27 Ekim 2013 Pazar

blog yazısı 570

geçen gün yolda eski bi arkadaşımla karşılaştım. bu nasıl olabiliyor anlamıyorum. yani istemediğim kişilerle karşılaşıp durmak. bunun olma olasılığını hesaplasak eminim sayısal loto oynasam tutturma ihtimalimden daha az bi ihtimal çıkar. eski mahalleye kadar beraber yürüdük ve şehrin en işlek yerinde yürüdüğümüz sırada ona üçü çok güzel bi tanesi de idare eder güzellikte olan dört kız çarptı bana ise adam çarptı. evet düz adam. keşke çarpmasaydı amuğa goyum adam. keşke bana da kız çarpsaydı. sahi neden kız çarpmadı bana. hadi onu geçtim. hiç bişey çarpmasa da razıydım ama adam çarptı. keşke ölse o adam.
dün hayatımda ilk defa kavun aldım. eve gelip de o kavun kesilene kadar tedirginlik yaşadım kelek çıkar diye. kelek çıkarsa ağlayacaktım çünkü. bi de kazıklandım galiba. fazla para verdim. ben toplumun ortalama zeka düzeyinden üstün olduğumu düşünüyordum ama değilim bence. hatta baya bi salağım. gerçekten yaşadığım şeyler bana bunu gösteriyor. sadece bir salağın yaşayabileceği şeyler hep. neyse ki kavun fena çıkmadı. tam hayal ettiğim gibi de değildi ama idare ederdi işte. neyse ya bi daha kavun filan almayacam. kavun almak benim neyime.

2 Ekim 2013 Çarşamba

her eve lazım

eve çeşitli tıp eğitiminde kullanılan materyallerden almak istiyorum. en basitinden iskeletor mesela. alırım iskeletoru koyarım bi köşeye. neden mi böyle bişey yapmak istiyorum. çünkü içimde bi iskeletor olduğunu hiç bi zaman unutmak istemiyorum. evin içinde dursun, sık sık göreyim ki hiç aklımdan çıkmasın içimde bir iskeletorla yaşadığım. sadece bu da değil tabi. insan anatomisine dair ne kadar gerçeçi üç boyutlu model varsa bulunsun evimde. özellikle şu lanet olasıca sinir sisteminin bi modeli olsun. o lanet omurilik ve vücuda yayılımını gösteren bi yapı olsun. biz aslında en temelde oyuz lan fiziksel olarak. beyninizin altından başlayıp sırtınızın içinden kuyruk sokumunuza kadar uzanan bi ip parçası gibi bişey. tabi bu kenarlarından çıkan uzantılarla parmak uçlarınıza kadar gidiyor. aslında bu beynimiz bence. yani beynimiz sadece kafamızın içinde bulunan bi organ değil. tüm vücuda yayılmış çok hassas ve hayati önem taşıyan bir yapı.  dünya gibi vahşi bir ortamda böyle hassas bir yapıyla bugünlere gelmiş olmamız mucize gibi bişey. o omuriliğe ve yanlardan vücuduna yayılan sinir yapısına en ufak bişey olsa yarrağı yiyeceğini biliyor musun?! insan vücudunun yapısını çok sıradan bişeymiş, adeta bir bardakmışcasına kabullenmiş şekilde yaşıyoruz. bu çılgınca yapıyla yaşamak benim canıma okuyor sayın insanlar.
mesela kakamız ve çişimizi ele alalım. siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben kakamı yaptığımda o koca kütlenin bir dakika öncesine kadar içimde olduğunu düşünüyorum ve buna inanasım gelmiyor. yani nasıl olur da bu şey içimizde olabilir!? bi düşünsenize, evin içinde, içimizde bi dolu bokla dolaşıyoruz. insanlarla konuşuyoruz filan. mesela şu dışarıda gördüğünüz insanlar filan var ya, işte eğer daha demin ihtiyaçlarını gidermemişlerse onların içi bok dolu ben size diyim. tabi ki çiş de aynı şekilde ama o sıvı olduğu için akıp gittiğinden pek idrak edemiyoruz durumu. mesela alın elinize büyükçe bir şişe veya kavanoz. içine çişinizi yapın. sonra bakın şöyle bi. aynen şunu diyeceksiniz; -lan yani bu az önce benim içimde miydi?... e insanız işte napalım. olacak bunlar ama bunun ne kadar çılgınca olduğunu anlamanızı istiyorum.

mesela bi de tipimizi, vücudumuzun biçimini, nasıl görüldüğümüzü ele alalım. yeni doğmuş bir bebeği insanlardan izole bi yerde 30 yaşına kadar ne başka insanları ne de kendini göremeyeceği bi şekilde yetiştirsek ve karşısına aniden bi insan koysak ne olur çok merak ediyorum. bence delirerek beyni patlar ve anında ölür. çünkü biz acayip bir tipiz. bazen bunu düşündükçe delirecek gibi oluyorum. bu ne ya. ne yani bu kollar bacaklar filan. saçlar gözler filan ne. daha neler neler. dostum bu çılgınca!
koskoca bi karaciğerle dolaşıp duruyorsunuz bütün gün. üstelik belki de amına koyduğunuz yağlanmış iğrenç bir karaciğerle. karaciğer ne kadar hayvani bir büyüklükte bi bilseniz. bilmeliyiz. evden çıkmadan önce iskeletora, iç organ sistemine, sinir sistemine, kalp ve dolaşım sistemine bakacağımız modellerimiz olmalı evlerimizde. hiç olmadı hekimlerin muayenehanelerine astığı posterlerden olmalı.

bi kere bi ortopedi uzmanının odasında beklerken lanet bir diz modeli görmüştüm ve onu elime alıp oynamıştım. hımm harika bu böyle olmasını şura şöyle olmasını sağlıyor gibi şeyler düşünmüştüm. gerçekten mükemmel. ama nah mükemmel. mükemmellik anlayışları farklı farklı insanlarız hepimiz. mükemmel olsa o dizin içindeki menisküs asla yıpranmaz, yırtılmaz bir yapıda olurdu. ama değil.
ilkokulda iç organları öğrendiğimiz küçük modeller vardı hatırlar mısınız? biz tenefüslerde eldivenlerimizi giyer onları ameliyat etme oyunu oynardık. naaaaah oynardık! nasıl da yediniz yalanı. bunu bana bi arkadaşım anlatmıştı zamanında. ben de size kendim yapmışım gibi anlatayım dedim ama sonra da bunu itiraf etmenin güzel olacağını düşündüm. belki bunu bana anlatan arkadaş da başkasından duymuştur ve bana kendi yapmış gibi anlatmıştır. yapar çünkü bilirim. kendisi zamansız doğmuş bir yavşaktır ve benimle aynı yaşta olmasına rağmen babamın amcaoğlu, dedemin de yeğenidir. nasıl iğrenç bi insan olduğu bahsetmekle tükenmeyecek olan bu şahısla çok yakın akrabalık bağım bulunmasını kabullenemiyorum. neyse ya konu dağılmasın. herkesin evinde bir iskeletor olmalı. şimdilik şurda da takılabilirsiniz. ben sık sık takılırım.

27 Eylül 2013 Cuma

tanrı amerika'yı korusun

keşke şu an mutfakta ve bana sandviç hazırlıyor olsa. zeytin de koyayım mı? diye seslense. kooooy... desem. zeytinlerin çekirdeklerini her zeytini ağzına alıp kıvrak bir dil ve diş hareketiyle çıkarsa. çekirdeği çıkarılmış ve ufak da olsa kendinden bir parça katmış (salya) zeytinleri tekrar ekmeğin arasına koysa. dudaklarındaki yağ ve zeytin kalıntısını diliyle temizlese. getirse. kanepenin bi ucuna oturup yemeye başlasam. o kanepeye uzanıp ayaklarını kucağıma uzatsa. büyük bi lokma ısırıp biraz çiğnedikten sonra; hoorruko yopmusson oşkom yoa, ollorono soğlok desem. afiyet olsun canım benim dese... keşge be keşge!


25 Eylül 2013 Çarşamba

dönemsel yaşantılar

kendimi özlediğim değişik değişik zamanlarım var. mesela bi insan keşke 5 yıl önceki gibi olsam diyebilir ama ben o 5 yıl önceki zamanın içeriside 10-15 günlük bi halimi özlüyorum. çünkü zamanı o şekilde yaşıyorum. mesela geçen yılın kış aylarında olduğunu tahmin ettiğim bi dönemim vardı yine 10-15 günlük. bu süre boyunca geceleri bulgur pilavı ve aşırı acı biber turşusu yiyordum. günlerim böyle geçiyordu ve hayatımdan inanılmaz derecede memnundum. 2-3 sene önce de yine buna benzer bi dönemim oldu. o zamanlar da sabaha karşı tahin-pekmezli ekmek ve dilimlenmiş portakal yiyordum. tabi hep böyle yemek içmek üzerine olmuyor. bazen bi kitabı okumak üzerine oluyor veya başka şeyler. geçen sene hemen hemen bu vakitler maket ev yapma üzerine yoğunlaştığım bi dönem geçirmiştim mesela. vakti zamanında empati diye bi kitap vardı ve ben özellikle yabancı kitaplarda karakterleri aklımda tutamadığım için, hele bir de kitabın yazarı bi karakteri çok çeşitli şekillerde belirterek söyleyince ortalık tamamen karıştığı için karakterleri çizerek okuyordum kitabı.





yani yaşadığım hayat genelde 10-15 günlük süreler içinde tek bir şeye yoğunlaşarak geçiyor. daha doğrusu geçiyordu. artık öyle geçmediğini farkettim. artık hiçbir şekilde geçiyor. bazen karanlık bi odada tek başıma öylece oturuyorum mesela veya bi yere uzanmış şekilde duruyorum. hiç birşey yapmıyorum. hatta düşünmüyorum bile. sadece öylece odanın değişik yerlerine bakıyorum. bazen baya uzun sürdüğü de oluyor bunun. bir saat belki daha fazla. bi akşam yine böyle oturuyordum karanlıkta tek başıma ve çok dertli hissediyordum. o sırada da yolun karşısındaki evde kına varmış. ordan oyun havası sesleri geliyordu ve ben o dertli halimle ordan gelen ankara oyun havasına istemsiz olarak vucudumun çeşitli uzuvlarını sallayarak tempo tutuyordum. (çeşitli dediysek, o kadar da çeşitli değil sapık herifler)

30 Ağustos 2013 Cuma

pasaj

içerisinde "kotçu" olarak bilinen bi kaç terzi ve muhabbet kuşu-akvaryum balıkları satan bi kaç tane dükkan olan küçük bir pasaja girdim pek de bilmediğim bir nedenle ve biraz da kontrolsüz olarak. pasajın içinde bi de çay ocağı vardı onu söylemeyi unutttum. elimde içinde kalan son bi kaç pozu bitirmeye çalıştğım zenit vardı. boynuma asmamıştım çünkü bu şehirde yaşayan biri olarak onu boynuma asılı olarak dolaşmam bana kendimi tuhaf hissettiriyordu ve belki de beni o şekilde gören insanlar üzerinde buralı değil, entelektüel, sanatçı, cemil photography 2013, biz burda sabahtan akşama kadar çalışalım sen fotoğraf çek, iyi çek iyi, ulan millet aaaç aç sen neyin derdindesin gibi düşünceler uyandırır diye endişeleniyordum.

akvaryum balığı ve muhabbet kuşu satan dükkanın birinin önünde durdum. içerdeki akvaryuma ve ne cins olduğunu bilmediğim balıklara bakıyordum. parmağımı cama uzatınca balıklar o yöne hareketlendi. parmağımı diğer bi noktaya uzattım. bu sefer de oraya hareketlendiler. çok hareketli ve dikkatli balıklardı bunlar. hemen akvaryumun yanında duran mubabet kuşu kafeslerine bakmaya başladım. içeriden birinin kapıya doğru hareketlendiğini gördüm. buyrun... dedi. yok, sadece bakıyordum... dedim. olsun buyrun, içerden bakın... dedi. utana sıkıla içeri girdim.

alıcı mısın sorucu musun? almayacaksan dükkanın önünü kapama! çık dükkandan!... gibi esnaf tepkilerine alışık olduğumdan bu durum beni şaşırtmıştı. içeri girince muhabbet kuşlarından ve akvaryum balıklarından anlayan biriymişim gibi davranmam gerektiğini hissettim. bu konulara çok ilgiliymişim gibi soru sormam gerektiğini düşündüm. diğerlerine göre oldukça açık renkli olan bi muhabbet kuşu gözüme çarpmıştı. hemen o kuşu göstererek; bunun cinsi farklı mı? dedim. yok o anaç, bunlar yavru... dedi. -hımmm... dedim. msnde ben otuz satır bişey yazdıktan sonra cevap olarak hımm... yazan kızları hatırladım.

aslında ben akvaryum almak istiyorum ama evde yer yok... dedim. sonra da dükkandaki büyük akvaryumları göstererek. işte şunlar gibi filan... dedim. yalan söylüyordum. pislikçe bir yalan. evet bazen bi akvaryumum olsun, içinde renkli renkli balıklar olsun. bi o yana bi bu yana yüzsünler. arkasında güzel bi denizaltı manzarası fotoğrafı olsun. üzerinde güzel bi ışıklandırma olsun diye düşünürdüm ama hiç bi zaman gerçekten istemedim bunu. istesem de evde yer vardı bunun için. tamam devasa bi akvaryum için yoktu belki ama küçük bi akvaryum için vardı. alınsa alınırdı yani.

inşallah o da olur bi gün... dedi.

burdan gitmek istiyordum. artık söyleyebileceğim bişey de kalmamıştı. muhabbet kuşları ve balıklar üzerine söyleyebileceğim herşeyi söylemiştim. neden girdim bu pasaja... keşke girmeseydim... lanet olsun bu pasaja... neyse olmasın... iyi insanlar var burada... dükkanın içinde balıklara bakmaya devam ediyordum. muhabbet kuşlarının kafeslerine parmağımı yaklaştırınca korkup kafesin diğer tarafına geçiyorlardı. kafesin dışında olduklarında benim de onlardan feci şekilde korktuğumdan habersizdiler. bi muhabbet kuşunun odanın içinde uçuşundan daha korkunç ne olabilir. çok şey olabilir ama bu da oldukça korkunç bişey. bunu düşünürken bi anda başımı yukarı kaldırdım. dükkana girdiğimden beri beni dikkatlice izlediğini tahmin ettiğim bizimkilerdeki papağan vardı. demek ki dizi bitince o da tüm oyuncular gibi bi yere dağılmıştı ve buraya gelmişti. dizi bittiği için mutsuzdu galiba ve bu yüzden konuşmayı bırakmıştı. başımı kaldırıp gözgöze geldiğimiz an biraz irkildi ve olduğu yerde hafif sağ sol yaptı. birbirimize bakıyorduk. muhabbet kuşlarına ve balıklara parmağımla bi yaklaşımda bulunduğum için galiba kendisine de fiziksel bi yaklaşımda bulunacağımı düşünüyordu. dikkatlice bana bakıp tetikte bekliyordu. başımı dükkan sahibine çevirip; ben gideyim... dedim. bişey içseydiniz, çay söyleyim... dedi. -yok saolun ben gideyim, acelem var... diye bi laf çıkıverdi ağzımdan. yemin ederim ben söylemedim. beni kontrol eden bişey söyledi. acelesi olan biri durup da kuşlara ve balıklara bakar mı? hem çay söylemek de neymiş. yapma bunu yapma!!! zaten bişey almadım. olmadık sorularla çeneni yordum. bi de sana masraf mı çıkaracam? hayır... ama sen kaşındın. neden çağırıyorsun ki beni içeri. ne güzel en fazla otuz saniye filan bakıp gidecektim yoluma. acelem var cevabından sonra, biraz gülümsedi. acelem olmadığını tabi ki biliyordu. peki o cevabı benim vermediğimi biliyor muydu?

otomatiğe bağlamış durumdayız çoğu zaman. bilinçsizce bir durum. konuşmalarımız, hareketlermiz filan biraz kontrol dışındaymış gibime geliyor. özellikle toplum içindeyken bu böyle. bişeyler yapıyoruz ediyoruz ama onları yapan biz değiliz sanki. peki bu durumda biz o sırada nerdeyiz? özellikle toplum içide çoğu davranışımız ve konuşmamız kontrolümüz dışında bence. pek çok zaman biz böyleyken karşı taraf da öyle. iki insanın da o sırada böyle olduğunu düşün. bu durumda o sırada orada olmayan insanlar bişeyler konuşuyor. peki gerçekte o sırada nerdeyiz, napıyoruz ve kimiz?

o pasaja hiç girmeyecektim. aklım gitti işte.


19 Ağustos 2013 Pazartesi

eskişehir'de sıcak saatler!

3 hafta önce bi pazar günü dünyanın en anlamsız ve mantıksız nedeniyle eskişehire gittim. daha doğrusu 4 kişilik bir grup beraberinde gittirildim. 4 saat sonra da geri döndüm. başıma neler geldi neler... isal olup sokaklarda sağa sola sıçmadığım mı kaldı... bunu yaptım diye civar esnafının beni dövmediği mi kaldı... o iğrenç yolları ve kaldırımlarında düşüp de kafamı yarıp acile gitmediğim mi kaldı... daha neler neler.
tamam tamam salladım. bunların hiçbiri olmadı ama belediyecilik açısından sürünen, engelliler kaldırıma "kolay" çıkıp insin diye yapılan rampalarda engelsiz insanların bile düşeyazdığı, abuk subuk yolları olan sokaklarda güneşin altında deli sikmiş gibi dolanırken anadolu üniversitesinin girişinden biraz ilerde karnımda acayip bi gurultular başlamasın mı? başladı valla. dedim ben biliyom bunu. bunun sonu belli ama içimden bi ses de yok be oğlum sıcaktan oluyordur dedi. biraz gezeyim dedim. bi sokak görüyom ora giriyom eneee burda ne var ki diyip başka bi sokağa giriyorum eneee burda ne var ki... nasıl bi şehirse artık sanki şehir değil de devasa bir kampüs gibi. heryer kafe, börekci, tostcu, köfteci, fast food, pub, simitci, kahveci, gazozcu... bu tarz yerlerle dolu. öğrenci şehri denirken bu kadar da olacağını tahmin etmiyordum. neyse böyle böyle gezerken artık iş iyice şiddetlendi ve bunun amansız bir isal nöbeti olduğunu iyiden iyiye anladım. barlar sokağı gibi bi yerdeydim. hemen bir tuvalet bulmalıyım diye düşünürken şiddeti arttı ve beni iyice zorlamaya başladı. işimi rahatca görebileceğimi bildiğim tek tuvalet pek de yakında olmayan gardaydı. unutmayın, en yakın tuvalet bildiğiniz tuvalettir. kan ter içinde kalmış bi şekilde eğile büküle eğile büküle yürüyerek gara doğru ilerlemeye başladım. orda garın ilersinde bi köprü var. tam oranın gar inişi tarafında öyle bi sıkıştırdı ki... dedim oğlum tamam. bu iş buraya kadar. öyle bi noktaya geldi ki ne olacaksa olsun hiç bişey umrumda değil. buraya, evet tam olarak buraya, bunca insanın içinde kaldırımın ortasına çömdürecem dedim. internette videolarını izlediğimiz, markette ve asansörde sıçan insanları yadırgadığım için kendimden utandım. belli ki onlar da benim gibi böyle zor bi durumda kalmışlardı da koyvermişlerdi kendilerini. neden geldim ben buraya? napıyorum burda? ne işim var burda? şu an ne güzel evde uyuyordum gibi kahırlar yaşarken bilmediğim bi şehrin ortasında götümün patlayıp her tarafın bok olmasından korkuyordum. neyse o an nasıl olduysa geçti ve gara kadar zar zor dayanabildim. gittim tuvalete bozuk para yok. adam bozdur diyor. bi o yana koştum bi bu yana koştum bozduramadım. tekrar geldim. abi çok zor durumdayım dedim. tamam geç dedi geçtim. ordan sonrasında ayrıntıya girmeyim ama motor tam bozulmamış. az bozulmuş. dünyanın en güzel 5 dakikasını geçirdikten sonra dönüşte parasını vereceğime dair tuvaletciye güven veren sözler söyleyip gardan ayrıldım. boynumda zenitimle eskişehir sokaklarında güneşin altında tekrar yaldır yaldır dolanmaya başladım. az önceki elim ve vahim olaya tekrar maruz kalmamak için bi mekandan yarım çay bardağı kadar sıkılmış limonun içine bi kaç çay kaşığı kahve atıp bana vermelerini rica ettim. bu garip isteğimi biraz zor anlamış olsalar da başardılar. sonra biraz daha yaldır yaldır dolaşıp zenitimle güzel olduğundan emin olmadığım fotoğraflar çektim ve tuvaletciye parasını verdikten sonra trene yetiştim. çok zor anlar yaşadığım bu garip şehre veda ettim. hoşçakal dedim eskişehir hoşçakal... seni hiç unutmayacağım. az kalsın sen de beni hiç unutmayacaktın. çünkü içine edip gidecektim. iyi yırttın dedim.
hazır konu isalden açılmışken söylemek istediğim bişey daha var. (hazır konu isalden açılmışken mi?!!?!?!) bilgisayarımda fotoğraflarımı koyduğum klasörün içinde bi alt klasör olarak "isal olduğum gün" isimli bi klasör var. içinde de akşamına isal olacağımı bilmeden mutlu mesut geçirdiğim bi günün fotoğrafları var. baktıkça kendime acıyorum. yalan lan. pek de mutlu mesut geçirmemiştim. öyle normal, sıradan bi gün geçirmişim işte. hatta o gün orada otururken stadda basketbol oynadığımız bi abimizle karşılaşmıştım. el ettim abi gel dedim. bana konyaspor'un alt yapısından tut da ıvırına zıvırına kadar herşeyi anlattıydı. çağırmaz etmez olaydım. konusu tamamen bok olan bi yazı okudunuz arkadaşlar sizi de ayrıca tebrik ederim. bunu hiç beklemiyordunuz değil mi!

16 Ağustos 2013 Cuma

çevirme

ankara hatay yozgat 89... (((polis telsizi cızırtısı)))
bu sesle uyandım. bi de bi yerlerden balyoz sesi geliyordu. inşaatla ilişkili her türlü balyoz, çivi çakma, matkap, hizar gibi sesleri artık bünyem normal karşılar hale geldi yıllarca işitmekten. rahatsız bile olmayan bi hale geldim diyebilirim. çünkü tepki göstermek insanı gereksiz yere yormak ve daha da sinirlendirmekten başka hiç bi işe yaramıyor. telsiz cızırtısı devam ediyor. polis yine bizim evin önünde çevirme yapıp ceza yağdırıyor trafik kurallarını ihlal edenlere. bu hoşuma gidiyor çünkü evin önünden geçen arabaların sesi beni delirtiyordu. onların zarara uğraması hoşuma gidiyor.

rüyamda eskiden aşık olduğum bi kızı görüyordum. öncesini hatırlamadığım bi şekilde bi anda yanyanaydık ve bişeyler konuşuyorduk. birden burnumun tek tarafından genel olarak bilinen yoğunluğundan çok daha sıvı bir şekilde sümük akmaya başladı. bi ana atardamardan kan boşalır gibi sümük boşalıyordu burnumun tek yanından. hiç bi acı hissetmiyordum ama yüz üstü yere yattım. sümük akmaya devam ediyordu. etraf kan gölü gibi sümük gölüne dönüşmüştü. etraftaki insanlar yardıma koşuştular. ayağa kaldırdılar. hafif bi şekilde sümük akmaya devam ediyordu. bu sefer selpakla silinecek kadar az. eskiden aşık olduğum kızla kalabalık bi köşe başında dururken onun bi kaç yıl önceki halini yolun diğer tarafındaki kaldırımda yürürken gördük. ikimiz de hayretle baktık. sen dur diye elimi kaldırdım. ben takip ederim. başladım onu takip etmeye. aynı insanı bi yerde bırakıp bi yerde takip ediyordum. ağaçlı çimli ve yokuş bi yerden aşağıya doğru kaymaya başladık. o önde ben arkasında. elimden tutuyordu, kayarken düşmemeye çalışıyorduk. sonra yüzünü döndü ve başka bir kıza dönüşmüştü. çok daha önce aşık olduğum bi kıza.

bana hemen eski sevgilisiyle konuşmam gerektiğini söyledi. onu da ortada bıraktık ya ayıp oldu dedi. nası lan? dedim içimden. o seni bırakmamış mıydı? iyi de neden ben konuşuyorum? sevgili değilim ki seninle. sevgili olsam da niye gidip konuşayım senin eski sevgilinle? zaten uyuz olurdum o piçe... diye düşünürken emin olmak için tipini tarif ettirdim. karşılıklı çeşitli el ve kol hareketleriyle herifin tipi konusunda ortak bi yerde buluşabildik. kendimi bi anda onunla konuşmaya giderken buldum. ne diyecektim ne yapacaktım bilmiyordum ama gidiyordum. bi de bira almaya çalışıyordum adama. herif aşık olduğum kızla sevgili olmuş, sonra bırakmış, kız kendisi onu ortada bıraktığını sanıyor ve ben onunla konuşmaya mı gidiyorum?!?! bi de bira almaya çalışıyorum beyfendiye. bu aşkın girdiği en karmaşık geometrik şekillerden biri olmalı. eskiden aşık olduğum kız, onun iki yıl önceki hali, daha eskiden aşık olduğum kız, onun eski sevgilisi, bi de ben. hatırladığım kadarıyla geometri de yamuk diye bi şekil vardı. acayip bi yamuğun içindeydim. cins cins dükkanları dolaşıyorum. bana sürekli bardakta bira veriyorlar. bardak olmayacak şişe bira olacak diyorum. yok. bi türlü anlatamıyorum derdimi. elin herifine bira almak için neden bu kadar uğraşıyorsam. bi dükkanda koliyle soğuk çay veriyorlar bana. bunu alıp şurdaki dükkana git, orda şişe birayla takas yapabilirsin bunları dediler. bi koli soğuk çayı alıp gidiyorum. saat gece dörtmüş. patron şu an yok. patron olmadan böyle bişey yapamayız diyorlar. ankara hatay yozgat 89... (((polis telsizi cızırtısı))) uyanıyorum.

yatakta gözlerim yarı açık ne olduğunu anlamaya çalışırken annem giriyor odaya. akşam şu şu olacak. sen de bunu bunu yapacaksın. tamam mı? iki gelecek zamanlı emir kipi içeren cümleden sonra bi soru cümlesi. tek şıklı ve boş bırakamayacağın bi soru. işte bunlar hep intihar.

 

17 Temmuz 2013 Çarşamba

blog yazısı 563

soyadı çay olan bi insan gördüm ve sonra o insanın çaya bakış açısının toplumun ortalama çaya bakış açısından çok farklı olabileceğini düşündüm. tabi burda çay derken hangi çaydan bahsediyoruz? içtiğimiz demleme çaydan mı yoksa akarsu olarak bilinen bir çaydan mı? ne olursa olsun o kişinin her iki çaya da bakış açısı toplumun diğer kesimlerine göre çok farklıdır bence.

limonlu dondurma seven insanla işim olmaz... aslında bu tarz şeyler söylemeyi sevmiyorum. sevdiğim bi insan veya tanımadığım ama iyi bi insan bunu görüp üzülebilir. vaaay demek benimle işin olmaz ha.. diyebilir. üzülür. üzülürüm. şöyle düşünün. dondurmacı değilim. limonlu dondurma seven insanlarla işim olmaz çünkü dondurmacı değilim. (ama ne bileyim yine de yemeyiverseniz olur gibime geliyor be limonlu dondurma aşıkları. onun için harcanan limonlardan daha güzel şeyler yapabiliriz be limonlu dondurma aşığı)

insanlarla vedalaşırken "kolay gelsin" demek gibi saçma bi huy oluştu bende. vedalaştığım insanlar o an bi iş yapıyor olsa neyse diyeceğim ama hayır yapmıyorlar. sadece oturuyorlar ve ben giderken kolay gelsin diyorum. bu yeni oluşan huyumu yenmeye çalışıyorum. umarım yenerim. keşge yensem ha... keşge...

neyse hadi görüşürüz kolay gelsin.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

coşkunluk üzerine bir değerlendirme

yine yemek yiyiş tarzı üzerinden bir insanı eleştireceğim. aslında hep aynı insandan bahsedip duruyorum. zira ondan daha beter yemek yiyen biriyle henüz karşılaşmadım. umarım hiç bir zaman da karşılaşmam. adam yemek yemiyor adeta yemeğe tecavüz ediyor. onun yemek yiyişini izlerken tecavüzcü coşkun geliyor aklıma. bu arada, ismi coşkun olan iki insan tanırım şu yeryüzünde. tecavüzcü coşkun ve coşkun sabah. biri uyuşturucu bağımlısı, alkolik, psikopat ve sosyopat, seks konusunda tecavüzcü ve coşkun. diğeri ise sakin, dertli, kederli. geçmişe üzgün, geleceğe buruk. seks konusunda fikir beyan etmiyor. yenilgide coşkun, kaybetmişlikte, melankolide coşkun. coşkun kelimesine ihanet edercesine coşkunlukları var. oysa can veriyor kelimeye tecavüzcü coşkun. tipi bile coşkun. oysa ki sayın sabah'ın coşkunluk konusuna fiziksel olarak tek etkisi kafasının inanılmaz derecede büyük olması. herhangi bi yerde coşkun sabah kafasıyla karşılaşmak yerine, tecavüzcü coşkun sakalıyla karşılaşmayı tercih etmeyi bile düşündürür insana. neyse, yemek konusuna dönmek istiyorum. yemeğe tecavüz edercesine bi yemek yeme tarzı olan insanlarla aynı sofrada olmak istemiyorum. çıkardığı o sesler, o hareketler, o acele, hızlı kaşık hareketleri, kafayı neredeyse tabağın içine dayamalar filan. hiç durmadan ağzına bi ondan bi bundan yemek tıkıştırmalar. sanırım yemek süresince ağzı bir saniye bile boş kalmıyor ve çiğneme aktivitesi de hiç durmuyor. insan böyle bi durumda kendi yediğinden de bişey anlamıyor tabi. o kadar belgesel izleyen insanım. o kadar vahşi hayvanın yemek yiyişini gördüm. tek bi canlı var benzer şekilde yemek yiyen. tazmanya canavarı. çok coşkun bir hayvan kendisi.

12 Temmuz 2013 Cuma

blog yazısı 561

bu fotoğrafı bugün çektim. 13-14 yıl önce bu sokak içinde oturan bi arkadaşım vardı. soldaki ikinci kapı. birinci kapıda da dedesigil oturuyordu zaten. hatta ordaki dükkan da dedesinin bakkalıydı. güvercinleri vardı bu arkadaşın. kuşcuydu diyemiyorum zira güvercinleri bi müddet sonra hep kaçar bi daha da geri gelmezdi. kuşçuluk da böyle bişey var o arkadaşım sayesinde biliyorum. haftasonları bu tarz hayvanların alınıp satıldığı ufak bi pazar kuruluyor. güvercin, tavşan, tavuk falan filan o ayarda hayvanlar. ordan güvercin alırdı bu sık sık. tabi güvercinler kaçınca tekrar eski sahibinin olduğu yere gidiyor nasıl gidiyorsa çılgın hayvan. kuşları sat sat sonra geri gelsin sana. istemsiz çakallık. istemli de olabilir. bi de bu güvercinlerin takla atanları var. nasıl öğrettilerse artık. yoksa kendileri mi yapıyor bilmiyorum tabi. işin ilginç tarafı bunların yavruları da takla atabiliyormuş.

bi de iki tane tavşan almıştı bu arkadaş. eve yakın boş bi tarlada bunları salardık biz. sonra yakala yakalayabilirsen. bu tavşanların yemesi için yonca toplamaya filan giderdik. bunlar yine normal olaylar. ben kendi mahallemize uçurtma sevdası yaydığım ve elektrik tellerine takılan uçurtma sayılarında artış gözükmesine neden olduğum yetmiyormuş gibi aynı şeyi arkadaşım aracılığıyla burdaki mahallede de yaptım. 7.-8. sınıfta filanız o zamanlar. arkadaş uçurtma yapmış bi arsada onu uçuruyoruz. ne olduysa uçurma bi anda döne döne hızla alçaldı ve baya uzak bi yere düştü. biz hemen evden bisikletleri alıp uçurtmanın peşine düştük tabi. döndük dolaştık ve uçurtmayı toplamaya çalışan bi kişi gördük ve gittik yanına. dedik bu uçurtma bizim. siktirin dedi. bu bizden büyük tabi. 19-20 filan var. vermedi uçurtmayı, ufak bi itiş kakış oldu. arkadaşım ve kardeşi baya mücadele etti bunla ama tabi başa çıkamadılar. ben de bi yandan yahu durun ayıptır günahtır alt tarafı bir uçurtma için başımız ağrımasın filan modundayım. sonra biz gittik tekrar eve. bu arkadaşım ve kardeşi meyve bıçağı aldılar yanına. sonra dedelerine söylediler. o da bunlarla gitti. lan dedim ben gidiyom ne manyak adamlarmışsınız bi uçurtma için bıçaklarla filan kavgaya mı gidilir... (bi keresinde ben ortaokul yıllarındayken sakin sakin uçurtmamı uçururken benden 1-2 yaş küçük bi çocuk gelip durduk yere elindeki bi cam parçasıyla uçurtmamın ipini kesmişti. ben bunu bi dövdüm aga. hayatımda öyle bi adam dövdüğümü hatırlamıyorum. tıpkı amerikan hapishanelerindeki kavgalar gibiydi. o an artık nasıl sinirlendiysem ben bunu boynundan tuttuğum gibi yere serdim. başladım yumruklamaya. sol elimle saçının ucundan tutuyorum sağ elimle indiriyorum yumrukları suratına. bi süre suratını yumrukladıktan sonra yerler çakıllı olduğu için çocuğun gafam yarıldı gafam yarıldıı!!! feryadına acıyıp bırakmıştım. sonra nasıl olduysa bi arkadaş da benim uçurtmayı tesadüfen bulmuş getirmiş. ben küçükken çok kavga ederdim lan ama karşımdakini çok temiz ve net dövdüğüm tek kavgam buydu. onun dışındaki kavgalarda az çok vurmuş olsam da ufak tefek olduğum için genelde dayağı ben yedim. bi keresinde aynı boyutlarda olduğum bi çocukla yok yere kavga çıkarmıştım ama hakettiğim şekilde çok da temiz bi dayak yemiştim. kavga edeceksen ilk vuran olacaksın. ya değilse %70 dayağı yiyorsun) ne acayip bi konu çevirdim ya bu fotoğraf üzerine.
yanından geçtiğim inşaatlarda şu uyarıları görünce kendimi tarifi imkansız duygular içinde buluyorum. olay bu adamların yüz ifadeleri. o nası bi ifade ya. sanırım özellikle bu şekilde yapmışlardır bunu. mimiklerini siktiklerim ya surata bak şunların. hişş. o eli bi indir. insanı çok garip hissettiriyor ya. lan olum bakmayın öyle.

bu bebek burda dursun. kimse ellemesin.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

göz olayları

blogun geçmiş dönemlerinde fotoğraf çekinirken gözleri kapalı çıkan bu da yetmiyormuş gibi gözleri yarım açık veya yarım kapalı çıkan ve bu yüzden hayatta onlardan hiç bi hayır beklemeyeceğimiz insanlardan bahsetmiştim. geçenlerde eski fotoğraflara bakıyordum ki yine insan olduğuma lanet ettirecek türde insanlarla karşılaştım. fotoğraf çekinirken gözlerini büyüten insan. evet inanması zor biliyorum ama gerçekten böyle bi insan türü var. şimdi geçelim bu durumun analizine. biliyorsunuz edebiyatımızda "büyük gözlü" erkek veya dişiyi övme diye bi durum var. tamam tamam büyük gözlü erkek övüldüğünü ne gördüm ne de duydum. bi anda yazının gazına gelip onu ben uydurdum. neyse mevzu boka sarmadan konunun özüne dönelim. hepimiz sağda solda görmüş duymuşuzdur bi kızın kocaman gözleri olduğuna dair övgüleri. öyle güzel bi kız ki oooff  gözleri kocaman!.. - güzelliğini gözlerinin iriliğinden alıyordu... - iri gözleriyle herkesi büyülemişti... arkadaşım sen ne tür bi sapıklık döneminden geçiyorsun? tamam benim de gözlerle ilgili fantezilerim yok değil ama bunlar sadece bakışlardaki derinlikle, hırsla ve şehvetle??? ilgili ve onun da göz büyüklüğüyle pek bi alakası yok. sen tutmuş gözün ne kadar devasa bir büyüklükte olduğundan bahsediyorsun. zaten bi noktadan sonra korkutucu olur bahsettiğin durum. göz büyüklüğüne takıksan git bukalemunla seviş. fıldır fıldır mübarek hayvanın gözleri. bi saniye sinirlendim ve fotoğraftan bahsetmeyi unuttum. fotoğraf çekinirken gözlerini büyüten insanlar var lan. üstelik benim bahsettiğim bir erkek. ciddi ciddi bunu yapıyor. sanırım şu gözü büyük olanı övme durumundan etkilenmiş. ne kadar büyük gözükürse gözlerim o kadar süperim diye düşünmüş olabilir. bu gerçekten olabilir. ne kadar korkunç bi durum. lanet olsun böyle duruma.

30 Haziran 2013 Pazar

blog yazısı 559

bizimkiler beni dünyaya getirme planları yaparken hayatımın şu döneminde hindistanlılarla, endonezyalılarla ve filipinlilerle gün boyu internet üzerinden bilardo oynamaktan başka hiç bişey yapmayacağımı akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdir eminim. neyse. insanların istekleri çoğu zaman hayal ettikleri gibi çıkmaz. çoğu zaman da bilmedikleri şeyleri isterler zaten. 

yalnız yaşayan bi insan olsaydım karpuz yeme olasılığım % sıfır olurdu. bi karpuz yemek için yapacağın onca şeyi bi düşünsene. pazara gidecen de, karpuz seçecen de, alacan da, o koca karpuzu eve getirecen, yıkayacan, kesecen, buzdolabına koyacan soğuyacak da sonra çıkaracan da bi de çekirdeklerini ayıklayıp yiyecen de... ne için bütün bunlar? bi lokma karpuzun ağzından midene inmesi için. değer mi? tabi ki hayır. (türkiye karpuzcular odası başkanı mail attı az önce. halkı karpuza yönelik kin ve düşmanlığa sevkettiğim gerekçesiyle üç beş adam ve bir kaç tane de adana karpuzu göndermiş, yoldalarmış. hadi adamları beni dövdürmek için gönderiyorsun onu anlarım da. karpuzları neden gönderiyorsun. aaa bi dk. ne olur öyle bişey yapmasınlar rica ediyorum)

ossuruğunuzun hiç lezzetli koktuğunu hissettiniz mi? ben çok hissettim. patatesli şeyleri çok yiyince ossuruk süper lezzetli kokuyor lan. insanın karnını acıktıracak kadar hem de. ister inanın ister inamayın. bende durum böyle.

7 Mayıs 2013 Salı

blog yazısı 558

geceleri sokakta yürürken evlerin ışıklarını görürüz ya hani. bazısı beyaz, bazısı biraz sarı. beyaz olanda florasan dediğimiz, enerji tasarruflu ampul dediğimiz tarzda bir aydınlatma sistemi kullanılırken sarımsılarda klasik ampul kullanılıyordur. bunun dışında bazı evler pembe aydınlatmasıyla dikkatimizi çeker. genelde sadece o odanın ışığı yanıyor olur ve pembedir. işte bunu gördüğüm vakit o odanın içinde olanlar hakkında tek bişey düşünürüm. o odada sadece tek bir şey oluyor olabilir. tabi ki pembe panteri izliyorlar.

biriyle konuşurken iki gözüne birden bakmak bence mümkün değil. sadece tek bir gözüne bakabiliyoruz bence. bazen deniyorum iki gözüne birden bakayım diye ama ne kadar denesem de olmuyor. illaki tek bir gözüne bakabiliyorum. o yüzden haksızlık olmasın diye biraz bi gözüne bakıyorum biraz diğer gözüne. gözler arasında hak geçmesin istiyorum.

yemek yerken diline iğrenç bi şarkı dolanması fakat yemek yediğin için söyleyememek ama lokmalarını o şarkının ritmine göre çiğnemek ve sofradaki diğer insanların bundan bi haber oluşu. herhangi bi şarkı olsa yine iyi. geçenlerde benim dilime saadet partisi seçim şarkısı dolandı sofrada. bi tabak kuru fasülyeyi öyle yedim. belki sofradaki diğer insanlar da bi şarkının ritmine göre yiyorlardı ve benim de onlardan haberim yoktu. eğer öyle bi durum oluştuysa vay bizim halimize. vay kara bahtımıza kem talihimize. vay ki vay.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

rüyalar

gerçekte asla yaşanamayacak dramatiklikte olaylar yaşıyoruz rüyalarda. gerçekte yaşadıklarımız yetmiyormuş gibi. on beterini, bin beterini yaşıyoruz. gerçekteki küçük bir dert bile akılalmaz bir olaya dönüşebiliyor rüyada. imkansız bişeye ya. bu ne berbat bi durum. insana yazık. belki beynimiz gerçekteki derdin daha makul görülmesi için böyle bi oyun oynuyordur bize.

aynı şekilde iyi şeyler de olabiliyor. gerçekte asla olmayacak süper şeyler görüp yaşayabiliyoruz rüyalarda. bu da farklı bir makul gösterme, belki biraz umut verme, beynin kişiye biraz olsun nefes aldırması.

en üzücü tarafı gerçekte asla olamayacak bir olayın rüyada olup, gerçek hayattaki o büyük derdinizin son bulduğunu sanmanız fakat uyanınca aslında öyle olmadığını görmeniz oluyor. gerçekteki dert daha da büyüyor içinizde. uykudan uyanır uyanmaz hayal kırıklığına uğramak gibi saçma sapan bi durum yaşıyorsun yani.

30 Nisan 2013 Salı

çal keke çal

bi kaç gündür her an ama her an "çal keke çal" videosunda çaldıkları müziği kafamın içinde sürekli tekrar ettiğimi farkettim. bazen de dilim buna eşlik ediyordu. acaba bunu ne zamana kadar yapıcam ve bu videoyu, o müziği ve o insanları herhangi bi gün unutmuş olabilecek miyim çok merak ediyorum. bir yandan da asla unutmamak gerektiğini düşünüyorum.

emin olduğum bişey var. eğer o düğünde olsaydım, o bıçak o elemanlardan birinin elinden fırlayıp ordaki 500 kişinin arasından benim gözüme isabet ederek bir daha asla göremememe neden olurdu. o yarım metrelik bıçak gözüme girmiş şekilde yaka paça acile götürülüşümü şu an görebiliyorum.

eğer cep telefonu kullanıyor olsaydım o müziği zil sesi yapar ve telefon her çaldığında bu dünya gerçeğinin asla unutmamak üzere iyice zihnime kazınmasını sağlardım.

hayatı ve insanlığımı sorguladığım, insan olmaktan bir kez daha utandığım ve her izlediğimde içimde intihar etmeye yönelik duygular uyandıran bu video keşke internet hiç olmasaydı, keşke kamera hiç olmasaydı dedirtti bana. o insanlar şu an napıyordur acaba.

bütün bu söylediklerimde çok ciddiyim. kesinlikle esprili bi yaklaşım söz konusu değil. şaka yapmıyorum. insanı gerçekten çok derin ve uzun uzun düşündüren bi video. cenin pozisyonunda toprağa gömülmek istiyorum şu an.

hayat ne tuhaf.


23 Nisan 2013 Salı

23 nisan 1991

91 yılının 23 nisan'ı. yaşım beş. konya atatürk stadyumundaki kutlamalarda anaokuluna giden bir grup çocuk televizyonda atletleri koşarken gördükleri turuncu ve 8 şeritli bir zemin üzerinde, tribünler dolusu insanın önünde yürüyor. organizasyon profesyonelce sağlanamamış. bunu sahanın kenarında elleri ceplerinde emmi kıvamında dolaşan pek çok insandan anlayabiliyoruz.

o sırada çekirdek çitleyen iki liseli tribünlerde oturuyor. aldıkları ortak dönem ödevine, seçtikleri konuya ve sabahın köründe burada olmaya lanet edip duruyorlar. dönem ödevleri; ülkemizde 23 nisan'da çocukların neşe dolup dolmadığına dair teorik ve uygulamalı bir çalışma. o sırada liselilerden biri sahadaki tuhaf bi olayı farkedip arkadaşını dürtüyor.

hişşş hasan! şu çocuğa bak lan!
-nerde...
şurda lan bak herkesin yanında kız var o tek başına yürüyor
-zaaaaaaa xd... yarıldım amk...
yazık la kimin çocuğuysa
-şu kadının çocuğu lan galiba fotoğrafını çekiyor...
ibretlik amk

o güne dair nerdeyse hiçbişey hatırlamıyorum. surat ifademe bakarsak pek de neşe dolarak geçirdiğim bi 23 nisan olmamış. koca sahanın etrafını böyle turlayan 5 yaşında bi çocuk düşünün... acaba o gün tribünlerde olan insanlar bu durum hakkında ne düşündü. fotoğrafı çeken annem o an neler hissetti. sahanın etrafını öyle tek başıma turlarken ben neler hissediyordum acaba? neler düşünüyordum? ordan sonra eve gidince ne yaptım? akşam yemekte ne vardı? o gece nasıl bir rüya gördüm? bunlar hep merak ettiğim konular.

20 Nisan 2013 Cumartesi

blog yazısı 554

olur da lamborcini filan kazanırım diye yandex indirmiyorum. çıkarsa bi ton dert. trafik tescile filan gidecen hiç anlamam ben o işlerden. bi de onu satması filan var tabi. kime satacan kaça satacan. benim onu alıp da kullanacak halim yok. illaki satmalıyım ama beni kandırırlar kesin. ketenpereye getirirler ucuza alırlar. o yüzden yandex web tarayıcı indirip bi ton dertli başıma extra dert alamam kimse kusura bakmasın.

altına yani altın maddesine neden değer verildiğini anlayabilmiş değilim. bi de düşüp yükseliyor filan bunun fiyatı. altın işlevsel olarak neye yarar? süs müs kolye molye onları geçin bi kere onları derseniz size karşı nefret beslerim. kolye ne lan kelimeye bak. çok hızlı bi iletken diye bilgisayar işlemcilerinde kullanıldığın biliyorum sadece. tabi o da doğruysa. hakikaten ne işe yarar şu altın? eskiden para niyetine kullanılıyordu tamam ama şu an ne? neye bi faydası vardır? hani eskiden para olarak kullanılıyordu ama yeterince altın olmadığı için diğer madenlerden ve kağıttan yapılan paralara geçildi. böyle olmuştur yani demi? ben öyle tahmin ediyorum. bi de para basınca merkez bankasına altın koymak gibi bişey mi gerekiyormuş ne oraları tam şeyapamadım. hani olur da dünya nüfusu yine azalır ve yine altın para kullanma devrine geçilir diye mi değerli acaba. neyse ya konu iyice sapıtmaya başladı. bu konuyu; şu an dünyada ekmek veya su kalmadı diyelim. o kadar altını neremize sokacağız? bunu bi düşünün... sonucuna bağlayacaktım ama yazdıkça altının değerli olması mantıklı gelmeye başladı. ama bi taraftan da hala çok saçma gibi. kendi kendimin kafasını karıştırdım.

ben bi keresinde karanlıkta çamaşırlığı anneannem sanıp konuşmuştum. düşünsene yani karanlık bi ortamda çamaşırlıkla konuştum. ışığı kapatıp odadan çıkmıştım. kapının hemen dibine annem çamaşırlığı koymuş tabi çamaşırlar asılı. omzumla dirseğim arasında bi yere çarpınca o çamaşırlık ve çamaşırın bir bölümü (ki o ilk karanlığı atlatıp gözüm artık biraz görmeye başlamıştı ve ilk sırada da anneannemin bi kıyafeti vardı) aynen şöyle konuşmaya başladım; hıııee! noluyor! haaa sen miydin anneanne. ne oldu? ışığı yaksaydın ya...   ses gelmeyince ışığı yaktım. tabi ortada anneanne filan yok. biraz düşündüm, ışığı kapatıp içeri gittim ve bu olaydan hiç kimseye bahsetmedim.


7 Nisan 2013 Pazar

ufak bir ankara macerası

çarşamba günü resmi bir işlem için ailecek ankaraya gittik. aslında ailecek gitmemize gerek yoktu ama biz gittik. resmi işlemi kısa bir süre içinde hallettikten sonra ankara'da biraz fink atalım dedik ama deyim yerindeyse yaldır yaldır yürüdük. yani ben şahsen 16,5 kilometre yürümüşüm. nerdeyse hiç yorulmadım diyebilirim. aslında bunun iki katından biraz daha fazla yürümeyi planlamıştım ama hava muhalefeti ile karşılaşınca işler değişti. işimizi hallettikten sonra meclisin yanından geçiyorduk ki bi baktık ziyaret saati içerisindeyiz. bi girelim lan dedik nasılmış şu meclis. iki kere didik didik güvenlik kontrolünden geçtik. annemin çantasından makas ve bıçak çıktı (babamın midesi fenaydı biraz o yüzden limon almış yanına kadın anam, bıçak da kesmek için) asdnsalkdad... kadın polis anneme: BIÇAK VAR SENDE!!! dedi. gözaltına alınacak diye hafif bi endişe yaşadım fakat sonra kadın polis ve annem arasında koyu bir sohbetin döndüğüne şahit oldum. masum bir çekirdek aile olduğumuz 100 km öteden anlaşılıyor olsa bile annemle kadın polis arasındaki sohbeti saymazsak polislerde en ufak bir ciddiyet kaybı ve yumuşak muamele olmadı lan. ikinci kontrol daha sıkıydı. adam beremi ve atkımı bile çıkarttırdı. ceplerde ne varsa boşalttırdı. montun önünü açtı falan. o kadar arandık tarandık da noldu derseniz meclisin etrafında şöyle bi tur attık ve çıktık. bazı aceleci ve pinpirikli arkadaşlarımız yüzünden bi genel kurula giremedik, meclisin içini göremedik. ama bu kadarından bile devlet kavramını ilk defa bu kadar net hissettim. bastığımız heryer, gördüğümüz her insan adeta BEN DEVLETİM VE İŞTE BURADAYIM! diyordu.
ondan sonra naptıydık lan. hee evet. meclisten çıktıktan sonra kızılaya doğru yavaş yavaş etrafa baka baka yürüdük. şu komutanlık bu komutanlık cart bakanlığı curt bakanlığı, yargıtay margıtay. herşeyin en başı burada. bi de bir ömürlük memur görme ihtiyacımızı tıka basa karşıladık. heryerden memur fırlıyor adeta. bi süre sonra insanın üstüne üstüne gelirmiş gibi oluyorlar. üstelik çalışma saati içindeyken durum böyleyse öğle araları ve iş çıkışındaki görüntüyü düşünmek bile istemiyorum. o kadar çok sayıda takım elbiseli insan görmeye alışkın olmayan bünyede acayip hisler uyandırabiliyor.
adliye'ye doğru ilerlemeye devam ederken bi ara yaklaşık 50 kişilik bi çevik kuvvet polisi grubunun yanından geçtik. tam onların yanından geçerken 25-30 kadar da ayrı bi çevik kuvvet gibi bişey de diğer yanımızdan geçti. onlar daha techizatlı ve irilerdi. kız olanları da vardı ve onlar bile insanı ikiye katlayacak güçteymiş gibi duruyorlardı. eylem yapan ve bu polislerle kavgaya tutuşan insanlarda hakikaten iyi cesaret var.
adliyeyi biraz geçtikten sonra tırsım tırsım tırstığımız sağanak yağışın inmesine ramak kaldığını haber veren hafif atıştırma başlamıştı. gençlik parkına girince sağanak başladı ve sığınacak bi yer aradık ve sığındık. tost yedik ve çay içtik. hayatımda yediğim en güzel tosttu. herifler tost konusunda uzmanlaşmış. sağanak dinmişti. sağanak yağışı ben uzun süre çok yağmur yağması sanıyordum ama öyle değilmiş. kısa süren şiddetli yağışmış.
biraz dinlendikten sonra ebeveynleri bırakıp kardeşimle behzat ç.'nin evine gitmeye karar verdik ve gittik. evin nerde olduğunu uzun zamandır merak ediyordum ama internette yaptığım aramalarda sadece gazi mahallesi sonucuna ulaşabilmiştim. sağolsun yandex sokak görünümü ve ayrıntılara dikkat eden bir izleyici olmam sayesinde evin adresini bi kaç bölüm önceki bi ayrıntıdan yola çıkarak nokta atışı şeklinde tespit etmiştim. elimizle koymuş gibi bulduk.
evin önünden gidesim gelmedi. tam bana göre bi ev. burası benim evimmiş meğersem kıvamında oturdum durdum. adeta bana göre tasarlanmış. ne yapıp ne edip bu evi ele geçirmem lazım. hatta içindeki eşyalarla birlikte. ne olur sanki lan bana veriverseler bu evi. giderken burada bi iz bırakalım dedik ve not bıraktık. tabi o not orda ne kadar durur, oyuncular görür mü orası biraz muallak.

ordan dönüşte de anıtkabir'e ve ordan da tekrar gar önünden adliyeye çıkıp, kızılay'a doğru gidip sakarya'ya uğrayıp tekrar meclisin yan tarafından yukarı doğru kuğulu park, seğmenler parkı, atakule filan oralara gitmeyi planlamıştık (40 yıllık ankaralı gibi sayıyorum yalnız) fakat kuzey afrika'dan rüzgarlarla gelen toz bulutu ankaranın üzerine çökmüştü. ilerdeki binaların filan nerdeyse hiç gözükmemesi yüzünden biz bu durumu sis sanmıştık ama öyle değilmiş. gele gele afrikanın tozunun çöktüğü zaman gelmişiz buraya. ara sıra çiseleyen yağmurla da çamur gibi yağıyordu ve alerjik astımı olan kardeşimi hasta etmişti bu toz bulutu. o yüzden biletleri değiştirip erken dönmek zorunda kaldık.
makine kimya'mıdır nedir onlara uyuz oldum. herifler kaldırımı yarım metre yükseklikteki betonlarla gasp etmişler ve kendilerine yol yapmışlar resmen. bi de pek çok kişi bize adres sordu. iki tanesini hayatımda ilk defa ankara'ya geliyor olmama rağmen yandex sokak görünümünden edindiğim yüce bilgilerimle 40 yıllık bir ankaralıymışcasına tarif etmenin gururunu yaşadım. tabi bunda hazırladığım haritaların rolü yadsınamaz.
mahallenizin cd'si stickman.. düğün kasetleriniz cd'ye aktarılır.. tadında bir videoyla yazıyı sonlandırıyorum la bebeler :s  

31 Mart 2013 Pazar

kimliği belirlenemeyen şahıs

tanıdığın birinin tipini bi türlü hatırlayamamak, aklına ona benzer başka başka kişilerin geldiği, hatırlayana kadar beynini kemirdiğin ve bulunca rahatladığın bi durum var lan. buna kısaca bişey deniyor mu acaba. aynı şey bazen isimlerde de oluyor. tipi kafanda görüyorsun ama ismi oturtamıyorsun. benzer sandığın çok alakasız isimler geliyor aklına. asıl ismi hatırlayınca anlayabiliyorsun aklına gelen isimlerin çok alakasız olduğunu. ikisinin aynı anda olduğu durumlar da çok sık olmasa da olabiliyor. o da baya fena ki şöyle acayip bi uç noktası da oluyor; kişiyi nerden tanıdığını hatırlayamıyorsun. çok acayip değil mi? aklında biri var ama ne ismi net, ne yüzü-fiziği-görüntüsü, ne de nerden tanıdığın. o insan o an napıyordur acaba. ehehe. ne tuhaf şeyler oluyor lan.



23 Mart 2013 Cumartesi

üç nolu toprak saha

şu sıralar hayatımın üç nolu toprak saha ile o kadar alakası yok ki alakası olan durumla ilgili şeylerden bahsetmeye çalıştığım ama başaramadığım için size üç nolu toprak sahadan bahsetmeye karar verdim. bu saha ki genç amatör spor kulüplerinin mekanı. o spor aşkı ki yaz sıcağının altında kramponlar tarafından tepinmekten kaldırılan toz bulutunu yoğun efor altında solumanın zararını düşünmeye engel oluyor. bu saha hizmete girdiğinden beri üzerinde spor yapanların yuttuğu tozları toplama imkanımız olsa bir toki konutu inşaa edilebileceğini düşünüyorum.

ben değil ama arkadaşlarımdan bazıları bu amatör kulüplerin cefakar yıldızlar takımlarında bu sahanın tozunu çok yutmuşlardır. tümosan spor, yol spor ve daha bir çoğu. %70'i bisiklet üzerinde geçen çocukluğumda arkadaşların idmanları ve maçları olduğunda ben de onlarla gidiyor hatta bazen soyunma odasında bulunup taktik dinleme aşamasına da katılabilip takım ruhunu yaşama imkanı buluyordum. arkadaşlarım genelde kadroda yedek kalıp ilk 11'de başladıkları ender zamanlarda da oyundan erken alınıyor veya maç boyunca vasat bir oyun sergiliyorlardı.

bu sahanın kenarına gelip izlediğim sporlar sadece futboldan ibaret değildi. çekiç atma idmanı, gülle atma idmanı, liselilerin milli bayramlara hazırlanma çalışmaları gibi aktiviteleri de izliyordum. uzun zamandır burada herhangi bir spor aktivitesinin olduğunu görmedim. yılda bir defa konser için filan kullanılıyor artık. başka bir yazıda da basketbola ve masa tenisine giden arkadaşım ve 100. yıl spor salonundan bahsedeyim.

(fotoğrafın büyüğü. üç fotoğrafı fotoşopta birleştirerek yaptım)

27 Şubat 2013 Çarşamba

etler ve iş merkezleri

etlerin içine karıştırılan başka etler konusunda biraz yaratıcı olunması sizce de gerekmiyor mu? yani ne bileyim at etidir, eşşek etidir, donuz etidir bunlar sıradan şeyler. bunları herkes yapıyor. ben farklı bişey istiyorum. bunlar geçmişte kaldı, yıl 2013 bunlar artık çok demode. şahsen dünyanın heryerinde yaşanan bu durumun avrupada yaşanması gelişmiş avrupa toplumu adına beni çok derinden yaraladı. avrupa topluluğu bunu nasıl kabul edebiliyor akıl alır şey değil. gelişmiş avrupa toplumuna hiç yakışmayan etler bunlar. ben şahsen gelişmiş bir avrupalı olsam etin içine ne bileyim bi zebra eti, bi su aygırı eti, bi züreyfa eti hatta belki de zırtlan eti bile karıştırmayı düşünürdüm. sonuçta gelişmiş avrupa insanı belgesel izleyen insandır ve bu hayvanları belgesellerden izleyip canları çekmektedir. ne demişler? biri yer biri bakar kıyamet na orada kopar... aslanlar etleri löpür löpür götürürken ben avrupalı vatandaşımın yutkuna yutkuna bunu izlemesine şahit olmam! OLAMAM! vicdanım elvermez. burdan almanya başbakanı anceler merkere sesleniyorum! NE ACAYİP GADINSIN ANCELE MERKER! ÇOK ALMANSIN! TAM Bİ ALMAN GADINISIN! avrupanın en taşşaklı insanlarından biri olarak iş sana düşüyor. gelişmiş avrupa toplumlarına yakışan şekilde hareket edip etlerinizin içine az önce saydığım hayvanların etlerinin karşıştırılmasını talep ediyorum. (b12 vitamini eksikliğinden dolayı et balık kurumundan ve avrupa gıda güvenliği derneğinden gelip acımasızca dövdüler)

bugün 45 saniye kadar bi muhasebeci ofisinde bulundum. nedenini sormayın. çok sıcak ve basık bi havası vardı. biz büfeciler böyle ortamlara alışık değilizdir. genelde egzos gazı nedeniyle ciğerlerimizin yanmasından ve bu sırada da güvenlik kameralarının bize aktardığı görüntüyü izlemekten hoşlanırız. neyse. ofisin bulunduğu iş merkezinin binasını beğendim. tam bana göre bir bina. terkedilmeye çok uygun ve terk edildiğinde terkedilmişliğin havasını çok iyi yansıtacak bi yapıya sahip. eğer dünyada yalnız kalırsam orayı evim, olmadı hobi binam olarak kullanmayı düşünüyorum. kolidorların sonuna yerleştirilmiş geniş pencereleri sayesinde üst katlardan keskin nişancı tüfeğimle şehrin içinde dolaşan avlanabilecek hayvanları avlayabilirim. (iş merkezinin güvenlik görevlileri tarafından yaka paça dışarı atıldı)