21 Aralık 2012 Cuma

aşık olmak - teorik ve uygulamalı bir çalışma

hakikati ararken, buna yoğunlaşmışken, bunun için ciddi şekilde düşünüp umutla çaba harcarken yada en azından böyle yaptığımı düşünürken elimde olmayan sebeplerden ötürü, bi şekilde isyana sürüklenip, anlayamadığım şeylerin içinde kaybolup, sürüklenmeler silsilesinin sonucunda insâni ve dünyevi, fiziksel ve duygusal istekleri düşünürken buldum kendimi. bi dişiyi düşünüyorum. genç görünümlü ama genç olmadığını tahmin ettiğim bir dişi. onun hakkında çok kısıtlı bir bilgiye sahibim. onu görmek söz konusu olduğunda üşengeçlik diye bişey bünyemde barınmıyor. bunun için taktik bile geliştiriyorum. planlar yapıyorum. bazen de tamamen alakasız şekilde gelişen bi durum onu görmek sonucuna ulaşabiliyor.

aynı şehirde yaşadığım bi dişiye aşık olma durumuna alışkın değilim. böylesi daha bi acayip oluyormuş. şu an aynı şehirdeyiz. sadece bunu düşünmek bile heycanlandırıyor. olay sadece görme aşamasında da değil. kendisiyle konuşmuşluğum hatta bana hafiften atarlanmışlığı da var. onu da geç, direkt şekilde olmasa da tek yönlü ve az sayılmayacak ölçüde bir fiziksel temas geçmişimiz de var. onunla diyalog kurmuş ve fiziksel temasa girmiş olmanın düşüncesi bile heyecan yaratırken bunların gerçekleştiği sırada beynim normal şekilde çalışmadığı için o an yaşananların sadece az bir kısmını net olmayan bir şekilde hatırlıyorum. aslında bunların hiç birini onun fiziksel görünümü beni etkileyecek bi biçimde olmasaydı şu an düşünmüyordum. işte bu yüzden de pek çok konuda olduğu gibi büyük bir anlamsızlık yığınının içindeyim.

çok kısıtlı miktarda görme ve iletişim kurma imkanına sahip olduğum bi insanı gördükten ve onunla konuştuktan sonra uzunca bir süre bişey yapmak istemiyorum ki zihnimde başka şeyler birikmesin ve ben mümkün olan en uzun süre boyunca o kişiyi düşünebileyim.

öyle insanlar var ki, onlarla istediğiniz zaman istediğiniz sürece iletişim kurabilmek ve ona yakınlaşabilmek için tek çare kendisiyle dünyada yalnız kalmak. koskoca dünyada sadece iki insan kalmak. bunun dışında istediğim durumu mümkün kılabilecek bir yol göremiyorum.

10 Aralık 2012 Pazartesi

geçmişten birkaç anı

bundan önceki evde otururken bi gün bizim apartmana tanımadığımız iki kadın gelip bizim zile basarak evlenecek kız var mı? lise mezunu? diye sormuşlardı. lanet olsun bu gerçekten olmuştu. hııeee? nee! nası ya? gibi kelimeler ağzımdan istemsizce çıkıyordu. ben olay karşısında dumurdan dumura uğrarken ve kendime gelmeye çalışıyorken annem bunu çok normal karşılamıştı. lanet olsun neler oluyordu. burası nasıl bi yerdi ve ben burada napıyordum zenci?!

ilkokul arkadaşlarımın hepsi beni sınıfta sıranın üstüne çıkıp namaz kılan çocuk olarak hatırlıyorlar eminim. böyle bişey o körpe zihinlere kazındıktan sonra asla silinmez. dördüncü sınıfta din kültürü ve ahlak bilgisi dersindeydik ve konumuz namaz idi. öğretmenimin ismini bazı arkadaşların google'da arayıp burayı bulma ihtimallerini göz önünde bulundurarak vermiyorum. uyduralım. berrin yakkaş olsun. öğretmenim berrin yakkaş benim üzerimde ilkokul öğrencilerine namazı öğretmeye yönelik teorik ve uygulamalı bir çalışma yapmış resmen. o zamanlar sıralarımızın üzerine bej rengi bi örtü seriyorduk ve onu seccade niyetine kullanmıştık. sırayı sınıfın planına çarpraz gelecek şekilde kıbleye doğru çevirmiştik. abdest aldırmışmıydı aldırmamışmıydı hatırlamıyorum ama ilkokulda sınıfta sıranın üstünde sekiz rekat ikindi namazı kılmışlığım var yani onu bilesiniz.

90lar insana neler yaptırabilir? eskişehirde okuyan dayıoğluna mustafa sandal fotoğraflı kartpostal attırabilir. bi de mustafa sandal'ın imzasını atmıştım fotoğrafın bi kenarına. hani güyya mustafa sandal'a imzalatmış gibisine. çocuk aklı işte. annem bu girişimimin dünyalar saçması olduğunu görmüş olacak ki o mustafa sandal'dan nefret eder demişti. belki de uydurmuştu. o yüzden göndermemiştik. ve o kartpostal bi süre kapının kenarında sıkıştırılmış bi şekilde durmuştu salonumuzda.

2 Aralık 2012 Pazar

hayattaki bazı konular ve erkek meme uçları

ben bezen öyle kendime kendime, acaba şu an ölsem nasıl ölürdüm? diye merak ettiğim için ölü taklidi yapıyorum oracıkta. bi süre vücudumu tamamen yerçekimine bırakıp öylece kalıyorum. bazen gözüm açık ölüyorum bazen kapalı. haa demek böyle ölüyormuşum diyor sonra diriliyorum.

bizim baba tarafının çok ilginç konuşma şekillleri var. şimdi bunlardan bi örnek vereceğim. "bugün kemal'in dükkanının açılışı varmışımış." mış geçmiş zaman da o ikinci mış... o ne? o ne amınagoyum o ne? nasıl bi zaman varmışımış? geçmiş zaman içinde kaybolmuş, yaşanamamış bir zaman gibi adeta.

ben küçükken bugünün gazetesinden dünkü bulmacanın cevaplarına bakıp dünkü gazetedeki bulmacaları hiç üşenmeden öyle baka baka dolduran bi insandım lan. resmen böyle bi insandım. bi insanın yapabileceği en sapıkça şeylerden biridir bence bu.

biz erkeklerin meme uçlarının olması bana çok gereksiz ve saçma geliyor. erkek meme ucundan çok tiksiniyorum ben. kendi meme ucumu bile görmeye tahammül edemiyorum yemin ederim. hele bir başkasının ki. aman aman. hele bir de uzakdoğulu erkeklerin meme uçları... böyle bi siyahımsı gibi oluyor onlarınki. kusmanın eşiğine geliyorum resmen. yani neden var ya neden. anatomiyle ilgili pek bi bilgim yok ama pek bi işlevi olduğunu da düşünmüyorum. olmasa da olurdu gibime geliyor. çok iğrenç lan. o ne öyle allasen. düşündükçe bi tuhaf oluyorum. en iyisi düşünmeyeyim. sahi neden düşünüyorsam.

22 Kasım 2012 Perşembe

blog yazısı 540

geçmişte başımıza gelen, şu an yaşamakta olduğumuz veya gelecekte yaşayacağımızı tahmin ettiğimiz çok dramatik olaylar bazen pratik bi çözüm olarak kullanılabilir. gülme krizi tuttuğu fakat gülmememiz gereken bi zaman ve ortamda bunlar çok işe yarar mesela. ben sık sık kullanırım. çok komik bişey mi oldu veya aklına seni kahkahalara boğacak bişey mi geldi? ama ortam bunu kaldıramayacak durumda mı? getiriver aklına yaşadığın, yaşamakta olduğun veya gelecekte yaşayacağını düşündüğün çok acı bi durumu, anına geçiyor o gülme isteği. hemen kesiliveriyor. hatta suratın asılıyor. gülmeyim diye nerdeyse ağlayacak gibi oluyorsun.

gözümün beyazı ne zamandır bembeyaz değil yav benim. bu beni baya üzüyor. gözümün beyazının bembeyaz olduğu zamanlarda çekilmiş fotoğraflarıma bakıp; vay be... ne kadar da süper gözlerim varmış... diyorum içimden. gözünü yiyim senin yiğidim! diyorum kendime. tabi ki demiyorum lan son dediğimi. hemen de inandınız ha.

hayatta en korktuğum şeylerden biri de kıskanılmak. hatta o derece ki kıskanılmamak için farkında olmadan ekstra bi çaba harcayıp ona göre yaşadığıma dair şüphelerim bile var.

pek değerli otuz yaşından küçük hemcinslerim. sizden bişey rica edeceğim. bu sizden ilk ve son ricam olacak. lütfen sadece bıyık bırakmayın. lütfen... bıyığınıza odaklanmaktan ne dediğinizi anlamıyorum. gözlerimi o iğrenç ötesi duran bıyıklarınızdan alamıyorum. adeta zamanı büküyorsunuz, beni hipnoz ediyorsunuz o bıyık sandığınız şeylerle ve hepiniz bana üniversitede bizim bölümde olan bi çocuğu hatırlatıyorsunuz. çocuk hergün takım elbise ve kravatla geliyordu ve üç tel o incecik bıyıklarını iyice uzatmış şekilde geliyordu. hatta bıyıkları düz dursun diye jöle sürdüğünden bile şüpheleniyorum. sinek kaydı sakal traşlı ama bıyıklı. okulu bırakma nedenlerim arasında o çocuk da olabilir bak. adamı izlemekten dersi dinleyemiyordum lan. üniversite ve üniversiteye dair herşeyi unutsam bile o çocuğu unutamam. pis bıyıklı ya. senin yüzünden okulu bitiremedim lanet olası.


7 Kasım 2012 Çarşamba

büfecilik, arkadaşlık ve gözlük olayları

büfecilik yaptığım dönemden sonra (toplamda 10 saat filandır) ne zaman bi büfeye girsem; biz de biliriz bu işleri... zamanında biz de büfecilik yaptık... ben de sizdenim gardaş... izlenimi vermek istediğimi farkettim. ama çok şükür ki şu ana kadar bunun için bi girişimde bulunmadım. sadece önünden geçtiğim büfelerdeki çalışanların gözlerinin içine -neler hissettiğini biliyorum adamım... dercesine bakıyorum. tüm büfeciler kardeşimdir. ben stickman! büfeciler odası yardımlaşma ve dayanışma derneği başkanı!

kendisine bişey söyleyeceğim arkadaşla yolda karşılaşmayı beklediğim için nereye çıksam yolumu bilerek uzatıyorum. sırf karşılaşma ihtimalimiz artsın diye yapıyorum bunu. kalabalık yerlere filan gidiyorum ama şu ana kadar herhangi bi sonuç alamadım. bi ara evlerine gitmeyi düşündüm fakat şöyle bişey var ki adamların zili yok. evet zili yok. 26 yıldır aynı yerde oturuyorlar ve bi zil yaptıramadılar anasını satıyım. evlerine gitmeyi düşündüğümde geçmiş yıllarda bir zamanlar nerdeyse her gün oraya gidip üç katlı o garip apartmanın önünde arkadaşımın ismini haykırarak bağırdığım günleri hatırladım. neden üç kat çıkıp da kapılarını vurarak çalmadığım da şu an aklıma dank etti. bazen ona sesimi duyurmam o kadar uzun sürerdi ki sinirlenip garip ses tonlarında bağırırdım ismini. ismi de bağırmaya gelmeyen bir isimdir. neyse elbet bir gün karşılaşacağız. o zaman anlarız olayı. neymiş derdi, neden kaçıyormuş benden. bütün bunlar bir kaç kilo çamur için.

malumunuz 3-4 aydır gözlük kullanan bir insanım. gel gör ki gözlük kullanmaya hiç alışamadım. daha doğrusu benimseyemedim bunu. gözlüğü kutusuna koyup çıkarırken bile sanki başkasının gözlüğüymüş gibi hissediyorum. böyle bir nesnenin benim hayatımda yeri olamayacağını düşünmüştüm hep. fakat bu acayip nesne öyle bi girdi ki hayatıma aklım şaştı. ilk zamanlar gece yattığımda yatarken sanki gözlük gözümdeymiş gibi bişi görüyordum gözümün etrafında. eskisi kadar sık olmasa da bu olmaya devam ediyor. hatta uyku haliyle onu çıkarmaya çalıştığım bile oluyor. üstelik gözlüğü sadece bilgisayar başındayken kullandığım halde. tüm günü gözlükle geçirmek nasıl bişeydir düşünmek bile istemiyorum. ayrıca boyun, kulak ve burun ağrısı yapması gibi yan etkileri de var. gözü kurtalarım derken şu çektiğim nedir ya. ruhsal ve fiziksel yıpranma yaşamışım resmen. insanların neden lens kullandığını anladım.

26 Ekim 2012 Cuma

hayata dair birtakım değerlendirmeler

bi arkadaşa bişey söylemem gerekiyor ama onu aramak yerine yolda karşılaşacağımız bi günü bekliyorum ki pek sık karşılaşmayız. yılda belki üç veya dört defa filan. kendisinden testi hamuru isteyeceğim. testi çamuru da olabilir. hatta bunu ona söylediğimde testi değil o desti bile diyebilir. öyle bi insandır kendisi. baya ilginçtir. keyfine esince testici olur, keyfine esince kitapçı. arasıra osmanlıca kursuna gidip bırakır ve musikiyle ilgilenesi gelir. tüm bunlar bir yana, aslında tüm bunlar bi yana filan değil, bunlar da olayın içinde; testi hamurunu küçük parçalara bölüp evdeki fırında pişirerek maket ev için küçük tuğla ve kiremitler yapmayı düşündüğüm fantastik bi hayatım var.

geçenlerde gecenin epeyce geç saatlerinde muhacir pazarının kuytu ara sokaklarında ilerlerken karanık bi köşeye pısmış hararetli hararetli fransızca konuşan siyahi ve beyazi insanlar gördüm ve yanlarından geçerken izlediğim filmlerin etkisinden olsa gerek kendimi uyuşturucu almaya gidiyormuşum gibi hissettim. tam bir bağımlı, çılgın bir keştim o sırada.

yine geçenlerde bi gece fedon'un aşığınım klibini izlememle başlayan youtube serüvenim arabistanın hadise'si olduğunu tahmin ettiğim bi kızın doğal olarak arapça şarkılar söylemesiyle son buldu demek isterdim fakat aynı kızın bir de hindistan'ın mustafa sandal'ı olduğunu tahmin ettiğim bi adamla düet yaptığı ve 50 kişilik guruplarla dans ettikleri bi klibine kadar sürdü. sonrasında da bişeyler oldu ama ne siz sorun ne ben söyleyim. zaten hintliden sonrasını pek hatırlamıyorum. demem o ki siz siz olun mecbur kalmadıkça youtube denen şeytanın uşağına girmeyin. fedonun aşığınım klibini izlememe neden olan şeyin ne olduğunu merak ettiyseniz inanın ben de bilmiyorum. ne kadar normal bişeymiş gibi bahsediyorum fedonun aşığınım klibini ciddi ciddi izlemiş olmamdan öyle değil mi... ama adam güzel söylüyor hakikaten ve çok da güzel bi şarkı bence. genelde düğünlerde çalarlar ama cidden güzeldir. iyi adam ya bu fedon.

14 Ekim 2012 Pazar

blog yazısı 537

burdan sana seslenmek istiyorum gözü dalan insan. senden rica ediyorum gözlerini öyle belertip de dalma arkadaşım. o sırada gözlerin o kadar büyüyor o kadar kocaman oluyor ki; -ananı sikiiim! göze bak laan! diye ben de senin gözüne dalıyorum. gözlerimi gözlerinden alamıyorum. o devasa gözlerinin içinde kayboluyorum. bana bunu yaşatma artık.

650 yaşıma da gelsem kız-erkek ikiz kardeş görünce hayvanlar gibi şaşırırım ama beni hiç bişey lisedeki arkadaşımın ablasını ilk gördüğüm andaki kadar şaşırtamaz. arkadaşımın resmen uzun saçlısı ve güzeliydi. hiç unutamıyorum o anı. aralarındaki tek fark bu. ablasının uzun saçlı ve güzel olması. böyle bişey nasıl olur... üstelik ikiz de değiller. zaten ikiz kız-erkek kardeşlerin birbirlerine bir gram bile benzediğini görmedim şu güne kadar. yine lisede başka bi arkadaşımda da yaşamıştım aynı şeyi. o abla da resmen arkadaşımın uzun saçlısı ve güzeliydi. bu tarz şeyler beni çok etkiliyor ve düşündürüyor.

eskiden sokakta kucağında bilgisayar kasası taşıyan insanlar görüdüğümde onların çok acayip şeyler yaptıklarını çok acayip hayatlar yaşadıklarını düşünürdüm. kimbilir nasıl bilgiler vardı o bilgisayarın içinde. kimbilir nasıl hackerlıklar yapıyorlardı. kimbilir nasıl da hızlı hızlı bişeyler yazarak o klavyede ne kadar çılgın şeyler yapıyorlardı diye düşünürdüm. üstelik internetin bile olmadığını tahmin ettiğim zamanlardı bunlar.


28 Eylül 2012 Cuma

gangnam style

gangnam style klibindeki bi kıza aşık oldum ve gangnam style parodi klibindeki evli ve çocuklu bir kadına da aşık oldum. 2:56'da ikinci sırada en sağdaki kız. hele şunun gülüşüne. hele şunun cıvıl vıcıl oynayışına. burdan sana seslenmek istiyorum güney koreli kız. hayseee haaa oooo naraaa kimakagi geeee hazaaa naaaa hiii ooo konamigeeee haaa zooo hiyokonamireeeee vayseee naaa ooo maaaa niyokokoragiiiii naaaaa oooo vaaaaa! a hoda dakka nikko winning ılevın fooo (anlayana) bi ara güney koreye gitmek lazım gerçekten. hepsi baya süperli oluyor bu koreli kızların. şu an karar verdim güney koreli bi kızla evlencem. - parodi klibinde aşık olduğum anne ise (anne dediğim için çok üzgünüm şu an) ilk konuşan. allahım günah yazma. aslına bakarsan onların hepsine aşık oldum diyebilirim. tabi en asıl aşık olduğum ilk konuşan. sanırım ismi elle. ve sanırım ben onun youtube sayfasını buldum. seninle biraz ilgileneceğim elle. bana kızmayın lütfen evli ve çocuklu bir kadın hakkında söylediklerim için. bilirsiniz bazen olur böyle şeyler. bi de alisha var. ikinci aşık olduğum ise o. ve sonra diğerleri. neyse daha fazla bişey söylemeyim bu konuyla ilgili. olum cidden aşık oldum lan. neyse ya. hişş tamam.

evde gangnam style dansı yapıp duruyorum ve bunu yaparken ebevenylerime yakalanmaktan çok korkuyorum. zaten bi kere mutfakta tuhaf bi zaman diliminde kolbastı, robot dansı ve crip walk karışımı bişey yaparken babama yakalanmıştım. bişey söylemeden bakıp gitmişti. tekrar böyle şeyler yaşansın istemiyorum. bir zamanlar büfecilik yapmış insanlarız biz sonuçta. haydeee! oppa gangnam style!



24 Eylül 2012 Pazartesi

hırsız var

gece uyumayıp gündüz uyuyanlara çok şaşırmak ve çok uyuyorsun demek bitsin artık. valla sıktı. on yıl önce filan tamam kabul edilebilir ve gülerek geçiştirilebilir bişeydi de artık gerçekten bitsin. çünkü kafa atasım geliyor bi insan böyle yapınca. bi de çok uyuyorsun muamelesi görüyosun. ulan ben senden az uyuyorum çömüş. hee gece uyumuyom gündüz uyuyom. hee daha yeni kalktım heee ne var. ne kadar şaşırılacak bişey aman ne sıradışı aman ne çılgın bişey hee.

bazı insanlar kitaplığın yan tarafında duran imsakiyeyi (küçük bir mü'min imsakiyesi) neden hala çıkarmadığımı soruyorlar. onlara şu cevabı veriyorum; seneye ramazan tekrar kullanıcam da ondan. devir tasarruf devri, ekonomik tedbirler devri.

gece çok aç ve mutsuzken mutfakta beni bekleyen gündüzden kalma bir tabak patates salatası olduğunu hatırladığım anda yaşadığım sevinç > sayısal lotodan on milyar dolar kazansam yaşayacağım sevinç.

normalde sakar olmayan bi insanımdır fakat geceleri noluyorsa artık bilmiyorum sık sık bişeyler deviriyorum. üstelik baya büyük kapsamlı devirmeler oluyor bunlar. az önce kitaplığın ikinci rafının yarısını yere devirdim mesela. nasıl olduğunu sormayın lüften ve dikkatli olun.

bu gece bi yerden gelirken yere düşmüş bi trafik işaret ve işaretcisi dikkatimi çekti. ok şeklinde bi trafik levhası. şu yukardakilerinden biri olmalıydı. hangisi olduğunu bilmiyorum. bi duvarın dibinde öylece duruyordu. karanlık ve kimsenin olmayışını da fırsat bilerek onu çalıp eve götürmeyi düşündüm. eğer onu odada oku beni gösterecek şekilde duvara asarsam ilginçli olacağını düşündüm. fakat sonra bunu yapmaktan vazgeçtim. sonra onu odaya asma fikrinin de çok dandik bi fikir olduğunu düşündüm. canım sıkıldığı için böyle saçma sapan şeyler yapma düşüncelerinin kafama girmesine hayret ettim. bi kere de komple bi sokak lambasını ve üzerinde sokak adları ve yönlerini gösteren demir bir direği çalmayı düşünmüştüm.

bence benimle evlenecek kızın öncesinde benimle aynı evde yaşaması lazım. çünkü ayağımı sallayarak uyuduğumu gerdek gecesinde öğrenirse çok üzülebilir.


17 Eylül 2012 Pazartesi

13 Eylül 2012 Perşembe

bir büfeciden hayata dair düşünceler

bence herşey uykumuzu alamamamız yüzünden oluyor. evet, dünyadaki tüm sıkıntıların tek nedeni bu. insanların güzel yatakları olsa, güzel yastıkları ve sessiz odaları, herkes yeterince uyuyabilse, herkes uykusunu güzelce alsa yemin ederim hiç bi sıkıntı kalmayacak. dünya barışı böyle sağlanacak.

küçükken misafirliğe gittiğimiz evlerde bilgisayar, daktilo, akvaryum, gemi maketi, tavla, okey veya herhangi bir müzik aleti gibi her evde olmayan, az sayıda evde bulunan ilginç şeyler gördüğümde çok heycanlanırdım ve o evde yaşayan insanları kafamda çok ayrı bi yere konumlandırırdım. onların bizden çok farklı insanlar olduğunu ve bambaşka hayatlar yaşadıklarını düşünürdüm.

il olmak isteyen ilçelere uyuz oluyorum ve bazen kendimi il olmak isteyen ve bu konuda çok ısrarcı olan ilçeler gibi hissediyorum. sonra vazgeçiyorum il olmaktan. boşver diyorum. boşver be dostum. çünkü il olursam eğer; sıradan, az gelişmiş ve hatta belki de gelişmekte olan bir il olacağım. böyle bir il olmaktansa gelişmiş bir ilçe olarak kalmak daha iyidir diyorum. bu söylediklerimi de il olmak için sürekli bas bas bağıran çok ısrarcı ilçe insanlarına bir öğüt olarak gönderiyorum. inatçı ilçeliler sizi.

çok güzel kız görünce benim moralim acayip derecede bozuluyor lan. çok güzel bi kız sokakta öylece yanımdan geçip gittiğinde filan inanılmaz bi üzüntü kaplıyo bedenimi. sonra eve geliyorum. bizim çamaşır makinesinin durduğu bir buçuk metrekarelik filan bi yer var. oraya girip kapıyı kapatıyorum ve duvarları yumruklaya yumruklaya ağlıyorum.

10 Eylül 2012 Pazartesi

ihtimaller

bi sürü oscarıdır, altın küresidir, altın palmiyesidir bi ton ödülü olan çok ünlü bi yönetmenle karşılaşsam sokakta. dünyayı sallayacak bi film çekcem, başrol için tam aradığım adamsın... dese. filmde başrolde oynasam. filmin çekimleri, montajı filan bitse ama son anda yönetmen ve yapımcı arasında bi anlaşmazlık çıksa. kavga filan etseler bunlar ve film de hiç yayınlanamasa. hatta yönetmen iyice sinirlenip filmi yaksa. hiç gösterime giremeyecek bi filmde başrol oynamış olsam. yıllarca bunu insanlara anlatsam ve kimse de bana inanmasa. herkes uydurduğumu düşünse.

iki tane çok güzel kız barda oturuyor olsalar. öncesinde de bi iddiaya girmiş olsalar. kazanan kaybedene kapıdan giren beşinci erkekle birlikte olacaksın demiş olsa. kız da iddayı kaybetti. yapacak mecburen. çok çılgın kızlar üstelik. dört kişi girse, beşinci olarak da ben girecek olsam ama tam bir adım kala girmeye telefonum çalsa. dayıoğlu arıyor olsa. açsam telefonu. işte nerdesin merdesin napıyorsun diye saçma sapan konuşsak. tam o sırada da beşinci olarak başka bi erkek girse bara. ondan sonra da telefonu kapatıp ben girsem. dayıoğlunun yüzünden çok güzel bi fırsatı kaçırmış olsam ama bunu hiç bilemesem. sonrasında da dayıoğluyla kuzenlik ilişkimiz aynen devam etse. hiç bilemesem onun bana yaptığı kötülüğü. kurbanda ortak danaya filan girsek.

31 Ağustos 2012 Cuma

bu çok acı bişey

bi mucize olsun ve yarın tekrar bugün yaşadığım güne uyanayım istiyorum. ve bişeyleri değiştirebileyim. ilk defa görüp, ilk defa konuşup, yakın zamanda veya bir daha asla ikinci bir defa göremeyeceğim ve konuşamayacağım bi insanla karşılaşıp değişik şeyler hissedince... bu cümleyi burda bitirmek istiyorum çünkü devamını yazamıyorum. yazıya çeviremedim o duyguyu. ve bugün böyle bişey oldu. hem de şehrin çok alakasız, kuytu bi yerinde. benim kırk yılda bir geçtiğim ve karşı taraftaki insanın da hayatında ilk defa girdiği kuytu mu kuytu bi sokakta oldu herşey. 15 saniye kadar süren bu olaydan bi süre sonra ben kendime geldim ve yine söyleyemediğim şeyler için pişman oldum ve neden bunu yapmadığımı anlayamadım. böyle insanlar vardır. sanki sizin için yaratılmıştır, yıllarca onu beklersiniz ve bir anda çok alakasız bi yer ve zamanda karşınıza çıkıverir. hazırlanma şansınız yoktur. hatta o olduğunu anlayamazsınız bile ama yine de o an garip bişeyler olur. garip bişeyler hissedersiniz. görüntünün etrafında bi koyuluk var gibi olur. sanki istemsiz hareket edersiniz. davranışlarınızı ve sözlerinizi siz söylemezsiniz sanki. kontrol sizde değildir. vucudunuzun içinde kısılmış kalmış çaresiz bi şekilde olanları izlersiniz. 15 saniyelik bu olay size 1-2 saniye filan gibi gelir. kafanız yerine gelince düşünüp hareket edebilme yetinizi yeniden kazanırsınız. bana da böyle oldu. bi 15 dakika kadar sonra kendime geldim. berbat görünmeme, pis olmama ve muhtemelen kokuyor olma ihtimalimi de hiç umursamayarak ikinci defa görüp ikinci defa konuşabilme umuduyla geri döndüm. bıraktığım yerde olmasa da oranın biraz yakınında ikinci defa görmeyi başardım. fakat bir yanında annesi bir yanında da abisi olduğunu tahmin ettiğim iki kişi vardı. bir devlet kurumunun bahçesindeki bankda oturuyorlardı. onun buralı olmadığını aslında ilk görüşte anlamıştım. buralarda market var mı? diye sorduğunda da bundan emin olmuştum. tüm bunları, burda ne aradığını, nereden geldiğini, marketi bulup bulamadığını sormak ve hazırladığım esprileri de yapmak için yanına gittiğimde yalnız olmayışı şanssız bir durumdu. daha önce de şöyle bişey olmuştu. ama bu başkaydı ya. bu bambaşka bişeydi. ikinci kez gördükten ama ikinci kez konuşamadıktan sonra o bölgede görüş açımı kaybetmemeye dikkat ederek ağır adımlarla yürümeye devam ettim. derken kalktıklarını gördüm. babası o devlet binasından çıkmıştı ve yanlarında bi adamla beraber 5 kişi arabalarına doğru ilerlediler. muhtemelen o devlet kurumunda çalışan adam babalarına yolu tarif etti. nedense plakayı tam almak yerine sadece başındaki 25'i kafama kaydettim. eve gelip internetten bakana kadar 25'in hangi şehre ait olduğunu bilmiyordum. bütün trafik kodlarının hangi şehirlere ait olduğunu bilen çılgın tiplerden değilim. erzurum'muş. bindiler ve gittiler. işte bu kadar. şu an hala yolda olabilirler. belki de hiç gitmemişlerdir. bilemem.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

ilginç bir olay

bayramın ikinci günü, şöyle bi adımlarım diyerek dışarı çıkıp 12 km yürüyeceğimi bilmeden yürürken, bi parkın kenarından geçiyordum ve allahın bazı insanların yaşadığı, kendi seçimlerinin çok çok dışında olan inanılmaz derecede zor ve acı hayatlarına, onların ömür boyu çektiği sıkıntılara nasıl tahammül edebildiğini düşünürken, umutsuzluğun dibindeyken, parkdaki araba gibi bişeyin üstünde duran küçük bi çocuk bana bişeyler söyledi ama anlayamadım. sonra gülümsedi ve el salladı. ben de ona gülümseyerek el salladım. sonra o bindiği şeyden inip bana doğru yine anlayamadığım bişeyler söyleyerek yaklaştı ve parkın demirlerinin arasından bana elini uzattı. baya küçük bi eli vardı. eline hafif bi çak yaptım ve gitti. böyle bişey neden oldu pek anlayabilmiş değilim. bi işaretmidir ki diye düşündüm. bütün bunlar yaşanırken zaman yavaşlamış, mekan daralmış ve herşey biraz kontrolüm dışında yaşanmış gibi de hissettim. bu da bunun bi işaret olabileceği yönündeki şüphelerimi güçlendirdi. bi de keşke çak yapmasaydım da yetişkin bir insanmış gibi tokalaşıp bayramını kutlasaydım diye düşündüm bu olayın sonrasında yürümeye devam ederken. hatta acaba parka gidip onunla oynasam mı ki diye bile düşündüm. neden yapmadım. bi daha olursa yaparım. hiç böyle cana yakın, güleryüzlü ve sevimli bi küçük erkek çocuğu görmemiştim. o yüzden sevmezdim erkek çocuklarını. ama bu değişik bi çocuktu. south parkdan butters gibiydi. tip olarak da ona benziyordu, sarı bişeydi. butters'ı çok severim. bu çocuğu da çok sevdim. belki onunla bi daha karşılaşırım.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

leon ve matilda'nın evi

yukardaki videoyu izlediyseniz eğer leon filminden kesilip birleştirilmiş sahneler olduğunu göreceksiniz. nedir bu sahneler derseniz, filmde bize leon ve matilda'nın oturduğu apartman olarak gösterilen, giriş çıkışların yapıldığı kapı ve leon'un manyak gibi sürekli süt aldığı, ikindileri inip yarım somuna kaşar sucuk yaptırdığı, matilda'nın ise tek sigara, lolipop, gofret, yumiyum, bonibon, balık kraker, halley, futbolcu kartlı sakız, içinden taso çıkan cips gibi şeyler alıp, bunları da deftere yazdırarak babasını bi ton borca sokup da adamın uyuşturucu işine girmesine sebep olduğu bakkal var bu sahnelerde. işte ben burayı google'ın sokak görünümünden buldum. buldum da iyi mi ettim. yoo. yada evet lan. iyi ettim. çok canım sıkılıyodu merak ettim ve buldum. işte burda.
eğer bi gün yolunuz new york'a düşerse sokaklarda öyle boş boş keriz gibi gezmeyin. gidin buraya iki fotoğraf çekinin bişey yapın. apartman kapısının önüne oturup çekinebilirsiniz. bakkal da kapanmış ama olsun. zaten bakkalın içi de bence başka bi bakkal. çünkü o kadar büyük olamaz buranın içi. leon'un ve matilda'nın süt aldığı içerdeki görüntüyü başka bi yerde çekmişler. ama yok lan şimdi bi daha içerden gözüken dış camda duran ürünlere bi de dış camdan baktım da aynı ürünler. evet bakkalın içindeki görüntüler bu bakkalda çekilmiş ama apartmanın içindeki görüntüler bu apartmanda çekilmemiş. onları başka apartmanda çekmişler. işte bizleri hep böyle ufak oyunlarla kandırıyorlar lan biz de keriz gibi yiyoruz. neyse ben orayı da buldum evet ama şu an üşendiğim için onu koymuyorum. zaten iki bina arasında kararsız kaldım. iki bina buldum içerdeki sahnelerin çekildiği. ikisinden biri. bu binanın biraz ilersinde. fazıl say terk manyak polisin matilda'nın babasına beethoven ve mozart yorumları yaparken pencereden görülen başka bi apartmanı bularak buldum lan. çok zekiyim bence. burayı da bakkalın tabelasından buldum. bu new york'da da apartmanların ismi yok galiba hep numara vermişler. ne bileyim bi williamslar apartmanı filan olsa, apartman tabelasına baca temizleme ve halı yıkama şirketleri çıkartmalarını filan yapıştırsa. olmaz tabi burası new york beş dakkada değişir bütün işler... o son oteli de çok aramama rağmen bulamadım, filmin yüksek çözünürlüklü hali elimde olsa onu da bulabilirdim. (ulan ne fakirim ha. amelie'nin kafesine giden insanlar var ben burdan tutmuşum yok geleceğe dönüşten şurayı buldum, yok leon ve matilda'nın evini buldum filan) (bi de gençlerimizin haline, özendiği boş şeylere bak ya. mekke'ye medine'ye gitmeye özen önce bi sonra gidersin amelie'nin kafesine, leon'un matilda'nın evine, marty'nin kaykay kaydığı yerlere zındık)

10 Ağustos 2012 Cuma

isim isimdir... bir dursune atasözü

başlıktaki "dursune" kelimesine takılmış olabilirsiniz. hatta; dursune ne lan? bile diyebilirsiniz, normaldir. çünkü alışık olmadığımız hatta çoğunuzun ilk defa şimdi duymuş olabileceği bir isim evet yanlış duymadınız bir isim dursune. geçen gün dursune diye bi kız ismi duyduğumu ve dursune'ler için çok üzüldüğümü twitterda belirtmiştim. dursune'nin anlamını öğrendiğimde ise adeta beynimden vurulmuşa döndüm ve dursune'ler için olan üzüntüm iki katına çıktı. çünkü tdk dursune kardeşlerimiz için çok acayip bi şey söylüyordu. ne mi? işte bu...
 
görüyorsunuz... dursune olmak demek, istenmeyen insan olmak demek. bitmesi istenen insan demek. bundan bi daha olmasın denilen insan demek. ıyy bu ne ya böyle denilen insan demek. yaa bu da doğdu ama napalım artık. neyse bu da son olsun yapcak bişey yok demek. ben dursune kardeşlerimizin içinde bulunduğu bu acı duruma üzülürken bir dursune'den çok ağır bir tepki aldım.

dursune'nin bu tepkisi beni oldukça şaşırtmıştı. ama bu son değildi. dursune beni şaşırtmaya devam ediyordu. ikinci şaşırmam ise kendisinin beni twitterda takip etmemesine rağmen bu sözlerime cevap yazmasıydı. nerden gördü de yazdı diye düşündüm ve anladım ki dursune kendi ismini twitterda aratan garip bir dursune idi. bana; üzülme kardeşim... demesiyle; ben bu dursune ismine alıştım, napalım bizim de kaderimiz buymuş, son olmam isteniyor napalım, boşver üzülme... demek istediğini düşünmüştüm fakat sen kendin için üzül... diye devam etmesinden anladım ki dursune biraz sinirlenmişti bana ve üzülme kardeşim demesi çirkefçe bir yaklaşımdı. hatta sinirini alamamıştı ki başka bişeyler de söylemek istiyordu dursune. durmadı ve söyledi.
acaba bir kez olsun isminin anlamını merak edip sözlüğe bakmayı düşündü mü? doğru ya neden düşünsün. isim isimdir. o an dursune için ciddi anlamda üzülmem gerektiğini anladım. muhtemelen dursune ismine o anlamı benim verdiğimi düşündü. hatta üzüntüm dursune ile kalmadı. ailesi ve yakınları için de üzüldüm ve ismini koyan insanların da ne kadar ileri görüşlü olduğunu anladım. gerçekten mükemmel bir isim koymuşlar çaresizce, gocunmadan, evladımızdır, yavrumuzdur demeden yapmışlar bunu. haklılar. hadi sen de isminin hakkını ver ve son ol be dursune. elinden geleni yap bunun için. hadi be dursune!
(bu yazıdan sonra dursune'ler yardımlaşma ve dayanışma derneğinden bi tepki alırsam hiç şaşırmam. hişşş tamam. diğer dursune'ler sakin olsun) not: insanlara bu şekilde bir yaklaşımda bulunmayı sevmem fakat sen beni sinirlendirdin be dursune.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

hayvan yalnız yer

üzgünüm ama yine yemek yemeli bişeyler söyleyeceğim. hayatta en sevdiğim şeylerden biri yalnız yemek yemek. aslında en sevmediğim şeylerden biri de yalnız yemek yemek. duruma göre değişiyor. 4-5 yıl önce bi arkadaşımın babası bi ramazan günü spontane gelişen bi ziyaret sonrası birlikte yaptığımız iftar sırasında içli bir ses tonuyla "hayvan yalnız yer..." diyerek bize paylaşmanın ve dostluğun güzelliğini vurgulayan (belki başka bişey demek istemiştir ama ben böyle anladım) öğütlü bir cümle söylemişti ama ben yine de yalnız yemeyi seviyorum. gerçi her yalnız yemek yiyişimde bu laf aklıma geliyor ve biraz hüzünleniyorum. hem aç da iki belgesel izle hangi hayvan yalnız yiyor. aslanlar filan hep beraber yiyor cahil misin amca? yalnız yemeyi sevmemin nedeni çoğu insanın yemek yiyiş tarzını beğenmemem. ya değilse paylaşımcı bir insanımdır. yeter ki insan gibi ye.

havanın mecbur olmadığımız sürece dışarıya çıkmamızı engelleyecek sıcaklık değerleri var. hava durumu sunucularının bir tavsiyesi mecbur olmadıkça dışarı çıkmamak. bazı durumlarda çok zor olabilir dışarı çıkmaya mecbur olup olmadığımızı kestirmek. kime göre hangi hava koşulları mecburiyet değerleri oluşturuyor. sırf hayatta kalabilmek mi mutlak başarmamız gereken. sırf sıcaktan ölmenin ne olduğunu merak edemez miyim, kendimi buna mecbur hissedemez miyim. soğuktan donmak da aynı şekilde. manyak değilsem mecbur hissetmem tabi ama bence herkes biraz delirmiş durumda. sokağa çıkma yasağı gibi eve girme yasağı da olsa ya lan. mecbur kalmadıkça evlere girmeyiniz gibisinden. aa bi dakika. o da oluyor gerçi bazı durumlarda ama o üzücü bir durum. olmasın o.

bu mevsimde lüfer iyidir, yağlı olur... kırk yılda bir hamsi yiyen biri olarak bazı insanların her balığın sağlık durumundan haberdar olması beni çok şaşırtıyor lan. neymiş efendim şu sıralar lüfer yağlı olurmuş, alabalığın tansiyonu düşmüş, istavrit göbek yapmış, palamut kilo vermiş... merak ettiğim şey şu; bu muhabbetleri çeviren adamların gözlerini kapatsak ve değişik balıklardan koysak önlerine ve yeseler. aradaki farkı anlayabilirler mi? belki vedat milor. diğerinin anlayabileceğini hiç sanmıyorum. hatta vedat milor'dan bile şüpheliyim.

kumaş pantolon, gömlek ve ceket giyip sokaklarda dolaşsam neler hissederim acaba. üçünü de liseden beri giymiyorum. çok garip hissederim bence böyle bi acayip hissederim. hatta sadece ben değil. diğer insanlar da çok garip şeyler hissederler. bu duruma baya içerlerler. aaa adama bak lan filan derler bana. en iyisi böyle bişeyi henüz yapmayayım. otuz yaşına filan gelirsem o zaman yapayım. ama söz vermeyim şimdi. hele otuz bi olsun da o zaman duruma göre bakarız artık. eee ileriyi düşünmek lazım.

12 Temmuz 2012 Perşembe

seni daha iyi görebilmek için

işte beni dünyadaki gözlüklü insanlar camiasına sokan o resmi belge. artık benim için bir devir bitti yeni bir devir başladı. bu olay benim miladım olabilir.
artık ben de dinlendirici gözlük denilen o gözlüğü kullanacak insanlar arasına girmiş bulunuyorum. bence herşey bu lcd monitör yüzünden oldu. lanet olsun bu lcd monitörlere. 17" tüplü monitörümle çok mutluydum ben ve hiç de gözümü ağrıtmıyordu. artık yapacak bişey yok. maalesef tüplü monitör üretilmiyor. miyop astigmatizma ne yav. hadi onu geçtim klormatik ne? bu klormatik o kolormatik mi acaba? eğer gözlük öyle bi gözlük olacaksa oğlum komik olurum bak! zaten bugün doktor gözüme değişikli gözlük gibi böyle acayip bişey taktı o an bi fotoğrafım çekilsin isterdim. dünyanın en komik fotoğrafı olabilirdi.
acaba hazır gözlük kullanmaya başlayacakken nerd gözlük olayına girip, hipster bi insan olmanın ilk adımlarını da atsam mı? ama yok. hipsterlık çok bozdu. zaten artık insanlar da dalga geçiyor. çok değil bi kaç sene önceye kadar kızlar bayılıyordu. günümüzün hızlı değişim dünyası işte naparsın.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

anlaşılamayanlar

bazı insanlar çok ağzının içinde konuşuyorlar. işte ben onları anlamadığım zaman; hı? efendim? anlayamadım? demeye ve bunu dedikten sonra daha dikkatli bir şekilde onu dinlemeye üşeniyorum. bunu yapsam bile o insan şu derece salak olabiliyor. mesela diyor ki bana; -havalar da son günlerde çok acayip... efendim? -havalar havalar...

görüyor musunuz. havalar havalar diyor bana. havalar havalar ne ulan! ne havalar!? bi insanın yanınıza gelip -havalar havalar... dediğin düşünün. cümleyi tam kursana. ben de anlayıp bi karşılık vereyim. ama yooook.. bunlar manyak oldukları için!... yapmıyorlar bunu. o yüzden ben anlamadığım kişilere hı, ne, efendim, anlayamadım... demeyi bırakalı çok oldu. çünkü bunu dedikten sonra o cümle içinden bi kelimeyi iki kez tekrarlayıp, cümlenin tamamını anlamamı bekliyorlar ve beni inanılmaz şekilde sinirlendiriyorlar. işte bu yüzden, niye ben sinir oluyorum lan, o sinir olsun, hatta ne diyor lan bu diye afallasın mantığından hareketle, hı? efendim? anlamadım? filan demek yerine; evet... bilmem... hadi canım!.. vallahi inanmam!.. bizi dinleyen mi var semracım... vestireyin üstünde... belli olmaz... adam olsun da önce okulunu bitirsin o zibidi... az bişey kalmıştı onu da dün gece ben yedim ya... ehehe şans işte... hee... olsun... mavileri daha iyi gibi geldi bana ama tabi sen bilirsin... boşver... biraz daha bekle ucuzlayınca alırsın... ismet'in o davranışlarını ben de tasvip etmiyorum tabi... her zamanki serseri nevzat işte, bilmez misin sen onu... sahi ya ne oldu o kızcağızın hali... okuldan gelirken alırım... filan gibi şeyler söylüyorum. bazen de sadece gülüyorum. çoğu zaman söylediği şeye denk gelmiyor tabi benim söylediklerim. mesela örnekteki gibi; -havalar da iyice soğudu... -adam olsun da önce okulunu bitirsin o zibidi... tuhaf oluyo tabi. ama benim suçum mu? anlaşılır konuşsun biraz. hadi onu da geçtim, tekrar etmesini istediğimde cümleyi tamamen tekrar etsin, hiç bi bok anlaşılmayacak bi kelimeyi tekrarlamasın. onun suçu herşey.

1 Temmuz 2012 Pazar

kardeşler anonim şirketi 2

kardeşimin garip bi huyu var. mesala bi soru sorduğunuzda eğer o sorunun cevabını bilmiyorsa kesinlikle hiç bir tepki vermiyor. susuyor ve sanki duymamış gibi davranıyor. ne bi jest ne bi mimik. hiç bişey yok. sonra beni duymadı sanıyorum ve sorumu tekrarlıyorum. tabi yine bi tepki yok. beni duyduğundan emin olduğum an; -bi soru sormuştum ama... -soruma cevap verir misin bi zahmet?.. yada SENİN AMINA KORUM LAN!!! cümlelerinden birini kuruyorum hafif sinirlenmiş bi halde. o da bana, öncesinde hiçbişey söylemeden direkt olarak; BİLMİYORUM LAN!!! diye sinirleniyor. sanki bi sorunun cevabı bilinmiyorsa hiç bir tepki göstermeden susmak çok normal bir davranışmış gibi düşünüyor. çok hastaca bi yaklaşım içinde. çözemediğim bir durum. bilmiyorsan başta bilmiyorum desene. yada; ha! duymamışım, bilmiyorum... filan de. yani düşünsenize, dünyada kobe bryant, jack nicholson gibi insanlar filan yaşıyor. gugukkuşu, köpek dişi gibi filmler filan çekiliyor. hancılar biraz daha şarap ve kadın getiriyor. dünyada böyle şeyler yaşanıyor ve kardeşimle aramda geçen bu diyaloglara bi bakın.


27 Haziran 2012 Çarşamba

yazının sonunda bacanağa atarlandım

bazı kızlarla turşu kurmak istiyorum. gerçekten sadece turşu kurmak. herhangi başka bi anlam yüklemiyorum buna. pazara gidip, turşuluk sebzeler alıp eve gelip bidonlara turşu basmak istiyorum. sirke ve sarımsak kokusu ortama güzel bi hava katsın istiyorum. turşu kurmak iyidir. mesela bak. emir kusturika filmi izleyip de acıkmayan bizden değildir. hatta "Babam İş Gezisinde" filmini izleyip de canı domates turşusu çekmeyen yoktur gibi geliyor bana. bu film yüzünden pazara gidildi, küçük gök domates arandı, çok küçük olmasa da bulundu ve turşusu yapıldı zamanında. domates turşusu gerçekten de harika bişey. hele hele bi insanın filmden görüp de domates turşusu yapması daha güzel bişey. benimle turşu kurmak isteyen kızlarımız varsa bol fotoğraflı bir şekilde cv'nizi ve turşular hakkında düşündüklerinizi bir kaç satır yazarak bana mail yoluyla ulaştırın lütfen. hırka giymeyi ve bisiklet sürmeyi seven kızlarımız tercih sebebidir. hırkanız yoksa hırka kurmumuzca temin edilecektir. bisiklet imkanımız mevcuttur.

annemin odanın bi tarafına çıkarıp attığım bütün giyisilerime görür görmez kirli muamalesi yapıp anında makinaya atması olayı nerden baksan beni en az bi beş yaş yaşlandırmıştır yemin ederim. ha bi de tişörtleri dikine tam ortadan ikiye katlaması olayı var. o zaten hayat enerjisi emen bişey.

sandviç, tost vs. normalde bunlar karnımızı doyurmak için pratik, hızlıca hazırlanan yiyeceklerdir değil mi? ama söz konusu ben olunca bunları hazırlaması pratiklikten çıkıyor. çok uzun sürüyor lan benim bunları yapmam. sanırım eli ağır birisiyim. tabi bu iyimser bir yaklaşım. gerçekci olursak uyuşuk kelimesi tam karşılar ama napayım lan bende böyle bi insanım işte napayım yani üzüleyim mi bunun için. ne münasebet tabi ki de üzülmeyeceğim bunun için. düşmanlarımı sevindirmeyeceğim. aşşalık düşmanlar!

olası gelecekteki olası bacanağa kısa mektup; bak bacanak! şu an 2012'nin haziran ayındayız ve ben seni şimdiden hiç sevmedim. sevdiğimiz kızlar kardeş diye böyle "bacanak" gibi iğrenç bi kelimeyle özetlenen bir ilişkimiz olmak zorunda değil. eğer basketboldan biraz anlıyorsan arada sırada seninle basket oynayabiliriz. anlamıyorsan da olur. hiç değilse topları toplarsın. fifa filan da oynayabiliriz. adam gibi oynayacaksan tabi. neyse işte bacanak. bunun dışında seninle bi muhabbetimiz olsun istemiyorum. biliyorum sana çok gıcık olacağım ve sinirleneceğim. en iyisi kavga filan çıkmasın, başımız ağrımasın. saygılar. bacanağın stickman...


25 Haziran 2012 Pazartesi

back to the future ve bi kaç şey daha




öncelikle yukardaki videoyu izlemenizi rica ediyorum. sonralıkla ise aşağıdaki fotoğraflara bakmanızı. nasıl da bulmuşum ama bu sahnenin çekildiği yeri google'ın sokak görünümü hizmetinden. çok seviyorum bunu yapmayı. bu film 1985 yılında çekildiğine göre 27 yılda pek de bi değişiklik olmamış. bir iki tabela değişmiş. gerçi ağaçlar biraz az büyümüş, belki cinsindendir ama özellikle kaldırımlara dikkat çekmek istiyorum. aynen 27 sene önce nasılsa öyle duruyor. bizde olsa orası 27 yılda 27 defa kazılır tekrar yapılırdı. doymadı lan adamlar kaldırımcılarla birlikte milletin parasını yemeye. dün bi yoldan geçtim, mis gibi kaldırımın üzerini tekrar kaldırımla kaplamışlar. yarım metre yükseklikte kaldırım olmuş. cehennem sizi bekliyor bu işte parmağı olanlar. neyse bırakalım şerefsiz belediyecileri back to the future'a dönenim. işte böyle yani gençler. eğer oralara yolunuz düşerse bi uğrayın derim adres sol üstte yazıyor. hatta bi yerlerden kaykay bulup orda aynı şekilde kayarak bi video veya fotoğraf da çekinirseniz güzel bi hatıra olur. böyle güzel şeyler yapın yani bence. bi yere gidip de orda dümdüz dolaşmayın diye diyorum. alın burdan daha iyi bakın.

bu fotoğraftaki mutsuzluğu bulunuz... neyse uğraşmayın ben söyleyim. aç olarak mutfağa girip yemek ısıtıp yemeyi düşünüyorsunuz ve bu manzarayla karşılaşıyorsunuz. yemek ısıtabilmek için ne kadar çok şeyi çekmem gerektiğini görüyorsunuz. bütün bunları çekmektense açlığı tercih ederek yaşam alanıma geri döndüm.selam dostum. ben üşengeç!

hani bazen televizyonlarda işte bilmem nerenin içme suyu ihtiyacını karşılayan bilmem ne barajında su seviyesi düştü diyor ya. ne yani o insanların içtiği su o gölden mi geliyor. allah aşkına bırakın bu yalanları. biraz bilimin ışığında ilerleyin. açık yerde duran su içilir mi hiç. halkı yanlış yönlendirmeyi bırakın. gözünüzü seveyim bırakın bu ali cengiz oyunlarını.

piyangodan baya bi para çıksa bana. sonra o paranın tümüyle elektronik eşya işine girsem. yeni bi marka yaratıp piyasaya girsem. sinsi gibi sadece maliyetine, üstüne kâr koymadan süper uygun fiyatlara satsam ürünleri. böylece diğer firmaları batırıp pazarın tamamını ele geçirsem. sonra tam %200 %300 %400 zam yapıp ürünleri insanlara köseceğim gün tüm insanlar elektronik ürünlerden sıkılsalar. hepsi kendilerine elektronik ürünlerin hiç kullanılmadığı hobiler filan seçseler. tamamen doğal, radyasyon yayan her türlü elektronik eşyadan uzak bi hayat tarzı benimseseler. organiktir falandır filandır bi olaylara girseler. tüm paraları oraya yatırsalar. herkes bi daha tek bir elektronik ürün bile almamaya yemin etse. sonra dımdızlak kalsam öyle. tüm planlarım suya düşse. 100 000 tane iphone, 50 000 tane 3Dlcd televizyon, 20 000 laptop, 10 000 ps3 sahibi ama mutsuz biri olsam.

bi işyerim olsa. bi ton borca girsem. ödeyemesem. sonra icra gelse. dükkanda ne var ne yok alıp götürseler. ulan desem, bu iş de burda biter bana da ceketimi alıp gitmek kaldı artık... desem. ama o üzüntüyle unutup, ceketimi almadan çıksam dükkandan. hava da soğuk olsa. ceketimi almadığım için üşütsem dışarda. hasta olsam. hastaneler de tedavi etmese beni parasız olduğum için. rezil olup gitsem sokaklarda. dükkana gidip ceketi geri istemeyi de bi türlü akıl edemesem.

17 Haziran 2012 Pazar

sıcaktan eriyen kelimeler

sanırım ben 27 yaşına geldiğimde öleceğim lan. öyle hissediyorum. eğer öyle bişey olursa annem bunu kabul etmez. 26 diye ısrar eder durur. doğduğunda bir yaşında mı oluyorsun sanki? diye çıkışır. annem bana hep böyle yapmıştır. asla benim gerçek yaşımı kabul etmez. illaki bir yaş küçük söyler. neden böyle yapar anlayabilmiş değilim. kadın anam.
ismim asaf savaş akat olsaydı dünyanın canına okurmuşum gibime geliyor. ama ismi bir çırpıda söyleyebilmek lazım ve isme bakarsanız bu oldukça zor bir eylem. aman lan boşver. napıcam sanki dünyanın canına okuyup. okuyan okuyor zaten. iyki bu isimde değilim diye şükredesim geldi şu an. benim adım bu olsa hep şaşırırdım adın ne? diye sorduklarında. asaf savaş akat diyeceğime şöle şeyler derdim muhtemelen; fasat yavaş tokat... asak kalas fakat... afat falaş kanat... pasif salaş makat... allahım sana şükürler olsun ki ismim asaf savaş akat değil. allah anamdan babamdan razı olsun.

sanırım eski bir yay-çep fanatik izleyicisi olarak uyduda bulduğum 3 yeni tarım kanalını izleyerek geçireceğim bu yazı. yay-çep ne panpa? derseniz eğer, yay-çep; yaygın çiftçi eğitim projesi demektir arkadaşlar. eskiden trt3'de çıkardı. tarım ve hayvancılıkla ilgili çok yararlı bilgiler öğrenebileceğiniz şahane bir program. ben bu işlere öyle meraklıyım ki keşke ziraat mı okusaydım lan diye düşünüyorum bazen. tarlanın ekim öncesi düzleştirilmesi çalışmaları, gübreleme, ekim öncesi tarla sürümü, sulama, sığır yetiştiriciliği, koyunculuk ve keçicilik, bağcılıkta verim arttırıcı çalışmalar, zararlılarla mücadele, kümes tavukçuluğu... bu ve benzeri alanlar benim ilgi alanlarım. öyle işte. sözlerime yay-çep'in jenerik şarksıyla veda ediyorum. yayçepleeeeee ileriyeee hep ileriyee! tarımdaaa geleceğeee yayçepleeee! işte yayçep sizlerle, haydi koşuuun dıtdırıııı dırııı... yaaayçep yayçep!

8 Haziran 2012 Cuma

şadap! şadap! maria sharapovaaaa!

tenisle olan alakam arasıra televizyondaki maçları izlemem, yedi yaşındayken mahalledeki bi abimizin o evden bişey alıp gelene kadar raketini tutmam ve giriş kapısında "üye olmayan giremez" yazan konya tenis ve dağcılık kulübünün staddaki kortlarının arkasına gidip bmx bisikletimin üzerinde orda antreman ve maç yapan insanları (nasıl oldu da üye oldular ve girdiler? halbuki üye olmayan giremez yazıyor, acaba üye olmayanlar ama üye olmak isteyenler girebiliyor mu? çok büyük bir mantık hatası! bu işte bi tuhaflık var... düşünceleriyle) tel örgülerin ardından izlememden öte gitmez fakat maria sharapova ile maç yapsam onu yenebileceğimi düşünüyorum. bunu bana düşündüren ne bilmiyorum ama öyle hissediyorum. cidden bak. her türlü zeminde maria'yı gömerim ben. çok ciddiyim bu konuda. ayarlayın bi maç görelim sonucu.

6 Haziran 2012 Çarşamba

şuursuz kelimeler

ufak bir zaman kayması: sabah erken kalkıp, hayata karışıp, çeşitli atraksiyonlara girmeye alışkın olmadığım için, bunları yaptığım günlerin akşamlarında hatta akşamüstlerinde bile sabah yaptığım şeyleri sanki dün yapmışım gibi hissediyorum. hayat ne garip. hayat ne güzel ve hayat ne acı, ızdırap dolu.

bazen böyle 10-12 kardeş filan olan insanlar görüyorum ve şaşırıyorum. benim 10-12 tane kardeşim olsa unuturdum lan bi kaç tanesini. isimlerini karıştırırdım filan. olurdu yani böyle şeyler.

adam yerine konulmamanın binbir çeşidini gördüm, eminim binbir çeşidi daha vardır. gerçi kurnazlık yapıp bu durumu lehime çevirmeyi de öğrendim biraz ama yine de adam yerine konulmak daha iyidir diye düşünüyorum.

bazı tv programlarının sonunda akan yazılarda ulaştırmayı kimin yaptığını iyi ki yazıyorlar lan. çünkü ben çok merak ediyorum ulaştırmayı kimin yaptığını. eğer öğrenemezsem deliye dönüyorum. saolun.

haber spikerleri ve haberleri seslendirenler normal günlük hayatlarında da o şekilde mi konuşuyorlar acaba. saçma sapan vurgulamalar. garip bitirişler. eğer öyleyse vay onların ailelerine vah onların dostlarına...

3 Haziran 2012 Pazar

nağber cınımm

bazenleri; insan doğduğu evden asla kopmamalı, çocukluğunu geçirdiği evden, yerden ayrılmamalı diye düşünüyorum ama bazenleri de başka başka evlere taşınsak keşke diyorum. pek çok eve ruhumuz sinse, yaşadıklarımız sinse. değişik evlerin önünden, değişik mahallelerden, sokaklardan geçerken duygulansak diyorum. başka başka yerlerde, başka başka anılarımız olsa keşke diyorum ama sonra tekrar çocukluk evine düşüyor aklım. çocukluk evi bi başka ya. aslında çok zengin olcaksın. eski evlerin olduğu gibi duracak herşeyiyle. 7-8 yıla bir ev değiştireceksin. sonra istediğin zaman eski evlerine gidip tarifi imkansız duygular yaşayacaksın. bu fikrimi bi zengin duyarsa hemen yapar yalnız çünkü şahane bi fikir. gerçi o evlerin de değişik değişik zamanları var. ulan bazen hayalgücümün sınırtanımazlığı ve ayrıntıcılığı beni korkutuyor. şu an daha neler neler geldi benim aklıma.

bugs bunny benim en sevdiğim çizgi film kahramanı. bazen televizyonda şimdiki çizgi filmlere denk geliyorum da. ne biçim çizgi filmler lan onlar öyle. ne komik, ne iyi çizimli, ne bir bok oluyor. bugs bunny ve o tayfa harikaydı. türkçe seslendirmeler de öyle. bizim izlediğimiz o çizgi filmleri yapan rahmetli chuck jones abimizin bi videosuna rastladım geçenlerde ve bunu çizdim. 
sonra da kendimden bişeyler eklemem gerektiğini düşündüm.
buraların en büyüğü o bir başka bugs bunny bugs bunny çok yaşa!!!

şehirler arası yolculuklar yaparken, değişik yerleşim yerlerinden geçerken çok ilginç şeyler görebiliyor  insan. bi mahallenin köşesine konulmuş çarpışan araba yeri mesela. sadece çarpışan araba yeri. mesela sizin mahallenin bi köşesinde lunaparklarda olan o çarpışan arabalar yeri olduğunu düşün sadece. bence çok garip. bunu nerede gördüğümü tam olarak hatırlamıyorum. uşak civarlarında bi yerdeydi galiba. ben ki çok nadir şehirler arası ulaşım yapan biri olarak böyle garipliklerle karşılaşıyorsam bunu çokça yapanlar kimbilir neler görmüşlerdir.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

kardeşler anonim şirketi

kardeşimle konuşurken yaptığımız telaffuz hatalarına çok gülüyoruz ve nedendir bilinmez mehmet ali birand kadar olmasa da sık sık telaffuz hatası yapıyoruz. o ufacık bi telaffuz hatası ağzımızdan çıktığı an karşı tarafın bunu asla affetmeyeceğinin, ölümüne dalga geçip güleceğinin ağır baskısı bir saniye içinde çöküveriyor bünyeye. ama insan kendisi de gülüyor sonra fakat şöyle bi içten içe de gülme lan yavşak! tepkisi ve ufak bi sinir de oluşuyor.

ben yine daha hoşgörülüyüm ama bu piç en ufak bi hatayı bile affetmiyor, kulaktan kaçırmıyor. bazen o telaffuz hatasında hemen söylemiyor bunu. oh lan diyorum içimden. yakalayamadı, duymadı veya ciddi bir konu anlattığım için hoşgördü diye ufak mutluluklar yaşıyorum kendi içimde ama o öyle kurnaz ki! konuşmamı bitirmemi sabırla bekliyor çünkü konuşma ne kadar sürerse o kadar ağır bir darbe olacak bu benim için. lafımı bitirdiğimde bi kaç saniye donuk bi ifade ile bekledikten sonra yapıştırıyor hatalı telaffuz ettiğim kelimeyi suratıma. bazen ben de aynısını ona yapmıyor değilim bunu itiraf edeyim. çoğu zaman beraber kopuyoruz ama bazen de sinirlenip lan siktir sana bişey anlatılmaz olum! diyip uzaklaşıyoruz. ehehe. bence biz kardeşimle filmlerdeki, kitaplardaki sıradışı süper kardeşler gibiyiz lan. prison break'den lincoln-michael gibi. bi behzat-şevket, bi david-jasper caine, bi ryan-cyril o'reily, bi raymond-charlie babbitt gibi. maaşallah diyin.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

geldi yine tipini siktiğim

bazı insanları hiç tanımadığım halde direkt olarak tiplerine çok uyuz oluyorum. böyle bi gıcık kapıyorum, sinir oluyorum onlara. ne uyuz tipin var amınakoyim. hiç sevmiyorum seni. iticilik akıyor her tarafından. gördüğüm an böyle o uyuz tipini yumruklayasım geliyor. bi defol git lan. belki benim için de böyle düşünen insanlar vardır. kesin vardır bence. hee... kurban ol sen bana pis köpek.

mutsuzluk: komik bir video, fotoğraf veya karikatür gösterdiğiniz kişinin kopması gereken yerde mal mal, öküz gibi bakıp da çok alakasız saçma sapan bi noktaya katıla katıla veya çok hafif gülmesi. bi de üstüne, komikmiş... yada aha ahaha koptum ya!.. demesi. hiç bişey demiyorum böyle durumlarda. çaresizce susup hayatıma devam ediyorum ve bir daha ona bu tarz bişey göstermeme kararı alıyorum.

insanlarla konuşurken onların dişlerine delicesine bakmaktan alamıyorum kendimi. tamamen dişlerine odaklanmış, adeta hipnoz olmuş bir şekilde bakarak dinliyorum onları. ne yaparsam yapayım alamıyorum gözlerimi onların dişlerinden. büyülenmiş bir şekilde bakıyorum. dişler... dişler çok acayip.
çoook uzun zamandır yarın yapmak istediğim ve neşeyle, keyifle, şevkle yapabileceğim bişey olduğunun sevinciyle girmedim yatağa. hep yarın bişey yapmayacak olarak veya yarın hiç istemediğim bir veya bir çok şeyi yapacak olarak girdim. aslında yarın illa da istediğim bişeyi yapayım demiyorum ben. hatta yarın birşey yapmayacak olmak bana huzur bile veriyor. (hatta bazen yarınım bile olmuyor. arada bazı yarınların kaynadığı çok oluyor mesela. iki-üç hafta yarınsız yaşadığım dönemler bile oluyor. bundan da pek şikayetçi değilim. iyi bile oluyor yarınsız yaşamak) fakat yarın o istemediğin bir veya çok daha fazla şeyi yapacak olmak varya o! o işte insana uyku bile uyutmuyor. yarın herhangi bişey yapmayacak olacak duruma gelene kadar aldığı her nefeste acı, sıkıntı, ızdırap çekiyor insan. şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

8 Mayıs 2012 Salı

potanın perileri

lisede bi kere okulun kız basketbol takımının maçını izlemeye gitmiştik arkadaşla beraber. bunlar 70 sayı fark yediler. gülmekten zor izledik. öyle şeyler oluyodu ki ben bi ara gülmekten kasıklarım patlayacak sandım. kızın teki şut atıyo mesela, karşı takımdan biri girmez ooo! diye bağırıyo, basket oluyo ve şutu atan kız, o kıza dönüp ahhhh götüne girdi! şeklinde hareket çekiyor. öyle bir maç. potaları karıştırıp kendi potasına şut atan bi kız bile vardı. gizeeeem orası bizim potaaa! diye bağırarak uyarmıştı arkadaşı. bi pozisyon önce yüzüne top gelmişti kızın. artık kafası nasıl döndüyse. bu 70 sayı farkın nasıl oluştuğunu anlayabilmişinizdir herhalde. neyse işte bi gün arkadaşla tenefüste okulun bahçesinde dolaşıyoruz. takımdan iki kız karşıdan geliyolar. ellerinde de çay var. kantinden çay almışlar çay içerek geliyolar. içerek geliyolar çay. geliyorlar çay içerek. neyse işte kızın biri bizden uzun, diğeri bizim yarımız kadar filan. böyle acayip bi boy dağılımı vardı takımda. arkadaşım tam o kızlar bizim yanımızdan geçerken onların duyabileceği bir ses tonuyla, bizim okul takımı 70 sayı fark yemiş yeaa duydun mu? dedi bana. sonra o uzun boylu kız elindeki çayı yere fırlatıp bize bi girişti abi. ahdsasdaas!!! şaka şaka girişmedi de arkadaşın o lafı biter bitmez aynen şöyle dedi; bana bak şu çayı senin tependen aşağı dökerim sonra da ağzına sıçarım! ben gülerek olay yerinden uzaklaştım. o kızın o bardağı kaldırıp ağız dolusu küfrü basması hala tüm ayrıntılarıyla bir fotoğraf hatta bir gif şeklinde beynimde kayıtlı duruyor hiç de unutmam, unutamam.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

kötülük üzerine kısa bir yazı

bazı insanlar o kadar kötüdürler ki bizden daha iyi bilirler bize ne kadar kötülük yaptıklarını. öyle bi kötülük yaparlar ki sana anlayamazsın bile yada çok az bir kısmını anlayabilirsin belki. bizim aklımız almaz o kadar kötülüğü. uzun zaman sonra yavaş yavaş, kısım kısım anlarsın nasıl bi kötülüğe uğradığını. nefesin kesilir o an. o zamanlardaki kendine üzülürsün. ve şimdiki kendine üzülürsün. bir kötülükle üç kere zarar verir sana. belki daha da verecektir ilerleyen zamanlarda. bak dört oldu bile. zamanla, yavaş yavaş anlayacaksın sana nasıl bi kötülük yaptığını.

30 Nisan 2012 Pazartesi

babaannenizin altın dişleri

selam. yine hayata dair bir tespitimle karşınıza geldim. sanırım babaannesinin altın dişi olan insanları sevmiyorum ben. yani eğer bir kaç tane daha sevmediğim insanın babaannesinin altın dişleri olduğunu görürsem bu tezimi onaylayacağım. ve kusura bakma ama eğer babaannenin altın dişleri varsa kim olursan ol seni de pek sevmeyebilirim sayın insan. aslında insanlara senin babaannenin altın dişlerini sikeyim! diye küfredesim geliyor ama ayıbolur diye de ufak bir endişe duyuyorum. o yüzden etmiyorum bu küfrü.

küçükken okuldan eve geldiğimde bazen evin oturma düzeni, koltuklar falan filan yer değiştirmiş olurdu. eve bambaşka bi hava gelmiş gibi hissederdim. bu beni çok heycanlandırır ve mutlu ederdi. bir hafta kadar sürerdi bu mutluluk hali. sonra alışırdım.

insanların nasıl anne baba olabildiklerini aklım almıyor lan. buna nasıl cesaret edebiliyorsunuz. bu acımasız dünyaya yavrunuzu nasıl bırakabiliyorsunuz. dün sabahtan akşama kadar dilime şu şarkı bi şekilde takıldı ve sürekli söyledim; aşkta kural tanımam sevdiğim sensin onu bunu anlamam sen benimsin. tüm gün bunu söyledim durdum. bazen içimden bazen de düşük sesle dışımdan. nasıl bi gün olduğunu tahmin edebilir misiniz. bunu şaka amaçlı filan söylemiyorum bakın gerçekten. ben çocuğumun böyle şeyler yaşamasını istemiyorum. o yüzden evlensem bile çocuk olayına girmeyeceğim. hem zaten çocuk çok riskli bi yatırım.

overlokçu kadın yine çıkmış sokaklara. onun sesiyle uyandım geçen gün. bi 15-20 yıl sonra 2010'ları konuşurken; -ya abi hatırladın mı şey vardı, overlok makinesi ayağınıza geldi diye dolaşırlardı sokaklarda. -ahaha evet ya 2010'lar çok acayipti... acaba bu iş modelini hangi zeki insan geliştirdi lan. ne olduda aklına bu geldi. ulan dur ben bi seyyar overlok sistemi kurayım da parayı kırayım diye. bi de hanımların dikkatine diyor. neden lan sadece hanımların dikkatine. beyfendilerin dikkatine neden değil? ben yalnız yaşıyor olamaz mıyım? veya bekar evi olamaz mı? halımın yolluğumun kenarına overlok çektirmeye meraklı bi beyfendi olamaz mıyım? tabi ki olmam lan. manyak mıyım. afferin o yüzden hanımların dikkatine iyi bir giriş cümlesi olmuş. pazarlama stratejiniz güzel. (pazarlama stratejisi?) (halkla ilişkiler ve tanıtım terk!)



25 Nisan 2012 Çarşamba

çay bazen de hararet yapar bünyede

ingiltere prensesine mektup yazsam. sayın prenses bi akşamüstü sizi beş çayına bekliyorum. buyrun gelin... desem. prenses de kabul etse. atlasa gelse buraya. ben de gitsem mutfağa prenses oturma odasında otururken. çayı koysam. sonra içeri gelsem türk çayını övsem. türk çayı şöyledir türk çayı böyledir desem. sizin çaylarınız da çay mı yahu diye şakayla karışık laf soksam. beklesek beklesek ben çayı getirsem. sonra bi döksem çayı ama çay akmasa bardağa. sadece sıcak su aksa. prensesin gelmesi dolayısıyla heycana kapılıp demliğe çay koymayı unutmuş olsam. rezil olsam prensese. ülke ilişkileri çıkmaza girse filan. prensesin korumaları beni tartaklasa, itse kaksa. gücünüz bize mi yetiyor lan ingiliz piçleri diye çıkışsam onlara. sonra bir güzel dövüp gitseler beni. pişman olsam çağırdığıma, demlik kere, mektup kere, krallık kere sikeyim seni diye küfretsem koca prensesin arkasından.

19 Nisan 2012 Perşembe

bir zamanlar solak olmaya çalışmıştım

sıradan, dikkat çekmeyen, kendi halinde ve sağlak bir çocuktum ben. yemeğimi sağ elimle yiyor, oyuncaklarımı sağ elimle oynuyordum. fakat etrafımda solak çocuklar vardı. anneler ve babalar hep onların solaklığı hakkında konuşuyorlardı. benim sağlaklığım dikkati çeken bir şey değildi. bir sağlak olarak fiskos masası kadar bile ilgi çekmiyordum. o solak çocuklar ise solaklıklarıyla ortamın kralıydılar. o çocukların anneleri babaları; bir türlü sağ elle yemeye alıştıramıyoruz... ah bu çocuğun solaklığı... gibi cümleler kuruyorlar ve bir zamanlar solak olan fakat sonra bir şekilde sağlaklaştırılmış çocukların anne babalarından; ahh ahh bizim ki de solaktı, zar zor sağlak yaptık. neler çektik sağlak yapana kadar... gibi cümleler duyuyorlar, tavsiyeler alıyorlardı. artık iyice sinirlenmiştim ve bir sabah solak olmaya karar verdim. solak olmaya karar verdiğim yetmezmiş gibi bir de sağlaklığa geçmeye çalışan ama beceremeyen bi solak insan kimliğine de bürünmüştüm. önce hiç kimse yokken sol elimle oyuncaklarımı oynamaya çalıştım. oldukça zordu ama başarabileceğimi düşünüyordum. kalemi sol elimle kullanmaya çalıştım. bu imkansız gibi bişeydi. benim gibi resme eli yatkın bi çocuğun solak numarası yapıyor olduğunu hemen belli ederdi. o yüzden solaklığım sırasında kalemi kağıdı bi kenara bıraktım. o sabah kahvaltıda sol elimi kullanmaya karar verdim. bizimkiler ilk başta anlayamadılar. sonra; oğlum sağ elinle yesene... filan dediler. napıyım ya solağım ben. bakın kullanamıyorum ki sağ elimi... dedim. sağ elimle tuttuğum çatalla zeytin almaya çalıştım sanki çok zorlanırmışcasına. ve utanmadan çatalı düşürdüm. kendimi çok havalı hissediyordum. solaklık gerçekten mükemmeldi ve çok havalıydı. mükemmel bir solaktım ben. dışarıda arkadaşlarımla sporcu kartı oynarken ve bilya oynarken sol elimi kullanıyordum. özellikle bilya oynarken çok zorlanıyordum ama olsun, solaklık bambaşkaydı. diğer çocukların umrunda bile değildi solak olmam, farketmemişlerdi bile ama olsun. solaktım ben! zar zor sağlaklığa alıştırıldım. neler çektim neler sağlak olana kadar. solaklıktan sağlaklığa geçmeyi başarmış süper bi insanım ben. evet süperim!

8 Nisan 2012 Pazar

uyumlu altyazım içimde

insanların bana asla olumlu, talepsiz bir yaklaşımı olmuyor lan. sürekli bi istek, olumsuzluk veya emrivaki ile yaklaşım oluyor. bi kere de iyi bişey deyin lan. bişey sunun. pozitif bişey olsun. bana faydası olan, benim sevdiğim, beni mutlu edecek bişeyle gelin lan. sadece bi kere bile olsa yapın bunu. screw you guys! I'm going home!

yan apartman hep daha iyidir dedim dedim inanmadınız noldu? 6 yan apartmanın bahçesine pota koymuşlar lan. bi 10-20 apartman daha yan tarafa gitsek ve de uslu bir çocuk olsak demek ki staples center'ı bile görebiliriz.

bişey dinlemediğim halde kulağımda takılı kalan kulaklıkları ben bişey dinlemeyi bıraktığım an çıkaracak ama tekrar dinleyesim geldiği zaman da hemen takacak birine yani bir kulaklıkçıbaşına ihtiyacım var. başvurular şahsen yapılacaktır.

yıl 2012 fakat bazı insanlar hâlâ "oraya kamyon gelecek" yalanına inanmamızı bekliyor. üstelik bunu zekice bir yalan sanıyorlar ciddi ciddi. en çok da bu sinir ediyor beni. ulan şeytan diyor al bir kamyon, göster şunlara günlerini. aslında şeytan demiyor. bizzat ben kendim diyorum. kamyonu alıp gideceksin. bakalım o zaman da diyebiliyorlar mı oraya kamyon gelecek diye. eğer derlerse onlara bi çift lafım var. işte geldi! zaten kamyon sürmeye merakı olan biriyim. (kamyon da ne tuhaf kelimeymiş lan, çok söyleyince bi tuhaflık oluyor)

saat gece 4-5 gibiydi. trt belgesel kanalıydı sanırım, unutulan çocuk oyunları veya ona benzer isimde bir belgesel izliyorduk. 8-10 tane çocuk bi oyun oynuyorlardı. (yazının bu kısmına kadar yine belirsizliğimi korudum) kamera çocuklardan birini çekti. elimi televizyona yöneltip kardeşime bakarak, -aha lan bu çocuğun adı kesin atakan'dır!.. dedim. kardeşim gülmekten sessizce geriye doğru düştü. oturduğu kanepeden düşeyazdı. bu sessiz ve yere doğru düşüşlü gülüş kopmanın da ötesinde bişeydir bizim aramızda. bişey o kadar komikli ama o kadar aşırı komiklidir ki bazen, yüzünüz normal bir gülme şekli alır ama hiç bir ses çıkaramazsınız, vucudunuz kasılır, bir saniye içinde kıpkırmızı olursunuz, konumunuza göre yer çekiminin etkisinde bi yöne yığılırsınız. kardeşimle atakan konusunda hemfikir olduğumuz aşikardı. zira çocuk da aşırı bir atakan tipi vardı. ben ki atakan olan bir çocuğu 100 metreden tanıyabilecek donanımda biriyim. atakan'ları da pek sevmem. onu da söylemeden geçemeyeceğim.

4 Nisan 2012 Çarşamba

nükleer başlıklı yazı

ilkokulda kaplığa "gapçak veya gapçık" diyen çocuk ile kabana - monta "gocuk" diyen çocuk aynı çocuktur. bunun bilinciyle hayatımıza devam edelim arkadaşlar. teşekkürler.

bugün böreğe pudra şekeri atarak yiyen insanlar olduğunu öğrendim ve baya bi afalladım. sen ne karaktersiz bir insansın ki güzide bir gıdamız olan, bizi besleyen o yüce nimetimize pudra şekeri filan dökersin. börek dediğin tuzlu besinlerimiz katagorisinde bi gıdamızdır. tutup da bunun üstüne pudra şekeri dökmenin bi anlamı yoktur. bu insanlığa sığmayan bi davranıştır. mercimek çorbasına pudra şekeri döküp yemek kadar saçma sapan bi harekettir bence. bunu bi daha yapma. ayrıca ıspanaklı börek de yapmayın. hadi böreğini yaptınız diyelim, ıspanaklı doğum günü pastası yapan var lan. bence yapmayın! insan gibi söylüyorum bak yapmayın!

toplu taşıma araçlarında "-lütfen arkaya doğru ilerleyelim" lafını duyduğum anda ilk harekete geçen kişi hep ben olurum ve bunu yaparken etkili bakışlarla ve etrafa yaydığım elektrikle diğer insanları da arka tarafa ilerlemeleri yönünde tetiklerim. adeta bir empat kesilirim (empati'yi okuduk herıld yane) ve ayakta duran tüm insanların, eğer arka tarafa ilerlemezlerse ne kadar pis, ne kadar mundar ve cünüp olacakları, hatta -sen de insan mısın be! denilecekleri korkusuyla sarıp sarmalarım. böylece toplumsal duyarlılığı en üst seviyeye çekerek, ülkemizin şehiriçi ulaşım sorunlarına faydalı olabilecek etkili çözümler üreten örnek bir vatandaş kıvamına erişmiş olurum. ne mutlu türk'üm diyene! iyi dersler sevgili arkadaşlar!.. saaoool!..

30 Mart 2012 Cuma

angaranın dağları büklüm büklüm yolları

daha geçen gün gif bir kıza aşık olmuşken bu da yetmiyormuş gibi sormayın başıma bi de ne geldi. gerçekten çok elim ve vahim bir olay. sormayın diyorum ya lan! ne soruyosunuz! neyse hadi anlatayım bari bu vahim olayı. her erkeğin porno filmde görüp aşık olduğu en az bir kız vardır ve bu durum insanın üzerinde acayip etkiler, tarifi zor duygular ve kafa karışıklığı bırakır. ama bahsedeceğim şey bu değil. bahsedeceğim şey pavyonda gördüğüm bir kıza aşık olmak. pavyonda bir takım adamlarla oynayan bir kıza aşık olmak. hem de ne oynamak! sadece oynamayla kalsa yine iyi. bi de terbiyesiz bi kız ki sormayın gitsin. o hareketler, o laflar filan... aslında bu da iyi. terbiyesiz kızları severim. hatta bu kız çok terbiyesiz lan. aşırı terbiyesiz bişey. terbiyesiz, ağzı bozuk, enerjik, kıvrak, kışkırtıcı bakışlı, kuvvetli şimşek gibi reflekslere ve bir o kadar da gelişmiş ritim duygusuna sahip bu kız. tüm bunlar da çok çekici ve tahrik edici. ama benim yarim olacaksa öyle herkesin içinde terbiyesizlik yapmayı bırakacak. sadece yalnız kaldığımız zamanlarda bana yapacak. hem de terbiyesizliğin en alasını. ya değilse olmaz. nasıl bi terbiyesizlikten bahsettiğimi anladığınızı umuyorum. her ne kadar içimde bir detroitli dalyan zenci, bi los angeles taraftarı, bir sokak gangstası, çılgın bir sokak basketbolcusu, los angeles çılgın partilerinin has adamı ve benzeri kişilikler barındırsam da sonuçta efendi bi insanım. tam bir konya beyfendisiyim. oy nerden tutuldum bu sevdaya. nerden tutuldum o terbiyesiz cilveli yare. nnııııkacaksın o pavyondan! nevinin nhanımı nbenim karımolacaksın. haaa... terbiyesizliğin, cilveliğin en alasını da bana yapacaksın. tamam mı yavrum. bugün gelip babandan nistiyiciğim seni.

28 Mart 2012 Çarşamba

şansımı sikeyim! hatta buyrun siz de sikin

geçen gün uyanmışım, hava nasıl güzel. insanlar aileleriyle yürüyüşe çıkmışlar mutlu mutlu. kahvaltı yapayım dedim. börek varmış. bi tabağa biraz börek koyup balkona çıktım. çayımı da aldım. yıllar sonra ilk defa balkonda kahvaltı yapacaktım. yolda trafik çevirmesi yapıp ceza kesip araba çektiren trafik polislerini ve diğer insanları izleyerek güzelce böreğimi yiyim dedim. yedim de. çayımı da içtim güzelce. böreğim bitti. çayım biraz kaldı. onu da üstüne içeyim de midem bayram etsin dedim. demez olaydım. o son yudumda gördüm ki bardağımda bir böcek var. orospu çocuğu bir böcek var! be amını ırzını siktiğimin böceği! dünyada milyonlarca kilometrekare alan varken sen geliyorsun benim 7 cm çapındaki bardağımın içine giriyorsun. senin ben feriştahını sikeyim böcek!

hamurlu tatlıları seven biri değilimdir. yemem bile. ama geçen gün canım bi revani çekti. anne dedim. bi revani dedim, yapsana dedim. tamam dedi kadın anam. ertesi gün bi yoğunluk oldu yapılamadı revani. olsun dedim. sorun değil acelesi olan bişey değil. bugün yapılacaktı revani tatlısı ama tahmin edin ne oldu? fırın bozuldu. o çeteresini siktiğimin fırını bozuldu. 23 yıldır yaldır yaldır çalışan fırın, hayatımda ilk kez bi tatlı istediğim zaman bozuldu.

26 Mart 2012 Pazartesi

gif kıza aşık oldum

verified profile
şu doğrulanmış twitter hesapları nasıl oluyor anlamıyorum. twitterdan bi görevli gelip kişinin o kişi olduğuna dair dna testi filan mı yapıyor. yoksa kişi twitter ilçe kaymakamlıklarına veya genel müdürlüklere gerekli belgelerle (ikametgah ilmuhaberi, tapu sicil kaydı, adliyeden temiz kağıdı, 2 avatar fotoğrafı, nufus cüzdanı arkalı önlü fotokopisi, twitter banka hesabına yatırılmış ücretin dekontu ve son mezun olunan okulun diploması) şahsen başvurup, bizzat orda da kullanıcı adı ve şifresiyle girip bir tweet yazarak -ahanda bakın hacı, belgeler burda, aha şinci tweet de attım. vallaha da bu benim. onaynayın beni. nickimin yanına o mavili onay işaretini de koyun... mu diyor. nasıl oluyor amına koyim ya.

dil
eskiden bi ortamda birine şaka yollu bi gönderme veya şaka yollu bi laf sokmaca gibisinden bişey yapınca yaptığı kişinin görmeyeceği ama ortamdaki diğer insanların özellikle göreceği şekilde dilini aniden dışarı çıkarıp çeken insanlar vardı. hani bu şakadır... bakın nasılda sinirlendiriyorum gerizekalıyı... der gibisinden. ha işte ben onların hepsini öldürdüm ama olur ya bir iki tane kaçmıştır falan. size denk gelirse bi zahmet öldürüverin. yada tam dilini çıkardığı an alttan çenesine bi yumruk vurun o dili kopsun.

eziksin
bence dünyanın en ezik insanı bi yerde yeni olduğunu birilerine anlatmaya çalışan insandır. şey ben burda yeniyim de, ben başlayalı daha bi kaç gün oldu, ben dün başlamıştım da... eziiiiiik! EZİİİİİİİİK SENİİİİ!!!

çözünürlük terk
her türlü videonun düşük çözünürlüklü hallerini izlemeye meraklı, bu uğurda ekstra çaba harcayan insanları anlamıyorum. adam 2 saatlik filmi 300 mb izlemeye razı. ulan hiç mi görsel zevkin yok senin ayı. neyse lan ne halin varsa gör hayvan. yakında internet de bitecek zaten.

bunu yapmayın
siz siz olun benim yanımda yaptığınız bi şakanın bitiminde ehehe şaka yapıyorum yaa ehehe, mahsus dedim yaa veya takılıyorum demeyin. çünkü aniden tam sol yanağınıza bi tane yumruk atarım. ve şundan emin olun, o yumruk çok çılgınca bi yumruk olur.


işte o gif kız. gif olduğun kadar da tatlısın bebeğim. bir gün amerikaya gelirsem seni bulacağım gif kız. gif canını senin.

23 Mart 2012 Cuma

ben o ortamların insanı değilim

tahta dondurma çubuklarından ev yapma hayalim 9 yaşından beri devam ediyor. her yaz yediğim her dondurma çubuğuna bakıp, şunları biriktirsem ne güzel tahta bi ev yapabilirim bundan diyorum kendi kendime. sonra yeterli miktarda tahtaya ulaşmamın zor olacağını düşünüp atıyorum onları. keşke onları toptan alabileceğim bi yeri biliyor olsam. dondurmacı tanıdığı olan filan varsa bana o çubukları nerden bulabileceğimi söyleyebilir mi?!!

bir kaç tane daha çirkin kulaklı ama iyi insanla karşılaşırsam, iyi insanların biçimsiz kulakları vardır diye ortaya bi laf atmak istiyorum. zamanla atasözüne dönüşür dönüşmez orasını bilemem. dur hele, bi kaç tane daha iyi ve çirkin kulaklı insan çıksın da karşıma, o zaman ben ne diyeceğimi iyi bilirim.

geçen gün bisikletle bi yerden gelirken daha önceden bir kaç kez rüyamda gördüğüm bi alanın içinde buluverdim kendimi. çok şaşırdım. oha lan rüyamda gördüğüm yer! dedim. halbuki daha önce ordan hiç geçmemiştim. eminim bundan. çok heycanlı oldu tabi bu olay. güzel oldu.

biri bana limonata yapsa da içsem keşke. ama yapacak kişinin de limonata gibi bi canlı olması lazım. bilmem anlatabildim mi? niye bilmeyecekmişim lan. bal gibi de bilirim. bence anlatabildim. ha siz anlamadıysanız. o sizin öküzlüğünüz. dikkat ederseniz "kusura bakmayın ama" da demedim. kusura baksanız nolur allahaşkına. istediğiniz kadar bakın kusura.

dünyada çeşitli nedenlerden ötürü tartışmış, kötü şeyler yaşamış, kırılmış olduğumuz insanlarla cennette bütün bunların hiç biri olmamışcasına gülümseyerek pikniğe gitmek istiyorum. aslında bunu dünyada da yapabiliriz amma lakin yapamayadabiliriz gibime geliyor.

17 Mart 2012 Cumartesi

saatlerimizi ayarlayalım

hepimizin evinde saatler vardır. normaldir bu. sonuçta saate bakan insanlarız. bu saatler kendi kendilerine bazen geri kalır, bazen de durur. bunlar olabilir. saattir sonuçta ama bizde öyle bir saat var ki.. allahın cezası mıdır nedir... saat ileri gidiyor yav. 7-8 dakika ileri gidiyor. düzeltiyoruz yine gidiyor. bu saati kim yaptıysa zaman kavramıyla ilgili ciddi sorunları var veya belki de zamanı bizden hızlı yaşıyor?! ama dur lan! şu an aklıma çok korkutucu bişey geldi. belki o saatin durduğu yerde değişik bir boyut, hava veya manyetik alan filan gibi bişeyler olabilir!.. odanın kuytu bi köşesinde duruyor. oha... oha şu an baya tırstım ben.

15 Mart 2012 Perşembe

10 Mart 2012 Cumartesi

beterin beterine ne kadar kaldı?

bana araba çarptı, havada taklalar atarak fırlayıp yere yapıştım ama ölmedim. kalkıp yürüyüp gittim. coşkuyla akan dereye düştüm, baya bi sürüklendim sularda, debelendim ama ölmedim. defalarca bisikletten feci şekilde düştüm ölmedim. bu kadar yaşatma ısrarına vardır bi bildiği diyebiliyorum sadece. başka bişi diyemiyorum. çünkü böyle şeyler olup da yaşayınca insan, güzel bişiler olması gerekir gibime geliyor. güzel bişiler olmasını geçtim normal bişiler olsun. o da olmuyor. normal bişileri geçtim. kötü şeyler olmasın. kötü şeyler oluyor. bileydim böyle olacağını araba çarpmasında veya dereye düştüğümde ölmemek için o kadar kasmazdım. bana biraz torpil geçilmesi lazım. kendim için istiyorsam dünyanın en pislik insanı olayım. kendim için de istemiyorum.

dün bi süre omzumda örümcekle yürüdüğümü fark ettim. sonra elimle ittim ve yoluma devam ettim. bi süre sonra omzuma tekrar baktım. yine örümcek vardı. yine aynı şekilde elimle ittim ve yoluma devam ettim. gün içinde bunun iki defa olma ihtimali nedir bilemem. yarına örümcek adam olarak uyansam bari de bi boka yarasa.

burdan zeki demirkubuz'a sesleniyorum. abicim hiç kasma senaryo yazcam, oyuncu bulcam falan filan diye. al kameranı gel. bir hafta bizde yaşa. deneme çekimdir neyidir gözlemini yap. sen yokmuşsun gibi davranalım. sonraki bir hafta da filmini çekersin. yemin ediyorum sana 10 numara film olur. 2 haftada bitti işte. biliyom ben senin filmleri. valla aynı senin filmlerindeki gibi hayatım var. ekmek musak çarpsın. sırf dün yaşadıklarımı çeksen apayrı film olurdu. bazen günlük hayat akışı içinde öyle bi moda giriyorum ki aman kameraya bakmayım, zeki abiyi sinirlendirmeyim diyorum. hah ışık tam iyi diyorum. boşa gidiyor abi miss gibi filmlik hayat. esasında boktan tabi de film için mis gibi. gel çek boklarını yiyim. sürünüyoz bari bi işe yarasın. hiç değilse bana da faydası dokunur. biraz kassam kendim yazarım da çekerim de ama valla çok üşeniyorum. sen hallet bu işleri.

indi-bindi mantığını bugün çözdüm ben. bir dolmuştan inip diğerine binmem maksimum 3 saniye filan sürdü. indi-bindi kesin buna deniyor. bir yakinim ile birlikte bir dolmuştan indik. yine aynı yakinim tarafından aniden durdurulan bir dolmuşa adeta ite kaka zorla bindirildim. bişeyler oldu böyle aniden filan ne olduğunu anlayamadım aslında. bi anda kendimi uzunharmanlar dolmuşunun içinde, 6'lı kolide birer litrelik uht süt almış bir adamın yanında otururken buldum. belki garip gelecek ama dolmuşlar bana huzur veriyor. özellikle muavin koltuğuna oturmuşsam. huzur içinde uyuyasım geliyor orda. dolmuştayken çocukluğuma döndüm. heyt ulan dedim. çocukken bisikletle en uzağa gittiğimiz, o mahallenin bela çocuklarından kemerle dayak yemenin eşiğine gelip kaçarak yırttığımız ve çok çılgın bir mekan olarak algıladığımız evimize çok uzak yer şimdi günlük gidiş geliş yolum oldu. bu bana biraz koyuyor nedense. o değil de çikolatalar o telaş içinde beni dolmuşa tıkan yakinimde kaldı. bu kadar belanın içinde ekstradan bir de onlara yanarım. bu da garip bi huy.

zeki demirkubuz abicim, sırf bu yazıda bile ana hikayenin yanında, hem ana hikayeyi besleyebilecek, hem de filme serpiştirilerek ayrı bir zenginlik, tad ve ekstra duygular katacak ne kadar iyi ayrıntılar olduğunu görmüşsündür. saygılar.

29 Şubat 2012 Çarşamba

aslında bir bakıma da iyi bişey

gün içerisinde hayatı ıskaladığımı, kaçırdığımı farkettiğim anlar oluyor ve bu durum bünyede inanılmaz derecede sarsıcı bir etki yapıyor. fiziksel olarak bile bu sarsıntılı acıyı vücudumun bütün hücrelerinde, tüm organlarımda, tepeden tırnağa hissediyorum. yüksek bi yerden düşüp yere çakılmışsın gibi bir his. eğer hava hafif de olsa güneşliyse bu durum daha sarsıcı oluyor.

herhangi bir isteğe veya isteklere uzun süreli çaba, emek ve sabır neticesinde ulaşılamaması durumunda insan kendini olayların akışına bırakıyor. bir süre bunun farkındalığında yaşarken umut etme isteği de bu süre içinde yok oluyor. sonrasında isteme isteği bile yok oluyor. hatta uzunca bir süre isteme isteğinin olmadığı, herhangi bir şey istemenin aklının ucundan bile geçmediği bir hayat yaşıyorsun hiç farkında olmadan. (belki de bir eksiklik değildir) sonra bişey oluyor. bişey istiyorsun. hatırlıyorsun filan. bişeyler istiyor olma halini hatırlıyorsun. garip oluyor.

23 Şubat 2012 Perşembe

yumurtanın sarısı, gitti çükün yarısı!

cebren ve hile ile harry ve ron'un sünnet davetiyesini ele geçirdim. bunu kamuoyundan saklayacak değildim. (eskiden sünnet davetiyeleri böyle olurmuş. eski fotoğraflara bakarken bi kaç tane böyle sünnet düğünü davetiyesi gördüm. bi fotoğraf ve altında biraz boşlukta yazılar. birden kafamda şimşekler çaktı)

22 Şubat 2012 Çarşamba

botumun altındaki mermi

botumun altına mermi girmiş lan. daha doğrusu botumun altına mermi sıkışmış. acaba dünyada botunun altına mermi sıkışan başka bi insan daha var mıdır? eğer var ise onunla konuşmak, tanışmak, duygularını öğrenmek isterdim gerçekten. bugün benim geçtiğim yerlerden birinde biri, birilerine ateş etmiş geçmiş bir zamanda. ve ben de gelmiş üstüne basmışım. teksas mı lan burası! bir bir biribirilerine, at at ateş eder dururururu...

şehiriçine bu kadar yağdıysa dışarlara ne kadar yağmıştır kimbilir. lan bu mantık nerden geliyor? biri bana açıklasın. her türlü doğa olayında illaki şehiriçine göre merkez dışına daha yoğun, daha çok, daha şiddetli oluyor. kar'dan gidelim mesela. kar şey mi diyor. -lan buralar şehir içi, buraya az yağayım. köylerin olduğu taraflara filan çok yağayım... bu olamayacağına göre şehre ilk yerleşenler önce her yere baktılar. sonra şehrin kurulduğu yere geldiler. tabi bunları kar yağarken yapıyolar. ölçtüler filan heryeri. -lan buraya daha az yağıyor. iyisimi biz şehri buraya kuralım panpalar... dediler. bence kesinlikle böyle oldu.

ilkokul hayatım boyunca; -ulan ünlem işaretinden sonra acaba üç nokta mı koysam iki nokta mı? üç nokta koyunca bi sürü nokta oluyor. hani iki nokta koysam daha iyi gibi. ünlemde de nokta var sonuçta. hani üç nokta oluyor gibisine... diyerekten kafayı yeme aşamasına gelmiştim. gerçi değişen bişey yok. böyle böyle hala deliririm ben kendi kendime.

17 Şubat 2012 Cuma

kuyruk sokumu

geçen gün yolda yürürken gördüğüm bi kuyruğa girdim sırf canım sıkılıyor diye. kuyruktaki insanlarla konuştum. attım tuttum sisteme. -böyle de olmaz ki... -cıks cıks cıks... filan dedim. korkusuzca sesi çıkan, sisteme muhalif kişisi oluverdim kuyruğun. sonra laf çıkardım kuyruk içinde. -o belge lazımmış... -şu belge lazımmış... diye. çıkardığım bu asılsız söylenti kısa zamanda tüm kuyruğa yayıldı. kuyruk daha bir telaşa, daha bir panik havasına yöneldi. sırf bunun için bi memur çıkıp açıklama yaptı o belgeler gerekmiyor diye. tabi o an insanlar bana dönüp bakacaktı hani birader demin ne söylüyordun sen diye. tabi o an ben red kit misali çoktan o kuyruktan gitmiş olacaktım. öyle bakakalacaklardı. nerde mi olacaktım? başka bir yerde, başka bir kuyrukta. herhangi bir gün herhangi bir kuyrukta sizin de karşınıza çıkabilir, size de kuyruk acısı yaşatabilirim. çünkü ben kuyruk canavarıyım. bana dikkat edin!

9 Şubat 2012 Perşembe

behzat ç. - kahvedeki eleman

eleman-1: biz öldürmedik ağbi, sadece uyardıg. değil mi oğlum?
eleman-2:
-hee.. uyardıg.
eleman-1:
ağbi.. bülent size olayı yanlış anlatmış. sonuçta onun da ev arkadaşı. ölünce herhalde morali bozulmuştur. ağbi.. biz.. mahallede bayram gezmesine gideriz. baş sağlığına gideriz. biz bütün mahalleyi dolaşırız. bizi mahallede herkes sever. bunlar da sonuçta mahallemizin misafirleri. bugün vaar, yarın yoklar. iki günlük dünya. galp gırmaya değer mi abi? değil mi gardaş?!
eleman-2:
tabi ki değmez abi..
hayalet:
nabıyonuz la siz. hee? HEE?!! kaç yaşındasın la sen?
eleman-1:
21
hayalet:
sen?
eleman-2:
20
hayalet:
olum sizin yaşadığınız gün gadar adam sorguladım la ben. doğru düzgün anlatın. .........bak ha!
eleman-1: abi sen anca bize bağrıp çağrıyon, anca bize gızıyon. bi beraber çıkalım mahalleyi bi dolaşalım. genç yaşlı... bütün herkese soralım. bütün mahalle bunlara uyuz oluyo. gızlarla mızlarla geliyolar gaynatıyolar... saçlar...
akbaba:
küpeler...

(((sessizlik)))

eleman-1: dövmedik abi, gavga ettik. sonuçta bu gavgadır. onlar bize vurdu. biz onlara vurdug. heeeaa.. deliganlı bebelermiş. biz daha galabalıgdık ama çocuklar posta yemediler..
hayalet: tamam la sus!.. çen çen çen gonuşuyon. ne cins adamsın olum gaşın gözün ayrı oynuyo senin bi dur la! siz bu.. dergi mergi bastınız mı la bana onu söyleyin.
eleman-2:
ne dergisi komserim...
akbaba:
karikatür.. kızılayda.
eleman-1: abi bizim dergiyle mergiyle ne işimiz olur. biz derginin yolunu bile bilmeyiz. nereğee gidecezz, nereyi basacaaz. abie biz sadece mahalledeyiz. biz mahallemizden sorumluyuz. ekmeeemize bagıyoz. deeğil mi oolum gonuşsana len sen anca susuyon!
eleman-2:
doğru komserim. ben kızılaya bayramda seyranda iniyorum zaten. biz mahallemize bakıyoruz.
akbaba:
lan olum.. alayınıza etek giydirir gezdirim lan ben bu mahallede. göt herif! şu saçlar varya la. şu saçlar varya şu saçlar. uzayacak olum uzayacak. götün yiyosa kes lan bunu. gelip kontrol edecem hepinizi. anladın mı lan beni!!!
hayalet:
şş! al la..
akbaba:
ver la şunu! ........bak!
_______________________________________________________

hollywood oyunculuk görsün. hatta o derece ki o elemanın oyuncu olmadığını, gerçek olduğunu düşünüyorum. akbaba'nın elemana bakışları ise tarif edilemez. oyunculuk okullarında ders olarak gösterilebilecek bu elemanı ve tüm o kahve sahnesini izleyebiliriz.

7 Şubat 2012 Salı

ağırlaştırılmış müebbet yaşam cezası

ağırlaştırılmış ve şartlı tahliyesiz müebbet yaşam cezam devam ediyor. ne zaman bitecek bilmiyorum. ölen insanları kıskanıyorum. gerçekten. ölen insanları çok kıskanıyorum.

dünyadaki bütün evlere girmek istiyorum. çok merak ediyorum insanların evlerini. keşke bunu yapabilsem. ha bi de buzdolaplarını. keşke ev ev dolaşmama izin verilse. insanların buzdolaplarına bakmama izin verilse.

şu günlerde istemsiz sağ tıklamalarım oluyor. bundan pek hoşlanmıyorum. parmağım mı ağır yoksa sağ taraftaki tık yeri mi çok hassas anlayamadım. bunu düzeltmek için bir adet sol tıklamanız gerekiyor.

çocukluğumun geçtiği mahalleye düşüyor bazen yolum. şöyle parmağımı bi şıklatıyım, o günlere döneyim istiyorum. o zamanları izleyim. kendimi izleyim. olayları izleyim. kendim olayım bi süre. bmx süreyim. umarım cennette bu vardır lan. çünkü hayata çoğunlukla bu fikirle tahammül edebiliyorum. e tabi bazı listelerim filan da var ve bazı diğer şeyler. neyse bu konu hakkında daha fazla konuşmasam iyi olacak bence.

keşke dün kaymakamlıktan geldiğimde kardeşim ve arkadaşı bizim odada son ses şebnem ferah dinliyor olmasalardı. belki hayata ufak bi umutla bakabilme şansım olabilirdi o zaman. ama düşündüm de. yok yok. dinlemiyor olsalar da olamazdı. kaymakamlıktan gelmişim sonuçta. kaymakamlık ne lan. sırf kaymakamlık diye bişeyin olması bile bence dünyaya çocuk getirmemek için yeterli bi sebep.