24 Aralık 2011 Cumartesi

pastel boya ile umut sarıkaya mutsuzluğu

can sıkıntısı bazen böyle güzel sonuçlar doğurabiliyor. dolaptaki bi kolinin içinde tesadüfen bulduğum eski ve az renkli pastel boyalarla boş bir a4 kağıdının birleşimi. kardeşim bunu çerçeveletmemiz gerektiğini söylüyor. umut sarıkaya iyi adam lan. ve bence pastel boyalar ilkokullardan kaldırılmalı. burdan öğretmenlerimize ve milli eğitim bakanlığına sesleniyorum. pastel boyayla resim yaparken hatanın affı yok. bu yaşımda bile beni strese soktu. varın siz ilkokullu bebelerimizi düşünün. yok elim kayacak, yok boya karışacak. nitekim yüzü tam olmadı sizin de gördüğünüz gibi. ve bunu düzeltme şansı yok. neyse. başka bir pastel mutsuzluk önümüzdeki günlerle sizlerle...

23 Aralık 2011 Cuma

sigortacılık , marangozluk ve human planet

sigortalatmak başka, ergolatmak başkaysa niye ergolatıyım lan. sonra bişi olunca sigortası yok ergosu var. sigorta buna para ödemez... diyeceksiniz demi. enayi değilim ergo, kusura bakma. git bunları başkalarına yutturmaya çalış.

geçenlerde bizim odadaki dolapların gevşeyen, tam kapanmayan ve gıcırdayan kapaklarının, kardeşimin 15 liraya aldığı küçük matkap gibi vida sıkıcı ve sökücü şarjlı bir aletle vidalarını söküp, kapaklarını çıkarıp gıcırdayan yerleri yağladım. sonra taktım ve kapakları düzgün kapanacak şekilde sıktım. aslında kapakların tam düzgün kapanma şeysini kardeşim ayarladı. şimdi onun yaptığı bişeyi sanki kendim yapmışım gibi anlatmayım burda. herneyse ya. bütün bunları yaparken şunu anladım ki marangozluk dünyanın en keyifli işi olabilir. tabi marangozluk tam olarak böyle bi olay değil ama yine de inceden bi ipucu verdi. zaten evdeki dolabımsı-masamsı bişeyi söküp keserek kendime şahane bir bilgisayar masası oluşturma fikrim var. hatta bu projeye dökülmüş bilgisayarda 3 boyutlu modeli çizilmiş (bunu da kardeşime çizdirdim) ve koli kağıdıyla 1'e 1 ölçülerde fakat %90 küçültülmüş haliyle ufak bir modeli de yapılmış durumda. sadece kesici lazım. şu beyin ameliyatlarında kafatasını kesiyolar ya hani. ondan lazım işte yav. onsuz mümkün değil. o olsa hiç bir ekstra malzeme kullanmadan süper bi bilgisayar masası yapcam.

şu human planet yani insan gezegeni belgesel serisini izlemenizi tavsiye ederim. gerçi ben izleyeli çok oldu da şimdi aklıma geldi işte. hakkaten ilginç şeyler var. mesela hindistanda bi pazar yerinde bi ton maymun var ve pazarcıların sattıkları meyve sebzeleri çalıyolar. tabi kutsal hayvan sayıldıkları için kimse bişi yapamıyor. bi maymun tanrısı varmış da onun tarafından korunuyormuş bu maymunlar. durum bu. fakat maymunların şöyle bi piçlikleri var ki sadece yiyip de karın doyurmak için çalmıyolar. baya bildiğin yağmalıyolar. hatta sırf can sıkıntısından ve piçlik olsun diye yaptıklarını düşünüyorum. ısırıp ısırıp atıyolar lan meyveleri sebzeleri. baya sapık hayvanlar. gerçi bu belgesel serisinde gördüğüm en sıradan şey bu olabilir. maymun emzirip sonra onu tencerede haşlayıp yiyen insanları mı ararsın, cenazelerini parça parça kesip kuşlara yedireni mi ararsın. böyle ilginç ilginç şeyler var. bi de bu belgesel serisi new york'da kişi başına bir fare düştüğünü iddia ediyor. bunu da duydum ya. artık sikseler gitmem new york'a. (fareler olmasa kesin gidecektim zaten. fikrimi değiştiren tek şey fareler)

19 Aralık 2011 Pazartesi

bilinmeyen bir cisim

bu ne ya? ne bu? gerçekten bak! biri bunun ne olduğunu bana söyleyebilir mi lütfen? cevap bulamıyorum bunun ne olduğuna. vazo desem değil, tabak desem değil, surahi desem değil, saksı desem değil, çaydanlık desem değil, kavanoz desem hiç değil. ne ya bu! ne bu lanet şey kafayı yiyecem yemin ederim. küçükken bunu ters çevirip mağaracılık oynardım. bi de olduğu yerde çevirerek çarkıfelekçilik oynardım. çok güzel döner bu... buu... lan ne buuu! allahın cezası, biçimsiz, yaratık eli gibi bişey. kim nasıl bir amaç ve mantıkla üretti bunu?! hadi o üretti. alan neden aldı? ne diye aldı? ne olduğunu düşünüp aldı? niye böyle bişeye para verdi? en iyisi atıyım ben bunu balkondan. bu sorular beynimi eritip bitirmeden önce atıyım ben bunu. bana başka kurtuluş yok. ne olduğunu bilmediğim bu nesneyi yok etmeliyim. ancak o şekilde huzura erişebileceğimi düşünüyorum. bilinmeyen bir cisim beni kendine doğru çekiyooo.....

13 Aralık 2011 Salı

beni doğaya salın

çok uzun zamandır doğadan o kadar çok uzaktayım ki dün oturma odasında gördüğüm bu bitkiye dokunma ihtiyacı hissettim. hatta ona tutundum. bi süre ona öyle tutulu kaldım. ona değince kendimi iyi hissettim. sanki böyle bi arındım, temizlendim. içime bi saflık doldu, bi enerji akıştı böyle. bi rahatladım. benim bi ormana filan gitmem lazım ya. doğallı bi yerlere gitmem lazım. toprağa basmak, ağaçlara dokunmak istiyorum. çalı çırpıya değmek istiyorum. yerde bulduğum bi ağaç dalıyla toprakları filan eşelemek istiyorum. ormanın taze soğuk havasını soluyum, üstüme güneş ışığı gelsin istiyorum. ayaklarım orman çamuruna bulansın filan. yıllardır ebeveynlerimin bu tarz saçpa sapan bitkileri evin içinde saksıda neden yetiştirmeye çalıştıklarını, çiçek dedikleri ama yapraktan başka bişi olmayan otumsu şeyleri neden eve doluşturduklarını anlamaya çalıştım. babamın bunları sulamak için nasıl üşenmediğine sinirlendim. bu tarz şeylerin evde boşu boşuna yer kapladığını düşünüp sinir katsayımı arttırdım, kendi kendime söylendim. ama şimdi anlıyorum lan. evet anlıyorum onları. ormanın içinde, karşısında göl olan ahşap bir evim olamayacağına göre bundan sonra bu bitki benim herşeyim. bundan sonra ona gözüm gibi bakmazsam dövün beni.

11 Aralık 2011 Pazar

yalan olmasın

bazı kızların un helvası gibi koktuğunu düşünüyorum. belki de yanılıyorumdur. belki de un helvası gibi kokmuyorlardır da irmik helvası gibi kokuyolardır. yada ne bileyim çikolatalı puding veya revani gibi kokanlar da olabilir. cacık gibi kokan var mı acaba. olsa çok güzel olur. salatalık kokan bi kız bence iyidir. belki de şeftali. ama yani koklamadan da bilemem valla şimdi yalan olmasın bak. şimdi yalan olmasın bakmış. hayır nolacak ki yani yalan olsa. hadi söylüyorum tamam mı un helvası diyorum. noldu yani şimdi bu yalansa? nolacak ki yani yalansa bi söyleyin. sanki tutuklanıyoruz yalan olunca. alla alla ya. al ulan al! un helvası! un helvası!

hani böyle insanlar vardır ya. bişey anlatacak olurlar ama daha ilk cümleden insanın beynini sikerler. gereksiz yere lafı uzatırlar. şöyle mesela; -geçen gün şey oldu ya çok acayip bişi bak şimdi sabah 7 gibi uyandım ama 8 de olabilir şimdi yalan olmasın. ne yalan olmasın ya! nee! 7 gibi kalkmış olması yalan olmasınmış. lan yalan olsa NOLACAK LAAAN NOOOLACAK YALAN OLSA!!! 7 veya 8 ne farkeder lan.

16 Kasım 2011 Çarşamba

döner yanıyor, vedat susmuyor!

geçenlerde vedat milor'ü bi dönercinin önünde gördüm. dönerci yaşlı, zayıf, ufak tefek ve titrek bir adamdı. hafiften de sinirli ve ters bir tavrı vardı. üstüne üstlük telaşlıydı, vedat milor ise sabırsız ve meraklı! dönere ve soğanlara feci feci bakıyordu... aynı zamanda program çekmenin de derdindeydi. devasa kalınlıkta bir döner vardı ve bu dönerin etrafında yeni bir habitat oluşmuş gibiydi. döner öylesine büyüktü ki bi danayı direkt olarak döner demirine takmışlar gibi bir görüntü vardı. etraf kalabalıktı, dönercinin içi kımıl kımıl insan doluydu. ortamda bi acele, bi kaos hakimdi. böyle anları hiç sevmiyorum, o kalabalık, o hengame, o herkesin acele tavrı beni bunaltıyordu. bi duruuuun laaan! diye bağırasım geliyordu. televizyondan izlemesi bile başıma ağrı sokmuştu. dönerci o kımıl kımıl bi sürü insana döner yetiştirmeye çalışıyor, canhıraş bir şekilde kendinin üç katı döneri pişirmeye ve kesmeye uğraşıyordu. döner o kadar büyüktü ki adam pişen bi kısmı kesene kadar ateşte kalan kısım bazen yanıyor bazen de yanmaktan zar zor kurtuluyordu. fakat bu hengame içinde vedat milor hız kesmeden sorular soruyordu; et ne eti? nerenin hayvanı bu? yağlı mı? hangi otu yemiş bu hayvan? otlakdaki diğer hayvanlarla arasında husumet olmuş mu? ayran var mı? bana şurdan kes usta, yağlı tarafından kes! (he oldu o hengamede sana yağlı tarafını ayarlayacak)(adam bi yağ takıntısı tutturmuş gidiyor yahu)

dönerci dayı, vedat milor'ü ipler gibi yapıyor, sorularına ve isteklerine kısa, -git burdan artık! -ye de bi defol ya! -yağını sikeyim! dercesine cevaplar veriyordu. adam ekmeğinin derdindeydi. yaldır yaldır yanan ateşin önünde kıpkırmızı olmuştu ve saniyede 10 kişiye döner keserken vedat milor'un susmaması, bir dönerci için ağır ve luzümsuz sorular sormaya devam etmesi üzerine döner pıçaaylan vedat ağabeyimize girişecek sandım. çünkü ben olsam girişirdim. vedat milor'un az pişmiş, yağlı yerinden ve soğanlı döner isteği üzerine eline herkese verdiklerinden bi döner ekmek tutuşturuverdiler. vedat milor daha ekmek eline temas eder etmez yumuldu. çocuklar gibi şendi o an. dünyanın en mutlu insanıydı. ustanın yüzüne bakarak -bi de ayran olsa şimdi... gibi bişeyler dedi. hemen eline bi ayran tutuşturuverdiler, yeter ki gitsindi, yeter ki sussundu ama susmuyordu. yorumlarına devam etti. hayvanlar gibi yanan yüksek ateşte çok hızlı pişirilen etin doğal olarak sadece dışı pişmiş iç kısımları hafif çiğ kalmıştı. vedat milor bunu; -iyi olmuş tam istediğim gibi dışı pişkin, içi hafif çiğ... et yediğinizi anlıyorsunuz... diyerek yorumladı. pardon ama vedat milor ağbiciğim, et yediğinizi anlamanız için yeteri kadar sebep yok mu zaten? önünüzde devasa bir döner var, döner ustası var (üstelik sinirli), döner bıçağı var, döner yemek isteyen kaos yaratan kımıl kımıl insanlar var. ama sen sırf iç kısımlar hafif çiğ pembemsi olduğu için mi anlayabiliyorsun et yediğini? hıı!

boğdu beni o kaos ya. sokağın kenarı, bi ton insan sokaktan geçiyor, dönerciye giren çıkan belli değil, içerisi kımıl kımıl karınca yuvası gibi insan kaynıyor, içersi mahşer yeri, içersi ana baba günü! dönerci döneri yakmama, insanlara döner yetiştirme ve aynı zamanda vedat milor'un sorularına cevap yetiştirme, isteklerine he deme telaşında. vedat milor soru sorma ve o dönerin en yağlı yerini kapma telaşında. sorular sorular aklımdaki sorular, at bunlarıı kenaraaa! ekranın karşısında yattığım yerde yoruldum lan resmen, başıma ağrı girdi. sonra dayanamadım değiştirdim kanalı. nefret ediyorum aceleden, kalabalıktan ve böyle ortamlardaki hızlı konuşmalardan. bi sakin olun abi ya iki dakka bi sakin olun ya.

11 Kasım 2011 Cuma

seydişehir

seydişehir'e sık giden insanların arasında büyüdüm. etrafımda sürekli seydişehir'e gidip duran ve birilerinin seydişehir'e gittiğinden bahseden komşular, akrabalar, tanıdıklar, insanlar vardı. ben bir kere mi gittim iki kere mi ne. babamın dayıoğlu ordan bi kızla evlendiydi. onda da pek bişey hatırlamıyorum. o yüzden seydişehir benim için hala gizemini koruyan kayıp bir anadolu yerleşkesidir. insanlar orada neler yapar, nasıl yaşar, toprağı verimli midir, tarım ve hayvancılık faaliyetleri nasıl yürür bir fikrim yok. benim takıldığım nokta, yıllardır beni deli eden asıl konu şu aslında. hani dedim ya yıllardır etrafımda sürekli seydişehir'e giden ve bazı kişilerin seydişehir'e gittiğini konuşan bir çok insan var diye. he işte bu insanlar seydişehir'in söylenişinde ortak bir paydada buluşamıyorlar. "şeydişehir" diyen var. "falanca şeydişeyirine gitmiş" diyen var. çok az olmakla birlikte normal "seydişehir" diyen var. tıpkı oksijen kelimesinin ev anneleri arasında "okşijen, oşşijen, oşsijenli" olarak söylenişi gibi kayıp, savrulmuş, yaralı ve kahırlı bir kelime seydişehir.

6 Kasım 2011 Pazar

yüksek çözünürlüklü cümleler

pringles'ı ilk ve son kez star gazetesinin çıktığı gün yiyenler olarak birleşsek dünyadaki tüm kontrolü rahatça ele geçirebiliriz. bu lafıma gerçekten inandınız mı fakirler? inanmışınızdır bence çünkü umut fakirin ekmeğidir. inanmayın lan. olur mu hiç öyle şey. nasıl geçirelim. para yok pul yok. hiç bir bok yapamayız biz bu fakirlikle. neyse lan üzülmeyin. ekmek bulamıyorsanız pringles yiyin. pringles bulamıyorsanız umut yiyin. umut da bulamıyorsanız e artık daha ne diyim ben size! pringles kutusu büyüklüğünde bok yiyin.

türkiyedeki tüm evlerin mutfaklarında buzdolabının üstünde davul fırın olduğuna yemin edebilirim. yada aman lan banane. ne yemin etcem. yavşağın teki sırf ben haklı çıkmayım diye o gün başka bi yere koyar davul fırını. sonra bi çarpılırım yalan yere yemin ettim diye. bi de onunla uğraş dur. daha kanal tedavisi yeni bitti zaten.

ben bi yere hiç tam vaktinde gidemiyorum lan. bi türlü ayarlayamıyorum. geç kalıyorum sanacaksınız siz şimdi. hayır. geç kalıyor olsam bu kadar dert etmezdim sanırım. erken kalıyorum ben. sürekli en az 10 dk erken varıyorum gideceğim yere :( bi türlü ayarlayamıyorum. e evden 10 dk geç çıkıver diyeceksiniz siz şimdi. denedim. onu da denedim ama olmuyor. hatta yolda oyalandım, yolu bile bile uzattım ama ne denediysem bi türlü başaramıyorum. hep erken kalıyorum :(

(umarım son paragrafı farklı konular üzerine çekerek espri yapacak biri çıkmaz aranızdan. çünkü öyle bi durumda altından kalkamayacağınız laflar sizi bekler gençler. akıllı olun) (belki de aklınızdan bile geçmedi lan. benim fesatlığım. çünkü ben böyle bir yazı görsem piçlik olsun diye yorum olarak hemen; "erken geliyorsun demek ;)" veya "geçmiş olsun" yazardım) (azcık iğrenir gibi oldunuz sanki benden)

16 Ekim 2011 Pazar

mutsuzluğun resmi

şu dünyada milyon çeşit hastalık varken, her an otobüs çarpıp kafamızın patlama ihtimaliyle yaşıyorken, hiç değilse dişlerimiz çürümeyecek şekilde yaratılsaydık daha iyi olurmuş gibime geliyor. o kadar mutsuzum ki.

bu sefer erken gittim, çürük ilerlememiştir daha, beş dakikalık bir tedaviyle dolguyla kurtarırım diye düşünürken çürüğün sinsice ilerleyip dolguyla kurtulamadığıma mı yanayım, cağnım dişimin avradının sikildiğine mi yanayım, dört gündür yarım ağızla bişiler yemeye çalıştığıma mı yanayım, o koltukta çaresiz bir şekilde yattığıma mı yanayım, daha en az iki seans gidecek olmama mı yanayım, bi de bunun üstüne hayvan gibi para bayılacak olmama mı yanayım. neye yanayım lan ben. yaklaşık üç buçuk yıl aradan sonra başka bir diş ile tekrar dişçi koltuklarındayım. neyse ki dişçim iyi ve şeker gibi bi adam. beş saniyede bir espri yapıyor mesela. işin tek iyi yanı bu.

10 Ekim 2011 Pazartesi

düşük çözünürlüklü cümleler

ince belli bardakların üzerine küçük süzgeç koyarak çay dökmeyi bıraktığımız günden beri hayat biraz daha endüstriyel. uzun zamandır çaydanlıkların içinde büyük süzgeç haneleri var ve bardaklarımız daha büyük ince belli saplı bardaklar veya onlardan da büyük saplı bardaklar, hatta kocaman porselen kupalar. bu çok amerikan lan.

bana kalırsa şu kabarık montlar çıktığından beri hayatmızda bişeyler eskisi gibi değil. ne olduğunu tam kestiremiyorum ama eskisi gibi değil işte. 35 yaş üstü insanlar giymese daha güzel günler bizi bekliyormuş gibime geliyor. ulan şu paragrafta bi tane net cümle kuramadım ona yanarım. gibime geliyormuşmuş da, kestiremiyormuşmuş da, bişeylermişmiş de. sana ne ulan elalemin giydiği monttan. o o şekil geyinir bu bu şekil geyinir lakin öyle değildir. (hah iyice bokunu çıkar afferin evladım)

benim de pek çok kişi gibi ara sıra oyunculuk yapmak istediğim zamanlar oluyor. ama öyle milyon dolarlık yapımlar, süper aksiyonlu filmlerde başrol filan değil. flash tv'de yayınlanan gerçek kesitte oynamak istiyorum ben. o fon müziğinde, üstümde kabarık bir montla, sokakta sigara içerek yürüdüğümü düşünsene. o bile yeter. ibretlik bir bölüm olur.

yüksek çözünürlüklü cümleler... pek yakında...

8 Ekim 2011 Cumartesi

sarı sarı

selamün aleyküm. ben bundan yıllar yıllar ama teeee o kadar çok yıl ki yani şimdi asla öyle bi insan değilim yani bunu bilin isterim. he işte bundan yıllaaaar yıllaaaaar önce çok çooook eskiden bi ara korsan sidicide çalışıyordum. m.ö. 3000 filan ya düşün artık. dükkanın sağında ve solunda kadın kuaförü vardı. öyle de ballı bi yere denk gelmişim sorma gitsin. o sıralar mahsun kırmızıgül arkadaşımız henüz yönetmeliğe çok merak sarmamış. en fazla kendi kliplerini filan yönetiyor ve şarkılarını söylüyor. ben gelen müşterilere vcd filan çekiyorum yani öyle günler. insanlar vcd film filan alıyor yani düşün o kadar eski yıllar. çalıştığım dükkan da malum korsan sidici. her çeşit mp3 mevcut. sarı sarı diye bir şarkısı vardı mahsun kırmızılgül'ün o zamanlar. hayvan gibi de 5+1 sistem var dükkanda. yandaki kuaförlerden birinde de sarışın, yüzüne bakmağa bile doyamayacağın cillop gibi bi kız çalışıyor. he işte ben bu kız öyle dinlenmek için filan dükkanın önüne çıktığında veriyodum coşkuyu kolonlara, 5+1 gümbür gümbür saaarıı sarıı, kimiiin yarııı, en güzeliii, beğeeniim sarıııı diye bağırttırıyordum mahsun'u. bunu nasıl bir amaçla, nasıl bir beklentiyle yaptığımı inanın bilmiyorum. sarışın kızdan nasıl bir geri dönüş alacağımı umarak yapıyordum acaba. galiba şarkıyı duyup dükkana gelecek ve; -vaaay! sarı sarı hee! o zaman ay vanna sak yor big dik! diyip benimle sevişmeye başlayacak gibi bir his vardı galiba içimde. neyse daha fazla konuşmayım isterseniz. zaten muhtemelen bundan sonra girmezsiniz bloga filan. et et twittterdan da unfollow et hadi :(

6 Ekim 2011 Perşembe

3 Ekim 2011 Pazartesi

turşucu ve kablocu

geçen gün markette yürüyordum. turşuların yanından geçerken adamın birine, parmağımla turşuyu işaret ederek; -hocam bu domates turşusu mu? diye sordum; adam bana; -önce o eli bi indir! demedi. çok basit ve net bir şekilde; -hayır o biber turşusu diye cevap verdi. böyle bir gün geçirdim. iki üç saniye biber turşusunu domates turşusu sandığım için derin bir utanç yaşadım kendi içimde ama bunu etrafa çaktırmadım. sanki hergün biber turşularını domates turşusu sanan biri gibi davrandım. insanlar bana hiç bişey yapamadı. çünkü onları oyuna getirdim ama orda tanıdığım biri olmadığı için de sevinçliydim. çünkü beni tanıyan biri o ana şahit olsa bunu hayatım boyunca benim başıma kakabilirdi. gerçi bu ihtimalden korkup bu olayı buraya yazmam da akıl alır şey değil doğrusu.

basit ve net konuşmalar günüydü evet. aslında hemen bu olayın öncesinde başka bir net ve basit konuşmalı olay daha yaşadım. onu da anlatayım size. neden anlatmayayım sanki. tabi ki anlatırım. sonuçta sizler ülkemizin güzel insanlarınısınız. öyle değil misiniz. öylesiniz. hatta çok seksi insanlar bile olabilirsiniz. neyse seksiler bi dinleyin hele. iki gün önce aldığım ses uzatma kablosunun bi ucunda problem olduğunu eve gelip paketini açtığımda anlamıştım. bir şey olmaz herhalde yahu! dedim kendi kendime. ama bir şey oldu. hem de öyle bir şey oldu ki of beybi. kabloda temassızlık vardı ve sesi düzgün iletemiyordu. o an kabloyu alış anım aklıma geldi. 5 metrelik kabloya 7 lira fiyat biçen dükkan sahibine karşı -beş milloon olmaaz maa abeeem! demiştim. (yıl 2011 adam hayatından hala atamamış altı sıfırı) o sırada en gariban halimle elimde 5 türk lirası tutuyordum. adam -olmaz dedi. -olsun yeaaaa, hep burdan alıyoz bak! (dünyanın en kötü pazarlık yapan adamı terk) adamdan şöyle bir cevap geldi; -gablolarımız galiteli. (haa kaliteliyse tamam o zaman, ben kalitesizdir diye 5 olsun demiştim) offlama, puflama ve eeahh gibi sesler çıkartarak adama 10 türk lirası uzatmıştım ki -neyse hadi 6 alayım.. dedi. yani 1 türk lirası için piçlik yapmıştı. çünkü o bir piçti. hatta birazcık da gavat olabilirdi. bana pozuk gablo satmıştı. kablonun bozuk olduğunu anlamamla o adamın dükkanını bombalama isteği uyandı bende. yarın gidip bu kabloyu o adamın götüne sokacağımı filan söylemeye başladım kendi kendime. kendi kendime böyle şeyler konuştuğum olmuyor değil. hayalimde yarın dükkana gittiğimi canlandırıyor, kabloyu adamın suratına çalıp -hani kaliteliydi lan hanii! diye kavga çıkarıyordum. o sırada çarşı esnafını aniden toparlaşıp beni dövme ihtimalini de düşünüyordum tabi. yarın o dükkana tekrar gidecektim ve kabloyu değiştirecektim. bu doğrultuda yarın neler olabileceğini canlandırıyordum kafamda fakat her durumda sürekli en kötü ihtimali düşünmeyi hıyar gibi başardığım için bu olayda da gablocunun kablomu değiştirmeme ihtimali üzerine kuruyordum yaşanabilecekleri.

-kablo bozukmuş hocam, temassızlık var.
-bu kabloyu burdan almamışsın.
-NASI BURDAN ALMAMIŞIM LAN! BAŞKA YERDEN ALDIĞIM KABLOYU BURAYA DEĞİŞTİRMEYE Mİ GELDİM YANİ BEN ŞİMDİ!? AL LAN İŞTE FİŞİ AL! NASIL BURDAN ALMAMIŞIM! İSTEMİYORUM SENİN GİBİ ŞEREFSİZİN KABLOSUNU! O PARA DA SANA HARAM OLSUN! AL KABLONU OROSPU ÇOCUĞU! (burda kabloyu suratına çarpıyorum)

-ben dün bu kabloyu almıştım ama sorun var çalışmıyor?
-satılan mal geri alınmaz
-LAN NASI ALINMAZ LAN! YIKARIM LAN BU DÜKKANI, SÜLALENİZİ SİKERİM OLUM SİZİN! Bİ DE KALİTELİ KABLO DİYOSUN ULAN İNANILMAZ Bİ OROSPU ÇOCUĞUSUN SEN! (burdan sonrasında yumruklar konuşuyor)

-usta dün bu kabloyu almıştım, hatırladın mı beni? çalışmıyor bu? bak burasında hata var bunun?
-arkadaşım bu kabloyu böyle kıvırırsan orası zarar görür. yanlış kullanım sonucu sen yapmışsın onu. bizde kusurlu ürün olmaz. kullanıcı hatası bozulan ürünü değiştirmeyiz.
-ULAN SENİN GELMİŞİNİ GEÇMİŞİNİ! LAN BANA MI ÖĞRETECEN KABLOYU ŞEREFSİZ LAN! LAN O SURATINI DAĞITMAZ MIYIM LAN BEN SENİN ŞİMDİ! BANA SİNİR GELDİ OLUM GEBERTECEM LAN SENİ! (sonrasını bilmek istemezsiniz, kötü şeyler yapıyorum adama)

görüyorsunuz bu kadar şeyi ürettiğime göre psikopatın teki olduğumu kabul ediyorum. gelin şimdi o kabloyu geri götürdüğümde neler yaşandığına bakalım.

-hocam ben dün bu kabloyu almıştım, ucunda bi sorun var sanırım temassızlık yapıyor.(kabloyu alıp sorunlu bölüme bakarak)
-hımm evet, uçtaki basımda hata olmuş (teknik bir ağız kullandı)

hemen arkasından yeni bir kablo çıkardı ve uçlarını kontrol ettikten sonra verdi. bunda sorun olmaz dedi. kabloyu aldım ve çıktım. bütün bunlar 15-20 saniye anca sürdü. basketbolda bir hucum süresi bile değil. bir kablo için amma konuştun ha diyorsanız eğer ki deme ihtimaliniz yüksek, ben sadece kablo için değil teee bi de oraya kadar tekrar yürüyecek olmam için o kadar sinirlenmiştim ama bence bu da bu kadar sinir için yeterli bi sebep değil. yürüyüver sanki nolur demi. şu üç günlük dünyada sinirlendiğim şeye bak ya. neyse iyi günler. (düşünsene benim dememle günün hakkaten iyi geçiyormuş bide)

29 Eylül 2011 Perşembe

hiç tanımadığım insanların halısını taşımışlığım çoktur (bir ninja atasözü)

kendimi çooook uzun bi zamandır; içine bi ton gerekli gereksiz program yüklenmiş, her tarafı virüs ve trojan kaynayan, aşırı derecede yavaşlamış, zor açılan, zor kapanan, sürekli hata veren, sürekli kilitlenen, bütün parçalarının üstünde bir parmak toz birikmiş bir bilgisayar gibi hissediyorum. birinin tüm parçalarımı söküp temizlemesi, işlemcimin üstündeki macunumu temizleyip yenilemesi, parçaları güzelce birleştirdikten sonra da format atıp, güncel sürücülerimi ve gerekli programlarımı kurması lazım.

bazen insanların gülmesini anlayamayıp -hı? diyorum. adam gülüyormuş meğer. kimbilir neler hissetmiştir güldükten sonra -hı? dediğimde. bi daha mı gülsem yoksa güldüğümü mü açıklasam diye düşünmüştür. (mü'ler ayrı mı yazılıyordu?) ulan durduk yere ne sıkıntıya sokmuşum adamı. bana ne lan o da anlaşılır bi şekilde gülseydi.

şu 99 yıllığına dünya kadar para verip de bi yeri kiralama olayını anlamıyorum. lan enayim benim canım enayim. sen 99 yıla kalmadan ölürsünki. boşu boşuna ne kiralıyosun. valla enayisin.

aynı isme sahip olduğum insanlardan hoşlanmıyorum. tanışmak, görüşmek, aynı ortamda bulunmak, denk gelmek filan istemiyorum. birine kendi ismini kullanarak hitap etmek kadar iğrenç bişey olamaz. yada başka birine o kişiden bahsetmek yine aynı iğrençlikte. bana bulaşmayın da adaşlarım ne bok yerseniz yiyin. hiç umrumda değilsiniz biliyomusunuz. adaş bile demek istemiyorum çünkü adaş diyince böyle sanki kanım kaynamış gibi bi hava oluşuyor. zerre kadar bile umursamıyorum sizleri aynı isimde olduğum kişiler! allahınızı peygamberinizi seviyorsanız bi gidin!

23 Eylül 2011 Cuma

behzat ç. - bir ankara polisiyesi

öncelikle bi uyarı yapmam lazım. behzat ç.'yi henüz izlememiş ama izlemeyi düşünen insanlar varsa aranızda ki bu çok düşük bir ihtimal ama yine de birileri olabilir. ha işte siz sakın okumayın bu yazıyı. resimlere bakabilirsiniz ama yazıyı sakın okumayın çünkü eserin içeriğiyle ilgili ağır derecede bilgi içerir. uyarımı verdiğime göre başlayabilirim.

biliyorum, hepiniz behzat ç. hakkında konuşulabilecek herşeyi çoktan konuştunuz, yorumlarınızı yaptınız, bir sezonu tee aylar önce geride bıraktınız. sık sık gündemin gerisinde kalan insan olarak sıra bana geldi. ı ııhhm. son 1,5 - 2 aydır her fırsatta behzat ç. izledim. hatta bazen günde iki bölüm izlediğim oldu. bazı nedenlerden dolayı bazı günler hiç izleyemeyip; -lanet olsun! bu gün behzat ç. izleyemedim! diye sinirle bağırıp camı çerçeveyi indirdiğim talihsiz günler de oldu. kışın izleyememiştim ben. iki hafta kadar önce bitirdim.
orda şule var hani, ayça eren, yani benim ilk tanıdığım haliyle jazzrail. o eskiden blog yazardı. baya aktif yazardı hatta. ama 4 yıl filan önce, ben blog yazmaya ilk başladığım zamanlar filan. jazzrail nickiyle. buralara da uğrardı. blogun derinliklerinde bir kaç yorumunu görebilirsiniz. annesinin mutfak zeminini parke yaptırmak istemesinden, arkadaşının düğününde çalınıp söylenecek şarkı tavsiyesi istemesine kadar pek çok şeyden bahsederdi. işe bak lan. sen o kadar bloggerdan tanıyorum filan diye şeyap, sonra da sadece iki konu hatırlayabil. napayım lan o kadar zaman geçmiş üstünden. bi de kısa bir süre sonra kapattığı için bu kadar hatıryabildim napayım. mavili tonların hakim olduğu bir teması vardı ama bak o çok net aklımda. oh lan, şimdi şurda "-ya şu bilmem ne grubunun bascısı bizim amcaoğlunun çok yakın arkadaşı..." insanı durumuna düşmekten son anda kurtuldum :p

neyse işte ya blogu vardı bu sevimlilik ve tatlılık üzerine yüksek lisans ve doktora yapmış kızın ama sonra bıraktı blogu. hatta bi ara biri nasıl olduysa onun blogunun adresini almış da sonra parayla satmaya çalışmıştı kendisine. belki o pis insan olmasa jazzrail güzel güzel kaldığı yerden blog yazmaya devam edecekti. az biraz zaman sonra daha az yazılı, daha çok fotoğraflı yeni bi blog açmıştı. sonradan ona da giremez olduk. ailecek pek severdik kendisini, blogunu kapatsa da devianart olsun, twitter olsun takibi bırakmadık tabi.
kendisini; pek istemeyerek endüstri mühendisliği okuyan ve okuduğu bu bölüme gıcık olan bir öğrenci, resim çizmekten sıkılıcı ama ara sıra illüstrasyon yapıcı, iyi bir fotoğraf çekici, iyi bir fotoğraf çekinen ve iyi bir fotoğraf üstünde oynayıcı olarak bilirdim. kardeşimin; -yeni bi dizi başlamış, orda jazzrail'i gördüm lan! demesi üzerine dizide oynayıcılık dünyasına girdiğinden haberdar oldum. fakat diziyi ha izledim ha izleyecem derken dizi sezonu bitirdi. ben de sonradan indirip izlemek zoruna kaldım. pek çok kişi çok harika dizi diye söyleyip duruyordu kış boyunca. hatta ilk kaan kural'dan duymuştum. behzat ç. süper dizi demişti. ama onun tavsiye ettiği diziler bi kaç bölüm sonunda yayından kalkar genelde. yine öyle olacağını düşünüp fazla ciddiye almamıştım. kaan kural ve diğer herkes haklıymış. hakikaten dedikleri kadar da varmış. o kadar bölüm nasıl bitti anlamadım. çok zevkliydi. dizinin sonunu daha diziyi izlemeye başlamadan spoiler yemiş olmama rağmen harikaydı. tabi ben katilin şule olduğunu bildiğim için sezon içinde şule'nin söylemlerinin ve bazı olayların neden vurgulandığını anlamıştım fakat tüm bunlara rağmen olayın neden ve nasıl olacağına dair en ufak bişey bilmediğim ve tahmin de edemediğim için dizi son sahneye kadar heycanını korudu. hatta şule'nin katil olamayacağına o kadar inanıyordum ki, sezon içinde şule'nin bazı söylemlerine rağmen yediğim spoilerın şaka olduğundan filan şüphelenmeye başlamıştım. hatta son bölüm dizi öyle bi yürüdü ki, öyle bi kaptırdım ki kendimi diziye, o beyaz örtü kalkana kadar katil'in şule olduğunu bildiğimi bile unutmuştum. o çarşafın altından çıkmasını bekleyeeğim son kişi şule haline gelmişti. ayça'yı önceden blogger ve devianart'dan tanıyor olmamdanmıdır nedir bilmiyorum 38 bölüm boyunca şule karakterini her görüşümde yavru bir kedi görmüşcesine yüzüme bi gülümseme oturuyor ve ağzımdan da o kedinin patilerinden tutup konuşurmuşcasına -abucubucu inniiiii miiiniiiiik yiriiiim senii ben yeii pıtıı pıtııı... gibi cümleler çıkıyordu. ama son bölümde diziye kendimi nasıl kaptırdıysam, o beyaz örtünün altından, saçları kazınmış bir şekilde onun çıkması, onu öyle ağlarken görmek bi de nasıl bi içtenlik nasıl bi duyguyla, kısacası nasıl söyledi bilmiyorum. öyle bi -baba... dedi ki. dolan gözlerim, gerilmiş kalbim dayanamadı. içim titredi, gözümden yaşlar boşaldı ve bildiğin ağladım. ha o spoiler olmamış olsa şu an bambaşka bi halde olurdum tabi. 2-3 hafta etkisinden çıkamazdım kesin. defalarca tekrar izlerken bile aynı hisleri yaşatıyor.nefis dizi olmuş kesinlikle. hikaye, senaryo, karakterler, oyuncular ve oyunculuklar, müzikler herşey çok sağlam. bütün oyuncular canlandırdıkları karaktere cuk diye oturmuş. dizide net bir favori karakter seçemiyorum. hepsi favori. bi tek behzat'ın yengesini sevmiyorum. neden bilmiyorum. hani bazı insanları böyle nedensiz yere sevmezsin ya. öyle işte. ayrıca selim'e ve bahar'ın o tüm dünya ergenlerinin iticiliğini bünyesinde toplamış oğluna da fena gıcığım. diğer bütün karakterler bağra basılası insanlar. ha bi de savcının olur olmadık yerde behzat'a fingirdemesine gıcığım. evet adamların hayatı suçlularla, cesetlerle filan geçiyor ama cesedin dibindeyken de gülüp, fingirdenmez ki kardeşim. ha ben sana fingirdeme demiyorum, hobi olarak yine fingirde ama en azından olay mahallinden çıkınca yap bunu. (hobi olarak esprisini blogda ilk defa yaptım sanırım)
çok sevmemize rağmen, bağra basılası insanlar olmasına rağmen karakterler mükemmel değiller tabi. çok yanlışları, salaklıkları ve hataları oluyor karakterlerin. hatta zaman zaman bi nefret duyup soğuduğun bile oluyor fakat sonra yine seviyorsun. belki de dizinin bu kadar sevilmesinin bi nedeni de budur. gerçekçi. karakterler kusursuz değiller. iki oyuncu değişti, onlar da değişmeseydi daha iyi olurdu tabi ama onlar da iyiydi. hatta belki harun'un babasının değişmesi o evlatlıktan red sahnesi için daha iyi olmuş bile olabilir. harun'un ilk babasının taklidini yapabiliyorum ben biraz. -ulan ne biçim adamsın be! yazıklar olsun! ayıp be! (yazıyla ancak bu kadar oluyor) (yazıyla taklit yapmak!) (çenemin sinirle öne çıkmış, dudaklarımın sinirden büzüşmüş halini ve aşağıdan aşağıdan sinirle baktığımı düşünüverin) ehehe (harun taklidi de yapıyorum az biraz)

klişelerden uzak, güncel, gerçekçi, hayatın içinde muhteşem bir dizi. çok ufak kusurlar var tabi ama teknik şeyler. mesela arada sırada arkaplandan gelen polis telsizi sesinde hep aynı şeyler konuşuluyor. o farklı olsa daha iyi olurdu. bi de bazen oyuncuların kıyafetlerinin altından mikrofona bağlı bi cihaz sanırım, o belli oluyor. ona dikkat edilse daha iyi olur tabi.
bundan bi 13-14 yıl kadar önce babamın çalıştığı şirket babama ve çalışan tüm elemanlara telsiz vermişti. motorola, aynı polislerin kullandığı telsizden. şirketin amacı tabi iletişim maliyetlerini düşük tutmak. babam gün boyunca telsizle dolaşıyordu. tanınmadığı bi yere gittiğinde insanlar onu polis sanıp, buyrun komserim, buyrum amirim filan diyormuş. babam eve geldiğinde hemen telsizi elime alıp akbaba'nın anons duymayı beklediği gibi, diğer elemanlar konuşsun da ben de onları dinleyim diye bekliyordum. arasıra konuşuyorlardı. konuşmalarını yakaladığımda pek sevindirik oluyordum. telsizden onları dinlemek müthiş keyifliydi. o zamanlar zaten bende izlediğim çocuk filmlerinden kaynaklanan bi telsiz merakı vardı. yan apartmanda oturan babamın amcaoğluyla (babamın amcaoğluyla aynı yaşta olmam!) oyuncak telsiz almıştık. sabah akşam o oyuncak telsizle konuşuyorduk. artık o kadar çok konuşmaktan konuşacak bişey kalmadığı için telsizin üstünde yazan mors alfabesinden sinyalle harfler kodluyorduk ve harfleri bilmeye çalışıyorduk. neyse diziye dönelim.

bence oscar'ıdır, emmy'sidir, altın portakal'ıdır, gümüş greyfurt'udur, bronz mandalina'sıdır ne kadar ödül varsa bi kaç sene boyunca hepsi tüm behzat ç. ekibine ve özellikle o son sahnedeki inanılmaz performansıyla ayça eren'e verilmeli. aşmış, yıkmış geçirmiş yemin ederim.

ercüment'i çizmedim. şimdi benzetemem filan, saygısızlık yaptın diye ciğerimizi söker. gerçi şimdi çizmeyince de beni neden çizmedin, saygısızlık ettin diye bıçakla kendi vucuduma beni çizme ihtimali de var tabi. ikisi de değil. tabi ki yorulduğum ve üşendiğim için çizmedim. çünkü benzetmek, sonra bu gölgeli, tonlu filan boyamak baya uğraştırıcı oluyor benim gibi bob ross terk ve aşırı derecede üşengeç biri için. ah birazcık titan beyazım olsaydı neler neler yapardım. bu gölgeli, tonlamalı boyamayı da ilk defa denedim. genelde çizdiğim şeyleri dümdüz boyar geçerim. ismini bile yanlış söylüyo olabilirim. gölgeli-tonlamalı ne? kesin değişik bi ismi vardır onun. baya uğraştırıcı hakikaten ama behzat ç. için değer. gerçi illustrator programında bunu yapmak için kolay teknikler vardır gibime geliyor ama bilmiyorum. ben fotoşopta yaptım kendim seçip boyayarak yaptım. gerçi o tonlamaları %100 doğru yaptığımdan da emin değilim. ışık ve ton bilgisi eksikliğinden kaynaklanan hatalar olabilir. illustrator programının eğitim cdsini almıştım ama bi kere bile açıp bakmadım. ankara'da yeni kurulma aşamasında olan ve çocuk hikaye kitapları da çıkaracak olan bi yayınevinde çalışmaya başlayan arkadaşım bana çocuk hikaye kitaplarını resimlemem için iş teklifinde bulunmuştu ama neymiş efendim bütün resimler böyle gölgeli, tonlamalı filan boyanacakmış. hadi la ordan bebe! dedim. uğraşılır mı onunla. düz boyarsam olur dedim kabul etmediler. zaten 100 çocuktan 90'ı o resimlerin üstünü tükenmez kalemle karalayacak, düz çizsek nolur sanki dedim. neymiş efendim piyasada zeten çok çocuk hikaye kitabı varmışmış da, resimlerinin güzelliğiyle ön plana çıkmaya çalışacaklarmışmış. la bi yürü git la! dedim. benim istediğim şekilde olmasını kabul etselerdi de üç beş kuruş bişeyler gelseydi ordan iyi olurdu tabi ama bi açıdan da iyi oldu. hobin olan ve arada sırada keyif alarak yağtığın bişey işe dönüştüğünde artık onu eskisi kadar sevmeme riski var. o riske girmemiş oldum. (her olayın iyi yönünü görebilme açısından ustayımdır) resimlerin güzelliğine göre hangisinin çıraklık eseri, hangisinin ustalık eseri olduğunu kolayca anlayabilirsiniz. neyse, ercü'yü de sonra çizeriz. kesinlikle çizilmeyi hakeden bir karakter. seviyorum. adam saygısızlığı affetmiyor. biz, bize saygısızlık yapan insanlara en fazla ne yapabiliyoruz? bi düşünün. evet, neredeyse hiç bişey yapamıyoruz. bırak ya değmez, boşver ya, allahından bulsun, bunlarla uğraşılmaz... gibi binbir çeşit çaresizlik gizleyici, çaresizlik bastırıcı cümleler kurabiliyoruz sadece. gerçi ercü'deki imkan bende olsa, ben de saygısızlığı affetmezdim ama onun kadar da psikopata bağlayacağımı sanmıyorum.

diziyi daha izlemeden emrah serbes'in yazdığı her temas iz bırakır kitabından uyarlandığını öğrenince, kitabın arka yazısını okudum. aslında kitapdır, filmdir her türlü spoilerdan deli gibi korkan, izlemeyi düşündüğüm filmlerin, dizilerin fragmanını bile izlemezken, hatta bu konuda çok aşırı takıntılı biri olmama rağmen gidip de kitap arkası yazısını okumam biraz tuhaf olmuş. okuduğum en çekici kitap arkası yazılarından biriydi. o an kitaba başlasa insan bir solukta okur bitirir. film de galiba son harfiyat kitabındanmış. şimdi kitabı okusak film tadını kaybeder mi, ne yapsak, filmden sonra mı okusak kararsızım bebeler bi yol gösterin la. ama eninde sonunda okunacak o kitaplar. zaten afili filintalarda da ilk yazısından başladım sırayla okuyorum emrah serbes'in yazılarını.

neyse la bebeler, söyleyeceklerim bu kadar. bi de bu konuşma mevzusu var tabi. eskiden çok has ankaralı arkadaşlarım vardı. la dediklerinde filan bişey olmuyodu ama öyle bebeli mebeli filan konuştuklarında sinir olmuyor değildim ama şimdi diziden sonra kardeşimle aramızda sürekli böyle konuşuyoruz. filmi ve gelecek sezonu sabırsılıkla bekliyorum. behzat ç. ile kalın bebeler.

2 Eylül 2011 Cuma

eylül

öyle bi ay ki eylül, sizi takvimden yoksun bi yere bıraksalar bile eylüle uyandığınız ilk gün şunu dersiniz; işte be abi... eylül gelmiş.

eylülün o yumuşak sıcaklığının ve yazdan çıkış serinliğinin yaşattığı haz muhteşem. ve tabi bir de hafif sepyalığı. ne sıkıcı bir mesai ayıdır eylül ne de bomboş bir yaz günü. ikisinin ortasında huzur dolu bişeydir. ara sıcaktır. olgunluk ve dinginliktir. günün her saatinde yapılabilecek, ruhu dinlendiren yalnız yürüyüşler ayıdır. bütün bir ay; cuma öğleden sonrasıdır. iyi yürekli, hırka giymiş ve çay içen zarif bir kız gibidir. baharatçı dükkanında çalışan arkadaşınız ile çeşitli otları karıştırıp kaynatarak içtiğiniz baharat kokulu bir sohbettir. dergi okumaktır. anneannemin ördüğü battaniyedir.

doğulacak en güzel aydır. eylülde doğan insandan zarar gelmez. en güzel kız ismidir. henüz doğmamış, belki de hiç doğmayacak kızımın ismidir. daha önce çokca okunmuş, yıpranmış, eski kokan, okul kütüphanesinden alınmış ve okunduktan sonra iade edilmesi gereken bir kitaptır. sarılma ayıdır. mayıs ile kardeştir.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

perde altı

odada sırt üstü, başım pencereye doğru dönük ve kollarım vucuduma paralel şekilde yatıp gerilerek perde ile pencere arasındaki ufak aralıktan dışarıya, yan apartmanın üst katlarına, beyaz bulutlara, mavi bulutsuzluklara bakarak bazen birbirinden alakasız, bazen belki de birbiriyle çok alaklı onlarca şey düşünüyorum. bu değişik düşünceleri inanılmaz bir hızla düşünüyorum. alakalılar ve alakasızlar arasında inanılmaz yüksek hızlarla geçiş yapıyorum. mesela bakışlarımı rüzgardan sallanan perdeye yoğunlaştırarak acaba bu perde 100 yıl sonra nasıl bir halde olur diye düşünüyorum. bütün şehri başka bir şehre taşısak ve tam 100 yıl boyunca buraya hiç bir insan girmese etrafta nasıl bir değişiklik olur diye merak ediyorum. konu aniden değişiyor. anaokul öğretmenim geliyor aklıma. sonra bi kaç yıl önce okuduğum bi kitap geliyor. sonra komşu kızı meleğin gülüşü geliyor. sonra eskiden kumaş satan bi tanıdığımız geliyor. sonra karpuz geliyor mesela. karpuz düşünüyorum. sonra bi film geliyor. sonra bi kız. sonra pencereye sinek filan girmesin diye gerdiğimiz tüle takılıyor gözüm, o anda o kızı gelinlikli düşünüyorum. güneş ışığı görüyorum. aniden güneş sistemini, güneş gözlüklerini düşünmeye başlıyorum. bütün bunları düşünmem en fazla 2 saniye filan sürüyo.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

coca cola'yı tersten okuyunca

geçtiğimiz yazın en sıcak günlerinden biri. vakit akşamı biraz geçmiş. evdeki bireylerin isteği üzerine kola almak için evden 100 metre kadar uzaktaki ufak bi markete gidiyorum. ayağımda kötü bi terlik var. kah ayağımdan çıkıyor, kah arasına taş giriyor. yürümeye devam ediyorum. market kapalı. neyse... diyorum. o marketten 100 metre ötedeki bakkala gidiyorum. bakkal açık. dolaptaki bir litrelik coca cola şişesine uzanıyorum. şişeden alevler çıkıyor. dolap çalışmıyor. abi soğuk var mı? diye sormak için içeri giriyorum. bakkal namaz kılıyor. abi soğuk var mı? diyemeden geri dönüyorum. bugün kuramadığım bi cümle abi soğuk var mı? geldiğim yöne doğru 100 metre yürüyorum. market açılmış. marketin kapısına doğru yaklaşıyorum. kasiyer kızı ayakta görüyorum. kasiyer kızın zarif ve dinç vücudunu görüyorum. kasiyer kız ince bir bele, tatlı bir popoya ve normal hoşlukta memelere sahip. marketin dışında duran dolaptan bir litrelik coca cola şişesine uzanıyorum. "coca colayı tersten okuyunca allah yok yazıyormuş."

// lisedeyken bi arkadaşımın evinde ailesiyle birlikte yemek yerken duymuştum bu cümleyi. ablası bardaklarımıza kola doldururken gözlerini büyüte büyüte; "-coca colayı tersten okuyunca allah yok yazıyormuş..." demişti. kimseden bir tepki gelmemişti. o sofrada üzerinde tersten okuyunca allah yok yazan bir şeyi içimenin yanlış olacağını düşünen birileri yoktu. bu iddiada bulunan abla da dahil kolaları içtik. ben şahsen iki bardak içtim. çünkü ne birinin allah yok demesi, ne de bunu içinde kola adı verilen bir içecek olan plastik bir şişeye tersten yazması umrumda değildi. sadece kola içmek istiyordum ve içiyordum. hepimiz içiyorduk. //

ne diyordum? hah evet. marketin dışında duran dolaptan bir litrelik coca cola şişesine uzanıyorum. dolap çalışıyor. kola soğuk. kolayı alıp kasaya doğru yaklaşıyorum. bir konu bulup sohbet etmeye çalışayım diyorum. coca colayı tersten okuyorum; az önce market kapalıydı... yazıyor. az önce marketin kapalı olması iyi bir giriş cümlesi olabilir. kasaya yaklaşıyorum. kasiyer kız kenara geçmiş. kasanın yan tarafında bi şeyleri yerleştiriyor. benim geldiğimi görmedi. ona seslenmiyorum. hem nasıl seslenebilirim ki. -hey kasiyer kız! ben kola aldım. kaç para bu kola? tabi ki böyle demiyorum. coca-colayı tersten okuyorum, kasiyer kızın gözlerinin derinliklerine bakarak şarkıya giriyorum.

Don't you want somebody to love?
Sevecek birini istemez misin?
Don't you need somebody to love?
Sevecek birine ihtiyacın yok mu?

kasanın yanında duruyorum. o yan tarafta bişeyleri yerleştirmeye devam ediyor. ben incecik beline bakıyorum. o yerleştirmeye devam ediyor. ben tatlı poposuna bakıyorum. belile sarılıp kafamı karnısının üstüne koyup koklamak istiyorum. karnısını koklaya koklaya uyumak istiyorum. bu kızın karnısını çok sevdim. çok güzel bir karnısı var. sarılmak istiyorum. arada bi daha sıkı sarılıp sonra gevşetmek sonra daha sıkı sarılmak istiyorum. karnısını koklayıp öpmek istiyorum. kasiyer kızın kafasına bakıyorum. tam o anda bana dönüyor. yüzünde bu saatte çalışıyor olmanın getirdiği hafif bir memnuniyetsizlik var ama bu haliyle bile beni etkilemeyi başarıyor. gözgöze geldiğimizde hafifçe gülümsüyorum. coca colayı tersten okuyorum, kasiyer kıza aşık oluyorum. içinde kasiyer kız olan hayaller kuruyorum o saniye. 1 litrelik coca colayı kasaya bırakıyorum. alıyor. coca cola yazısını testen okumadan dıtlatıyor. 1,60 diyor. parayı uzatıyorum ve -az önce kapalıydınız galiba ehe keh keh... diyorum. suratında; lan ne diyor bu manyak ifadesiyle -hıhı evet.. diyor. neden kapalı olduklarına dair herhangi bir açıklamada bulunmuyor. ben de üstelemiyorum. paranın üstünü uzatıp -buyrun.. diyor. hemen parayı alıp sayıyorum doğru vermiş mi diye. doğru vermiş. aşkımı maddiyatla sekteye uğratıyorum. hafif bir iyi akşamlar diliyorum. karşılık gelmiyor. "-hıhı evet" gibi bir yanıt şehvetli bir aşkın önüne ses ve sıcak geçirmez, %70 ısınma tasarrufu sağlayan izocamlı ve dış cephe yalıtımlı sert bir duvar örüyor.

marketten 100 metre ötedeki eve yürüyorum. 100 metre gide gele gide gele, ayağımdan çıkıp duran terliğe rağmen usain bolt oluyorum. coca-colayı 9.58 saniyede tersten okuyorum. içinde kasiyer kız olan hayaller kurmaya devam ediyorum. eve geliyorum. kapıyı kasiyer kız açıyor. aşkım seni çok özlediiim diyerek boynuma atlıyor. ehehe diyerek ve elimdeki kolayı yere koymaya çalışarak ona eşlik ediyorum. ona sımsıkı sarılıp kendi eksenim etrafında dönüyorum. bacakları savruluyor. ben dönüşümü hızlandıkça merkezkaç kuvveti etkisiyle ayakları daha da uzaklaşıyor. eteği savruluyor. saçları yüzüme dolanıyor. çok güzel kokuyor. dönüş uzarsa küçükken o dev görünümünden korktuğum lunaparktaki balerinin aklıma geleceğini düşünüyorum. dönüşümü tamamlıyorum ve duruyoruz. coca-colayı tersten okuyorum. kendine gel yazıyor. kendime geliyorum. girişin hemen yanındaki aynada duran aksimle göz göze geliyorum. odama geçip televizyonu açıyorum. öpüşme rekoru konulu bi haber çıkıyor. geniş bi alanda bir çok çift toplanmış. çiftler birbirlerine sarılmış şekilde bekliyorlar. bi işaret geliyor. hepsi birden öpüşmeye başlıyor. yüzlerce sevgili aynı anda öpüşüyor. sonra duruyorlar. gözlerinde tarif edemeyeceğim bi ışıkla bakıyorlar birbirlerine. sonra biraz daha öpüşüyorlar. hemen kumandaya uzanıyorum. başka bir kanala geçmek istiyorum. kumanda çalışmıyor. bu sefer coca colayı tersten okumuyorum. yeni bir anlam çıkaramayacak kadar onsuzum. osuzum... yüzlerce sevgiliyi 37 ekran bir televizyondan izlemeye devam ediyorum. haber uzuyor. haber bitmiyor. içmek istemediğim halde gidip bir bardak coca cola koyuyorum kendime. vucuduma girecek fazladan şeker ve dişlerime yapacağı asit saldırısı umrumda olmuyor. o bittikten sonra bir bardak daha içiyorum. ve bir bardak daha. coca colayı tersten okuyorum. bu çok yavaş bir intihar yazıyor.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

uzun zamandır "-maydanoz..." demedim

uzun süre yürümeyip bi yürüyünce hayvan gibi yürüyenler kulübü olsa beni başkan seçerler. geçen gün tam tamına 15 buçuk kilometre yürümüşüm. google mapsden ölçtüm. hayret bişey ha.

alarmı olan arabaların içinde küçük mavi lamba gibi bişey yanıp sönüyor ya hani. işte tam arabaya doğru bakarken o lamba o kadar fazla ışık vermiyor fakat başımızı hafif başka yöne çevirsek yani esas olarak o arabaya bakmazsak daha fazla ışık veriyor, hayvanlar gibi ışık veriyor. bu nasıl bi tuhaflıktır anlayamadım bi türlü. isterseniz bi deneyin. belki sadece bana böyle oluyordur ama yok lan niye sadece bana böyle olsun. bence size de böyle oluyordur. hemen gidip alarmlı bi araba bulup bakın. yada durun şimdi. akşam olsun öyle bakın. şu an sabah. bence hiç biriniz bunu yapmazsınız. hee oldu. akşam olacak da gidecek de alarmlı araba bulacak da bakacak. (yapmanız için yeterince tahrik ettim mi) (görürsün lan sen, yapacam işte! diyen bir kişi var gibi geliyor bana) (hadi amaaa) (yapabilirsin!)

ntv'nin son hazırladığı 12 dev adam jeneriği çok arabesk olmuş bence. hani şu internet sitelerinde reklam şeklinde olan, fareyi üstüne getirince ses çıkmaya filan başlıyo. o jeneriği diyorum. baya baya arabesk şarkı dinleme havasına giriyosun. en çok da ersan söylüyor. küçük ersan. potaların çocuğu ersan. feleğin çemberi ersan. ersan ve dadaşlar. ersan ve pota altı çocukları.

bence insanların golf oynamalarının tek nedeni o golf arabalarını sürebilmektir. yani uçsuz bucaksız alanda ceviz kadar bi topu tee ebesinin amındaki bi deliğe sokmaya çalışmak ne yav. böyle saçma bi spor olamaz. sırf o arabaları sürebilmek için oynuyorlar. kesin öyle kesin.

geçenlerde tvde ntvdeki üniversite tercih programına denk geldim. şu an hangi okul olduğunu hatırlamadığım bi mimarlık fakültesinin dekanı konuşuyordu. herif moralimi bozdu lan resmen. işte biz bir numara en büyüğüz, bura çok özel öğrencileri, belki alırız. sikimizi öpeni o an kafamız güzelse belki alırız tarzında çok zor öğrenci aldıklarını, çok özel öğrenci aldıklarını filan anlattı böyle artis artis, ukela tavırlarla filan. üstüne bi de kendisinin de mimar değil, inşaat mühendisi olduğunu söyledi ki bence müteahhitti o. piç müteahhit tipi vardı çünkü kendisinde. hırsız müteahhit tipi vardı. vay amına koyuyum lan dedim. halkla ilişkiler ve tanıtım terkim ben. neyim lan ben. herif bana kendimi çok gerizekalı, çok mal hissettirdi. olmayan yaşam enerjimi daha da emdi. istanbulda tanıdıklarım var oğlum ağzına sıçtıracam senin. orospu çocuğu. ananı bacını sikeyim senin. üniversiteni yıktıracam lan senin!

12 Ağustos 2011 Cuma

ehehe

arkadaşınızın evinde kendi blogunuza girmek konulu teorik ve uygulamalı bir çalışma.
bir zamanlar arkadaşlarımın olması...
ve böyle bir olayın yaşanabilme ihtimali olması...
şu an rahatım çok şükür. zamanlı zamansız arayan yok. çat kapı eve gelen yok. kendini çok akıllı zannedip sanki ben anlamıyormuşum gibi güyya bana çaktırmadan beni kullandığını zanneden yok. nankörlük eden yok. şerefsizlik eden yok. dolandırıcılık eden yok. beyinsizliklere tahammül etmek yok. bazı insanları nasıl oldu da bi zamanlar hayatımın içine dahil edebildim aklım almıyor.

eğer gerçekten olmasını istediğiniz gibi biri yoksa yada ne bileyim en azından ona "insan" diyebilmek mümkün değilse, hiç arkadaşınızın olmaması daha iyi sevgili arkadaşlar. uzun zamandır arkadaşsızım ve en ufak bir eksikliğini bile hissetmiyorum. çok rahatım. telefonunuz uzun süre kapalı durmaktan bataryası ölebiliyor yalnız. onu söyleyim. ehehe.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

ben gelmesem?

hayatım insanların aptallığına, cahilliğine, bencilliğine, nankörlüğüne, düşüncesizliğine sinir olup kendimi yiyip bitirmekle geçiyor. başka hiç bişey değil. keşke dünyada çok çok daha az insanın olduğu zamanlarda yaşasaydım.

gerçek hayatta "kâh" lafını kullanan bi insanla karşılaştım geçen gün. kâh güleriz kâh ağlarız. bizim hayatımız da böyle işte... dedi. konuşmasının kâh dediği kısımlarında içime tuhaf bişi oldu. kâh ne lan. bırak günlük konuşmalarda kullanmayı, herhangi bir yazıda bile kullandığımı sanmıyorum kâh'ı. kâhmış.

bazı insanlara çok lanlı lunlu konuşuyor diye kızıyorlar. kızarsın kızmazsın benim takıldığım nokta o değil. tamam lanlı konuşan insanlar var fakat ben hiç lunlu konuşan insan görmedim. naber lun! hadi lun! lun bana bak! vay a.q lun! hiç görmedim böyle insan. kafadan sallamayın. uydurmayın.

dün gece hayatımda ilk kez parmağımı buzdolabının kapağına sıkıştırdım. hiç acımadı. hatta hoşuma bile gitti. kapağı açıp kapatıp bir kaç kere daha sıkıştırdım. çok eğlenceliydi. artık bunu günde 3-4 defa yapmayı planlıyorum.

bizim bi akraba var. bulutlardan korkuyor. bulutlardan korkma hastalığı var onda. bulutlardan korktuğu için dışarı çıkamıyor. ehehe şaka lan yok öyle bi akraba. ama güneşten korkan var. o yüzden sadece akşamları, geceleri ve kapalı havalarda dışarı çıkabiliyor. tahmin ettiğiniz üzere bu da yalandı sevgili arkadaşlar. şimdi siz bi de ay ve yıldızlardan korktuğu için geceleri dışarı çıkamayan akrabamdan bahsetmemi bekliyorsunuz değil mi. çok beklersiniz. bahsetmiyorum ulan işte. gıcıklık değil mi bahsetmiyorum. sırf siz sevinmeyin diye bahsetmeyeceğim o akrabamdan.

bişeyler yapmak için bişeylerin olmasını bekliyorum ama o olması gereken şeylerin ne olduğunu bilmiyorum. ve sonrasında yapacağım şeyleri de bilmiyorum. e tabi bu durumda sonuç olarak hiç bişey olmuyor. ortada bi hiçlik söz konusu.

4 Ağustos 2011 Perşembe

ben onlar gibi değilim

rüyamda çay kaşığı yuttuğum ve o çay kaşığının yemek boruma girip ilerledikten sonra göğsümün içine çakılıp kaldığını çok gerçekçi bir şekilde hissedip aniden uyandığım günden beri çay kaşığını bardaktan çıkarıp çayı öyle içiyorum. çevremdeki insanlara da bunu uyguluyorum. gerekirse zorla çıkarıyorum çay kaşıklarını bardaklarından. her an herkesin çay içerken o çay kaşığını yutacağı paranoyasıyla yaşıyorum 3-4 yıldır.

izlediğim spor aktivitelerinin yayıldığı o zaman aralıklarını özlüyorum. çünkü hepsinin kendine has bi havası, bi ruhu hatta kokusu oluyor. hatta ve hatta yiyeceği olan bile var. nba playoff serileri, izlediğim tüm nba final serileri ama özellikle 2000 lakers, sixer nba final serisi, yine 2001 avrupa basketbol şampiyonası uh ah dev adamlı günler, 2002 futbol dünya kupası, geçen seneki lakers-boston final serisi, geçen seneki basketbol dünya şampiyonası, bu seneki wimbeldon gibi gibi gibi. hepsini de günlerce izliyoruz ve hepsinin ayrı bi atmosferi oluyor. tutabildiğim kadarının arşivini tutup arada sırada tekrar izlemek beni o günlere götürüyor.

hazır spordan konu açılmışken. herhangi bir sporu dişiler yaptığı an kadın olmanın getirdiği güzellikten, zariflikten, hoşluktan kaynaklanan sebeplerden olsa gerek onlara şu tarz isimler takma hastalığı var. filenin sultanları, potanın perileri, meşin yuvarlağın melekleri, amerikan futbolunun menekşeleri, halterin kelebekleri gibi gibi gibi. ben de burdan yola çıkarak bişey uydurdum.

elvan abeylegesse - atletizmin zeytini

korsan film, müzik ve kitap almak dışında ilk yasa dışı eylemim kardeşimin staj dosyasındaki bi sayfaya imza atmayı unutan işvereninin imzasını taklit etmek oldu. evrakta sahtecilik yaptım. yani koskoca staj dosyası, bir sürü sayfa var. adam sayfaları imzalarken iki sayfa yapışmış galiba ve o sayfa imzasız kalmış. hani bakacaklarından da değil tabi, kapağını bile açmayacaklar o staj dosyasının buna eminim fakat ne olur ne olmaz diye orayı imzalayıverelim dedik. önce boş bi kağıda 20 defa kadar deneme imza attım. ilk bi kaç imzada zorlandıktan sonra aynen taklit etmeyi başardım adamın imzasını. sonra da o sayfaya attım. ama çok heycanlandım. etrafta polis olup olmadığına filan baktım. gizli kamera var mı diye kontrol ettim. hatta son anda kalemi bırakıp vazgeçip kardeşime dönerek, yapmasak mı ki? dedim. fakat yaptım. imzaladım. gel gör ki iki gündür içim içimi yiyor. yok ya sanırım yapamıyacam ben. bu vicdan azabıyla yaşayamam. kanundan kaçılmaz. yarın gidip stadın köşesindeki feridiye karakoluna teslim olacağım.

orospu çocukları

klavyemiz bozulduğu zaman sanal klavye ile idare edebiliyoruz fakat monitör bozulduğu zaman sanal monitör hizmeti sunulmuyor bize ve acı çekiyoruz. tabi ki de bu windows'un ve dolayısıyla bill gates ibnesinin büyük bir orospu çocukluğudur.

başka bir orospu çocuğundan daha bahsetmek istiyorum. haziran aynının sonunda domates, biber, patlıcan ve kabak fidesi eken beyinsiz orospu çocuğundan. bahçesinin yarısına çim yarısına da sebze fideleri ekti. haziranın sonunda. sadece öğlen bir iki saat güneş alan bi yer. çok şanslıyla üç dört ay sonra belki bi kaç domates ve biber alabilecek ve bunun için o bölgeyi hergün hayvan gibi suluyor. sulamayı da bilmiyor orospu çocuğu. sanki çim sular gibi eliyle hortumun bir kısmını kapatarak tazyik vererek suluyor. aklınca iş yapıyor. harcadığı temiz içme suyunun parasıyla haftalık 3 kilo domates ve 3 kilo biber alabileceğinden eminim. bu yüzden o cahil piçe feci şekilde sinirleniyorum. içimdeki tyler durden uyanıp gece o fidelerin hepsini yol diyor. sabah adam dükkana geldiğinde ebesinin amını görsün diyor fakat bu olaydan sonra o kısma da çim ekme ve akabinde tüm bahçeyi yan apartmanın birbirinden orospu çocuğu, birbirinden piç çocuklarının futbol sahası yapacağını bildiğimden bu anarşist eylemden vazgeçiyorum.

son ve en büyük orospu çocuğu da fifa 2011 oyunun hakemi. beni bu kadar sinirlendiren esas etmen o. kendisi fanatik bir barça taraftarıdır. barçanın yaptığı faulleri asla çalmaz. barça oyuncularına dokunduğun an faul çalar, kırmızı kart verir. beni öyle sinirlendiriyor ki çaldığı düdükler... yere, duvara filan vuruyorum. çaldığı, çalmadığı düdüklere o kadar çok sinirleniyorum ki artık bi oyun psikopatına dönüşmemek için o oyunu oynamama kararı aldım.

21 Temmuz 2011 Perşembe

ahtapotlar gitti mi?

bir buçuk iki ay kadar önce şöyle bi olay yaşadık. akşam uzanmak için yattığım yatakta uyuyakalmışım. sonra aniden kalkmışım ve konuşmaya başlamışım. odanın köşesinde bilgisayar başında oturan kardeşimle aramda şöyle bir diyalog geçmiş.
böyle mış'lı anlatıyorum fakat o an ben de olayın farkındaydım. ama evimize ahtapotların geldiği ve onların gidip gitmediğini öğrenmek o an bana çok mantıklı geliyordu. hatta yaptığım bu davranışa kardeşimin sürekli gülüp durması, sorduğum soruya bi türlü cevap vermemesi beni sinirlendiriyordu.
ahtapotu bu şekilde tarif etmeye çalışan dünya üzerindeki tek insan benimdir herhalde. elimi uzatıp parmaklarımı açıp sallayarak ahtapot anlatmaya çalışmışım. o anın da gayet farkındayım tabi ama ne bileyim ya. çok mantıklı, ciddi bir konu gibi geliyordu o an bana. kardeşim önce bu ani uyanış ve konuşmamdan korkmuş, sonra şaka yaptığımı düşünmüş ama gayet ciddi bir şekilde ve iyice sinirlenerek sormaya devam ettiğimi görünce daha da çok gülmeye başladı hatta koptu.
artık soruma bi cevap alamayacağımı farkettiğimde sinirim doruk noktasına çıkmıştı. kardeşim gülmekten kıpkırmızı olmuştu ve hala koparak gülmeye devam ediyordu. ben ona sinirle ve çok tuhaf bakışlarla bakıp susmuştum ama öyle çok sinirlenmiştim ki, deli gibi saçma sapan küfürler ediyordum içimden. ahtapotların gidip gitmemesi benim için hâlen hayat memat meselesiydi ve çok mantıklı ciddi bir konuydu. kardeşimin ahtapotu bilmemesi, soruma cevap verememesi ve üstüne bir de nedenini bilmediğim bi şekilde sürekli olarak gülmesi ona karşı çok büyük bir nefret duymama neden olmuştu. aptal, beyinsiz! ahtapotu bilmiyor bi de gülüyor! diye geçiriyordum içimden. sonra tekrar yorganı üstüme çekip dönüp uyudum. uyandığımda yaptığım herşeyi hatırlıyordum. ahtapotları, onların bize gelmiş olmasını ve gidip gitmemesini dünyanın en önemli konusunu haline getirmeme, o tavırlarıma ve o kadar sinirlenmiş olmama gülmekten geberdim.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

çayımız kalmamış maalesef

sabahları yürüyüş yapmaya başladım. blogu eskiden beri takip edenler bilirler. ara sıra bunu yapmaya başlayıp ertesi gün bırakırım. yani sadece bir gün yaparım. ama bu sefer hergün yapcam lan. kesin bak. (bunu da her defasında derim) neyse işte. stada gidiyorum. sabahları o koşu kısmı halka açık. ben de halktan biri olduğumdan bana da açık. sen gelsen sana da açık o gelse ona da açık şuna da açık buna da açık. ipini koparan gelebiliyor yani. hay sikeyim bi daha gitmem lan ben ora. ipini koparanın girebildiği yerde ne işim var benim. ehehe. neyse işte. insanlar oraya geliyolar, yürüyolar koşuyolar filan. aslında koşu filan bence değişik değişik yerlerde olmalı, kafana göre istediğin yere koşmalısın fakat bu siktiğimin egzoz gazı yüzünden burada daireler çizmek zorundayız. çünkü burda egzoz gazı yok. yola uzak. hava temiz. genelde yaşlı insanlar var. %90 yaşlı %10 genç diyebiliriz. neyse asıl geleceğim olay şu; neden saat yönünde yürünüp koşuluyor burda? içeri gelen başlıyor saat yönünde yürümeye koşmaya. neden hiç kimse diğer taraftan gitmiyor. yarın öyle yapacağım. şaka lan şaka. hiç mi atletizm izlemedin hayvan. o adamlar öyle koştuklarına göre var bi bildikleri. ben o gün ilk gün olduğu için sadece hızlı yürümeyle yetindim ve içten içe de üzüldüm lan. yani çok değil iki sene öncesine kadar buraların tozunu attıran ben, basketbol sahalarında potaları parçalayan ben, yaşlıların arasında yürüyüş yapıyom. ühühü. ama öküz gibi yerken ve sığır gibi yatarken iyiydi demi? diyeceksiniz siz şimdi bana. dediyseniz cevap veriyorum. evet lan valla çok güzeldi! ama böyle olmaz. şimdi durumum iyi, sadece bir kaç kilo fazlam ve üzerimde biriken hamlık var. şimdi benim çözdüğüm olay şu. insanlar nasıl aşırı kilolu hale geliyolar biliyomusunuz. önce pek belli olmuyor tabi. umursamıyolar veya nasıl olsa spor yaparım, şunu yaparım bunu yaparım zayıflarım diye düşünüyorlar sürekli. bişey olmaz diyolar ama böyle diye diye bigün bi bakıyolar ki artık olay geri dönmesi çok zor noktalara gelmiş. bence bunun farkındalığı iyi bi durum. göbekli filan bi adam olamam ben. kendimi öyle düşünemiyorum. o yüzden artık eski atletik stickman günlerine geri dönüyorum.

yaşadığımız apartmanda bizim kattaki 4 daire ayda bir birbirlerinde oturuyolarmış. (konudan konuya alakasız ve ani geçişlerime hastayım) bunu annemden duyduğumda ona sorduğum ilk şey, peki diğer kattakiler de kendi aralarında ayda bir oturuyolar mı? oldu. şimdi aranızdan diyecekler olacaktır. yani ben olsam derdim. nebçim insanlarsınız lan. üst komşusu, çarpraz komşusu adam değil mi? onları neden çağırmıyorsunuz, onlara neden gitmiyorsunuz filan diye. onlar da geliyor ve onlara da gidiliyor kardeşler. kat durumu genele yayılmış artık, içiniz rahat olsun. bu laf da size girer.

bi kaç hafta önce, günlük hayat içerisinde çikolata parçacıkları diyen bi erkek gördüm lan. bi tüylerim ürperdi, bi kanım çekildi. gaymisinlan! ne demek çikolata parçacıkları? (valla homofobik değilim)

not: yürüyüşü tabi ki sadece o sabah yaptım. bi daha gitmedim. manyak mısın hergün gidecem. bizden geçmiş hacı. hem nolacak sanki 150 yıl mı yaşayacan. ben zaten çok yaşamayıp, çabuk ölüp çılgınca fikirlerimi gerçekleştirebilecek miyim, öyle bi imkan sunulacak mı onu çok merak ediyorum. çılgınca fikirlerimi öğrenmek için bir sonraki yazıyı bekleyin. buyrun şöyle oturun lütfen, ayakta kalmayın. ne içerdiniz? ah, çayımız kalmamış maalesef. çeşme suyu var. biraz da bebek teri. peki ben bebek teri getireyim o zaman size.

8 Temmuz 2011 Cuma

göbek adı

a. Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad: Turgut'un göbek adı Mehmet'tir.

diyor türk dil kurumu. açıkca söyleyim, göbek adı olan insanlardan hoşlanmıyorum. zaten göbek kelimesi başlı başına iğrenç bi kelime. neyse. göbek adın varsa bile kendine sakla arkadaşım. neden olur olmadık zamanda benim göbek adım şudur diyosun. yada bi süre sonra aslında benim adım şu, bugüne kadar bana seslendiğiniz adım benim göbek adımdı.. niye diyosun. rahatsız mısın! hem şunu da ek bilgi ve bir hayat tecrübesi olarak sizlerle paylaşayım. göbek adı olan insanların %90'ından hayır gelmez. tehlikeli insanlardır. o yüzden onlardan uzak durmanızı tavsiye ederim. zaten tanımdan da anlaşılacağı üzere bu göbek adı şeysi saçmalığın daniskası. hiç bir mantığı yok. hazır lafı açılmışken söyleyim. iki isimli insanlardan da pek hoşlandığımı söyleyemem. eğer o kişinin iki isimli olduğunu baştan bilirsem belki. ama sonradan öğrenmek beni deli ediyor. yıllardır arkadaş veya akraba olduğumuz, yiyip içtiğimiz, beraber onca vakit geçirdiğimiz insanın aniden ikinci bir adı daha olduğunu öğrenmek mesela benim için kabul edilemez bişey. soğutucu, iğrendirici bir ruh haline sokuyor bu durum beni. hoşlanmıyorum. sağlıcakla kalın. atiker sıralı otogaz sistemleri sundu.

7 Temmuz 2011 Perşembe

sakin ol şampiyon

geçenlerde bi gün yeni yıkanmış çamaşırlarımızın asılı olduğu balkona toprak ve çamur parçaları atan çocuğu kendi odamın penceresinden gördüm. yanında iki arkadaşı daha vardı. 12-13 yaşlarında filan bunlar. biri -atma olum çamaşırlar filan var... demesine rağmen iki defa daha attı. hemen balkona çıkıp çocuğa, -sen yaklaş bakıyım lan! dedim. -niye çamur atıyosun lan balkona, aşşağı inersem yemin ederim senin ağzını burnunu dağıtırım! dedim. -ben atmadım abi... dedi. -yalan söyleme, gördüm atarken! dedim. -bak yemin ederim inersem suratını dağıtırım senin!.. dedim. işaret parmağımı ona uzatıp sinirli bi şekilde sallayarak. (selam, ben stickman'in artan sinir katsayısıyım) -tamam abi bi daha yapmıcam özür dilerim.. dedi. gerçekten de o an orda olsam çocuk filan dinlemeyip girişebilirdim. ben balkona çıkıp seslendiğim an çocuklardan biri kaçmıştı. ona ayrı sinir oldum arkadaşını satıp kaçtığı için. diğerini takdir ettim hem uyardığı hem de kaçmadığı için. o çocukların yanına inip, bakın bu kaçan arkadaşınızdan hayatta hiç bir şekilde size hayır gelmez. ondan uzak durun demek isterdim ama yapmadım. çünkü sinirliydim. bu ne arkadaş ya. sekiz yıl zaten sırpat bi çocukla uğraştım. yine mi uğraşacam. tamam çocuktur, genelde yaramaz olur, yerinde duramaz filan eyvallah ama bu başka bişey ya. yaramazlık değil bu. biz de çocuk olduk, bizde çok haltlar karıştırdık tamam da kimsenin yeni yıkanmış çamaşırlarına toprak çamur atmadık. gerçi bi kaç kez apartmanın içine işemiştim ve uzun bir süre de canım sıkıldıkça 3. kattan balkondan aşağı işemiştim ama doğrudan bir kişiye veya malına bilerek ve isteyerek zarar vermek değildi bu. dolaylı yoldan olabilir, çiş rüzgardan insanların çamaşırlarına sıçramış olabilirdi. fakat tüm bu yaptıklarımın cezasını eski apartmanımızdaki sırpat çocuğun bize çektirdikleriyle ödediğimi düşünüyordum. bi kere bizim arabanın egzosuna çamur doldurmuş ya piç.

neyse bu olaydan sonra yine bi süre bu çocukları izledim. çocuğun adı seyid artık onu biliyorum. o iki çocuktan ciddi manada nefret ettim ben o gün. kaçan ve çamur atan. onları öldürsem ve gömsem bi gram bile pişmanlık duymam. valla bazen hitlerleşesim geliyor.

1 Temmuz 2011 Cuma

vimbildın güzelleri ve bir kaç şey daha

çorbayı sevmem diyen bir adamla karşılaştım geçen gün. hayret ettim. ya hiç çorba içmemiş ya da hiç dayak yememiş bence. çorba sevilmez mi lan. yalnız bananeyse. sevmez sevmez yani. çorba sevmiyor diye adam mı dövülür. bazen kendimi anlamıyorum. ben de bakla sevmem mesela. bakla sevmiyorum diye gelip beni dövseler kabul eder miyim. asla kabul etmem.

soğuklardan, havanın kapalı olmasından ve yağmurlardan şikayet edenler! sonunda yaz geldi. mutlu musunuz? ne oldu hani? ne geçti elinize? ne güzel serin serin püfür püfür yaşıyorduk ya. iki gündür geberiyom sıcaktan. yazmış. pıh. benim için düğün davetiyeleriyle dalga geçme mevsimidir yaz. hııı bizi de mi aranızda görmek istiyosunuzzz hıııı. o mutlu gününüzde hemii. o gerizekalı düğününüze geleceğimi düşünüyosunuz yani. ne diyeyim. allah belanızı versin. bok gelirim. naaaah gelirim.

vimbildındaki gönlümün şampiyonlarından bahsetcem. öyle çok tenis düşkünü biri değilimdir. pek anlamam da zaten. senede bir izlediğimden kurallarını bile unutuyorum. her sene yeniden öğreniyorum. ne severim ne sevmem tenisi ama vimbildın'ın öyle bi atmosferi var ki insanı içine çekiyor. hatta beni bırakın merkez kortun ortasına. orda yaşarım ben. evinizin huzurlu sessiz arka bahçesi gibi. erkeklerin maçlarını pek izlemiyorum. kızların maçlarını izliyorum. bence kızlarınki daha güzel oluyor. şimdi bahsedeceğim isimlerin hepsi elendi fakat onlar benim gönlümün şampiyonları.

Aravane Rezai. 1 numara. sadece bir maçını izleyebildik. elendi biriciğim. çok hoş bi kız bu ya. gülünce ayrı tatlı, gülmezken ayrı tatlı. ulan ne kadar yüzeysel bi yorum oldu. böyle daha çok şey, çok süper şeyler söyleyebilirim gibime geliyordu ama söyleyemedim. hissettiklerimi tam yansıtamadım. çok tatlı lan bu. çok sevilesi, çok aşık olunası.

Marion Bartoli. 2 numara. bu kız deli sanırım. tipinde de bi delilik var zaten. maç sırasında arada sırada annesi ve babasını da çekiyorlar. ailecek bi psikopatlık var bence bunlarda. kız aşırı hırslılık ve delilik arasında bi yerlerde. maç içinde sürekli tuhaf tuhaf, gereksiz hareketler yapıyor. hatta yaptığı bir harekete herkes baya gülmüştü. Serena ile oynadığı maçta gıcık olmuştum bu yüzden. insanın sinirini bozuyordu bu hareketleri ama sonra sevmeye başladım kızı. servis atarken suratını öyle bi şekle sokuyor, ağzı o inanılmaz hırsıyla öyle garip bi şekle giriyor ki, raketini de iyice geriye çekiyor ve; -durr sen duurr, sen tenis oynarsın he, şu servisi bi kullanayımda hevesini bi sikeyim senin... der gibi bi enerji oluşturuyor. pek gülmüyor bu ama buna da yakışıyor gülmek. tombişliği de var biraz. şöyle elimi çenesinin altına koyup ohuyhuy uhuyhuyy tenis mi oynuyon seeen diyesim geliyor. bi de garip gelcek belki ama bu kızda çok hayvani bir seksilik var. iyice terleyince ve o terin üstüne hırs ve deliliği de eklenince gerçekten nasıl sevişir çok merak ediyorum. vahşice bir hırsla sevişesi geliyor insanın bu deliyle. lakabı bambam'mış.

Tsvetana Pironkova. 3 numara. ne diyeyim ki ya artık. bunu bana verseler erik gibi tuza batıra batıra yerim herhalde. çünkü çıtır çıtır bişey bu. vimbildın canını senin.

nasılsın, neler yapıyorsun? diye sorunca, -ne yapalım işte koşturuyoruz... diyen adamı anlamıyorum. sanırsın herif asafa powell, sanırsın tyson gay, sanırsın hüseyin bold siktiğimin piçi. koşturuyormuş.

şu hayatta beni en mutsuz eden şeylerden biri de basketbol topu ile futbol oynayan insanlar görmektir. yapmayın gözünüzü seveyim. daha geçen sene dünya ikincisi olduk ki bence eğer o maç bir iki gün sonra oynansaydı dünya şampiyonu olurduk. + üç sene önce konya 100. yıl spor salonunda türkiye genç erkekler basketbol şampiyonası finalinde izleme fırsatı bulduğum enes kanter daha bir kaç gün önce 3. sıradan utah jazz'a seçildi. (vallaha o zaman dediydik biz bu çocuk nba'e gider diye. cidden bak.) (gerçi nba'de lokavt oldu bu sene, şansızmışsın enesim, şanssızmışsın kanterim. gerçi benim kadar şanssız olamazsın. eğer ben nba'e seçilsem, lokavtı geçtim, nba tamamen kapatılırdı herhalde. hatta basketbol oynamak bile yasaklanabilirdi) he bi de fransanın ardından nba de oynayan yabancı oyuncu sayısında ikinciyiz. hadi bu da sizi ikna etmediyse, o 100. yıl spor salonunun iki sokak aşağısında basketbol topuyla futbol oynayan küçük kızlara sesleniyorum! ben ilk maç harici izlemedim ama potanın perileri (onlarla bi dalga geçme yazısı yazmıştım ama insanlık dışı olduğunu düşünüp buraya koymuyorum) yarı finale çıkmış. siz hala basketbol topuyla futbol oynuyorsunuz. lütfen. bu ülkede bunu yapmayın artık. rica ediyorum.

26 Haziran 2011 Pazar

kosmos

"- Ben çalışmaya çoktan yüz çevirdim.
Yüreğim verdiğim emeğin karşılığı bir şey ummasın diye yüz çevirdim.
Çünkü bütün emeğinden ve emek çeken yüreğinin çabalamasından insana ne fayda var bulamadım. Çünkü o zaman insanın günleri hep dert, emeği keder oluyor.
Geceleri bile yüreği rahat etmiyor."

"- İşte bak, bir nar cenneti!
Diri suların kuyusu!"

16 Haziran 2011 Perşembe

gözüme çikolata kaçtı desem inanır mısınız?

şimdi burdan size çikolata yerken gözüme çikolata kaçtığını anlatmak isterdim fakat nasıl anlatacağımı bilemediğimden susuyorum. bi insan gözüne çikolata kaçtığını nasıl anlatabilir ki. (kaçması çok normal ya bi tek anlatması kaldı) akıl alır bişey değil ama gerçekten oldu bu.

bazı insanların aklına gelen fikri hemen uygulamaya koyma hastalığı var. fikrin ne olduğu, mantık dışı olması filan umurlarında değil. akla gelen fikri uygulamaya koymak onlar için o an gerçekleştirilmesi gereken bir eylem. işin mantığını, sonuçlarını düşünmek, daha iyi bir zamanlamada yapmak umurlarında değil. hastalık bence. tez konusu bile olabilir. hatta olmuştur belki.

hani suriyedeki bazı olaylar yüzünden insanlar türkiye'ye sığınıyorlar ya. olmasın tabi ama farzedelim ki çok büyük bi savaş oldu. ordan pek çok insan türkiyeye sığındı hatta buraya yerleşti. burda yaşamaya başladılar. burda evlendiler çoluk çocuğa karıştılar filan. bi 18-19 yıl sonra o evliliklerden doğan çocuklar sosyal ortamlarda nerelisin muhabbetleri açıldığında -biz zaten suriye göçmeniyiz diyerek "göçmen olmak" ruh haline girmeye çalışırlarsa bence pek havalı olmaz. bi gürcistan göçmeniyiz, bi bulgaristan göçmeliyiz tadını filan hiç yakalayamazlar bence.

entrika, aksiyon, saçmalıklar, tramvay, lütfen arka tarafa doğru ileyleyelim, öğrenci işlerindeki kilolu ve sinirli kadın, fakülte geneline yayılmış fotokopi kokusu dolu, kısa mı yoksa uzun mu olduğuna bi türlü karar veremediğim öğrencilik hayatımdan aklımda kalan tek tük bilgilerden biri de iletişimsizliğin mümkün olmadığıdır. fakat bu da yalanmış. bilim hata vermiş. bence iletişimsizlik gayet mümkün. hatta şu dünyada iletişimsizlikten daha mümkün başka bişey düşünemiyorum.

sırf kıyafet çıkarma-giyme işlemine üşendiğimden keşke çıplaklık olsaydı dünyada, keşke insanlar kıyafet giymeye ihtiyaç duymayacak yapıda olsaydı diye düşündüğüm zamanlar oluyor. ama sonra vazgeçiyorum. çünkü bazı kıyafetler bazı insanlara çok yakışıyor. çok çok yakışıyor. böyle koşa koşa gidip sarılası geliyo insanın. yanaklarını sıkası filan geliyo. kıyafetler iyki var.

10 Haziran 2011 Cuma

balık krakeri koruma ve yaşatma derneği

son kez: hayatta son kez yaptığımız şeyler oluyor. ama o an onun son kez oluşunu bilmeyişimiz ve bunu sonradan hatırlayışımız hüzünlendiriyor beni. vay be, ulan son kez yapmışız meğersem... vay be o son görüşümüzmüş demek filan diyoruz. bazen de bişey yaparsın, ulan bu da son olur herhalde. bi daha nerde yaparız, nasıl yaparız, nasıl görüşürüz filan diye düşünürsün ama yıllar sonra bi bakmışındır ki yine yaparsın. o zaman da hüzünlenir insan ama sevinçli bi hüzünlenme olur bu kez. olur yani böyle şeyler.

ben sepet almayacağım: hani ne bileyim ya işte markette filan birileri, hiç tanımadığım insanlar, bi ürüne filan bakar. sepet gibi bişey alacaktır mesela. sepeti alır eline, iki saat inceler. böyle dikkatle inceler ama ben ellerim cebimde giderim oraya. şöyle bi bakarım. belki elimin tekini cebimden çıkarıp sepeti şöyle bir saniyeliğine kaldırır bırakırım veya biraz iterim. sonra elimi tekrar cebime koyarım. suratımda sabit ve ne olduğu belirsiz bi ifade vardır. sonra orda dururum ve marketin uzak bi yerine boş ve anlamsız bir şekilde bakarım. yani benim umrumda değildir o sepet. rahatımdır. ama o insan rahat değildir. sepet onu sıkıntıya sokar. tedirgindir. bunu çok seviyorum abi. onun hayatındaki en büyük sorun bir sepet şu an ama benim değil. banane, rahatım ben. sepetçi tedirgin. sen bak o sepetlere, ben almayacağım, bana sepet lazım değil diye düşünürüm kendi kendime. sonra -o sepetler pek iyi değil... derim ve giderim eve. e tabi ki eve vardığımda balık kraker yerim.

canı çeken olduysa özür dilerim :( amacım balık krakeri korumak ve yaşatmak. yıllardır yemiyordum. her mahallede 7-8 bakkal olduğu yıllarda yemiştim en son. ne güzelmiş.

6 Haziran 2011 Pazartesi

yaz soğuğunda hasta oldum

aklım almıyor: bana cern deneyinden, nanoteknolojiden filan bahsetmeyi bırakın da, seyyar kuruyemişciler piknik tüpüyle lambayı nasıl yakıyor onu bi diyin. onu bi anlatın bana hele. mısırcılar, kestaneciler, kokoreçciler ve daha niceleri... bu adamların sırrı ne?!

halkla ilişkiler ve tanıtım terk: evin ana lays teyzeyi kıskanıyor mudur acaba? o bir reklamda oynadı, diğeri lays'in reklam yüzü oldu. merak ettiğim olaya bak. gerçi evin margarin diye bişey kalmadı sanırım. hiç görmüyorum artık.

memursan: memursen diye bi sendika var hani, bana göre yanlış bir isim seçmişler. ben olsam memursan yapardım onun ismini. hani memursan gel gibisinden.

burası türkiye: hani bizde bi laf var ya, -burası türkiye diye. hani belli durumlarda kullanıyoruz. ha şimdi merak ediyorum da başka ülkelerde de böyle bi laf var mı? mesela; sevgili nijeryalılar birbirlerine -eee burası nijerya olum... filan diyolar mı acaba. -burası papuğa yeni gine, yok öyle! -amma yaptın be, sen neden bahsediyorsun aslanım, burası saint vincent ve grenadinler... olmaz öyle! -eee olum burası sao tome ve principe, alış bunlara... gibi gibi gibi.

yürüyüş makinası: eve bi tane yürüyüş makinası almam lazım. çünkü yürümek istediğimde dışarı çıkmam gerekiyor ve ben buna üşeniyorum. odamda bi tane yürüyüş makinam dursun ve yürüyüşüm gelir gelmez hemen binip yürüyeyim. zaten bazen hazırlanıp dışarı çıkana kadar yürüyüş isteğim geçiyor. -eeehh be lanet olsun! diyip eve geri giriyorum. şaka tabi girmiyorum. yaparmıyım öyle şey. o yüzden bana bir adet yürüyüş makinası lazım arkadaşlar, sponsorlar, içeri çumralılar, doğanhisarlılar! özellikle lafım size doğanhisarlılar! bakma bana öyle doğanhisarlı.

1 Haziran 2011 Çarşamba

yeni yıkanmış halı kokusuna maruz kaldım

bebek bakıcısı sevgili fantezisi: ulan yemin ederim fantezilerin insanıyım. ek gelir elde etmek için akşamları ebeveynleri dışarı çıkan ailenin bebeklerine bakan sevgiliyle o ailenin evinde çocuk kendi odasında uykunun derinliklerine dalmışken ve kız alt katta salonda televizyon izliyorken hızlıca eve gelip, ard arda zile basıp, kız kapıyı açar açmaz sevişmeye girişme fantezisi var bende. tabi o sırada bi seri katil gelip bizi öldürmezse daha iyi olur ya da yukarıda uyuyan o küçük çocuk uyanıp psikopata bağlayıp boyunun yarısı kadar uzunlukta bir bıçakla bizi deşmese de güzel olur.

dolmayı ilk bulan kişi: bence dolmayı ilk bulan kişi bulduğuna bulacağına bin pişman olmuştur. çünkü bi kere yaptıktan sonra güzel olduğu için diğer insanlar yine yapmasını istemişlerdir hep. o da üşenmiştir sonra. hep üşene üşene, oflaya puflaya yapmıştır. bok yiyin filan demiştir içinden.

benim belli bi yazı şeklim yok: elimizle kalem kullanarak kağıda yazdığımız yazıdan bahsediyorum burda. mesela herkesin bi yazı şekli vardır demi. bazıları hafif eğik yazar, bazılarının yazısında harfler daha daireseldir. bazılarının yazısı çok kötüdür, zor okunur. bazıları a'ları aynı bu bilgisayardaki a'lar gibi yapar filan ama ben öyle değilim. bi gün başka türlü, bi gün daha başka türlü, bi gün bambaşka türlü yazarım. aaa bu stickman'in yazısı diyemezsiniz yani. neden böyle yaptımı biliyor musunuz? günün birinde bi cinayet filan işlersem ve cinayet yerine not bırakırsam, yada cesedin üstüne bişeyler yazarsam ve olur da polis bi ipucu bulup beni sorgularken yazı yazdırmaya kalkarsa anlamasınlar diye. şu an korktunuz benden. çok korktunuz.

29 Mayıs 2011 Pazar

dedektif stickman

bir hafta kadar önce odamda gayet huzurlu bir şekilde oturuyordum. odaya aniden kardeşim ve arkadaşı girdi. kardeşim biraz telaşlı, biraz gülerek ve biraz da şaşırmış bir şekilde arkadaşının ayakkabısının çalınmış olabileceğini söyledi.

bu duyum üzerine hemen yerimden kalkıp camı açıp dışarı baktım. etrafta şüpheli birilerini aradı gözlerim ama kimse yoktu. sonra ön balkondan baktım yine şüpheli birini göremedim.

hemen olay yeri inceleme modunda kapının önüne gidip etrafta delil aramaya başladım. kattaki tüm dairelerin kapısının önüne bırakılan, bir mobilya firmasına ait broşürler dikkatimi çekmişti. bütün kapıların önünde olan broşür sadece bizim kapının önünde yoktu. komşulardan birinin kapısının önündeki broşürü alarak kardeşim ve arkadaşını sorgulamak üzere geri döndüm. şahısların ifadelerine göre olay şöyle gelişmişti;

annem ve anneannem ufak tefek birkaç ihtiyacı almak için markete gitmişler. onlar gittikten kısa bir süre sonra tüpçü geliyor. kapıya kardeşimin arkadaşı bakıyor. hatta tüpçü rahat geçsin, geçerken üstüne filan basmasın diye ayakkabılarını ayağıyla biraz kenara itiyor. (bu arada ayakkabılarını henüz 2-3 gün önce aldığını belirteyim) tüpçü tüpü bağlayıp gidiyor. kısa bi süre sonra annem yanına para almayı unuttuğu için tekrar gelip para alıp gidiyor. (anahtarıyla girip gittiği için o sırada kimsenin haberi olmuyor) kardeşimin arkadaşı gitmesi gerektiği için tüpçünün gidişinden hemen sonra hazırlanmaya başlıyor. maksimum beş dakika sonra kapıyı açıyorlar ve ayakkabı yok. işte olay böyle.

kardeşimin arkadaşının acil gitmesi gerektiği için ona kendi ayakkabımı veriyorum ve gidiyor. bi süre sonra annemgil geliyor. olayı anneme de anlatıyoruz, tabi onun o kısa süre aralığında geldiğini de o an öğreniyoruz. ben geldiğimde aykkabı duruyordu diyor. artık kritik soruyu anneme soruyorum;
-anne sen para almak için geldiğinde bu broşürler var mıydı? annem çok emin bir şekilde -hayır yoktu.. diyor.

demek ki broşürleri dağıtan kişi tüpçü gittikten, annem para almak için gelip gittikten hemen sonra gelmişti. bundan emindik artık. bütün bu olaylar maksimum beş dakika içinde olmuştu. hatta kardeşimin arkadaşının hazırlanması belki biraz daha kısa sürse çıkmak için kapıyı açtığı an ayakkabıyı alan kişiyle yüz yüze gelebilirdi.

şüpheli = broşürleri dağıtan kişi veya kişiler

hemen broşülerden adrese bakarak firmanın nerde olduğunun tespit ettik. kardeşim yerini biliyormuş. ilerde bir okulun hemen karşısında olduğunu söyledi. ayakkabının nasıl olduğunu biliyordum ama emin olmak için daha bir gün önce arkadaşıyla çekinmiş fotoğraflarına bakmak istedim. fotoğraflara baktım ve ayakkabılara zoom yaparak tüm ayrıntılarını aklıma kazıdım. firmanın konumundan yola çıkarak ve olayın üzerinden henüz çok vakit geçmediğinden borşüleri dağıtan kişi veya kişilerin yan apartmanlara broşür dağıtmaya devam edeceklerini tahmin ederek hemen giyinip dışarı çıkarak yol üstündeki apartmanların önünde yürüdüm. daha önce bazı marketlerin broşür dağıtan elemanlarından aklımda kalan imajla 19-20 yaşlarında, genellikle iki kişi, bir kız bir erkek, kollarında bir dolu broşür, üzerlerinde firmanın logosu ve renklerini taşıyan bir tişört giymiş kişiler arıyordum ve nerdeyse gördüğüm herkesin ayakkabısına bakıyordum.

15 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir sonuç elde edemeyeceğimi anlayıp firmaya gitmeye karar verdim. tabi dükkana direkt dalıp; SİZ BİZİM AYAKKABIMIZI MI ÇALIYORSUNUZ LAAN!!! denmez. o yüzden; sizde bilgisayar sandalyesi varmı? diye sormayı planladım. bunu sorarken de şüphelinin orada olup olmadığını görmeyi düşünüyordum. dikkat çekmemek, sıradan bir müşteri gibi görünmek için broşürü cebime koydum. dükkana gittim ve içeri girdim. bir apartmanın bütün alt katı mobilyacı dükkanı yapılmıştı. oldukça büyüktü, etrafta kimse yoktu ve sessizdi. dükkana girip biraz arkalara doğru ilerledikten sonra konuşmalar duydum ve sesin geldiği tarafa doğru ilerledim. bir adam, bir kadın ve etraflarında 10-11 yaşlarında üç dört tane çocuk vardı. kadın beni gördü ve –hoşgeldiniz… dedi. size öyle geliyor... demedim. hoşbuldum dedim. adam; –buyrun dedi; -sizde bilgisayar sandalyesi var mı? dedim. -maalesef bizde yok... dedi. -peki... dedim ve geldiğim yoldan çıkmak üzere geri döndüm. biz bu konuşmaları yaparken o çocuklar ellerinde birkaç bardakla yanımdan geçip orta taraftaki mutfak lavabo benzeri bi yere girmişlerdi. sanırım az önce broşürleri dağıtmaktan gelmişlerdi ve oturup bişeyler içmişlerdi. ben dükkandan çıkmak için geri dönerken çocukların birinin aradığım ayakkabıyı giymiş olduğunu gördüm.

ve işte suçluyu yakalamıştım.

kafamdaki profile uymayan oldukça küçük bir suçluydu bu. çocuğun yanına gittim ve cebimden broşürü çıkardım. -bu broşürleri siz mi dağıttınız dedim. -evet dedi. -peki bu ayakkabıyı nerden aldın dedim. birkaç bir şey gevelemeye çalıştı, yeni aldık, tam bilmiyorum filan gibi ama pek bişey diyemedi. -sen gel bakıyım bi abicim dedim ve elimi omzuna atarak dükkanın patronu olduğunu düşündüğüm az önceki adamın yanına gittik beraber. -hocam bu sizin elemanınız mı, bu broşürleri onlar dağıtmış galiba diye sordum. -onlar dağıttı ama elemanımız değil dedi. e tabi küçücük çocuklardan eleman mı olur lan. adam dükkanın çevresinde oturan bir kaçını tanıdığı ve o an sokakta gördüğü çocukların eline tutuşturmuş broşürleri üç beş bişey de vermiş dağıtsınlar diye. neyse işte olayı anlattım adama. böyle böyle ayakkabılar kaybolmuş, şu sırayla olmuş filan diye. adam da, -yani bu durumda ayakkabıların sizin olduğunuzu mu söylüyorsunuz dedi. evet öyle düşünüyorum dedim. sonra bi de o sordu çocuğa, çocuk bu sefer iyice saçmalamaya başladı, ayakkabılar bi poşetin içinde bi arabadan düşmüş, bunlar arabanın arkasından bağırmış bağırmış duyuramamış, o yüzden almışlar :D hayalgücüne bak. gerçi bizim kapının önüne broşür bırakmayarak şüphe çekmeyeceğini düşünen bir çocuğa göre oldukça iyi bir hayalgücü bence :D çocuk tüm iyi yaklaşımımıza rağmen kabul etmedi aldığını. neyse sonra çocuğun yanındaki arkadaşının ayakkabısını giydirerek o ayakkabıyı aldık, o kendi evine kendi ayakkabısını giymeye gitti. adam defalarca özür diledi benden, bi çay ikram ettiler (aslında sonradan çayı içtiğime pişman oldum, belki bunlar bir çeteydi, mobilyacı dükkanı adı altında müthiş bi ayakkabı çetesi, çayı içince bayılacaktım ve benim ayakkabılarımı da alacaklardı, sonra ıssız bi yerde ayakkabılarım yok bi şekilde uyanacaktım filan) -yok hocam siz de bilemezdiniz böyle bişey olacağını falan filan tarzı bişiler dedim. adamın baya morali filan bozuldu, yüzü kızardı, terledi filan. firmanın adının da bu şekilde yayılmamasını benden rica etti yine defalarca. neyse sonuçta ayakkabıları aldım ve eve geldim.

aslında o çocuk için üzüldüm. yani çocuk sonuçta, yeni bi ayakkabı görmüş ve almış. çalmış bile diyemiyorum aslında. gerçi kendi ayakkabısı da kötü, yırtık veya eski bir ayakkabı değildi. bi ayakkabı sonuçta fakat küçüğü büyüğü olmaz bu işlerin diye düşünüyorum. eğer ben gitmesem o çocuk bundan sonraki hayatında belki de bunu alışkanlık haline getirecekti. aslında ayakkabıyı alıp geldikten sonra bi kaç gün boyunca o çocukla birlikte gidip ona istediği ayakkabıdan almayı düşündüm, hatta aradığım profilin dışında küçük bi çocuk olduğunu gördüğümde o gün yapmayı düşündüm hemen ama sanırım bu da yanlış bir davranış olurdu. sanki ödüllendirmiş gibi olabilirdi ama yaptığı olayın yanlışlığına rağmen insanların kendisine böyle bi yaklaşım içinde olduğunu görürse bi daha herhangi kötü bişey yapmaz diye düşündüm. ama bi karar veremedim tabi. bu karar verememe aşamasında da kızmadım kendime, sonuçta çocuk yetiştirebilecek bi olgunlukta değilim, e çocuk gelişimi, psikolojisi uzmanı falan da değilim. neyse işte adam da ailesiyle konuşacağını söylemişti zaten, umarım ailesi uygun bir dille konuşmuştur çocukla.

şimdi bu olayda pek çok kişinin hatası var aslında. bizden başlayacak olursam, daha doğrusu kardeşimin arkadaşından, yeni bi ayakkabının kapının önünde bırakılmaması gerekirdi aslında. mesela ben ayakkabılarımı nereye gidersem gideyim hiç bir zaman kapının önünde bırakmam. ikincisi bizim apartmandaki komşular. apartman kapısını ya kapatmazlar, yada her zil çalana açarlar. e böyle olunca apartmana giren çıkan da belli olmaz tabi. üçüncüsü, be adam sen madem firmanı bu kadar önemsiyosun, kurumsal kimliğini oturtmuşsun, adımız bu şekilde duyulmasın falan filan gibi şeyler söylüyosun e o zaman neden çoluk çocuğa broşür dağıttırıyosun demi. zaten bu apartmanın içine kadar girip kapılara broşür bırakmak olayı yasal mı değil mi bilmiyorum. spam mail gibi bişey aslında. neyse.

aslında heycanlı başlayan maceramın aradığım kişinin bi çocuk olduğunu görmemle tüm heycanı gitmişti. ben şöyle yolda görürüm, takip ederim, üstüne atlarım boğuşurum, yakalayıp eve getirip bağlarım, söyle kimin için çalışıyorsun söyle! derim yada evine girdikten sonra ben de onun kapısının önünden ayakkabıyı alırım, oraya da manidar bi not bırakırım, görünce şok olur falan filan gibi şeyler hayal ediyordum aslında :D neyse bu da fena bi macera sayılmazdı benim durağan hayatım için. sonuçta kardeşimin arkadaşının yeni aldığı ayakkabısını kurtardım. artık bana sherlock holmes mu dersiniz, csı stickman mi dersiniz ne dersiniz bilemem. gerçi büyütmeye gerek yok. yıllar boyu; parmak izi, gerçek kesit, arka sokaklar, suç bilimi, kanıt, oz, prison break gibi şeyler izlemiş insanım :p benim için basit bi vakaydı ve 15-20 dakika içinde zanlıyı yakalayıp ayakkabıyı ele geçirdim. eğer başınıza böyle bu tarz bir olay gelirse yada hali hazırda çözülemeyen olaylarınız varsa bana ulaşın işi bitireyim ha ha ha!

stickman dedektiflik hizmetleri a.ş.