yapmasaydık lan. ne biçimde dalga geçecekler şimdi bizimle. işte twitter hesabı açtıktan hemen sonra %90'ımızın yazdığı ilk tivitler;

    twitter da neymiş?
    hey bende burdayım!
    bi de biz bakalım dedik...
    asıl sen napıyosun twitter?
    hımm çözemedim seni...
  • avatar... "kendi minik avatarını ücretsiz yarat, arkadaşını şaşırt..." diyor birileri. dua edin sevdiğim kişilersiniz, yoksa öyle bi minik avatar yaratırdım ki aklınızı alırdım sizin.

3 Aralık 2009 Perşembe

Afiş Sergisi "Sigara Sağlığa Zararlıdır"

"Selçuk Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Halkla İlişkiler ve tanıtım bölümü öğrencilerinin Bilgisayarda Yaratıcı Çalışmalar II dersi kapsamında hazırladıkları "Sigaranın Zararları" konulu afiş çalışmalarından oluşan sergimize tüm Selçuk Üniversitesi çalışanları, öğrencileri ve tasarım meraklıları davetlidir.

Sergi Açılış: 16 Kasım Pazartesi Saat: 13.00

İletişim Fakültesi Sergi Salonu Alaaddin Keykubat Yerleşkesi KONYA"












ıı ıımm, efenim resmi ağzı bi tarafa bırakacak olursak, geçen sene ikinci dönem photoshop öğrenirken yaptığımız afişlerin sergisi açılmış. e epeyde olmuş açılalı. ben öyle hergün okula giden bi insan olmadığım için, geçen gün fakültenin sitesine girince duydum bu haberi. ve şu aşağıdaki videoyu izledim. burdan o hain kameraman arkadaşa sesleniyorum! sen benim afişimi nasıl çekmezsin! hem de serginin başköşesine asılmış olan ve sınıftaki iki tam puandan birini almış olan afişimi nasıl çekmezsin! kendi afişimi göremeyince üşenmedim gittim kampüse! :D giderken içimde bir korku ve ihanete uğramışım hissi vardı. lan dedim beni afişim asılmadı mı yoksa? nasıl olur? acaba okula pek gitmediğim için beni cezalandırmışlar mıydı? keşke gitseydim. bileydim böyle olacağını allahım, gitmezmiydim ben hergün. açeydim gollarımı böyle, tam burada, keşke gideydim dedim. ama bu dersi hiç bi zaman kaçırmadım ki ben dedim. yok canım asmaz olurlar mı ya kesin asmışlardır dedim. tam bu karmaşık duygularla fakülteye girmiştim ki!! haha!!! afişimin serginin en süper yerinde başköşede üstelik koskoca panoya sadece tek olarak asılmış şekilde duran canlı halini gördüm!!! haha!! bi sevindim, bi mutlu oldum, bi içimde böyle çocuksu bi mutluluk... Gani hocam, canım hocam, en süper yere astırtmış benim afişi. Ayrıca bu sergiyi organize ettiği için de kendisine teşekkür ediyoruz.


birde bu konu üzerine fikir geliştirmek biraz zor, çünkü tüm zamanların en çok işlenen konusu olduğu için aklınıza gelen çoğu şeyin önceden başka biri tarafından yapılmış olma ihtimali yüksek. aslında ben yaptığım bu afişi fazla beğenmedim. o zaman iyi oldu ya, ne var ya işte mis gibi oldu demiştim ama şimdi pek beğenmedim. ya hızlıca yapıveriyim işte, hava güzel, gidip basketbol oynucam ben, oldu bu dedim. kafamda ikinci bi fikir vardı ama onu uygulaması epeyce zahmetli olacaktı, o yüzden yapmamıştım. ne olduğunu söylemeyeceğim tabi serseri herifler! sonra hemen yapın demi! yek yea! benim asıl iddialı olduğum çalışma, geçen sene ilk dönem yaptığım afişti. onun sergisi açılınca büyük olay yaratacak bakın söylüyorum burdan :D onun konusu ismimizin baş harfi ve numaramızın son iki rakamıyla bi fikir oluşturup bunu bi slogan eşliğinde sunmak. noldu apıştınız demi! abiniz apışmadı işte :p













afişin gelişim süreci de bu şekilde. önce eskiz, sonra işin photoshop kısmı. (o afişteki sigara fotoğrafını da bendeki dandik makineyle çekmek canımı çıkardı. eve ufak bi stüdyo kurmuştum, ışığım çalışma masası ışığı, arkaplanımda siyah bi tişörtümdü) (hazır fotoğraf kullanmak yasaktı) sonra da baskı kısmı. afişin çıktısı alındıktan sonra matbaanın diğer bir bölümünde böyle kartonumsu süngerimsi bişeyin üstüne yapıştırılıyo. onu yapan eleman çalışırken bi süre sonra bunun bi sigara içmeyin ülen! afişi olduğunu anladı. önce ağzındaki sigaraya bi baktı, sonra bana baktı, bende ona baktım. ve güldük. adam sigarasını içmeye devam etti. bende ona afişi düzgün yapıyomu diye bakmaya devam ettim. ara sıra sigarasının külleri afişimin üzerine dökülüyor bende afişe bi canlılık, bi yaşanmışlık, bi koku katar diyerekten ses etmiyor ama bi süre sonra o külleri üfleyerek uzaklaştırıyordum. işte böyle bi hikayesi vardır bu afişin.

sergiyi gezmek isteyenler fakülteye gelip, benim ve diğer arkadaşların çalışmalarının canlı halini yakın mesafeden görebilirler. sergi hala açık. isteyenlere imza verebilirim. şanslı gününüzdeyseniz benimle fotoğraf çekinme şerefine bile nail olabilirsiniz :p hoşçağalın.

1 Aralık 2009 Salı

bi daha bi daha bi daha

-beer?... beer?
-no beer... no beer...

arkaplanda bu sesler olunca insanın yürüyüşü bile değişiyor arkadaş... malt içeceğini bira sanıp büfeciye seslenen turistlere ve o büfeciye teşekkürler. 15 saniyeliğine hayatıma renk kattınız. istesem 10 saniyede de geçerdim ordan. bilerek yavaş yürüdüm. iyki el kart doldurmak için uğramışım büfeye.

...ve kampüste gün batımı...










kampüste günbatımı bi başka oluyor be arkadaş. ne bileyim yani böyle bi hüzünleniyor insan. ama normal şehiriçinde pek olmuyo öyle. güneş bu kadar net gözükmediği için olabilir. tabi başka şeylerde olabilir. geçmişte burda yaşanmış arkadaşlıklar var, o kadar anı, onları da hatırlıyorum. bi sepya rengine bürünüyo kampüs. insanın fakültenin çatısına çıkıp bi sigara tüttüresi geliyor en efkarlısından.
batarken güneş ardında tepelerin, geldi veda zamanı stickman'in...
(bu cümleyi küfürlü olarak bana uyarladıysanız! bittiniz!)

28 Kasım 2009 Cumartesi

-dur, kaçma!

güneşin soğuk havayı etkisiz kıldığı bir sonbahar günüydü. dökülmüş yaprakların üstünde, açık havada hafif kirli bir masanın etrafında gayet güzel bi şekilde karşılıklı oturmuş muhabbet ediyorduk arkadaşlarla. başta kalabalık olan bu grup yavaş yavaş dağılmaya başladı. sonunda o masada sadece iki kişi kalmıştık. o ve ben. ha bir de güneşle ışıldayan kızıl saçları. güzelliği her zaman beni heycanlandıran bir unsurdu ama o ana kadar böyle bişey yapabileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. masanın köşesindeki kitaba uzanmak için biraz yanına yaklaştım ve o konuşurken bir anda yapıştım dudaklarına. iki omzumdan tutarak itti beni.

-napıyosun sen! dedi.

aldırmadım. iki elimle başından tutarak bi daha yapıştım dudaklarına. daha uzun öptüm bu sefer. yine itti beni ve bi tokat patlattı suratıma. saçmalama ya napıyosun sen! dedi az öncekinden daha yüksek bir sesle. özür dilerim dedim. çok güzelsin, dayanamadım. ne olduğunu anlamadım, bir anda oluverdi dedim. şok olmuş bi şekilde bana bakıyordu. hiç bişey söyleyemedi. sustu. biraz korkmuş gibiydi. her öpüşümden sonra bi tokat daha atsa ve bu sonsuza kadar sürse bile devam edebilirdim. gözlerinin içine bakıyordum. hemen bir sigara yaktı. adını hiç bu kadar hissederek söylememiştim. tam olarak söyleyemedimde zaten. tam ona seslenecekken ismini ağzıma tıkarcasına, -git burdan! dedi. ayağa kalktım. yüzüne dokunmak için uzattığım elimi itti. -git! dedi. gittim. biraz ilerde park halinde duran arabasının yanına yaklaştım. beni görmüyordu, arkası dönüktü. cebimden anahtarlığımı çıkardım. en sivri olanı, apartmanın dış kapısının anahtarını seçtim ve arabasının sol ön kapısına bi tane kalp çizdim. içine isimlerimizin baş harflerini de çizecektim ki sürekli geç çalmasından şikayet ettiği alarmı bana göre erken çalmıştı. harfleri çizemeden onun arkasına dönüp ayağa kalkmak için hareketlendiğini gördüm. koşarak kaçtım. az önce bana git diyen bu güzelin, arkamdan bağırarak; -dur, kaçma! demesini bekliyordum. nefesim kesilene kadar koştum ama böyle bir ses duyamadım.

27 Kasım 2009 Cuma

25 Kasım 2009 Çarşamba

ben bu ipi elimle goparırım!

  • bence yaklaşan kurban bayramı tüm milletimiz açısından önemli bir sınav. bol bol bayramın mübarek olsun diyip, bol bol öpüşecek miyiz? acaba?? bizi öpmek için hırs ve şiddetle üstümüze yürüyenleri nasıl geri çevireceğiz? ya bu gelenekleri elimizin tersiyle itip; banane abicim, yemişim bayramını, ben sağlığıma bakarım, adet madet tanımam, lanet olasıca domuz gribi filan olmak istemiyorum diyeceğiz... yada, amaan gııı nolacak, gel bağayım muccuk ohh muccuk ohh datlum benim, lahmacun yerim bişey olmaz mı diyeceğiz? he? napacağız bi diyiverin hele?
  • İstanbul valisi Muammer Güler niye çatapat patlar gibi konuşuyo ya? hani küçükken bakkallardan alıp yere sürterek patlattığımız çatapatlar gibi. dururup durup ard arda patlar ya. aynen öyle konuşuyo. De ğer li basınmensuplarımız partırpartırpatır... is tan buldameydanagelenbuolayın patır patırpatır... çem ber da ralıyorpatırpatırpatır....
  • bence bana bir milyon dolar verseler istiklal caddesini bi baştan bi başa çırılçıplak koşarım. nolacak ki abi, zaten beni orda kim görüp tanıyacak. hızlıca koşar geçerim. sonra da bir milyon doların keyfini çıkarırım. bence size verseler bir milyon dolar, sizde çıplak koşarsınız. kime versen koşar. reddetmez. bir milyon dolar ya ne demek abicim. hem sonra utanacak olsan bile yüzünü ameliyatla değiştirirsin. hadi ona ikiyüzbin dolar verdin diyelim, geriye kaldı sekizyüzbin dolar. ohh lan miss gibi. hadi vicdanını rahatlatmak için üçyüzbin doları da bağışla. sana kaldı beşyüzbindolar. dehşet bişi.

21 Kasım 2009 Cumartesi

aramızda yaşıyorlar! (2)

"komşu kızını gizli gizli izliyordum"
eee abisine filan mı yakalandın? dikkat et olum. aynen devam et adamım, aynen devam. valla dostum bizim buralarda güzel bi kız görsem bende izleyecem de, denk gelmiyo valla. sanırım yok. yok lan ne yoku, bal gibi de var. ama bende bu şans olduktan sonra mümkün değil denk gelmeyiz. bi de mahalle biraz şey, yani böyle maganda abileri filan var. ya değilse abanırım bakma sen bana. diyecektim... taaa ki.. hauhauhuahaua... (hakkı devrim)
ya dostum kızı izleyebiliyosan, sanırım onunla iletişim kurman için de bir engel yoktur. git kızın yanına, böyle böyle de. böyle böyle deme tabi. kız mal gibi bakar suratına. ondan hoşlandığını filan söyle yani. yada aşık değilsen git öyle arkadaşca takılın lan ne var sanki, güzel olur. ne bileyim sen git onların evine, veya o size gelsin. oturun sohbet edin. veya cumartesi akşamları oturun için, muhabbet filan edin. yada film filan izleyebilirsiniz. yemek yapıp yiyin. bunların olamayacağı bir kültür içinde yaşıyosan, annene bi şekilde o komşuları davet ettir ve kızında gelmesini sağla. bunlar gelince çay servisini kız yapar, sana da tutar. sende onu tutarsın. (çay bardağını kastediyorum terbiyesizler!) sonra boş çay bardağını mutfağa götürürsün filan. böylece sevişme ihtimaliniz yükselir. niye sana erkek muamelesi yaptım. belki de kızsın. kızlarda komşu kızını izler. hatta daha çok izler. lezbiyen filansın lan sen kesin.


"derse şortla girmek"
hep denemeyi düşündüm hep. ama abi sokakta beni şort giyerken görünce bile şaşıran kadınlar var. tamam hava biraz soğuktu ama ne var lan saki, "aaa adama bak şort giymiş" ne demek ya? hiç olmazsa insan biraz sessiz söyler. hem ne demek adam şort giymiş. giymeyim mi? hee giymeyimde pipimi gör sonra hayal kur demi azgın seni. sınıfa bi kere sweetshirtle gitmiştim, beyin hücreleri ölmüş herifin teki niye pijamayla geldin dedi. ağzına çakayazdım. sanane be pislik beyinli.


"allah insanların neden yarısını zenci yarısını beyaz yarattı"
şimdi uzan şöyle, yat ve rahatla yavrucuğum. bu çok hüzünlü bi hikaye. dinle beni. sen sor diye yarattı desem inanıcaksın ha. o derece salaksın. lan sen manyak mısın öküz? herife bak ya. sanki saydı bütün insanları da yarısı zenci yarısı beyaz diyo. lan kızılderililer nerde? ha? nerde kızılderililer? sen nasıl insanları deri renklerine göre iki gruba ayırıyosun. rafet el roman'ın amerika şarkısını da mı dinlemedin hiç. ne diyo? burası new york/amerika - insanlar simsiyah-kızıl-beyaz.(sokaklar basketbol-müzik ve dans) insandan saymıyo musun onları. seni oba ateşinin üstüne bi oturturlar götün yana yana gezersin bak bi ömür boyu. hayır onu bırak, sen milyarlarca çinliyi nası görmezden gelirsin? sen çin hakkında da hiç bişi bilmiyosundur. çin nedir biliyon mu? erkek cin'e çin denir yavrum. iyice bulansın o beynin.

"bihter çizmesi 49.bölüm"
sevişirken çıkarttırmıcaksın o çizmeleri. o kadar seksi olur ki inanamazsın. bunun almancaya çevirttim google çeviride. artık çevirdiği kadar. zaten anlamının pek bi önemi yok. almanca olsun yeter. partnerinin kulağına fısılda yada haykır. Wenn es Liebe Stiefel Interesse. Sie können nicht glauben, dass es sexy ist.

bu google aramalarına bu şekilde cevap vermem de ilginç. sanki adam aynı şeyi bi daha aratarak gelecek ve "haa tamam abi o zaman - eyvallah - ya tamam kusura bakma" gibi şeyler söyleyecek sanki.

15 Kasım 2009 Pazar

son depremler!

ramazanın sonlarına doğru burda sürekli deprem oluyodu ya. artık öyle bi duruma gelmiştim ki, kandilli rasathanesini arayıp; aloo, kandilli mi? ne lan bu depremler!... diyecektim :) yiğit'in kulakları çınlasın. (hatırlatma: alo, metoroloji mi? ne lan bu sıcaklar!)-(ünlü insanları sanki tanıyomuş gibi adıyla anmak) zor tuttum kendimi. onun yerine sık sık son depremler sayfasına baktım. ama son depremler demelerine rağmen sürekli deprem yapıyolardı. kızdım onlara. çünkü noluyo biliyomusunuz, böyle uzun süre boyunca sık sık deprem olunca, bi süre sonra alışıyosunuz ve depremler bitince yine psikopata bağlıyosunuz. vucut sarsıntı istiyo desem inanır mısınız? valla bak ya, çok tuhaf belki ama bünye istiyo abicim napıyım. valla özür. özür dilerim. hissettiğim bişeyi söyledim sadece. kızmayın.

14 Kasım 2009 Cumartesi

aramızda yaşıyorlar!

"insan 1 saatte kaç kilometre koşar" önümüzdeki bienalin konusu bu olsun mu? insan bi saatte kaç kilometre koşarmışmış... bunu merak eden biri yaşıyor dünyada, hatta türkiyede, aramızda. gelin hep beraber dövelim onu! be adam hangi insandan bahsediyosun. bütün insanları bir saat koşturup, sonra ortalamasını alıp sana cevap mı verelim yani.

"avını ağaca çıkaran cita" halk belgesel seviyo abi, seviyo ve araştırıyo. salıcan bir ikisini afrikaya. bak bakalım bi daha yapıyolar mı?! neyşılın coğrafik seni. (kankamsın) (bu arada bende belgesel izlemeye bayılırım. özellikle çitaların ceylanları yidiği belgeseller)

"beynin üstüne yatınca acımasının sebepleri" hadi canım? beynin mi var senin? yatmayıver arkadaş. başka üstüne yatacağın organ mı kalmadı da beyninin üstüne yatıyosun. niye acıdığını söyleyim. senin beynin biraz kafatasından dışarı taşmış. ondan acıyodur. yatma canım o beyinciğinin üstüne.

"25 aylık bebeğim istekleri olmadımı altına işiyor" vay terbiyesiz bebek! şimdi bi kere 25 aylık bebeğe 25 aylık bebek denmez. 2 yaşında bebek denir. bunu nereye kadar götüreceksiniz sayın anne. çocuğunuz 18 yaşına geldi diyelim, ne diyeceksiniz kaç yaşında diye soranlara? 216 aylık mı diyeceksiniz? sen çocuğa böyle aylık üzerinden ömür biçmeye devam ettikçe o çocuk altına daimi suretle işeyecektir. akıllı olunuz sayın anne.

tabi tahmin edeceğiniz gibi bunlar google aramalarıyla blogumuzu renklendiren insanlardı. ama şunu bilmeliyiz; asla vazgeçmeyecekler...

12 Kasım 2009 Perşembe

Herkesin ge-de-o'su kendine!

  • ben sinek kaydı traşı sevmem. sinek kaydı traşta beni sevmez. bu bir sinek kaydıdır. hehe. ama sonuçta yüzyüze bakmamız gereken zamanlar olur bu sinek kaydı efendiyle ve birbirimizi sevmediğimiz halde gülümseriz.
  • bu dumansız hava sahası filan hikaye. burada kışın, özellikle akşamları dışarı çıkılmıyor. dışarı çıkmayı bırak şöyle camı açayım kafamı bi dışarı uzatayım bile diyemiyorsun. neden? çünkü kömür dumanı başta boğazın olmak üzere ciğerlerini yakıyor. yüzlerce kişinin başvurusuna, imza toplamasına hatta kazma ve boru döşeme parasınıda biz verelim demesine rağmen bazı bölgelere doğalgaz verilmiyor. kimbilir hangi filmlerde gördüğümüz hangi gizemli olaylar dönüyor bu işlerin arkaplanında. lanet olsun be. koy götüne. çeeeek mis gibi kömür dumanını, çeeeek arabalardan çıkan egzoz gazını. oohh miss.
  • insanın damağının inmesi ne fena bişey. böyle o kısım ağzının içinde sarkmış gibi hissediyosun sanki. ne iğrenç bi durum. bi de dilin istemsiz olarak sürekli orayı yoklamak istiyo, durduramıyosun. kayıyo oraya hep. küçükken dişimiz düştüğünde dilimizin sürekli oraya kayması gibi. o kısım sanki böyle sünger gibi ama değil. allahım nası bi hisdi bu? neyse ki geçti ve kurtuldum. uzun süre uyuyunca geçiyo.
  • siz hiç telefonda, babanıza, kardeşinizin mail adresini söylemek durumunda kaldınız mı? neden diye sormayın çok uzun hikaye. söylemek zorunda kaldım bi kere. gmail bide. internet bilen babalardan da değil üstelik. telefonda kesik kesik çekiyo. lan ne dram yaşamışım. terledim resmen.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Kaan ve Devler neden olmasın?


bu devler ligini seviyom ben, maçlar baya çekişmeli, heycanlı. küçükken futbolcu kartlarını ütmeli oynadığımız pek çok adam var. bi anda çocukluğumun futbol maçlarına geri dönmüş gibi hissediyorum kendimi ama şöyle bişi var. bu devler ligindeki takımlara sürekli yeni oyuncular geliyo ve bu oyuncular futbolu bırakalı fazla zaman olmadı. benim korkum ne biliyomusunuz? bu iş böyle gide gide şimdiki futbolcuları da bünyesine katıp dehşet bi lige dönüşmesin?! fena da olmaz aslında benim için sonuçta ntv premier ligin yayın haklarını tv8'e kaptırdığından beri şöyle önceden planlayıpda oturup maç izlemişliğim yok. ama yani ne bileyim be abicim, aynı şeyin basketbol versiyonunu da yapsalar keşke. kaan kural'a söyleyim ben bunu. ne de olsa geçmişinde bu alanda olmasa ve başarıyla sonuçlanmasa bile ufak bi yapımcılık deneyimi var adamın (fasülye filmi) kaan abi ne dersin? sen organize edebilirsin bu işi? hatta bunu nba'e uygulasak daha süper olur. eski oyuncularla 3'e 3 tek pota bir lig. kaan abi?

4 Kasım 2009 Çarşamba

elma dersem çık! armut dersem çıkma!

pek sevgili uykusuz dergisi ekibi, dergiye bu şekilde imza günü ilanı koyuyorsunuz ama standınız nerede belirtmiyorsunuz. nerde yani onu söyleyin bi. elma mı? armut mu? birimsiz matematik problemi çözmüş ilkokul çocuğu tavırları yapmayınız lütfen. allahtan ben tüyap kitap fuarını bilen, bu tarz gelişmelerden haberi olan antellektiil bi insanım. belki diyeceksiniz şimdi biz dergiye kocaman "kitap fuarı var" diye ilan koyduk. ama bununla bi bağlantısı yok ki canlarım benim. neyse zaten geçmiş gitmiş 31 ekim tarihi. ha gelecek miydin derseniz, yok abicim nası geleyim derim. konya'da yaşıyorum ben ha istanbulda olsam o başka bak gelirdim tabi. pasta filan getirirdim ben size. cidden ha!

bi saat kadar önce yeni çıkan, daha doğrusu emin değilim yeni çıkıp çıkmadığından. en azından öyle söyleniyo. neyse işte yeni çıktığı iddia edilen mizah dergisi müebbet muhabbet'i almak üzere hiç bir üşengeçlik belirtisi göstermeden bisikletime atlayıp her zaman ki bayime gittim. Ama ne oldu bilin? dergi mergi yok abicim. nası sinirlendim. sonra geldim eve dergiyle ilgili insanlara mail attım. valla çok ayıp ettiniz, bir haftadır bekliyorum, unutmayım diye not yazıp bilgisayar ekranının yanına bile iliştirmiştim. size kızıyorum ama belki suç dağıtımcıdadır. neyse hiç olmazsa dışarı çıkmış oldum, bi bahane oldu. soğuk konya gecelerinin tadını, kokusunu özlemişim. eldiven giymeyi unuttuğum için ellerim fena üşüdü. olsun. soğuk ama mis gibi tertemiz bi hava vardı. mesela ay'ı hiç bu gece ki kadar parlak görmemiştim ben. biraz da çocukluğuma döndüm. çamurluğumun imkanlarından faydalanarak gün boyu yağmış olan yağmurun etkisiyle oluşan su birikintilerinin üstünden keyifle geçtim. şşş lan olum! dergiyi buraya da göndersenize Cenk&Erdem efendi. biz insan değil miyiz? nölür lan! enee yoksa ben günleri mi karıştırdım. boşuna çemkiriyo olmayım adamlara. bugün 4 kasım değil mi acaba? bakıyım, yok lan, bal gibi de 4 kasım bugün. iyki 3 kasım değil, 3 kasım olmuş olsaydı ne biçim dalga geçerdiniz benimle. yek yea! bok geçerdiniz dalga filan, yayınlamazdım ki bu yazıyı o zaman salak mısınız? he bu arada size pasta filan yok Cenk&Erdem. elma! (elma dahi yok size) (dergi çıksın diye dedim) (hadi lan dergi çıkarsa elma var size) (iyi günüme denk geldiniz)

millete ne güzel virüs olur, bize domuz!

domuzlara ve şu salak pis domuz gribine uyuz oluyorum. her ne kadar çok hijyenik bi insanım bana uğramaz desem bile gündem beni korkmaya itiyo. zaten rüyamda da siyah bi domuz gördüm pis pis. bi de yabancı bi ülkedeydim, iç savaş çıkıyodu ve bende ordan kurtulmaya çalışıyodum. ama domuzla bağlantısını bi türlü çözemedim.

I'm legend'daki gibi virüs olacaksa olsun. domuz gribi diye H1N1 miş. kak yallı. zkim senin gibi virüsü. maceradan yoksun bi virüsü neyleyim ki. bu şehirde bomboş sokaklarda bi başıma dolaşıp, dürbünlü tüfeğimle domuz, ıı pardon ceylan vuramadıktan sonra. te heey.

kardeşimde birilerinden duyduğu saçma sapan şeyleri anlatıyo. yok neymiş efendim, domuz gribinden korunmak için sarımsağı sütün içinde kaynatıp sonra yemek çok faydalıymış da, bilmem neymiş. dedim ki, sapıklaşmamıza gerek yok. bi kere sarımsak ve süt dünya üzerinde yanyana gelebilecek en son iki maddedir. zaten maddenin en küçük yapı taşı atomdur. süt ve sarımsak atomu yan yana düşünülemez. domuz atomu da güzel değildir. iğrenç bi atomdur. sarımsağı bırak sütün içinde kaynattıktan sonra yemeyi, normal halinden bile haz etmem ben. gider efendi efendi domuz gribimi olurum daha iyi.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Maç var - Rapido kalem

  • Maç var - kardeşim saolsun bedava mesaj hakkı var sanırım içerden bana mesaj atıyor, "boston maçı var" diye ama bilmiyor ki ben yayılmadan maç izleyemem ve içerde misafirler var. nba başladı ve ben henüz maç izleyemedim. bu tekrar yayınlanan maç benim için çok iyi olurdu ama napalım kader utansın, içerde misafir var. e misafirin önünde de böyle yayılıp maç izlenmez. sağlık olsun. yine de dayanamadım şöyle uzaktan biraz kaan kural'ın sesini dinledim. siz bu yazıyı okuyanlar ntvspor'unuz varsa ve ntvspor'un olduğu televizyonun bulunduğu oda içerisinde misafir yoksa yada misafir olabilir ama yayılmanızın ayıp kaçmayacağı misafirse (o misafir ne güzel misafirdir), gidip maçı izleyebilirsiniz. benden söylemesi.
  • Rapido kalem - geçen gün bizimkiler bazı dolap altlarına muşamba keseceklermiş. tabi ölçülüyo önce dolap ve muşambaya ölçü çizilip öyle kesiliyo. buraya kadar eyvallah ama niye benim rapido kalemimi alıp onla çiziyosunuz :D başka kalem mi kalmadı evde :D neyse ki kalem sağlam kalmış. mundar olmamış. (şu yılların karikatür ustasıymışım gibi kendi kendime havaya girmeme ve teknik terimler kullanmama bitiyorum. bi de ev halkını küçümsüyom. şerefsizliğeme bakar mısın? babam ekmek almasa, annem yemek yapmasa ne yiyecem acaba. nuhaha. konuştukça batıyorum. ekmek ve yemek öyle mi? allah belamı verir inş. ne diyim. (töbe) ama peynir filan almasalar feci olur hakkaten)

17 Ekim 2009 Cumartesi

ve liderler buluşur...

kafalarını başka karikatürlere bakarak çizdim.
bakmadan tip tutturamıyorum. üzgünüm :p

16 Ekim 2009 Cuma

bi kaç bişey söyleyim

fakülte personeli...
abdest almak için kolları paçayı sıvayıp gayet rahat tavırlarla fakülte içinde dolaşan personel rüyalarıma girmeye başladı. evet aynen anlattığım şekilde. bi de abdest aldıktan sonra ıslanıyo ya o bacak ve kol kılları filan yapışık oluyo böyle. hasta olduğum için yüksek ateşten böyle şeyler görüyo olabilirim. fakülte orası abicim ya. yani bilimsel bi yer. üniversite filan lan?! yani kolidora öyle çıkmak zorunda mısın? giy çorabını, indir paçalarını bi düzelt üstünü başını öyle çık. çok mu zor bunu yapmak.

twitter...
eski twitter iletilerimi okumak çok zevkli.

ders bedenmiş bi zamanlar...
okullarda beden eğitimi dersi seçmeli mi oluyomuş ne. böyle bişeyler duydum. soruyolar insanlara, herkes karşı. lan sanki haftada iki saat beden eğitimi dersi olunca süper sağlıklı mı olacak çocuklar :D haftada iki saat belki kafa boşaltmak rahatlamak için iyi olabilir ama bence beden eğitimi dersinin olmaması çocukların beden sağlığı için daha iyi. neden dersen şimdi beden eğitimi dersinde çoğu zaman öğretmen veriyo topu hadi lan maç yapın filan diyo. tabi bizim bu angutcuklar ısınma filan hiç bişi olmadan ve bahçede kar kış dinlemeden direkt dalıyolar maça. tabi sakatlıktır, kas çekmesidir, göz kopmasıdır diz boyu. kendimden biliyorum :D bi de bu tarz ortamlar kendini kanıtlama yeridir okullarda. herkes kahraman olmak ister. o yüzden herkes terinin son tamlasına kadar savaşır. eee sonra. ders biter. son ders olsa yine iyidir. ama sadece çok şanslı insanların beden eğitimi dersi son iki saate gelir ve eşofmanları değişmeden eve gidebilirler onlar. ya ara saatlere ve ilk saatlere gelenler? çoğu üşenir, okul formasını eşofmanın üstüne giyer öyle terli terli son derse kadar dolaşır hayvan. teri üstünde soğur tabi hemen hasta olur bir hafta yatar gidemez okula filan :D yaa gördünüz mü işte böyle durumlar. hadi bakalım.

13 Ekim 2009 Salı

biraz daha mısır?

bir stickman ile yaratıcı, yoktan varedici yemek tariflerine daha hoşgeldiniz sevgili açlar ve hep aç kalanlar. bugünkü yimeemiz adı "la yog urt el mısır"
gerekli malzemeler;
geçen gün komşunun getirdiği ve henüz yenmemiş mısır, bir miktar yoğurt ve baharat...

yine mi mısır diyosunuz demi. evet bende bıktım. bi mısır haftası yaşadık ama hiç bi hasar görmeden atlattık bu haftayı. sonunda mısırlar bitti. bu yemeğin anlatılacak pek bişeyi yok aslında, yoğurt dolu tabağa mısırlar şeyapıyoz işte. sonra biber filan atıp karıştıyoruz. ( birazcık sevgi eklemeyi de unutmayın :p ) sonra yiyebilirsek yiyoz. ben yiyebildim. en az on gün boyunca piramit dahi görmek istemiyorum.

off

nefes almaya dahi üşendiğim anlar olur. kaldı ki yaşama sevinci olsun içimde. peeh. hiiç. üstelik bugün aldığım bilgisayar oyunu bozuk çıktı. lanet olsun o cdci'ye. o oyun bozuk çıkmasa belki şu an çok mutlu bi insandım.

bugün tramvayda "-sayın yolcularımız lütfen arka tarafa doğru ilerleyelim" uyarısına biri tepki verdi. hayatımda ilk defa gördüm bunu. adam resmen duyar duymaz hemen hareketlendi arka tarafa doğru ilerledi ya. işte bu dedim bea işte bu. sen bu tramvayın kahraman insanısın. derhal duygulandım. ama sevinç gözyaşlarıydı bunlar.

pazartesi günleri kampüs çok kalabalık oluyo. her metrekaresi adeta pazar yeri gibi. gençlerin bu arzusu heycanlandırıyo beni.

geçen gün yılın ilk mandalinasını yedim. geçen sene ilk portakalı anlatmıştım ama ne bileyim mandalina için bunu yapmak istemiyo insan. böyle yani ne bileyim mandalina portakala göre ikinci sınıf bi turunçgil gibi geliyo bana. portakal daha karizmatik, daha ağırbaşlı.

11 Ekim 2009 Pazar

hadi bişeyler yiyelim

stickman ile yaratıcı, yoktan varedici yemek tariflerine hoşgeldiniz sevgili açlar. bugünkü yemeğimizin ismi la mısıro üste tomato. sınırlı malzemeyle sınırsız lezzetler yaratmaya hazır mısınız? hayır, açız biz dediğinizi duyar gibiyim. o halde bekleyin benim leblebilerim. burada hepimize yetecek kadar la mısıro üste tomato yemeğimiz mevcut. bu yemeği yapmamız için öncelikle hayatımızdaki bazı şartların olgunlaşması gerek. ne mesela? bir komşumuz olmalı ve bize haşlanmış mısır getirmeli. ben bunu yaşadım. mısırlarımızı bu şekilde tedarik ediyoruz. ikincisi sabır. o iki tane mısırı üşenmeden böyle tek tek cincik cincik ediyoruz. tane tane ayırıyoruz yani. sonra baktık ki tabakta çok yavan duruyo. hemen bir adet büyük domates ediniyoruz. yıkadıktan sonra dilimleme yöntemiyle mısırlarımızın üstüne güzelce yerleştiriyoruz domateslerimizi. üstüne istediğiniz baharatları atabilirsiniz. bu konuda sizi özgür bırakıyorum. ben karabiber attım. ve birazcık tuz. bitti mi? hayır. la mısıro üste tomato yemeğimizin özel bi yeme tarzı vardır. kaşığı elimize alıyoruz ve domates üstüne basarak onu eziyoruz. salça gibim oluyore. sonra gayet oranlı miktarlarda mısır ve domatesi kaşığımıza alıp bi güzel yiyoruz. önümüzdeki; stickman ile yaratıcı, yoktan varedici yemek tariflerinde görüşmek üzere. afiyet olsun.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Ali Osman

hani pırıl pırıl bi genç derler ya. kesinlikle sözlükte onun karşısına Ali Osman yazmak gerekirdi. Kardeşlerinden ve yaşıtı akrabalarından farklıydı o. saygılı ve seviyeliydi. aynı okulda farklı sınıflardaydık. ben 17 yaşımdaydım o zaman. sanırım Ali Osman benden bir veya iki yaş büyüktü. daha ikinci sınıfta olmamıza rağmen öss heyecanı sanki ben hariç herkesi sarmıştı. okuldan dönerken Ali Osman düşüncelerini anlatıyordu, hedeflerini. Derslerle nasıl boğuştuğundan ve nasıl başa çıkcağından bahsediyodu. çok kararlı ve umutlu bi şekilde hedeflerini anlatıyordu. İnşaat Mühendisi olmayı kafasına koymuştu. Ali Osman'ın babası ve kardeşleri inşaat işiyle uğraşıyorlardı. Bu yüzden İnşaat Mühendisliğini bu kadar çok istiyor diye düşünmüştüm. Seviyordu bu işi. O yaşta bile çok iyi bir kalıpçı ustasıydı ve bunun yanında her türlü inşaat işinde çok becerikliydi. çok sevdiği futbola bile tercih etmişti bu hayalini. öyle ya profosyonelliğin eşiğinden döndü kendi isteğiyle...

Onunla nasıl tanıştım? aynı mahallede büyümüş olmamıza rağmen o yaza kadar pek bi iletişimim olmamıştı onunla. lise 1 bittiğinde aynı mahallede başka bi eve taşındık. bizim evin hemen yanında bi okul vardı. o yaz herkes okulun bahçesine gelirdi akşamüstleri. çoğu futbol oynamaya gelirdi, Ali Osman dahil. hatta itiraf edeyim, basketbol oynayan tek kişi bendim. sonra yavaş yavaş futbol sahasından o potanın altına gelenler oldu. muammer geldi önce. bi kaç kişi daha geldi. ali osman'da geldi. grup oluşmuştu. hergün birlikte basketbol maçı yapan grup. her gün daha erken gider olduk okulun sahasına. güneş hafif batana kadar sohbet ediyorduk, sonra maça başlıyorduk. lise son sınıfa kadar yazları nerdeyse hergün, kışında haftasonları ve tatil günleri havanın iyi olduğu zamanlarda devam etti bu.

okul tekrar başlamıştı. lise son ortalarına doğruydu sanırım. bi sabah yine okula gidiyordum. camiden sela veriliyordu. mahallemiz sakinlerinden biri vefat etmişti. kim olduğu söylendi tabi ama her zaman ki gibi hocanın hiç bir dediği anlaşılmıyordu. okula gittim, bi arkadaşım ali osman'ın inşaatta ufak bi işi halletmeye çalışırken yaralandığını söyledi. ama net bi bilgisi yoktu. başka biri de hastaneye kaldırıldığını söyledi. çok ciddi bişey değildir herhalde diye düşündüm. nerden bileyim sabah okula gelirken duyduğum selanın Ali Osman için verildiğini. o zamanlar şimdi ki gibi herkesin cep telefonu yoktu istediğiniz zaman ulaşabileceğiniz. 3-4 ders bitmişti, kafam karışık bi şekilde tenefüse çıkıyordum arkadaşımla. Ali Osman'ın kardeşinin ve bi akrabasını sivil kıyafetle okula girdiğini gördüm. Hemen kardeşinin yanına gittim ve sordum;
-abine noldu?
"öldü işte..." dedi.
hayatımda hiç unutamayacağım bi ses tonu ve ifadeyle. o an boğazımdan koca bi yumruk girip nefesimi kesmişti sanki. Ali Osman'ın kardeşini görmem ve yanına gidip bu cevabı almam. herşey, her saniyesi, tüm ayrıntılarıyla hala aklımda. sabah okula gelirken duyduğum sela Ali Osman için verilmişti. mahalledeki herkesin öldüğünü düşünebilirdim belki ama dağ gibi arkadaşım Ali Osman aklımın ucundan bile geçmezdi. kardeşi yürüyüp gitti. başın sağolsun bile diyemedim. o cümleyi duyduğum an Ali Osmanla geçirdiğimiz tüm günler, tüm konuşmalar, bütün yaşananlar sanki bi saniyede geçmişti kafamdan tüm ayrıntılarıyla.

sınıfa çıktım ve oturdum sırama. hem ne olduğunu bilmiyodum hemde inanamıyodum bu duruma. hoca sınıfa girdi, iki sınıfında aynı derslerine giren bi hocaydı. olayı bize anlattı. Ali Osman çalışırken elektrik akımına kapılmış ve hastaneye kaldırılmış ama kurtarılamamış. beynim uyuşmuş gibiydi. inanamıyodum. ölüm ve onun ismi yanyana durmuyodu. 6-7 yıl geçmesine rağmen şu an bile onun ölmüş olduğuna inanamıyorum. yada kabullenemiyorum.

mavi-beyaz bir basketbol topu almıştı Ali Osman. benim topum artık oynanamaz hale gelmeye başladığı için onunla oynuyorduk. olaydan sonra bi kaç yıl boyunca o top evlerinin balkonunda durmaya devam etti ve ben oradan geçerken o basketbol topunu her görüşümde kardeşinin ağzından çıkan o iki kelime sonrasında yaşadıklarımı yaşadım.
_______________________________________________________

bu yazıyı yazdıktan sonra, yaklaşık 2 sene önce okuduğum oğuz atay'ın tutunamayanlar romanından bi kısım geldi aklıma, şöyleydi; "Selim artık hepimizden küçük olacak Esat. Hepimiz yaşlanacağız. Saçımız dökülecek, derimiz buruşacak. Kendimizi, aynada gördüğümüz ihtiyar suratımızla tanıyacağız. Fakat Selim hep 28 yaşında kalacak bizim için. Gençlik fotoğraflarımıza bakar gibi olacağız onu hatırladıkça. Selim hep genç kalacak."

9 Ekim 2009 Cuma

bunları sizinle paylaşmak istedim

yeni insanlar
apartmana yeni birileri taşınıyo. mikrodalga fırınlarını beğendim. ayrıca ilginç bir dolap mı desem böyle kitaplık mı desem öyle bişi vardı. baya beğendim. entellektüel birileri olabilir. bu apartmanın böyle insanlara ihtiyacı var. gerçekten. siz bilmezsiniz koca apartmanda tek başına bi entellektüel neler çeker, ne sıkıntılar yaşar, ne acılar çeker :p onlara ihtiyacım vardı ve tanrı onları bana gönderdi. aaaa allaha tanrı dedi gavur! ayrıca bilgisayar masalarıda güzelmiş.

anlaması ve anlatması zor
bazen kendimi şehirler arası yollardaki eski reklam tabelaları gibi hissediyorum. bunu anlatmak zor. sen anladın mı sanki desen. böyle susup kalırım. cevap dahi veremem.

ayna ayna söyle bana
kral tvde ayna klibi izlemeyi özlemişim. dün zaplarken yakaladım bi tane, tam sonlarına doğru ama. güzel şeyleri öyle sonlarında doğru yakalarım ben televizyonda. tam bitmek üzereydi. şöyle söylüyordu ayna; "sevdik, birbirimizi deli sevdik..." acı dolu bi klipti. kız orospu filan oluyodu. çok çekmiş bu ayna abicim, valla çok çekmiş. ya değilse oturduğun yerden yazılmaz o kadar laf.

tam bir yıl önceydi;
ders bitmek üzereyken, bırakayım sizi takılın biraz internette dedi hoca. sınıfı bana emanet ederek anahtarıda verip gidiyordu ki. içime bi kurt düştü. lan şimdi burdaki elemanları hiç tanımıyorum ben. mause filan çalarlar, bana patlar acısı. hocaya hemen sordum.
-hocam eskiden bazı çalınma olayları filan oluyodu, yine oluyo mu?
-olmaz olur mu, geçen gün adam koca kasayı sökmüş götürmüş. valla ben sana emanet ettim karışmam.
-tamam hocam ben arkadaşlara güveniyorum. (nere güveniyosun!)
-bakın güveniyorum dedi size...
(sınıf alabildiğine sessiz, çıt çıkmadı) sonra sınıf yavaş yavaş boşalmaya başladı. ve hoca bana dönüp dedi ki;
-bak hepsi gidiyor, alındılar galiba?
-yarası olan gocunur hocam napalım..
-ulan hepsinin mi yarası var huehueh...
-heuehuehe... gençler heycanlı be hocam... :)

7 Ekim 2009 Çarşamba

nasıl olacak bu işler?

değişken ruh halleri
son zamanlarda çok değişken ruh halleri içindeyim. bi mutlu, umutlu, bi karamsar, bi dibe vurmuş. zaman zaman kendi kendimi espri bombardımanına tutabilen çok komik bi adam, bi güzel hayaller kuran ardından alabildiğine gerçekçi takılan, zaman zaman hırçın ve vahşi, bazı bazı romantik, sık sık tembel, çokça çalışmak isteyen, yeri geldiğinde entellektüalitenin zirvelerinde, bazen hırslı bazen bezgin... böyle karmaşık işte. sanırım ben üçüzler burcuyum. ama dördüzler veya beşizler burcu da olabilirim.

lan misafir!
bizim eve gelen misafirlerin ve onların şerefsiz çocuklarının bizim odaya girme merakını anlamıyorum abicim. yani ne? ne var bizim oda da lan. öyle muhteşem bi yer filan değil ya. böylee işte booktan bi oda sonuçta. kapıyı kilitliyorum, pes etmiyosunuz, zorluyosunuz, kıracaksınız resmen. hayret ya, çözemedim ben bunu. bi fikri olan varsa deyiversin hele. kapıya "personel harici girmek yasaktır" yada "işi olmayan giremez" tarzında yazılar mı assam naapsam bilemedim. kapı çalma filanda yok, daaan diye açıp giriyolar. hem misafirler, hemde onların çocukları yapıyo bunu. bazen ikisi birlikte yapıyo. belki ben o an üstümü değiştiriyorum yada keyif benim değilmi lan çırılçıplak oturasam var odamda ve sen daaaan diye dalıyosun içeri. allah muhafaza beni çıplak görseniz. o seksi vucüdumla gözgöze gelmeyi kaldırabilir misiniz? bi de hemen pipime bakarsınız. sonra akraba akraba bi daha nasıl yüzyüze bakarız. allah muhafaza ya.

blogger logosu
bloggerın bilmem kaçıncı yılı nedeyniyle blogger logosuna iliştirilen bir dilim pastayı uzunca bir süre gemi sanmam. ne alaka şimdi buraya gemi koymuşlar demem? hayalgücüm mü geniiiş? yoksa beynimdeki görsel imgeler birbiriyle mi sevişiyor anlayamadım.

6 Ekim 2009 Salı

Bundan adım gibi eminim!

peki ya adımdan emin değilsem? bişeyler olduysa, bir takım olaylar mesela ve bu olaylar benim adımdan emin olmama engel olduysa? hayatta hiç bir zaman şu cümleyi kullanamayacağım demektir;

"bundan adım gibi eminim!"

bu cümlesiz bir hayatın ne kadar zor olabileceğinden bi haber yaşıyoruz hepimiz. bu cümleye güvenerek sabah kalkıp kahvaltı yapıp işimize veya okulumuza doğru yola koyuluyoruz. toplu taşıma veya taksi gibi ulaşım araçlarını kullanmaktan çekinmiyoruz. çünkü çoğumuzun emin olduğu bir adı var. belki beğenmiyoruz ismimizi, belki insanlar ismimize bakarak bizi kategorize ediyorlar. belki tipik tipik anlamlar yüklüyorlar bize. ama ne olursa olsun, emin olduğumuz bir ismimizin olması dünya üzerindeki en harika şeylerden biridir bence.

5 Ekim 2009 Pazartesi

iki yeni insan, Murat Aytaş ve Cengiz Apaydın

bu yıl, okul hayatımda iki yeni insan var. en hızlı, en yeni, en süper ders kaydı yapan danışmanım MURAT AYTAŞ ve onun için fazla şey söylememize gerek yok ama tutamıyorum kendimi; her türlü yazılımın ve donanımın kralını bilen insan, paylaşımda öncü, tüm öğrencilerin hayır duasını almış, tüm dünyadan ftp'sini esirgemeyen, mailinize hemen cevap yazan ve en kral tabirle söylemek gerekirse; kurgu kelimesinin sözlükteki karşılığı CENGİZ APAYDIN.
_______________________________________________________

danışmanım dediğin, hocam dediğin insan, mailine cevap yazacak abicim. işte böyle danışmanı severim ben. işte böyle hocayı bağrıma basarım, işte böyle bir danışmana ders kaydı onaylatmanın haklı gururunu yaşarım. işte böyle bir danışmana, işte böyle bir hocaya 1,5 etliekmek ısmarlarım. birebir basketbol maçı bile yaparım. hey dj, gönder ritmi. öğrencilik tarihimin en hızlı ders kaydını yaptım. Murat hoca sayfayımı açıpta kıpkırmızı o dersleri görünce Sevda Demirel'in Hande Ateizi'nin tam ağzını ortasına yapıştırdığı tokatı gören Cem Davran gibi şaşırdı. Şaka lan, o kadar da şaşırmadı. az bişey şaşırdı ve sonra bana dönüp;
-lanet olsun zenci senin sorunun ne? dedi.
-işte şöyle böyle adamım dedim.
iki kelimelik bir özet sundum. eyvallah dedi. valla böyle anlayışlı insanları seviyorum. teşekkür ederim dedim. dostluğun, barış ve kardeşiliğin simgesi olan hareketi yaptık. (el sıkıştık) sonrasında ise ben, hayatımın en hızlı ve en kolay ders kaydını yapmanın verdiği heyecan ve inanamayışla odadan çıktım. pek değerli insan Duygu Aydın danışmanımdan sonra bi daha böyle iyi bir danışmanla karşılaşacağımı düşünmüyodum. şu an bir sevinç yumağı, bir sevinç yünü olaraktan kedi patileri arasında yuvarlanasım var.

ayrıca bugün sağlık karnemin süresinide uzatmayı kafama koymuştum. bu uğurda öğrenci belgesi almak için öğrenci işlerinin açılmasını beklerken bi birinci sınıf öğrencisiyle, bi tane de yeni gelen dikey geçiş öğrencisiyle az biraz konuştum. onlarla aynı amaçla orada beklememiz, bir sohbet ortamının oluşması için gerekli zemini çoktan hazırlamıştı. (öğrenci belgesi almak, öğrenci olduğumuzu diğer insanlara kanıtlamak, bu gerçeği onların suratlarına suratlarına vurabilmek) dikey geçişliyle aynı bölümde olmamız onu heycanlandırmıştı. derslerimden ve öğrencilik kariyerimden bahsedince korktu. çok mu zor dersler dedi. hayır dedim herkes cayır cayır geçiyo, sen bana bakma dedim. sevindi, mutlu pıtırcık bi insana dönüştü. dikey geçiş sınavı türkiye 88. si olduğunu bize çok mütevazi bir şekilde söyledi. rtvliyle onu kutlamak amacıyla meksika dalgalanması yaptık. star tv'de şampiyonlar ligi maçı reklamlarında çalan the champiooooon şarkısını sözlerini bilmediğimiz için uydura uydura söyledik ama ritmi tutturduk. birinci sınıf rtv öğrencisine de tavsiyelerde bulundum. cebimdeki kellik merheminden çıkardım ve onun kafasına da sürdüm. yok yok, cidden baya bilgi verdim adama, bence benimle karşılaştığı için şanslı bir gün geçirdiğini düşünmeli. bunu da belirtti zaten. he heeyt.

öğrenci işlerine de yeni birisi gelmiş. güzel bi bayan, iyi gibi de ama değil gibi de. ne olursa olsun, ordaki sarışın kadından korktuğum kadar kimseden korkmam ben abicim.

ayrıca Türkiye'de kurgu kelimesine gerçek anlamını kazandıran Cengiz hocayla da görüşmem gerekiyordu. Fakat Cengiz hocayı fakültenin en ücra yerlerini bile taramama rağmen bulamadım. bu akşam kendisine bi mail atmayı düşünüyorum. ben kurgu öğrenmek istiyorum. bunu gerçekten istiyorum ve bu uğurda çok çalışmaya hazırım.

01 ekim 2009 perşembe günü - 18:41 sularında bunları yazmıştım kiii, ben bunu bloga değilde masaüstünde açtığım bir not defterine yazmış olduğumu şu an farkettim. o yüzden bunu bloga aktarmamın mantıklı bir davranış olacağını düşünüp bunu gerçekleştirdim. buraya kadar tamam. peki bundan sonra ne oldu? stickman insanı neler yaşadı? hemen anlatayım.

yarım saat kadar önce bugün ilk kez mail kutuma baktığımda danışmanım Murat Aytaş'ın bana bir mail gönderdiğini gördüm. al işte. yine yaptı, yine yaptı. bana mail atan bir danışman. allahıım. bu mutluluğu yaşadım ya. o 1,5 etliekmek varya, 3 oldu 3. daha ne isterim. ama bir şey olmuştu sanırım. bir şeyler ters gitmişti evet evet. Murat hoca numarasını yazmıştı ve "-acilen bana ulaşmalısın stickman, ders kaydı onayın için" demişti. tir tir titremeye başladım. kötü birşeyler olduğunu hissetmiştim. hızlı yapıldığı için sevindiğim ders kaydım sanırım bana bir sorun olarak geri dönmüştü. acilen ulaştım Murat hocaya, yarın ders kaydı için tekrar yanına gidicem. sanırım çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. bu kadar hızlı olması zaten içime bir kuşku düşürmüştü ama ne bileyim. herşey yolunda sandım. sevindim. hopladım. zıpladım. acı gerçekle yarın yüzleşeceğim. bu da geçer, bunu da atlatırız yiğit stickman ağlama sen. biz ne ders kayıtları atlattık. biz ne danışmanlarla cebelleştik. ama yılmadık, pes etmedik. başaracağız.

başka noldu? hee evet. fakülte tarihinin en müthiş olaylarından biri oldu. Cengiz hocaya ulaştım. Cengiz Apaydın, hakkaten ismi gibi apaydın bi insan. konuştuk ve herşeyi hallettik sağolsun. söylendiğinden daha müthiş bi insanmış. Türkiye'de her üniversitede böyle bi hoca olsa varya, bizi kimse tutamaz. eve gelince arkadaşımla bu sevincimi ona şu sözleri söyleyerek paylaştım; "-Cengiz hocayla ilk dersim olan kurgunun kuramsal ilkeleri'ne giriş yapmanın sevinç ve coşkusu içindeyim, yarın da dijital kurgu var" bunu duyduğu an bana sımsıkı sarıldı ve gözyaşlarına hakim olamadı. mutluluk gözyaşlarına boğulmuştuk. cıks. bu olmadı, ben arkadaşa bu cümleleri msnde yazdım. ama o cevap vermedi. çünkü mutluluk gözyaşlarından eli klavye tutmaz oldu. yarını iple çekiyorum. yuppii, yaşasın.

27 Eylül 2009 Pazar

26 Eylül 2009 Cumartesi

I have a dream diyerekten!

burda sürekli deprem oluyo, bunlar çok ufak ve kısa süreli olsa da, böyle sık sık olması hakkaten insanın sinirini bozuyo. bi ara kesilmişti, bende normale dönmüştüm biraz. daha rahat uyuyabiliyodum. yan odada yürüyen bi insanın çıkardığı ayak sesini deprem sanmıyodum en azından. ama son iki üç gündür yine sıklaştı. yine böyle her ses duyuşta bi gerginlik. bi böyle kalakalma, gözlerin büyümesi ve sağa sola gidip gelmesi. kendi vucut titreşimimi bile deprem sandığım zamanlar oluyo. bi geçsede rahatlasak.

haneler'deki Yaban ile öyle benzerliklerim var ki anlatsam inanmazsınız. ne bu ısrar!inanmazsınız diyoruum üleeeen!

gece olmasına rağmen karşı inşaattaki işçiler son ses "Emrah - götür beni gittiğin yere" şarkısını dinliyolar. ciddi anlamda duygulandığımı hissediyorum. az sonra şarkı bitecek. keşke tekrar çalsalar.

salona toplanan komşu teyzelerin (kaç kişi olduklarını tahmin edemiyorum) seslerinin akşama kadar kulaklarımı tırmaladığı bir gün geçirdim. başka napayım ki. ne biçim hayatım var lanet olsun zenci. hani kendini 5 yıl sonra nerde görüyosun filan derler ya. işin kötüsü orda. ben 5 yıl sonra da hatta 10 yıl sonra da kendimi bu şekilde bulursam anaam! naparım lan! çok acı bi durum. cidden çok fena ya, şaka filan değil. böyle sap sap. bi kaç saniye bunu düşünür gibi oldumda beynim uyuşuverdi. bu konuda bişeyler yapmalıyım. bu sene yine geçen senenin ikinci dönemi gibi bi gaz geldi bana :) ama grafik derslerine girecem diye yalan olmuştu biraz. metin yazarlığı ve reklam metin yazarlığı derslerine giriyim diyorum. ama bu sefer kesin girmem lazım. e hani biraz yeteneğimde var diye düşünüyom. hee? hee yokmu? öhüüm öhüüüm :p yada montaj öğrenirim. edius kurgu veya final cut programları filan. why not lan! I have a dream hımına koyim. bu sloganla çıkarsam yola. vallaha bak!

25 Eylül 2009 Cuma

kendine bir iyilik yap! kork bizden!

o kadar sert ve haşin bakıyorlardı ki bu anlarda zaman duruyordu.
yaptıkları işaretlerin ne anlama geldiği konusunda net bir bilgiye sahip olmamakla birlikte bu konu hakkında zaman zaman ufak fikirler yürütebiliyorlar ve sonra kendi kendileriyle dalga geçiyorlardı. ama bu konuda fazla zaman harcamayıp hareketlerini yapmaya devam edip garip bir şekilde eğlenebiliyorlardı. her ne olursa olsun onlar bir arada olduklarında çok mutlu insanlardı dostum. evet evet çok mutlu. ve şüphesiz ki onlar süper ötesi mükemmeldiler ve herkesi herşeyi yenip en birinci oldular :) çünkü onlar iyiydiler. hala yaşayan az sayıdaki iyi insanlardandı onlar. insan bu durumlarda hayatın oluşturduğu zincirleme reaksiyonların varlığına şükrediyor :) çok kötü, üzen ve korkutan durumlar için bile bol bol iyki diyebiliyor mesela :)

21 Eylül 2009 Pazartesi

bayramın sonuncu günü

kime danışacam ben şimdi?
eski danışmanım, ki ona eski demek ne ayıp şimdi fark ettim. yüreğimdeki danışmanım diyim. yüreğimdeki danışmanım, pek sevdiğim insan Duygu Aydın hocama mail attım az önce. Bu sene ki danışmanımın kim olduğunu öğrenmek için. ama mailde özellikle belirttim. eğer bu sene ki danışmanım Aşina hocaysa alıştıra alıştıra söyleyecek. (allahım lütfen o olmasın, çok korkuyorum ondan. sevgi dolu bi insan biliyorum ama ne biliyim işte çok korkuyorum) inş. sorun yaratmayacak bi hoca çıkar. amin iletişim fakültemize dinimize ya rebbim.

kendime uyarladım...
bi gün çok mutsuz bi adam varmış, bu adam doktora gitmiş. doktor demiş, ben demiş, çok mutsuzum demiş, napıcam demiş...
blog diye bişi var bilirmisin demiş doktor. orda bi stickman diye bi blogger var demiş. sen onun blogunu oku, o seni güldürür, çok mutlu eder, o müthiş bir blogger demiş. adam da doktora demiş ki;
o blogger benim.

bum bum, tak tak zenci!
geçen gece full metal jacket filmini izledim. orda geçen bi konuşmayı anlatayım; (!! spoiler !!)

-Beyaz bir fıstığa tecavüz etmek isteyen beş zenciyi nasıl durdurursun?

cevap: onlara bir basket topu verirsin.

duyduğum an olağanüstü bi kahkaha patlattım. bademciklerim çıkacak gibi oldu.

konuyla alakasız bişeyler söyleme isteği...
monitöre yakın duran telefona msj veya arama geleceğini monitördeki titreşim ve hoparlörlerdeki dıt dıdı dıtdıdı sesinden anlamak, hemen telefonu eline alıp en masum duygularla ve umutla beklemek ama telefona ne arama gelmesi, ne msj gelmesi. hiç birinin olmaması ne fena, ne pis bi duygu :/ çok acı verici lan :(

Deniz Çoban beden hocamdı olluum!

Türkiye futbol ligini pek takip eden bi insan değilim. öyle tv de özet filan görürsem belki izlerim biraz. geçen hafta tv de zaplarken kendimi bi anda bursaspor-fenerbahçe maçının tartışmasını yapan bi program içinde buldum. ve maçın hakemi hemen dikkatimi çekti. lisedeki beden eğitimi öğretmenim Deniz Çoban'ın ta kendisiydi bu hakem. lan Alex! sen benim hocama nasıl omuz atarsın! yaa işte öyle yersin kartı! valla bi daha yaparsan allahıma Konya Lisesini toplar gelirim sana samba yaptırırız. Deniz hocanın o dönemde de hakemlik yaptığını biliyodum ama böyle birinci ligde filan hakemlik yaptığını, baya yükseldiğini görünce insan bi gururlanıyo niye gururlanıyosa :D odadaki diğer insanlara filan artislik yaptım, oluum varya işte bu hakem benim beden hocam lan. liseden. yaaa. heeyyt bee. yürü be hocam.

Deniz hocayala ilgili güzel bi anım var. lise sondayız, bi gün ortak yazılı oluyoruz. hangi dersten olduğunu hatırlamıyorum. ortak yazılı Deniz hocanın dersine denk geldi. tabi zaten bu bi sinir yarattı. arkadaşlarla dışarda basketbol oynayacakken yazılı olmak sinirlerimizi bozdu. sınıftayız işte böyle. bende sürekli arkadaştan kopya çekmeye çalışıyorum. arkama dönüyorum filan. tabi Deniz hoca iyi bi insan, yumuşak yüzlü filan görünce ben bu olayı baya bi abarttım. Sonra geldi Deniz hoca benim kağıdımı aldı. ama hiç itiraz etmedim, gıkımı çıkarmadım. bu planlı bi eylemdi. boynumu büktüm böyle küçük emrah pozisyonu aldım, sessiz sessiz sadece sırama bakarak oturuyorum. bu takındığım tavrın işe yarayacağını biliyordum. Arada hafifçe Deniz hocayı yokluyodum durumu nasıl diye, bu tavrımın işe yaradığını ve az sonra kağıdımı geri vereceğini hissettim. kararlılıkla bu tavrımı sürdürdüm. yufka yürekli hocam tabi dayanamadı bu durumuma ve getirdi verdi kağıdımı :) başarılar hocam.

18 Eylül 2009 Cuma

Alkışlar Sofoklis ve hakemlere

maçı kazanmış olsak bile yazardım bunu. dünya basketbol tarihindeki en saçma kararı verdi hakemler. o konuya hiç girmiyorum bile. şimdi beni çileden çıkaran asıl olay şu :) bakın birinci fotoğrafta Ersan, Sofoklis'e giden topu ileri doğru çeliyor. Pası almak için hareketlenmiş olan Sofoklis bu durum karşısında Ersan'ın arkasında kalıyor.
Ersan'ın çeldiği top sekiyor ve Sofoklis'den biraz daha uzaklaşıyor.
tabi top ondan uzaklaşırken bizim oyunculara daha çok yaklaşıyor.
şimdi buraya iyi bakın. bizim takımın nerdeyse tamamı kısa ve o dev cüssesiyle baby shaq lakaplı Sofoklis koşuyor ve topu alıyor :) 5 kısanın arasından Sofoklis geliyor ve hemde yerden, fotoğrafta top havada ama o gelene kadar yere iyice yaklaşıyor, yerden topu alıyor. o cüssede bi oyuncunun yerden top alması... hemde bizim 5 oyuncumuz topa ondan daha yakınken. sonrasında hakemlerin akıl almaz kararı ve yediğimiz üçlük maçın kilit noktası zaten. burdan Sofoklis'i alkışlıyorum, o inanılmaz kararı veren hakemlerinde pipileri düşsün inş. diyorum :D

hee unuttum bak; hidayet'in topu aldıktan sonra 50 saat beklemesine bi anlam verebileniz var mı? topu aldığını mı anca algılıyo ne? o kadar saat bekledikten sonra bi nane yapsa neyse dicem :D

17 Eylül 2009 Perşembe

Pavlov amca bizi affedebilecek misin?

bloggerın menapoza girmiş gibi bi hali var. şu an bu yazıyı yazıyorum ama başarı ile yayınlanamama gibi bi durum olabilir. başarı ile yayınlansa bile ben bunu göremeyebilirim. yada siz göremeyebilirsiniz. aslında şu an belki bu blog yoktur. bunların üzerinde fazla durmadan, hazır erişim sağlamışken yazmak istiyorum.

lise 2 de psikoloji dersindeyiz. çok hoş bi bayan hoca dersi anlatıyor ve bizim sınıfa ne zaman gelse uykusunun geldiğini söylüyordu. yüzümüze karşı hayvan gibi esnedikten sonra gülerek yapıyodu bunu. tabi süper güzel olduğu için hoşgörüyle karşılamıştık bu davranışını. zaten herkes çok dikkatli dinliyodu bu dersi. neyse asıl olay bu değil. şimdi sıkı durun, asıl olaya geliyorum. yine bi psikoloji dersi, şu pavlovun köpeği olayını anlattı hoca. Pavlov'un bi köpek üzerinde yaptığı koşullanma deneyi. hoca gayet güzel anlattı, herkes durumdan memnundu. sonra akli dengesinin pek yerinde olmadığını düşündüğüm bi arkadaş söz aldı ve çok büyük bi ciddiyetle hocaya şöyle dedi;
-hocam, iyide şimdi benim kafama bişey takıldı. şimdi burdaki köpek salyasını zilin üstüne mi akıtıyor?
biz hiç panik yapmadan hemen sınıftan çıktık, sonra türkiye psikologlar derneğinden bir kaç takım elbiseli psikolog koşarak bizim sınıfa girdi ve ağzına ağzına vurdular bunun. sınıfa geri döndüğümüzde sıranın üstüne salya salgılamıştı.

15 Eylül 2009 Salı

stickman ile çılgın şehir turu insanı

onu görmüştüm ve tam da o anda telefonum çalmıştı. arayan oydu. ama ben 5 saniye içinde yanında olacağımı bildiğim için meşgule aldım. bisikletimle son sürat ona doğru yaklaştım. heeey diye bağırmak üzereydim ki son 5 metre kala onun bi başkası olduğunu anladım. yüz ifademi mobese kayıtlarından bulup günlerce gülebilirsiniz.

petallarımı heyecanla ama yavaşça çevirmeye devam ediyordum. ilerde onu gördüm. o da beni görünce çıldırdı ve kollarını kaldırarak ve kocaman bi gülümsemeyle bana doğru koşmaya başladı. benim yüzümede o sevinç anında aniden bir charlie brown gülümsemesi ilişiverdi ve mutlulukla petallara daha kuvvetli asıldım. bir an için çarpışacaz ve ikimizde hastanelik olacaz diye düşünürken bisikletimin süper firen sistemini devreye soktum. tam önünde durdum. işte karşı karşıyaydık. sarıldık hemen, üptük birbirimizi. adeta bir tele tabi sevgi yumağıydık. sarılalım sıkı sıkıydık. naadarda sıcak bi insan imüş, naadarda ufacuk tefecük içi dolu reçelcik imüüüüş. ne de datlu konuşuur imüüüş. ben hayatımda bu kadar sıcak bi insan daha görmemiiş imüüşş. iyki buluşmuşuk, çok sevdim ki ben seni.

ama :/ ama! ama bi düşmanımız vardı! büyük bir düşmanımız, çok güçlü bir düşmanımız vaar idiii. istanbul üniversitesi kalleş bi bizanslı gibi saldırmış idüü bize. sen kim isüün lan istanbul üniversitesi! heheeeyyyt! sen nasıl bize zaman kısıtlaması koyarsın! allaah mısın üleen sen! neyse ilim irfan yuvası. daha da söylenmeyecem sana. de get yoluna.

herneyüsee, hiç bişi moralimizi bozamazdı. organizasyoncu kişiliğimi arşivimden çıkarttım ve yürürlüğe koydum. bana anında fevkaladelin fevkinde olmasa bile uygun bir fikir ihsan eylemişti. (niye böyle konuşuyom lan!) ufak bir şehir turu doğru bir karardı. atla bebek, ağlatalım asfaltı. dur altına minder seriyimde rahat otur. naadar düşünceliyim bak. evet, hazırız. beş kırmızı ışık sırasıyla yandı ve aynı anda söndüler. bas gazaa stickk bas gazaaa kim tutar seni bas gazaaaa. ani bir çıkışın ardından duyduğum; yavaş ulan stick! lan araba geliyo seni lanet zenci, çekil arabanın yanından! hey senin sorunun ne dostum! hey, neden bize bir iyilik yapıp daha yavaş gitmiyosun bok torbası! nidalarıyla şehir içi hız limitlerinde seyretmem gerektiği sonucuna varmıştım. ara ara bu kuralı bozsam, kırmızı ışıklarda geçsem ve bi otobüse çarpmamak için ani fren yapıp onun sırtıma hızlıca çarpmasına neden olsamda, keyifli bi yolculuktu. veda zamanı gelmişti. devlet demir yollarının şakası yoktu. kara tren gecikmez, belki hiç beklemezdi. o yüzden sağda müsait bi yerde bizim için ayrılık zamanıydı. çabuk geri gelecek olması bu vedaya gözyaşlarının girmesine engel oldu :) çok keyifliydi, teşekkürler :) kimden mi bahsediyorum? size ne lan! ne meraklı insanlarsınız! bu da bizim güççük sırrrımız olsun. hey bu arada! kara kıçını beladan uzak tut zenci!

12 Eylül 2009 Cumartesi

bana yalnızlığı anlat (ramazan yalnızlığı)

malumunuz ramazan dolayısıyla insanların toplu halde yemek yeme olayları arttı. bizimkileride sürekli çağırıyolar, onlarda birilerine gidip duruyo. ben kalabalık sevmeyen bi insan olduğumdan pek gitmiyorum. evde tek başıma yiyorum yemeğimi. öyle yalnız başıma takılıyorum işte. (...hehe siz öyle sanın :p )

olayın tıbbi boyutu:
kalabalık ortam sevmeyen kişinin diğer aile bireyleriyle hergün bi davete gitmek istememesi sonucunun oluşturduğu psikolojik gerilimin mutfağa yansıması... (bu cümleyi anladıysanız siz muhteşem bi insansınızdır, kesin öylesinizdir)

8 Eylül 2009 Salı

iki başlık

rüyalarım anında çıkar
rüyalar harbiden geleceği gösterebiliyo ha, gerçekten var böyle bişi. çevremdeki kişileri yada uzun zamandır görmediğim kişileri, yada çok alakasız birini o gece rüyamda çok absürd bir şekilde görünce, ertesi gün o kişi veya kişilerle iyi veya kötü, genelde kötü oluyo, mutlaka bişiler yaşıyosun. üstelik bununla ilgili önceden herhangi bir plan yapmamışken. mesela bakınız sadece canlandırma bir örnek vereyim. en son ilkokulda görüştüğünüz bi arkadaşınızı düşünün, o kişi rüyanıza çok absürd bir biçimde giriyor ve ertesi gün bi anda onunla karşılaşabiliyosunuz bunla kalsa da iyi, size dava açmış oluyo mesela. öyle şeyler yaşıyosun. örnek iyi oldu mu, anlatabildim mi. öyle işte.

bazen bütün bu durumu bittiğinde anlıyosun. hee ulan valla dünde rüyamda görmüştüm yemin ederim, demekki buna çıkacakmış diyosun. ama artık akıllandım. iyi bişi aslında bu. sana bi fırsat sunuyo. bunu iyi değerlendirmelisin. duruma göre değişik taktikler geliştirilebilir tabi ama rüyada görülen insanlarla en azından o gün veya bir kaç gün iletişimi imkansız hale getirmek en iyisi. yok ben macera seviyorum dersen, uyanır uyanmaz neler olacağını sabırsızlıkla beklersin. çok canım sıkılıyosa böyle yaparım.

senaryo
geçen gün okuduğum ve dün ayrıntılarını öğrendiğim bi "cinayet-intihar" haberinden acayip bir film senaryosu oluştu kafamda. tabi üstünde çok çalışıp baya kafa yormak lazım. film olay yaratır yalnız, hatta kesin yasaklanır. öyle çılgın düşüncelerim var işte. ne olduğunu söyleyemem.

6 Eylül 2009 Pazar

bu tarz şeyler yaşadım

burcu esmersoy'un bir twitter girdisine cevap yazdım geçen gün. onun bunu asla göremeyeceği gerçeğini tam entera bastığım anda fark ettim. olsun. mutluydum ben yinede. napıyım ya, ntvspor bünyesindeki herkesi seviyom. ama en çok kaan kural'ı. nba başlasa da bi kavuşsak be abi. tabi murat kosova'yı da seviyoruz. yeni çocuğu olmuş, onu da öpüyoruz çok. nerden mi öğrendim. tabi ki burcu esmersoy'un bi twitter girdisinden. yeni çocuğun doğduğunu öğrenince maya'ya kardeş gelmiş, şimdi iyki doğduna gidiyoruz gibi bişeyler yazmıştı. net hatırlayamıyorum. maya, murat kosova'nın minik sevimli kızı ve babası maç anlattığı gecenin ardından eve dönünce ona diyomuş ki, "baba hido yine yendi mi?" ama stickman amcan senin o minik ağzını yir datlum. murat kosova ve şebnem kosova'yı da burdan tebrik ediyorum. kesin okurlar ya :) yeni bebeğin de sağlık ve spor dolu bi hayatı olur inş.
murat-şebnem kosova

Alim, beynimi yedin!
geçen gün sabah böyle yatakta uyumakla uyanmak arasında direniyorum. çişim geldi ama o kadar uykum varki, tuvalete gitmekle uyumanın güzelliği arasında bi çelişki halindeyim. tam da o anda aklıma geldi? süper baba'nın oğlu? onun adı takıldı aklıma? lan neydi neydi? bi türlü hatırlayamıyorum. debelleşiyorum böyle yatağın içinde, yorganı üstümden atıyorum filan. çıldırdım ya. neyse sonra gidiyim tuvalete dedim hani böyle insanın aklına en ilginç şeyler tuvalette gelir ya, hem çocuğun ismide aklıma gelir diye gittim tuvalete yaptım çişimi. ama olmuyo yok, bi türlü hatırlayamıyom çocuğun adını. arif diyorum. evet arif. cıks olmuyo. rahatlatmıyo bu isim beni. arif değil. beynimi kemirdim durdum bu şekilde, en sonunda buldum da rahatladım. alim. bu alim de psikopat çocuktu, bi futbolcu olacam derdi, bi baskete merak sarardı, bi aukidoya giderdi. yok zengin bi kıza aşık olurdu, yok öğretmenine aşık olurdu. severdim ama. özünde sempatik bi insandı.