dört yılda bitirdiği iki yıllık okulunda toparladığı ders notlarını çantasından çıkarıyordu ki bi kitapla yüzyüze geldim. yolun başından beri bu çantayı neden yanında taşıdığını anlamıyordum. anlıyordum aslında ama buna anlam veremiyordum. bu basit bir gezintiydi. ama o en basit bir gezintide bile entelektüel görülmeliydi. sağ omzuna asarak taşıdığı bu çanta bunu öylesine vurguluyordu ki o çantaya elimi sürsem sanatsal filmler festivalinde filmin sonunda yazılar akarken koltuktan kalkmayan seyircinin entelektüellik birikimine eşdeğer oranda bi seviyeye yükselebilirdim. öyle de yaptım, elimi uzattım ve çantaya sıkı bir yumruk geçirerek
-vaaay lan entelim benim bea!... dedim. sonra da sırtına bir yumruk attım. erkekler bazen acımasızca hızlı bir şekilde birbirlerine vurarak eğlenirler.

kitabı gördüğümde
-veer laan bağaayım şu kitabı!... diyerek hayvanca uzandım kitaba. bu magandasal hareketlerimle bu entelin yaşadığı o entelektüellik hazzını minumum seviyeye çekmeye çalışıyordum. çünkü bu duruş sırıtıyordu bu adamda, olmuyordu, durmuyordu. espri olduğunu zannettiği aptalca şeyler söyleyerek, üstelik birde bunlara uzun uzun ve aşırı yüksek sesle gülerek o da kendi entelektüelliğini baltalıyordu. ona böyle davranmamın bir nedeni de onun bu gıcık tavırlarıydı. elimde tuttuğum, mustafa ulusoy'un "giderken bana bir şeyler söyle" isimli kitabıydı. ben bu kitabı daha önce pilli cadı'nın blogunda gördüğüm için -
anaaa biliyom ben bu kitabı biliyooom ben bu kitabı!... dedim heycanla. aslında bilmiyordum ben bu kitabı. sadece kapağını görmüştüm ve aklımda kalmıştı. biz insanların zaman zaman dikkat çekmek, ortak nokta bulmak ve anlık popülarite uğruna, belkide istemsizce yaptığımız böyle saçma sapan çıkışlarımız vardır. evet saçmalamıştım.
-baba zula'nın bascısı varya, o bizim amcaoğlunun çok yakın arkadaşı lan biliyo musun? demek gibi bişeydi bu yaptığım.
-bu kitap bi üçlemenin ikincisi... dedi az önceki gereksiz ve saçmasapan çıkışımın karşısında. kitabın arka kapağında bi yerlerde "aynalar kolidorunda aşk" yazdığını gördüm o tam bunu söylerken ve yine atıldım.
-aaa tabi ki biliyorum, birincisi aynalar kolidorunda aşk... dedim. nasıl mutluydum, nasıl sevinçliydim. kültür düzeyimi düşürmemeyi başarmıştım ama ben yine yalan söylemiştim. "aynalar kolidorunda aşk" kitabını da bi arkadaşım tavsiye etmişti ve üzerine uzun değil, 3-4 cümle anca konuşmuştuk hemde üzerinden baya bi zaman geçmişti, pek bişi hatırlamıyordum ve yine pilli cadı'nın blogunda kıyıdan köşeden bi fotoğrafını görmüştüm kitabın. buydu biliyorum dediğim. ama olsun, o an biliyorum dedim ya. benden mutlusu yoktu.
ellerim arasında dolaşıyordu kitap. sahibinin cimri biri olduğunu kitabı şeffaf bir kaplıkla kaplamasından anlamıştım.
-bi de etiket yapıştırıp adını, soyadını, numaranı ve sınıfını yazsaydın bari... dedim içimden. kapağına filan bakmaya devam ediyordum işte. klasik kitap incelemesiydi yaptığım. önce kapağa, sonra yine arkasına hızlıca bi bakıp sayfaları tıııırrrtlatıp duruyordum. sonra arkadaki yazıyı okuyup yine kapağa uzun uzun baktım. ben bütün bunları yaparken çantalı enteli bi tedirginlik sardığını hissetmiştim. kitabı bu kadar incelememden kuşkulanmıştı. hemen o can alıcı soruyu sordum. -
bitirdin mi sen bunu? hiç çekinmeden
-evet.. dedi salak. bu salaklığının o da farkına varmıştı ama kitabın benim hayvani ellerimin arasında olduğunu bildiği için sert tepki göstermemeye çalışıyordu. zira onunda elini kitaba uzattığı bi çekişme anında ısrarcı davranabilirdim ve kitap parçalanabilirdi. az önce verdiği cevaba şöyle karşılık verdim;
-okudunda mağdem niye yanında taşıyosun? lan sen varyaaa... diye uzunca bir cümleye başlayacakmış gibi yaptım ama gerisini getirmedim. dirseğimle hafifçe omzuna vurdum. zaten okuduğu bir kitabı yanında taşıyan bu adamın amacı besbelli duruyordu. omzuna astığı o çantası ne kadar dolu gözükürse, onu ne kadar kamburlaştırırsa kendini o kadar entelektüel hissedecekti.
bitirdin mi sen bunu? sorumun üstüne az önce verdiği cevabın pişmanlığını yaşıyor olacaktı ki, panik halinde eklemeler yapıyordu;
-bitirdim ama arkadaşın o kitap.-emanet almıştım bende.-yarın vereceğim.bütün bu cümleleri kurma nedeni benim kitabı istememi engellemekti. öylesine tedirgin olmuştu ki, öylesine korkmuştu ki o kitabı istememden, birazcık üstelesem ayaklarıma kapanıp yalvarmasını,
nooolur isteme nooolur isteme demesini sağlayabilirdim. bu söylediği lafları bana öyle bir tedirginlikle sunuyordu ki, kaşı gözü sağa sola oynamaya başladı. tedirgini biraz rahatlatmak istedim. o cümleleri biter bitmez;
-korkma lan tamam istemeyecem korma amma kıvırdın ha.. dedim hafifçe gülerek ve bu aciz tavrından ötürü onu küçümser bakışlar atarak. tabi ki hemen bunun karşısında bi tavırla,
-ya yok olum nolacak, hayır benim olsa neyse ama emanet yani ondan... dedi büyük bi rahatlıkla. çünkü artık kitabı istemeyeceğimden emindi. bu lafları karşısında öyle bi
-hassiittir! çektim ki ona, konuyu değiştirmek zorunda kaldı. al, alda götüne sok dercesine kitabı uzattım ona. koğala yavrusunun anasına yapışışı gibi yapıştı kitaba gözlerini irileştirerek ve kitabın üzerinde sabitleyerek. bütün bu yaşananları bi tarafa bırakarak, ben, tedirgin ve onun çantası oturduğumuz banktan kalkarak koyulduk yola. tedirgin, konudan konuya zıplayarak az önce yaşadığı dramı unutmaya ve unutturmaya çalışıyordu. konuşmasının iyice hararetlendiği bir anda kalabalığın arasına denk gelmiştik. o hengamede usulca çantasını aralayıp aldım kitabı ve montumdan içeri sokup pantolonumla vucudum arasına sıkıştırdım. belki okur belki okumazdım bu kitabı ama bunu yapmamın tek nedeni, tedirgin'in eve gidip, çantasını açtığında kitabı görememesini istememdi. o gerilimi yaşatarak onu delirtmeyi büyük bir tutkuyla istiyordum. o yüzden az önce yaptığım bu yankesiciliği vicdanımda çok masum bir yere konumlandırmıştım. ve tam ayrılıp giderken ona bir şeyler söyledim;
-hee bu arada benim amcaoğlu az önce baktığımız kitabın dağıtımını yapan şirketin sahibinin çok yakın arkadaşı, iyi akşamlar.