27 Aralık 2010 Pazartesi

hintlilerin uydusu patlamış lan ahahaha!

nüfus planlaması kapsamında herkesin en fazla bir çocuğu olmasına izin verseler bi süre sonra kardeş, teyze, hala, amca, dayı gibi kavramlar hayatımızdan çıkar lan. dolayısıyla kayın, elti, görümce, bacanak, kuzen, baldız, yiğen, enişte filan gibi şeyler de kalmaz ortada. vay be, bi fikirle siktim attım yüzyıllardır süregelen akrabalık terimlerini.

kardeşimin bi arkadaşı var, ona öylesine gıcık oluyorum, öylesine gıcık oluyorum ki, bu gıcıklığı tarif etmekte zorlanıyorum. çocuk sürekli üstüne üç beden bol bir gömleği giymek istercesine kendisinde olmayan bi olgunluk takınmaya çalışıyor. o kadar sırıtıyor ki. bunun farkında olamamasını anlamıyorum. hadi bunu geçtim, öyle bi sesi varki. ergenlikten çıkmamakta ısrar edercesine bi ses yapısı var. üstüne bi de bağırarak konuşuyor. hatta anırarak, böğründen konuşuyor. resmen bi bahçe tırmığıyla kulaklarımı tırmalıyor. vugugugauuaaa vuhaugaugaua böyle bi konuşması var. boğazı yırtılmış sanki. en tahammül edemediğim şey bağırarak konuşan insan. hele böyle bi sesi varsa. umarım en yakın zamanda ölür. hazır yeri gelmişken size bu konuyla ilgili çok önemli bi hayat tavsiyesi vereyim. iyi dinleyin. şimdi siz evin bi köşesinde oturuyosunuz, evin başka taa diğer köşesinde başka bi odada (yani odalar arasında epey bi mesefe var) bi kaç insan oturup konuşuyorlarsa ve o insanlardan sadece bir tanesinin sesi o kadar mesafeye ve kapalı kapılara rağmen sizin kulağınıza tecavüz etmek istercesine bir tonda geliyorsa işte o insandan uzak durun. o insandan hayır gelmez. o insan uğursuz, fesat, bela ve mikrop, pislik ve şerefsiz bi insandır.

ben süper bişey keşfettim. yeni bir intihar yöntemi evet. ankara-konya hızlı tren hattına verilen 27,500 voltluk akıma kapılmak. istasyonun ordaki üst geçitten erişebilirsiniz sevgili intihar etmek isteyenler. geçenlerde ben geçtim o üstgeçitten. baya bi güvenlik önlemi almışlar hakkaten ama bi şekilde ulaşılır. köprüden geçerken baktım alttaki o çok kalın bakır tellere vay anasını dedim lan şimdi burdan 27,500 volt mu geçiyor. kim bilir insana neler hissettirir. hayır intihar etmeyeceksinde napacaksın o 27,500 voltu. sanki zaman makinem var da o kadar gücü orda mı değerlendireyim. maksat voltaj boşa gitmesin.

şu yamaha firmasını anlamıyorum hakkaten. bi firma nasıl hem motorsiklet hem de org - piyano filan üretebilir. ne alaka? bu nasıl bi mantıktır, nasıl bi dünya görüşüdür, nasıl bir üretim anlayışıdır. ey yamaha! silkelen kendine gel. bi yol seç kendine yamaha. bak toyota'ya hiç öyle şeyler yapıyormu. üretiyor arabasını nesini bakıyor keyfine. eğer hız tutkun varsa git bunu pistlerde tatmin et, yok eğer müzik tutkun varsa git müzik eğitimi filan yap. saçma sapan farklı sahalarda üretim yapma. beni delirtme yamaha!

şu ntv'nin yılbaşı eğlence programının reklamını görmekten gına geldi lan bana. o programı yapma fikri kimden çıktıysa gerçekten amacını merak ediyorum. bence çok büyük kitlesel bir deney yapacaklar. türk halkının sabrının sınanmasına yönelik bir deney veya çok büyük çaplı bir hipnoz denemesi olabilir. dikkatli olun.

haberlerde şu lanet olasıca hintlilerin uydularının patladığını gördüm. inanılmaz sevindim. siz önce götünüzdeki boku temizleyin yavşaklar. yolun ortasına sıçmamayı öğrenin. tuvalet yaptırın bi tuvalet. elinizi filan bi yıkayın. uydu göndermek sizin neyinize ha ebenizi siktiklerim. sevmiyorum olum sizi. nefret ediyorum hepinizden. bi gün yolda filan karşıma bi hindistanlı çıkarsa acımam döverim onu. hem de çok pis döverim. bi de bunların bi köyüne leopar mı ne saldırmış. herifler leoparı sopayla vurarak öldürmeye çalışıyolar ya. beyinsizler. ama iyi oldu ha, leopar bi saldırdı bunlara, sikti attı hepsini. ve yakalayamadılar. helal lan sana leopar öldür lan o pisliklerin hepsini. eğer bana ne biçim insansın sen filan diyosanız, şunu izleyin bi. bi de hindistan, uzaya ilk insanlı uçuşunu 2016 yılında yapmayı planlıyormuş. ahaha keşke lan keşke. toptan gidin abi toptan. nasıl olsa alışkınsınız o pis vucutlarınızla yüz kişilik trene onbin kişi binmeye. doluşun hepiniz koca bi rokete. siktirin gidin ya. en iyisi valla.

21 Aralık 2010 Salı

yine yemekli bir yazı

mikrodalga fırın - evimizde yeni bir çağın başlangıcı
ayıptır söylemesi (?) geçen gece hayatımda ilk kez mikrodalga fırında ekmek arası tulum peynir ısıtıp yedim. iyice moderinleştik lan :p mikrodalga fırın falan. kıhkıhkıh.. aaah ahh vedat milör'ün kulakları çınlasın... halbuki ispanyada böyle değil. ordaki tüm evlerin mutfaklarında taş fırın var ve adamlar yumurta dahi kırsalar meşe odunu ateşinde pişiriyorlar :p

aslında daha önce de mikrodalga fırında ısıtılan bişiler yedim tabi yemedim değil. o kadar da postmodernizm değilimdir... ?? !! ?! ...mesela 6-7 yıl önceydi galiba, yıl hesaplarında iyi değilimdir. neyse işte o ara yazın ben bi süre cdci de çalışmıştım. (korsan cdci) orda dükkana yakın bi bakkal vardı. (korsan bakkal değil) hergün öğlen ora gidiyodum adam orda bana bir somun ekmeğin içine sucuk+kaşar koyup ısıtıyordu. nefis oluyordu tabi bende dükkana gelip yiyordum. bi de bakkala ortadan ikiye böldürüyodum bıçakla ekmeği, yemesi kolay olsun diye. galiba bu sebeple yarısını benim, diğer yarısını da patronun yediğini düşünüyordu bakkal. bi gün noldu tam hatırlamıyorum, bişi sormuştu galiba. -abi ben bunu tek başıma yiyorum... dedim. adam beni yadırgadı lan. -tek kişiye bu çok, cıks cıks cıks... falan gibi bişiler dedi gayet ciddi bi şekilde. ben de ehehehe diyebildim sadece :D sanane amına kodumun ya, parasıyla değilmi. üni. birinci sınıftayken de okulun bilgisayar merkezindeki kantinci benzer bişi yapmıştı. üç tane poğaça aldığım için yadırgamıştı beni. -üç tane çok değil mi? demişti. hayret bişey ya. insanlar benim yememe takmış. bu arada o yediğim kaşar+sucuk ekmekler müşterilere kokuyomuydu ki. umarım kokmamıştır insanlara. gerçi pek müşteri de gelmezdi. ulan dertlendiğim şeye bak, olayın üstünden kaç yıl geçmiş bunu düşünüyorum. neyse konuya döneyim, daha önceden de bi şekilde olmuş mikrodalga fırın hayatımda ama evde olması ve benim kullanmam hakkaten acayip bir deneyimmiş, çok ilginç bir duyguymuş. elektronik eşyalara çok içtenlikle yaklaşmam, kullanmadan önce klavuzunu baştan sona tamamen okumama rağmen bazıları bana içten içe gıcıktır, işte bu yüzden tedirginlikle yaklaştım mikrodalga fırına. bi de tabi bu mikrodalga fırın benim zihnimde çok acayip bi konumda. bi kere isme bi bakın. mikrodalga. çok ultrasupersonik ışınlı, radyoaktiviteli, radyasyonlu falan bişi bu benim zihnimde. çok dikkatli olmak lazım, ya değilse ikinci bir çernobil faciası yaşanabilir mutfakta. yapacağım en ufak bir hata ultrasüpersonik radyoaktivideli radyasyona maruz kalmama neden olabilirdi.
o yüzden radyoaktivite kıyafetimi giyindim. yarım somun ekmeğin içine ki aslında o bir somun ekmek sayılır. çünkü kullandığım ekmek iki somunun birleştirilerek satıldığı ekmeklerdendi. neyse işte bu yarım somun ekmeğin içine tulum peyniri doldurdum. ekmeğin çeşitli yerlerine de az miktarda tereyağı koydum. üstüne de biraz tereyağı sürüp bıçakla ekmek üzerine hafif kesikler açtım. ve işte o an gelmişti. mikrodalga fırınla ilk deneyimimi yaşamak üzereydim. içimde tedirginlik ve korkunun yanı sıra bu operasyonu başarıyla tamamlamak istemenin umudu ve sonrasında yaşayacağım sevincin kıpırtıları da vardı. tüm planımı yapmıştım, herşey hazırdı. ayarları kontrol ettim, kapağı açtım, ekmeği içeri koydum, kapağı kapattım ve süreyi ayarladım. operasyon başlamıştı, ekmeğim içerde dönüyordu. süre yavaş yavaş geriliyordu. nihayet dinkkk sesiyle operasyon noktalandı. ekmeğimi çıkarıp biraz bekledim. çünkü biraz beklenmesi gerekiyordu. kılavuzda öyle yazıyordu. çünkü besinlerin içindeki enerjiden dolayı bir süre daha ısınmaya devam edecekti ekmeğim. bi süre bekledikten sonra ekmeğimi elime aldım, o sıcacık, yumuşacık ekmeği hissettim ve ısırdım. işte bu, işte ultrasüpersonik mikrodalga teknolojisinin geldiği son nokta. nefis bir tulum peynirli somun vardı elimde ve ben onu yiyordum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

ben yörükmüşüm meğersem

bi önceki yazıda yörüklere değinmiştim. küçüklüğümden beri büyüklerimden duyduğum bişey var. biz yörükmüşüz. evet. babamın dayısı her ne yapsam, -vay yiğidim, tam yörüksün ha... -vay yiğidim işte bir yörük böyle olmalı... -şu bakışlara bak, heyt be, tam yörük bakışı... -heyt dayım be, yörüğün hası hası... -vay yiğidim dünya senin gibi yörük mü görmüş... gel yiğidim yörük. git yiğidim yörük. ya lütfen kusura bakma da dayı nah yörüğüm. belki üç nesil önce yörüktük. haklı olabilirsin. dedemin babası veya onun babası filan. ama ben 24 yıldır aynı yerde yaşıyorum, sen tutmuş bana yörük diyorsun. gerçek yörüklere haksızlık ediyorsun. ayrıca yörük kelimesini bu kadar çok kullanmasam daha iyi. kullandıkça bi yabancılaşıyorum kelimeye. burdan tüm yörüklerimize sevgiler. size ev yaptırmışlar, yerleşik hayata geçirmeye çalışmışlar ama siz kabul etmemişsiniz. aslında olay tam olarak böyle değil. biraz sallamış olabilirim. net hatırlayamadım ama boşverin. yine de helal olsun size. keşke size katılmam mümkün olsaydı ve katılsaydım. ne de olsa benim gibi yörük zor bulunur.

bazen aniden oturduğum yerden kalkıp hemen dışarı çıkmak ve olabildiğince hızlı ve çabuk bi şekilde sanki biri beni kovalıyormuşcasına nereye gittiğimi bitmeden sadece sabit durduğum noktadan uzaklaşmak adına biyerlere gitmek istiyorum ama normal bi gitmek değil bu. hıphızlı gitmek, jet gibi gitmek istiyorum. hiç durmamak sürekli gitmek istiyorum çünkü biliyorum ki durduğum an aslında bi yere gitmemişim gibi hissedeceğim. şu an böyle yapmak istiyorum mesela. çünkü bana bi sıkıntı bastı. bi sinir filan da bastı böyle.

neden bu zamanda doğduğumu merak ediyorum. yani neden 1500 yıl önce doğmamışımda mesela bu yüzyılda doğmuşum. sebep ne? kim hangi gerekçeye göre o zamanda doğuyor? ve o yerde. örneğin neden afrikada filan doğmamışım da burda doğmuşum mesela. neye göre oluyor bu işler, bana bi açıklansın.

bazı bilim çevreleri diyor ki, -insan vucudunun 3'te 2'si sudur... ha siktirin oradan. hayatımda duyduğum en saçma şey. hey allahım ya. ulan bunu iddaa eden bilim adamı, burdan sana sesleniyorum. sen önce kendine bi bak. eline, ayağına, koluna başına bi bak. et kemik deri filan lan. neresi su amina koyyim. salak gerizekalı. ulan bilim insanları, ulan tıp dünyası! yeter artık, o saçma sapan yalanlarınızla insanları kandırmaktan vazgeçin. gergedan herifler!

reha erdem! burdan sana sesleniyorum. filmlerinde neden hep öksüren insan kullanıyosun abi. gerçi bütün filmlerini izlemedim. ama iki filminde gördüm çok öksüren insan. ben nefret ederim öksüren insandan. öksüren ve iki saniyeye bir burnunu çeken insanlara tahammülüm yok. lanet olsun ki yok o insanlara tahammülüm. yok ulan işte yok!

bu dünyada öyle insanlarla aynı havayı soluyoruz ki, çok tuhaf şeyler hissediyorum. mesela pinpon topunu uzaktan bi bardağın içine atıp sokmayı çok büyük bi marifet ve eğlence zanneden insanlar var ve bunları uzun uzun videolara çekiyolar. anaları babaları uyarmıyolarmı bunları. o orospu çocuklarını uyarın. burdan o çocukların ebeveynlerine sesleniyorum. bakın ben gecenin köründe akıllı tv de beş dakika boyunca sizin o gerizekalı çocuklarınızın bardaklara pinpon topu sokuşunu izlemek zorunda değilim. anlaşıldı mı?

kusura bakmayın biraz küfürlü konuştum. aslında açıkca söylemek gerekirse ortalığın amına koydum ama hayatın içinde bişi bu. neyse boşverin. zaten sinirliyim. sıkıntılıyım. dertliyim. tamam artık.

7 Aralık 2010 Salı

emre kınay - haber spikeri - dağlardır dağlar

benim meskenim dağlardır dağlar... diye şarkı var mesela. e demezler mi adama; -seni tutan mı var arkadaşım, git hangi dağa gideceksen yaşa orda!... hayret bişey. bi de insanın meskeni olan bi yeri tutupta şarkı yapması çok saçma geldi bana. yörükleri düşün mesela. yaylaya gidiyo adamlar, -benim meskenim yayladır yayla, ovaya gidiyo, benim meskenim ovadır ova... yok ya! adamın işi gücü yok şarkı mı yapıp dursun yok oradır benim meskenim yok şuradır benim meskenim diye. ne mecburiyeti var bu insanların bunu yapmaya. kimse onlardan şarkı filan beklemesin. oldu canım adam ovaya gitsin, yaylaya gitsin, bi de sana şarkı yapsın. nah yapar. git kendine şarkı yapacak başka birilerini bul.

seni sevemedim be emre kınay. kusura bakma, neden bilmiyorum ama sevemedim işte. benden uzak dur dostum. anladın mı?! benden uzak dur! aslında sevmek zorunda da değilim seni emre kınay. hem eminim sana karşı bi sevgi beslememem umrunda değildir. hem neden dert yaptım şimdi ben bu bunu bilmiyorum. neyse git yılan hikayesinde filan mı oynayacaksın, -ben sana demedim mi kürşat efendi, ben sana demedim mi? gün gelir devran döner demedim mi?.. mi diyeceksin ne yapacaksan yap. yeterki bana bulaşma emre kınay. o dar ve yere doğru giden fifa 2000 oyunundaki futbolcularınki gibi olan omuzlarını al ve git. ve mümkünse o kalın boynunuda yanında götür. balkan güreş şampiyonasında başarılar.

(sayın emre kınay, gecenin bi körü ortaya karışık isimli bir şarkıyı ararken inşaat filminin klibi geldi karşıma. ordan geldiniz aklıma. bu yazı da zaten komiklik olsun diye yazılmış bir yazı. aslında sizi severim. inşaat filmi filan baya güzeldi. bana dava açmazsanız sevinirim. iyi günler)

neyse boşverin şu emre kınay'ı. tv de görüp beğendiğim, haber spikeri ve aynı zamanda program da yapan güzel bi kızımızı twitterda takibe aldım. aşık olunası bi kız hakkaten, bir aydır filan kendisini takip ediyorum sanırım ama twitterda yazdıkları şunlardan ibaret; "heeey ne güzel bi gün, çok güzel bi gün ;)))) herkese iyi günler ;)))) heeey tatil geldi, ne güzel tatil, çok güzel tatil, herkese iyi tatiller ;)))) offf yine iş başı, bülten beni bekler ama ben işimi çok seviyorum heeeey ;)))) çok sıcak ay çok sıcak, çok soğuk ay çok soğuk. aaa bir ay nasıl geçti, ne güzel ay, çok güzel ay, herkese iyi aylar. günaydııın günaaaydıııın ;)))) iyi geceler ben kaçar ;))))"

bu nedir abi ya. tamam hayatın sırrını filan açıklamasını beklemiyorum ama yani bu nedir. yine de bak bişi diyemiyom sana. kıyamıyom. hadi ismini filan da vermiyom hadi iyisin yine köftehor.

5 Aralık 2010 Pazar

büyükannem bile senden daha çağdaş

bir insanın çağın gerisinde kaldığını nasıl anlarsınız?

bi kere bu insan elektrik kesildiğinde mum yakmaya çalışır. bakın amaç romantik bi ortam filan oluşturmak olsa, yada eskiye bi özlem olsa neyse diyeceğim ama yok öyle bişey. elektrik kesiliyor ve adam bu çağda hala mum yakıyor. yahu kardeşim led lambalı el fenerleri diye bişey var. hayvan gibi aydınlatıyor. bu devirde ne mumu. bi de illa bi ışık kaynağı oluşturmak mı lazım sanki. karanlık oluversin biraz. ne gerek var o kadar aceleyle bi ışık kaynağı aramaya. hem bi süre sonra karanlığa gözün alışır herşeyi görürsün zaten nolacak.

bi de bu insanlar kurumsal kimliğini oturtmuş mağazalarda pazarlık yapılabileceğine inanırlar. çarşı esnafı mı lan burası. özbozkırlılar elektronik mi? özcanlar tuhafiye mi? doğanhisarlılar hac malzemeleri mi? :D adam vatan bilgisayardan masaüstü bilgisayar topluyor, sonra kasa elemanına da değil ha, pc parçaları bölümündeki elemana, -ikramımızı da yapalım abicim... diyor. ahahaa. kasa elemanına söyleseydi keşke. o an ki yüz ifadesini görmek isterdim :D

çağın gerisinde kalan insanın ufak bi kaç macerasını dinlediniz efenim.

30 Kasım 2010 Salı

Marty McFly oldum!

şöyle bi parti olsa, sadece sevdiğimiz film karakterlerinin kostümlerini giymek şartıyla katılabileceğimiz. (yalnız kırk yıldır partilere katılan biri gibi konuşuyorum. normal partiye katıldık da bi bu kaldı) ne güzel olurdu. ben Marty McFly olurdum kesin. aklıma ilk o geldi. zaten küçükken onunkine benzer bi montum vardı. sadece rengi değişikti. bi de evdeki yastıkları yere koyar kaykay kayıyormuş gibi yapardım. bizimkilere 3-4 yıl yalvardıktan sonra bi kaykay aldırabilmiştim. sonra mahalledeki bütün çocuklar kaykay aldı. hepimiz sabahtan akşama deli gibi kayıyorduk. şimdi o kaykay teyzemgilin kömürlüğünde duruyor. Marty McFly olarak katılmak için ikinci bi şeçenek daha var tabi. dans gecesindeki haliyle. ama o gitarı nerden bulacaksın demi? hadi buldun diyelim. nasıl çalacaksın :D
evet şimdi sizin görüşlerinizi alalım. böyle bi parti olsaydı siz hangi filmin hangi karakteri olarak katılırdınız? spoiler vermeden söylerseniz bi zahmet daha iyi olur. çünkü henüz izlememiş olabiliriz vereceğiniz örneğin olduğu filmi :) (gitarlı çizimin altına orada çalınan şarkıyı koymak isterdim fakat şu bloga şarkı koyma işini bi türlü tam olarak beceremedim. alın burdan dinleyin)

28 Kasım 2010 Pazar

google'da haritası olan kasım üşengeci

lan şu google maps gerçek hayata uygulayınca ne biçimde işe yarıyormuş. yapan adama dua ettim yemin ederim. demek ki bu navigasyon cihazları filan ondan böyle peynir ekmek gibi satıyor. efenim ben google mapsi bu güne kadar canım sıkıldıkça girip, yok kendi evimi bulmaca, yok eski evimi bulmaca, yok teyzemgilin evi bulmaca, yok anneannemin evi bulmaca filan gibi, adeta bir oyun gibi kullanıyordum. yok amerikada sokakta gezmeler, steples center'ın oralarda gezmeler, arka bahçesinde pota olan ev aramalar, slovakya sokaklarına bakmalar, ingilterede dolaşmalar, istanbulu gezmeler vb. gibi şeyler de yapıyordum ama bugün ilk kez bilmediğim bi yeri bulup gitmek için kullandım çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu tamam mı! eğer google maps olmasaydı teee çok alakasız yerlere gidecek ve büyük ihtimal bulamayacaktım. saol lan google. I love google tişörtü alcam lan.

hazır kasım ayındayken şu kasımda aşk başkadır filmini artık izleyim diyorum. hiç izlemedim. gerçi böyle felaket veya korku filmi filan izleyesim var şu aralar ama 2 gün kaldı kasımın bitmesine. bitmeden izleyim. sanki o film kasım ayı dışında herhangi bi ayda izlenemez gibi geliyo bana. uğursuzluk getirir gibi geliyo. eğer kasım bitmeden izleyemezsem işin yoksa bir yıl bekle. hiç bekleyemem valla hiç kusura bakmayın. hiiç hiiç.

şu hayatta kimse benim kadar üşengeç olamaz sanırım. geçen gün bilgisayarın başında oturuyorum. odanın ışığı yanıyor. canım da çok fena şekilde sıkılıyor. bari şu yeni indirdiğim oyunu oynayım dedim. ama ışığı söndürmem lazım tabi, etraf karanlık olsun ki daha bi keyif alayım oyundan. ben tabi ki kalkıp ışığı kapatmaya üşendim. o sırada da bizim odanın hemen yanındaki içinde çamaşır makinasının durduğu böyle oda gibi bi yer var, 1,5 metre kare filan biyer. oranın kapsının açıldığını duydum, herhalde annem çamaşırları filan alıyor diye düşündüm. hemen -anneee! diye seslendim. evet annemiş. annem bizim odanın kapısını açtı ve -efendim... dedi. -şu ışığı bi kapatırmısın... dedim. sonra 2-3 saniye bi sessizlik oldu. böyle zaman bükülür gibi oldu, sanki üstümüze bi ağırlık çöktü. algımız yavaşladı. hemen ardından ikimizde kısa süreli bir gülme krizine girdik. annem üşengeçliğimin ulaştığı bu boyut karşısında artık belki de siniri bozulduğu için gülüyordu. belki de -lan ben nasıl bu kadar üşengeç bi evlat dünyaya getirdim lanet olsun dostum... diye gülüyordu. ben ise üşünegeçliğin insana nasıl da saçma sapan istekler yaptırabileceğine şaşırmış bir şekilde gülüyordum. sonuç olarak gülmüşüz evet.

25 Kasım 2010 Perşembe

barbunya ve diğerleri

bazen düşünüyorumda (e boşver, yorma kendini canım), neden barbunya yemeğinin içinde daha fazla havuç yok? aslında cevabı basit. o kadar doğranmışta ondan. gidip söylesem daha fazla doğransın diye. daha fazla doğranır ve ben sevinebilirim. işte bu kadar basit dostum.

yine mi yemekten bahsediyor bu aç yahu!? diyebilirsiniz. e ne yapayım başka. ben bazen hiç acıkmadığım halde, sırf canım sıkılıyor diye oturup yemek yiyen insanım. ama damak tadım iyidir. mesela geçen gün annem bi tatlı yapmıştı (kalburabastı), tatlıyı pek sevmeyen ve yiyeceğimde de çok zor beğenen biri olarak, tıpkı vedat milör gibi çok yapıcı bi şekilde eleştirdim. çünkü beğenmemiştim. özellikle bu tarz tatlıları pek sevmesem de aynı tatlıyı annem daha önce bir kez daha yapmıştı ve muhteşem ötesi bişey olmuştu ki sanırım bi defada 6-7 tane yemiştim. o çok şahaneydi ama bu kez iyi olmamıştı. cevizi az olmuştu ve şerbetini de iyi emmediği için içi kuru kuru olmuştu. anneme tıpkı geçen defaki gibi süper yapması için ufak ip uçları verdim. annem de önerilerimi değerlendireceğini belirtti. sonra da dedim ki, bak anne, ispanyada böyle değil. fransada filan da böyle değil. neyse tamam, bunu konuyu boşverelim.

bazen insanların iki sevgili yanlarından geçip gittikten sonra arkalarından onlara bakışlarını, yaptıkları hareketleri görüyorum ve konuşmalarını duyuyorum. iğreniyorum ve dövesim geliyor. neyse bunu da konuşasım yok şu an.

yabancı filmlerde bazı insanların çok ilginç davranışlarını görüyorum. biri ölüyo şimdi. onu temizliyolar, temizce giydiriyolar, makyaj filan yapıyolar ki bunu meslek olarak yapan insanlar var. sonra adamı tabuta koyuyolar odanın ortasına, tabut kapağının yarısı açık. ölü orada yatıyo gayet ölü bi şekilde ve insanlar o sırada yiyo, içiyo, gülüyo filan lan. çok garip. odada bi ölü varken nasıl böyle şeyler yapabiliyolar şaşırıyorum.

bi de hani şu terapi grupları var. -merhaba, ben stickman ve ben bir alkoliğim... grup: -merhaba stickman... hah işte onlardan. işte oralarda böyle ara verildiğinde kahve veya yemek filan alıyolar ya. lan adam bi kahve alacak mesela iki saat sürüyor. o sırada yanına biri geliyor ve çan çan çan çene. dünyanın en uzun süren kahve almasını gerçekleştiriyorlar. lan ne alacaksanız alın, sonra oturun konuşun ne konuşacaksanız pis mikroplar.

21 Kasım 2010 Pazar

ingiliz dili ve edebiyatı okuyan kızların gizli öğrenme sırasında yediği bayram çikolatası

bu "gizli öğrenme" çok boktan bişey. kardeşimin dinlediği bana göre çok sikko olan şarkıları istemeden ezberlememe neden oluyor. sonra durduk yere o şarkıları baştan sona söylerken yakalıyorum kendimi. aksi gibi kardeşim de yakalayabiliyor bazen. sonra da sırıta sırıta -hani lan noldu?! hani boktan şarkıydı? al işte sen de söylüyosun!.. diyor. tabi bende bu durumu, -lan bak gizli öğrenme diye bişey var, sevdiğimden söylemiyorum, senin yüzünden oluyor... filan gibi bi şekilde açıklamaya üşendiğim için, açıklasam bile onun her harükarda -siktir... diyeceğini bildiğimden susuyorum. lanet olası gizli öğrenme yüzünden mis gibi beynim boktan şarkılarla doluyor, sonra beyin ziyanlığı oluyor. yazık oluyor beynime. halbuki ben oraları daha güzel şeylerle doldurabilirdim.

iki sene önce bir yaz günü akşamı basketbol oynarken tanıştığım ve çok sıkı arkadaş olacağımızdan emin olduğum (sonrasında sadece iki defa gördüm) bir adamla ingiliz dili ve edebiyatı bölümünde okuyan kızların muhteşem kızlar olduğu konusunda hemfikir olduk. ben ona tramvayda cilveleştiğim ingiliz dili ve edebiyatı ikinci sınıf öğrencisi çok güzel bi kızdan bahsetmiştim. o da o bölümde okuyan bi sevgilisi olduğundan bahsetmişti. ben sap gibi kalmıştım tabi. ayrı üniversitelerin bölümlerinden bahsetmiş olmamız benim için gerçekten büyük bi şanstı. yoksa o kız bu adamın sevgilisi çıkabilirdi ve sonrasında istenmeyen olaylar yaşanabilirdi.

sanırım şu hayatta beni en çok seven kişi teyzem. gün boyunca evde yiyecek çikolata arıyordum ama bizde bayramda kapıya gelen şerefsiz çocuklara bile verilemeyecek kalitede boktan çikolatalar vardı. markete çikolata almaya gitme fikri ise üşengeçliğimi yenemedi. ama akşam teyzem elinde bu nefis çikolatalarla girdi içeri. hissettin mi be güzel teyzem. sabahtan beri, bunalımdaki kızın nutella açlığını solda sıfır bırakacak derecede çikolata açlığı çekiyordum. şimdi siz ne yaparsınız bilmem ama benim için bunları tüketme vakti. dağılabilirsiniz.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Thich Quang Duc

bazen kendimi Thich Quang Duc gibi yakasım geliyor.
sonra vazgeçiyorum tabi.

18 Kasım 2010 Perşembe

kötü şans

ufak şeylerden mutlu olabilen, bunları hayat sevincine çevirmeyi başarabilen, sonrasına umutla bakabilen bi insanım ama herhangi birinin maksimum yirmi dakikasını ayırıp yapacağı ve sonrasında da çok mesut ve bahtiyar bi şekilde hayatına neşeyle devam edeceği bir iş benim başıma öyle belalar açıyorki, tam bir dram. olayın ne olduğunu söylemeyim şimdi ama benim vaktimi, paramı ve zaten çok kıt miktarda olan hayat enerjimi alıp götüren bişey. üstüne bi de şanssızlık travmaları ve üzüntüler. yani ne bileyim abi ya. bu kadar da olmamalı. bi de bu tarz olaylarda kendi kendime sürekli; -olum saçmalama, dünyada senin durumundan bin beter milyonlarca insan var. şu an ne sıkıntılar çeken, çok zor durumda insanlar var. su bulamayan insanlar var lan manyak mısın sen, üzüldüğün şeye bak, bi bardak su bulamıyolar. şükret haline... gibi gibi çok değişik şeyler diyorum ve yaşadığım sorunu başka insansanların daha büyük sorunlarının arkasına atarak sanki bir sorun değilmiş gibi görüyorum. bu yaptığım doğru mu yanlış mı bilmiyorum ama kendimi bu şekilde rahatlatmaya çalışıyorum. halbuki sorun orda tüm acı gerçekliğiyle buz gibi duruyor ve hayatımı mahvetmeye devam ediyor. çok boktan bi durum. hayır bu kadar basit bişey bile bu denli bir drama dönüşebiliyorsa bi insanın hayatında, o zaman hiç yaşamayalım aq.

15 Kasım 2010 Pazartesi

mehterci stickman

dün gece rüyamda mehter takımında davulcu oluyordum.

11 Kasım 2010 Perşembe

perdeler ve pastırma sıcakları

eylülde 24 yaşıma girdim ama hala evde annemin iki aya bir yıkadığı perdeleri söküp takıyorum. -daha geçen ramazan bayramından hemen önce yıkadık anne, şimdi neden yıkıyorsun? diye sormaktan çoktan vazgeçtim ben. sorgulamıyorum artık hayatı. ne yapalım, benim hayatım da böyleymiş. sağlık olsun. sağlık olsun diyorum ama sağlık da olmuyor maalesef. bi süredir basketbol oynarken dizlerim ağrıyor. özellikle sol dizimin üzerine ani yüklenme yapınca çok fena acıyor. basketbol oynamak için de yaşlandım galiba lanet olsun. diz güçlendirme idmanları yapıyım diyorum da kim uğraşcak ya. derde bak, sanki nba finali oynucam. kendimi bazen nba oyuncusu sanıyorum. ulan şöyle nba yıldızlarını çalıştıran özel bi kondisyoner tutmak lazım filan diyorum kendi kendime. puahaha. lan alt tarafı ara sıra tek potada 3-3 maç yapıyosun. onda da tam anlamıyla keyif veren maç 40 yılda bir anca denk gelir. neyse, belki yakında emekli olduğumu açıklarım, belli mi olur belki kısa bir aradan sonra tekrar sahalara dönerim. al işte bak yine yaptım. nba oyuncusu musun lan sen. otur evinde haftada iki gece maçını izle, yat zıbar. öyle deme be abi, napıyım işte ben de buradan tutunmaya çalışıyorum hayata. başka neyimiz var sanki bu kadar sevdiğimiz. (kendi kendime mi konuştum ben az önce) bi de bu perde olayını niye büyütüyorum onu anlamadım. eylülde 24 yaşına girenler annesinin iki aya bir yıkadığı perdeleri söküp takamaz diye bi kanun mu var sanki. hiiç. e bi sakıncası da yok. tabi ki yan apartmanda yaşayan gizem pilatesten gelirken beni görmediği sürece hiç bi sakıncası yok.
laf aramızda şu pastırma sıcaklarını da çok seviyorum. ismi ne kadar garip olursa olsun aslında güzel bişi pastırma sıcakları. tabi ki hava durumunu sunan ve 2 dakika içinde 783 kere "pastırma yazı" diyen spikerlere denk gelmediğiniz sürece. hani böyle yaz gibi değil tabi ama kış gibi de değil. tişört giysen mesela gölgede hafiften üşürsün ama hasta filan olmazsın. hem terlemezsin. güneş çok güzel gelir böyle yandan yandan. heryer sepyadır. hafiften romantiktir. güneş asfalttan çok güzel bi yansıma oluşturur. o yansıma hafiften gözünü alır ama rahatsız etmez, hoşuna gider. sokaklarda pek fazla çocuk yoktur. çoğu okuldadır. ara sıra annesinin yanında paytak paytak yürüyen, sokaktaki ilk yürüme deneyimlerinin tadını çıkarmaya çalışan çok minicik kızlar vardır. bazıları bana bakıp, olduğu yerde sabitlenip güler :) bazıları annesine doğru hızlıca kaçar :D hafif güneşe kendini vermiş mayışan pek çok kedi de görebilirsiniz. bi de basketbol oynamak için en mükemmel zamandır. daha iyisini bulamazsınız. bi sokak köşesinde, artık çemberi olmayan, tahtadan yapılmış ve elektrik direğine çakılmış küçük bi pota görürsünüz. küçüklüğünüzde bi ağacın dalını pota olarak kullandığınız, hatalı yürüme kararlarının hakemler tarafından çalınmadığı, karpuzlama atışlar yaptığınız günler gelir aklınıza. tebessümle karışık duygulanırsınız. ama iyidir ya. keşke bütün bi yıl böyle olsa. gerçi kötü yanı yok değil mi, var tabi. yalnızlığı en derinden hissettiren ve her adımında yüzüne vuran böyle bi hava daha yoktur herhalde. o güneşin en güzel halinin üstüne düştüğü bi ten yoktur. arada bi inceden gelen rüzgarın hafifçe ve bi anlığına uçuşturduğu saçlar yoktur. ve pek çok şey yoktur. tek gölge vardır. saat 16:00 - 16:30'a kadar güzeldir bu hava. sonra gider o güneş, aniden normal kışa döner hava. üşürsün. başka insanlar da üşümeye başlar ki sobalarını yakarlar. aniden bi karbonmonoksit salınımı başlar sokaklara. eğer gecikirsen kıyafetlerine siner yanan kömür kokusu ve yıkanmadan çıkmaz. tadında bırakmak lazım pastırma sıcağını. bi de ben lafa niye laf aramızda diye başladım ki. sanki çok gizli bişey söylüyorum. aman ha kimseler bilmesin. sakın ha kimseler duymasın. keşke buna pastırma sıcakları yerine sepya sıcakları dense. sakın kimseye söylemeyin. aramızda kalsın.

8 Kasım 2010 Pazartesi

ben death music dinliyorum!

arada bir aylar önce izlediğim bi yemekteyiz yarışmasındaki "ölüm müziği" dinleyen adam geliyor aklıma. bu anlarda hayatı sorguluyorum. afrikadaki çocukları, kutuplardaki eskimoları filan düşünüyorum. ilk bölümde yanında oturan adam buna dönüp, -tişörtünüz çok güzel, sanırım tarzınızı yansıtıyor.. gibi bişey demişti. bu da, -ben death music dinliyorum! death music... ölüm müziği. herkes dinleyemez... demişti. o günden beri düşünüyorum. lan acaba ben dinleyebilirmiyim ölüm müziği, dinlesem ölürmüyüm. ölsem dinlermiyim. aman ya boşverdim sakın dinlemeyeyim. aman sakın bak ha siz de dinleyim filan demeyin. herkes dinleyemez çünkü. lütfen.

geçen gün bi adam gördüm, ben yürürken 5 metre kadar önümden geçti. ve o 5 metreye rağmen, dostum... lanet olsun... adam sigara kokusuna adeta yeni anlamlar kazandırmaya çalışıyordu. bu adama çok kötü sigara kokuyor dememiz yetersiz kalırdı. sigara kokusunun çok çok ötesinde bi boyuta geçmişti. adamın ruhuna sinmişti sigara kokusu. tüm hücrelerini ele geçirmişti. o adamla aynı evde yaşayan insanlara çok yazık. çok.

nba oyuncularının neden hep üç ismi var anlamıyorum. bi de bundan illaki yıllar sonra haberdar olursunuz. herif on yıl bir isim ve bir soy isim ile takılır. gayet güzel tamam. ama sonra bi bakmışın iki isim bi soyisim. gerçekten hoş değil. sevmiyorum bu tarz durumları.

şimdi söylediğim şeye şaşıracaksınız belki ama söyleyeceğim valla. ben bazen adolf hitler'i anlıyorum. günlük hayatta öyle insanlarla karşılaşıyorum ki. lan diyorum adam haklıymış beyler. insan insana herşeyi yapabilir. yeterki nefret edilecek bi sebep olsun. sokakta müzik yapan birilerini izliyorsunuz mesela, onlar ortada çalıyor, insanlarda etrafında daire şeklinde toplanarak izliyor ve bu durumlarda bazı insan demeye dilimin varmadıkları, göz göre göre geliyolar sizin önünüze dikiliyolar. yani bu nasıl bi düşüncesizlik, nasıl bi saygısızlıktır. bir kişiyi, iki kişiyi, üç kişiyi çekilmesi konusunda uyardıktan sonra artık o gelen dördüncüye arkadan tekmeyle saldırasınız geliyo. bi de bunların biri hariç hepsi üniversite öğrencisi ha. gerçi üniversite öğrencisi olsa nolcak abi ya :) böyle saygısızların hepsini toplucaksın abi, en ağır işleri yaptırcaksın, iliği kemiği kuruyana kadar geberene kadar deli gibi çalıştıracaksın. böyle acı içinde geberteceksin. neyse ya, valla artık böyle şeylerden bahsetmekten de sıkıldım :/ gerçi arkadaşım dediğiniz, en zor zamanında hep yanında olduğunuz, ara sıra bebeklik fotoğraflarına bakıp, keşke o zamana gidebilsem de o yanaklarını sıksam, deli gibi oynamaktan üstünü başını dağıtmış, çorabının yarısı çıkmış ayağından sarkan, kendine üç beden büyük donu annesi tarafından nerdeyse koltuk altına kadar çekilmiş ve süveteri içine sokulmuş o salaş halini sevsem, oyuncak bebeğini dizlerine yatırıp uyutmaya çalışırken ninni söyleyen o minik ağzını yisem dediğiniz, her derdini dinlediğiniz, omzunuzda ağlayan bir insan, karşınızda çok rahat bi şekilde saygısızlığın ve nankörlüğün kralını yapabiliyorken şu hayatta, sokaktaki adamdan insani bi davranış beklemek çok büyük bi beklenti ve yanlış aslında. bak deli gibi death music dinleyesim geldi şimdi.

6 Kasım 2010 Cumartesi

I'm sorry Mama, I never meant to hurt you :p

umut sarıkaya - enerji em

aslında ntv ve ntvspor diye iki kanal olması bazen soruna neden olabiliyor. normalde bi nba maçı 2 de başlanacak denmişse o maç asla 2 de başlamaz. 2,5 da başlar. hele ki siz vaktinde yerini zialmışsanız. tabi ki sinir olursunuz. yada maç son anda aklınıza gelmiştir, tam saatinde yerinizi almışınızdır, işte o zaman da o maç 1,45 de filan başlamıştır. böyledir bu işler. bi de bu iki kanal olayında ben bazen kanalları karıştırıyorum. mesela dün gece maç ntvdeydi ama ben yanlışlıkla ntvspor'u açmışım ve farkında da değilim ntvspor da olduğumdan. bekliyorum allah bekliyorum. 2,15 oldu, 2,30 oldu, 2,45 oldu maçın başladığı filan yok. aha sonra bi farkettim ki, ntvspordaymışım. ntvyi hemen açtığımda ilk periyot çoktan bitmiş, ikinci periyot başlıyordu. o an yaşama sevincimin yarısı yok oldu zaten. bunun üstüne bi de annem geldi, cipsimi, kuruyemişimi filan hazırladığım ve keyifli bi maç izleyeceğim nba gecemi baltaladı. gece uyanmış ve içerde uyumaya çalışacak bi anne olarak tüm enerjimi emdi. tabi biri uyurken ben hareketlerimi çok elem şekilde kısıtlarım, tvnin sesini açamam kısarım, en ufak bi ses bile çıkarmamaya çalışırım. yiyeceğim bişeyi ses çıkarmadan yemeye çalışırım. karşı taraf sen aç tv'nin sesini dese bile elimde olmaz. bi süre sonra kısarım yine. işte durum yavaş yavaş bu hale geldi. keyifsiz bi şekilde maçı izlerken, maçın zevksiz gitmesinin de etkisiyle uykunun bedenimi ele geçirmesine hiç direnmedim ve bıraktım kendimi. uyandığımda maç çoktan bitmişti ve akşam haberlerinin tekrarı yayınlanıyordu. annem yan kanepede uyumaya devam ediyordu. ben de odama geçip yatağımda uyumaya devam ettim. işte böyle bi ülkeden şu an nbade aktif olarak oynayan 5 oyuncunun çıkması bence bir mucize. üstelik nbadeki 84 yabancı oyuncudan, 11 oyunculu fransanın ardından 5 oyuncuyla ikinci olan bi ülke olmamız harkülade bişi. bi de büyük ekran hd televizyonum ve hd yayınlarım olmadığı için arada bi dertlenip duruyorum. olsa nolur ki abi. olsa nolur. olmaması isabet olmuş aslında. (bi kere tekrarı yayınlanan bi nba maçını izliyordum bi gündüz vakti ve odada anneannem de vardı. size anneannemin nba yorumunu aktarıyorum; "-niye hep arapları çıkaragoymuşlar oraya")

4 Kasım 2010 Perşembe

28 Ekim 2010 Perşembe

yan apartman hep daha iyidir

oturmuş ne güzel film izliyodum. heycanlı ve merak uyandırıcı da gidiyordu film ama bir anda elektrikler kesildi. bir anda elektirik kesilmesi lafı da saçma aslında. ne olacaktı ki, yavaş yavaş mı kesilecekti sanki. neyse işte. saat gecenin 4'ü ve elektrikler kesiliyor. üstelik sizi içine çekmeyi başaran bir filmi izlerken. elektrik kesintilerinin en can skıcı olduğu anlar film izlerken kesilen anlardır sanırım. filme zorunlu bir ara vermek zorunda kalıyorum. aslında elektrik kesintilerini severim ama kalabalık ve bol misafirli ortamlarda olması şartıyla. hayır ya sapık değilim. valla çok eğlenceli ve komiklikli oluyo. denemelisiniz. galiba bi de sevgilim olsa onunla birlikte yemek yedikten bi 15-20 dk sonra kesilmesini severdim. nihoho. fanteziye gel.

kesintiyle birlikte monitörün yanındaki el fenerine uzanıyorum. geçen seneki depremden beri daima en yakınımda bi fener bulundurma ihtiyacı hissediyorum. feneri aldıktan sonra önce gidip modemi, sonra da bilgisayarın güç kaynağını kapattım. odanın içinde biraz dolaştıktan sonra pencereye yöneldim ve dışarı baktım. beni sinir edecek bişey göreceğimi nerden bilebilirdimki. hemen yan binamızda (arada belki 10 metre anca vardır) elektrik vardı. hem de cayır cayır vardı. neden?! dedim... neden?!!!

sonra perdeyi kapatıp içeri doğru döndüm. çok uzun zamandır herhangi bir çalışma faaliyetinde bulunmadığım çalışma masama oturup rafta duran kitaplardan birini elime aldım. fenerin ışığıyla 4-5 sayfa bişey okudum. sonra başka bir kitap alıp ondan da 3-4 sayfa bişi okuduktan sonra bıraktım. tekrar perdeyi aralayıp dışarı baktım. sokak lambaları, diğer evler ve her yerin elektiriği yokken yan binanın elektriği hala vardı. cayır cayır vardı. hayvan gibi vardı. dairelerdeki odaların ışıkları bana nispet yaparcasına yanmaya devam ediyordu. sinirlendim ve üzüldüm. o ışıklar bana sürekli olan kaybedişimi ve şanssızlığımı hatırlatıyordu.

ah şu yan apartmanlar. her zaman bizden iyidirler. her konuda bizim apartmanımızın önündedirler. hayatımda 3 farklı apartmanda yaşadım ve yanlarındaki apartmanlar istisnasız olarak her konuda bizden iyiydi.

tıpkı şu an yaşanan örnek gibi. bizim elektriğimiz kesilse onlarınki kesilmezdi. bizim evin çatısı yağmurda aksa, onlarınki akmazdı. iyiydi onların çatısı, bizimki değildi. şerefsiz müteahhit malzemeden çalmıştı. onların müteahhit şerefsiz değildi, şerefliydi ve malzemeden çalmamıştı. bizim sobamız tütse, duman evin içine dolsa, onlarınki dolmazdı, tütmezdi. mis gibi yanardı. sıcacık yanardı. hele hele kanalizasyon sistemlerinde hiç sorun çıkmazdı. çünkü yan apartmanda yaşayan insanlar da bizim apartmanda yaşayan insanlardan iyiydi. kanalizasyon sistemini tıkayacak şeyleri tuvalete atacak kadar cahil değillerdi en azından. ve apartmanın elektrik parasını da hiç aksatmadan düzenli olarak ve sırayla ödüyorlardı. sürekli bi tek kişinin üstüne yıkmıyolardı.

başka bi apartmana geçmiştik ama yine yan apartman bizden daha iyiydi. onlar apartmancana anlaşıp doğal gaz kullanıyorlardı mesela ama bizim apartmandaki çoğunluk gerizekalının yüzünden biz hem daha fazla para veriyor hem daha az ısınıyorduk. üstelik havaya nefes alamayacak derecede kömür dumanı salgılamaya devam ediyorduk.

güzel kızlar da hep yan apartmandaydı. bizim apartmanda ise kız denilebilmesi için noter huzurunda yemin edebilecek 100 şahide ihtiyacı olan bir takım canlı türleri mevcuttu. yan apartmandaki kızların beden ölçüleri 90-60-90'dı. hadi bilemedin bu sayılar 2-3 eksik fazla olurdu. ama bizim apartmandaki kızların değişmez bir beden ölçüsü vardı. 130-130-130.

yan apartmanda gizemler, ayçalar, sinemler, damlalar, eylüller, yağmurlar, berraklar filan yaşarken, bizim apartmanda ise şükriyeler, naciyeler, necmiyeler vardı hep. mesela necmiye yarın annesiyle birlikte altın gününe gidecek, hamur işlerinin, pastaların böreklerin dibine vuracak, o 130-130-130'u 140'lara çıkaracak ve akranları şükriye ile naciye'ye yeni başladığı dantelin modelini gösterecekti. gizem ise yarın ilk önce lisansüstü sınavına başvuracak, öğleden sonra okulda 2 dersi olduğu için okula gidip dersini anlatacak. akşam üzeri 2 saatlik italyanca kursuna gidecek, ordan çıktıktan sonra damla, eylül ve sinemle buluşup 1 saatlik plates çalışmasının ardından eve döneceklerdi. gizem'in evinde toplanıp yemek yapıp (evet yemeklerini de kendi elciyezleriylen mis gibi yapabiliyolardı) yedikten sonra yarının da haftasonu olmasının rahatlığıyla uzun bir film gecesi yapacaklardı. üstelik film izlerken elektrikleri de kesilmeyecekti. belki de gizem film izlerken bi an sıkılıp bir iki dakikalığına hava almak için camı açıp dışarı baksa benimle gözgöze gelecekti.

22 Ekim 2010 Cuma

son ütücü

aslında o gün herşey normal başlamıştı. gayet güzel bir şekilde uyanıp, yavaş yavaş ve keyifli bir kahvaltı yapmıştım. tahin-pekmez ekmeğim olsun, stickman usulü dilimlenmiş portakalım olsun, bir güzel yemiştim. sonrasında yaklaşık iki saat bilgisayardır, şudur budur oyalanırken dışarda çok güzel, güneşli ve yumuşak bir hava olduğunu gördüm. basketbol oynamak için çok uygun bir havaydı. hazırlanıp, evde biraz ısındıktan sonra çıktım dışarı. her zamanki gibi keyifli ve yorucu bir-bir buçuk saatten sonra tekrar eve döndüm. duşumu alıp vucudumdaki kan dolaşımı hızının tadını çıkarmak gibi güzel hayallerle evimin kapısından içeri girdim ki bir de ne göreyim!!!
blog dünyasından tanıdığımız ve pek sevdiğimiz değerli insan Larien Beyinütülüyen hanım, spordan sonra yemek üzere hazırladığım tahin-pekmez ekmeklerimi ve stickman usulü dilimlenmiş portakallarımı ele geçirmiş, ilk hamlesini yapmıştı. evet oluyordu. o umarsız ve acımasız tehditlerinin ilk aşamasını gerçekleştirmişti belki. benim o çaresiz ve zavallı portakalım ağzının içinde can çekişiyordu. uzun zamandır bana bu konuda umarsızca tehditler savuran bu insanın, bu kadar çabuk harekete geçip, üstelik FBI peşindeyken korkusuzca ve sinsice evimi bulup benim en değerli varlıklarımı eline geçireceğini beklemiyordum doğrusu. üstelik kırık bacağıyla ve rambo'nun gözleri gibi hırsla bakan gözlerle evime sızmıştı. beynimi ütülemek için yanında bulundurduğu tefal ütü de dikkatimden kaçmış değildi.
kapıyı açar açmaz böyle bir manzarayla karşılaşmam beni şoke etmişti. ama en değerli varlıklarımın tehlikede olduğunu görünce birden kendimi topladım ve soğukkanlılığa büründüm. çılgınca tehditleri gerçek olmak üzereydi. bir dilim tahin-pekmez ekmeğim ve portakalım onun vahşi elleri arasında çaresizce duruyolardı. üstelik bir dilim portakalım ağzının içinde hareketsiz bir şekilde duruyordu. hatta komiklik yapmak için onun kabuğunu dişleriyle dudakları arasına yerleştirmişti ve bu durumdayken anlamsız sesler çıkartarak konsantrasyonumu dağıtmaya çalışıyordu. kabuğunun arkasından portakalımın kendisini göremediğim için hayatta olup olmadığından emin değildim. belki de o sulu ve lezzetli kısmının şu an tadını çıkarıyordu. belki de midesine gitmek üzereydi. üstelik ani bir hareketle çizimlerime yönelip, o portakallı ve tahin-pekmezli elleriyle çizimlerimi mahfedebilirdi. hemen birşeyler yapmalıydım. basketbolcu ruhumun bana kazandırdığı şimşek gibi refleksler, çevik kaslar ve hızlı düşünme gücü sayesinde elimdeki spalding tf-150 outdoor basketbol topunu bunun tam suratının ortasına tüm gücümle fırlattım. tabi darbeyi yiyince bi afalladı bu. gözler filan bi gitti geldi. sonra da bayıldı.
şanslıydım. ağzındaki portakal diliminin tamamını tüketememiş, küçük bir kısmını tüketmişti. hemen o güzelim portakalımı alıp yidim. sonra elindeki diğer portakal dilimini alıp yerine koydum. ama tuhaf bir şey vardı. tahin-pekmezli ekmek dilimini bir türlü bırakmıyordu. tüm gücümü kullanmama rağmen parmaklarını aralayıp tahin-pekmez ekmeğimi alamadım. kafasına aldığı şiddetli darbeden ötürü kaslarını kilitlenmiş olabileceğini düşündüm. o bir dilim tahin-pekmez ekmeğimi de kurtarmalıydım. sonra dedim ki ben bunu bi ütüleyim. sıcaktan gevşesin de ekmeğimi alayım. sen misin benim değerlerime saldıran! hııı! sonra yatırdım ben bunu ütü masasına. bastım ütüyü kafasına. işte kendi silahıyla vurulmuştu. son sıcaklıktaki tefal ütü ile beyninin bütün kıvrımlarını düzleştirecektim. ha ha ha. Larien Beyinütüleyen tüm hain planlarına, sinsi stratejilerine rağmen isteklerine kavuşamamıştı. Stickman'in üstün zekası, şimşek gibi refleksleri ve çevik kasları karşısında hüsrana uğramıştı. ha ha ha. o tahin-pekmez ekmekler stickman'in ekmekleriydi, o portakallar stickman'in portakallarıydı. o çizimlerin hepsi stickman'in çizimleriydi. ve bunlar hep onun kalacaktı. ha ha ha. hep onun. hep stickman'in. heeep!

14 Ekim 2010 Perşembe

bu ne perhiz bu ne lahana turşusu

  • diye bir laf var hani. anlayamıyorum ben bu lafı. perhiz yapan insan lahana turşusu yiyemez mi yani? saçmalamayın lütfen. ne alaka. sanki lahana kilo aldıran bişey mi? sanki kilolu insanların hepsi lahana yiyerek kilo aldı. hiçte bile... insanlar kütür kütür lahana yiyolar kilo verecez diye. şarıl şarıl lahana suyu içiyolar her sabah. salak mı sanki bu insanlar. tabi ki değil. bırakın bu saçma işleri. hem size ne elalemin lahanasından. başka derdiniz kalmadı tabi yok efendim lahana yiyemezsinler, yok efendim bişiler filan. ben zaten lahana sevmem abicim banane bundan.
  • ben hastayım üzerinize afiyet. boğazım çok fena. valla anlamıyorum ya ben bu hastalık işlerini. yani buz gibi havada, altta şort üstte bi idman forması deli gibi basketbol oynarım, terlerim, o ter eve gelene kadar bin defa soğur hasta olmam ama sıcacık evde oturduğum yerde hasta olurum. bünyemi sikeyim. ama sanırım üzüntüden hasta oldum ben. çok üzüntülüyüm bu aralar sormayın gitsin yemin ederim. üzülüp üzülüp duruyorum. üzüntü bağışıklık sistemimi çökertti ve o şerefsiz orospu çocuğu mikroplar hasta etti beni. allah belasını versin o mikropların. içtiğim ilacın prospektüsünde de alkolle alınmaz falan yazıyordu. o an varya, beynimden vurulmuşa döndüm. tüh artık neyse dedim. dayanmaya çalışacağım. offff... içmeden de duramam ki ya. elim ayağım titrer. alkolsüz bi hayat düşünemiyorum. napıcam bilmiyorum. idare edeceğim artık ne yapalım. dayanacaz bi kaç gün.
  • eskiden, okul kütüphanesinden kitap alıp okuduğum zamanlar, o kitaplara, kitaba zarar vermeyecek şekilde kendimden izler bırakırdım insanların bana ulaşabilmesi için ama o şifreleri çözüp de bana ulaşan hiçkimse olmadı daha. beyinsiz demek ki lan bunlar. insan bi merak etmez mi, bi çözüm aramaz mı?! ben olsam saatlerce uğraşırım. lan acaba ne demek istemiş bu derim. bu işaretler ne ola ki derim. hatta hacker olup kütüphanenin bilgisayar sistemine sızar o kitabı kimlerin aldığını bulur onları tek tek incelerim ve doğru kişiyi bulduğumda yakasına yapışırım. ne var lan ne var? dünya mı yok olacak? ne demek istiyosun sen söyle! derim. diyemem sanıyorsuuz değil mi? nah diyemem. öyle bi derim kiiii, valla şaşar kalırsınız. siz hala diyemem sanın. banane sizin ne sandığınızdan yahu.

13 Ekim 2010 Çarşamba

eric cartman terk

ya insanın 1,5 terabaytlık dahili hard diskinin olması da başka bi duygu canıııım. ahahaa. sizin var mı bakıyım 1,5 terabaytlık dahili hard diskiniz? kesin yoktur ha. ba baa tipe baa. 1,5 terabaytlık dahili hard diski olmayan insan tipi. tüüü. ahaha salak ya. 1,5 terabaytlık dahili hard diski bile yok. olum salak mısın sen ehehe. len bi git. bak ya gerizekalıya. 1,5 terabaytlık dahili hard diski bile yok gelmiş bloga benim yazımı okuyo. sizden nefret ediyorum. hey allahım ya. len ne salaksınız siz. açıkcası sizin gibi 1,5 terabaylık dahili hard diski olmayan insanlardan tiksiniyorum. ve de iğreniyorum. çok miğde bulandırıcısınız. öyle iğrençsiniz ki anlatamam. ehehue şuna bak, eziğe bak eziğe. canım benim yaa, çok yazık yaaa sana. cidden ziyan bi kişiliksin. len bi git salak. sonuçta 1,5 terabaytlık dahili hard diski olmayan zavallı bi mahlukatsın sen. git defol. ehehe bi gidin ya salaklarla uğraşamıcam valla şimdi.

8 Ekim 2010 Cuma

beni ütüleyemezsin Larien Beyinütüleyen!

yalan söylüyorsun!

grip olduğun zaman ye de hızlıca iyileş diye bir kereye mahsus olarak gönderdiğim stickman usulü dilimlenmiş portakallarım ve özenle hazırlanmış tahin-pekmez ekmeklerimden daha fazla yiyebilmek için bu tarz olaylara girdiğini biliyorum. aslına bakacak olursak esas amacın evimizdeki tüm tahin-pekmez ekmek ve stickman usulü dilimlenmiş portakal stoğunu ele geçirmek. ayrıca çizimlerimin peşinde olduğunun da farkındayım. bütün bunları anlamadığımı sanıyorsan yanılıyorsun Larien hanım! üstelik belgelere dayanarak konuşuyorum. elimde bu iddialarımı doğrular nitelikte kanıtlar var. işte senin bloguma bıraktığın tehditlerle dolu, insanın kanını donduran yorumların;
ilgili fotoğraf buradan çalınmıştır. kanıtlar ortada. kanıtların doğruluğu hakkında şüpheye düşenler bu ve bu yazılara bakmanız şüphenizi ortadan kaldıracak ve soğuk kanlı bir katilin tüyler ürperten stratejik planını anlamanızı sağlayacaktır. artık ben bu noktadan sonra olayı FBI'a bırakıyorum... stickman karşıtı eylemlerin odağı haline gelmek suçundan hüküm giyeceksin sayın Larien Beyinütüleyen. planın başarılı olamadı! ha ha ha! ha ha ha!

30 Eylül 2010 Perşembe

sahibinden satılık

zaman zaman temassızlık yaratan ses uzatma kablosu

tüm dertlerinizi unutacaksınız! evet size bunu vaadediyoruz. günde sadece 5 dakikanızı ayırarak dünyanın en mutlu insanı olacaksınız.

bu ay maaşınız mı gecikti?
evinizin yanında bir inşaat mı var?
kendinizi çok yalnız mı hissediyorsunuz?
serdar ortaç'ı sevmiyor musunuz?
harry potter'ın son filmi çıktı mı?
insanlar salatayı neden kendi önlerinden ve karıştırmadan yemiyorlar?
kaç kilosunuz?
sabri?
insanlar çok mu öküz?
açıköğretim işletme okuyan insanlara gıcık mısınız?
neden tüm motorsikletlerin sol sinyalleri bozuk?
yarrak gibi günler mi geçiriyorsunuz?
lebron james'in ayakkabısında neden pembe desenler var?
indirdiğiniz filmin altyazısı uyumlu mu diye filme göz gezdirirken bi türlü konuşmalı sahne yakalayamıyor musunuz?
evinizde sabit bi yerde giyinemeyen insanlar mı var?
alper tunga öldü mü?

unutun gitsin. artık mutsuz günler geride kaldı, ben stickman ve size mutlu bi hayatın kapılarını aralıyorum ;)

stickman'in temazsızlık yaratan ses kablosuyla nefis bi hayatınız olacak. film izlerken, müzik dinlerken sesin gidip geldiğini, bazen garip bi şekilde geldiğini, bazen hiç gelmediğini düşünün. ne kadar rahatsız edici bi durum öyle değil mi? işte bu şekilde size başka dertlerinizi unutturacağım. yani bir nevi semptomatik tedavi. bahsettiğim durumu yaşayınca aslında ne kadar küçük dertlerle kendinizi üzdüğünüzü anlayacaksınız ve tüm dertleri geride bırakıp çok mutlu bi insan olacaksınız.

ürün bedeli ulaşım masrafları dahil bedavadır. durun! eğer hemen ararsanız size birde kullanılmış bozuk stickman kulaklığı göndereceğiz. bitti mi? hayır bitmedi. eğer hemen, çabukcak ararsanız stickmanle önsevişme şansınız var!!! bu fırsatı kaçırmayın!

bedava olduğu için memnun kalmazsanız ürün bedelini iade edemiyoruz. e cebimizden çıkarıp üstüne bi de para verecek değiliz. enayi mi sandınız lan siz beni. hadi başka kapıya. hadii.

26 Eylül 2010 Pazar

star wars ne lan

ben bi kuyruğa girdiğimde arkama bir veya birkaç kişi birikmediği sürece kendimi enayi gibi hissederim. susarım. ağzımı bıçak açmaz. hiç bekleyesim gelmez. her saniye vazgeçip gitmeyi düşünürüm. bi de tam sıra bana gelecekken mesai bitecek sanırım. ama en az iki üç kişi geldiyse sıraya benim arkamdan neşe saçarım o kuyruğa. arkadaş olurum o kuyruktakilerle.

bu birleşmiş milletler genel sekreterini anlamıyorum. hem o nasıl sekreter öyle. bi önceki zenciydi, şimdi ki de japon veya çinli. emin değilim. ikisininde şu kafamızdaki sekreter profiliyle alakası yok. hadi şekil olarak geçtim. insanın elinde bi not defteri olur, kalem olur. hızlı hızlı bişiler not alır. bilmiyosan bırak bu sekreterlik işlerini kardeşim. o kadar büro yönetimi ve sekreterlik okumuş gencimiz işsiz.

nutellası bittiği için üzülen bi kız komşum olsa ve bize gelip, -ııı şeeyy bizim nutella bitmiş, varsa sizden bi fincan nutella alabilir miyim.. dese ya. bende -nutella yok bizde, ver sana tahin koyam, ver sana pekmez koyam... desem. koysam tahin pekmezi. bi güzel.

pek çok insanın bildiği, popüler olan pek çok konu hakkında hiç bişey bilmiyorum. mesela geçen seneydi galiba şu cnbc-e'nin star wars'u yayınlaması olayı. zaten star wars filmi hakkında bildiğim tek şey ışın kılıcı. onun dışında bişey bilmiyorum. bunun bi de 4-5-6-1-2-3 şeklinde yayınlanması lazım, yok şu sırayla yayınlanması lazım, hayır efendim o sırayla olmaz bu sırayla yayınlanması lazım diye bi olay var. onu hiç anlamıyorum. arkadaşım bi film 1-2-3... diye çekilir ve o şekilde yayınlanır değil mi? e ne bu 4-5-6 filan.

16 Eylül 2010 Perşembe

şakalarıyla adam yaralayan bi eniştem var

geçenlerde kafama esti, çikolatalı süt yapmaya çalıştım ama olmadı lan. bilendırın içine bi tane eti maximus attım. üstüne de süt döküp karıştırdım. hiç güzel olmadı :/ galiba çikolatalı süt böyle yapılan bişey değil. ziyan olan maximusa mı yanayım, bir bardak mis gibi süte mi yanayım bilemedim.

bi zamanlar oduncu gömleği diye bişey vardı hatırlar mısınız? sanırım artık yok, çünkü yıllardır oduncu gömleği giyen bi insana rastlamadım. gerçi hiç bi oduncunun da oduncu gömleği giydiğini görmedim. allah sizi inandırsın, ben 3 tam gün boyunca kereste sanayisinde çalıştım. kafam iyiydi galiba neden yaptım bilmiyorum. küçüktüm bide ha. manyak mıyım neyim üstüme kütük filan düşse ölür giderim lan. ara sıra böyle çılgınlıklar yapıyorum işte. neyse, orda çalışan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, orda çalışanların hepsi oduncu gömleğinden bi haber insanlar. ve hadi gelin itiraf edelim. şu yazıyı okuyan herkes en az bi defa oduncu gömleği giymiştir. benimde vardı bi tane. böyle kırmızılı siyahlı kalın bişeydi ve yakardı. aşırı sıcak tutardı. canada'da filan yaşasak neyse. sobalı evde yaşıyorduk ve soba çok sıcak yanıyordu. terliyorduk azizim. ve bence tarkan, giydiğim ateşten gömlek derken kesin oduncu gömleğini kastediyordu.

ve gelelim enişteme. eniştem iyidir hoştur ama biraz şakacı bi insandır ve ne yazık ki bu şakaların çoğu eşek şakasıdır. fakat eniştem eşek değildir, insandır. yıllar yıllar önce bir kurban bayramıydı. anneannemin küçük bahçeli bi evi vardı. biz, teyzemgil ve dayımgil kurbanları orda kesiyorduk. (toplu kıyım) bütün bu işler bittiği zaman hepberaber oturup yemek yiyorduk. işte o yemek sırasında yine eniştemin şaka yapası tuttu. iyi niyetli aslında ama işte ne biliyim. su içtikten sonra su bardağında kalan bi iki damla suyu dayıoğluma fırlatarak onu hafifçe ıslatmak suretiyle bi şaka girişiminde bulundu. (böyle bi şaka anlayışı var) e tabi yemek yerken eli yağlandığı için sen bu bardak elinden kay. bardak git dayıoğlunun kaşı yar. şu eskinin kalın su bardaklarından ha. sen dayığoğlun kaşından oluk oluk kan ak. bayram günü ortamdaki kaosu varın siz düşünün. bu da böyle bi anımdır işte. (eniştem bu tarz şakalarını yapmaya devam ediyor)

12 Eylül 2010 Pazar

FİNAL

merhaba sevgili basketbolseverler! neler olduğunu biliyosunuz. çok şey yazmak istiyorum ama ne yazacağımı, nerden nasıl başlayacağımı bilmiyorum :) belki biraz sakinleşince yazarım. unutulacak bişey değil ama ilerde şöyle bi geriye dönüp bakınca bişey olsun istedim. ve yarınki maç. tabi ki unutacak değilim veya uyuyakalıp maçı kaçıracak değilim ama olayı özetlemesi açısından kışın nba maçlarını takip ederken maç saatlerini unutmamak için hazırladığım notlardan bi tane koyuyorum bilgisayarın önüne. ara sıra bakıp bu maçı ve bu noktaya nasıl geldiğimizi düşüneceğim. ve ntv-ntvspor çalışanları beni duysun. turnuva başından beri oynadığımız bütün maçları yüksek görüntü kalitesinde 720p olarak rapidshare'a yüklesinler lütfen yada kaydedenler varsa yüklesin lütfen. arşivimizde dursun. ben çoluk çocuğa karışmayı pek düşünmüyorum ama ilerde çocuklarıyla, torunlarıyla hatta torunlarının çocuklarıyla izlemek isteyen pek çok kişi vardır eminim. offf. yarın bi olsa. gerçi şu an yarın. maç bi başlasa işte.

5 Eylül 2010 Pazar

ntvspor'a konuk oldum

çizimin büyük hali için üstüne tıklayınız

ben basketbolu severim. basketbol maçlarını izlemeyi zaten severim. hani yayın başladığında spiker arkadaşımız, -merhaba sevgili basketbolseverler... der ya. ha işte o benim. bana diyo. basketbolseverlerim ben. bi de ntvspor basketbol ekibini severim. ismail şenol'un enerjik anlatımını, murat özyer'in esprilerini, ihsan bayülken'in oyunun en ince noktalarını görebilmesini, murat muratanoğlu'nun bilgi birikimini ve hakemlere serzenişini, ırmak kazuk'un pek çok oyuncudan uzun olmasını ve maç sonu röportajlarını, murat kosova'nın her aralık ayı sonunda yaptığı seneye görüşürüz esprilerini ve nba stüdyoda masada duran demir bardağını severim. en çok da kaan kural'ı severim. yeni kitaplar yazsın isterim. kaan kural kankam olsun diye bloguma yazı yazarım. ntvspor jeneriklerini ayrı bi severim. gün içinde dilime dolanır söyler dururum. ersan'ı izlemek kadar büyük bi keyif yoook YOK YOK YOK, yürü be! se semih erden se semih erden. ha basketbolu sadece izlemekle kalmam. oynamayı da severim. bununla da kalmam, sokakta arkadaşlarla basketbol oynadıktan sonra ersan ilyasova takliti yaparım; -ıyi baskıtbıool uynadık... ersan'ı da severim. haaydi hoşçakalın. hoşçakalın. (ikinci hoşçakalın'ı kaan kural dedi)

2 Eylül 2010 Perşembe

beni bi dinleyin hele

kitapların arkasındaki şu bir kaç cümlelik tavsiye niteliğindeki yazılar bana hiç samimi gelmiyor. o yazıların hepsi kitaplar hakkında güzel şeyler söylüyor. yok efendim neymiş, -soluk soluğa okuyacağınız muhteşem bir eser. vay efendim neymiş, -kitabı okurken hayatımda birşeylerin değişeceğini hissettim ve sayfalar beni kendine kilitledi... gibi gibi gibi. bi kere de biri beğenmesin ya. bi kere de olumsuz düşünen birinin yazısını koysalar ya; -bu kitabı hiç sevmedim, götüm gibi yazılmış. 3 ayda zor bitirdim...gibi. ben olsam mesela onlardan biri. sevmediğim kitabın altına şöyle yazsam;

lan bu da kitap mı?!
stickman

ben bazen böyle mesela saat akşam 10 dan sonra filan insanlara iyi günler diyebiliyorum. sonra da durup şöyle bi düşünüyorum sanırım yanlış bişi dedim diye. gün bitmiş, adama iyi günler diyorum. ama sonra yine düşünüyorum. ne var lan bunda. bundan sonraki günler için demiş olamazmıyım diyorum. hakkatende öyleymiş. bundan sonraki günler için demişim ben onu. len neyse ya.
bi de şu davulculara gıcığım. sizi bilmem ama ben para filan vermem bu heriflere. düzgün çalıyo olsa belki ama düzgün çalmaktan çok uzak bi görüntü çiziyor. hatta davul çaldığından bile şüpheliyim. teneke çalıyo olabilir. şimdi bu adamlar bu kadar şikayet üstüne bi de örgütleniyolarmış. davulcular-sen olsa ya mesela. eylemlerde davul çalsalar filan. sloganları; davul çalmaya geldik, bahşiş almaya geldik, vermezseniz eğer, tokmak çakmaya geldik... tokmağın çakılacağı yer konusunda aynı şeyi düşünüyoruz dimi? hoşçakalıııın...

31 Ağustos 2010 Salı

karaibrahimgil

soyadımın KARAİBRAHİMGİL olmasını isterdim. çok belalı bi sülaleden geliyo gibi gösterir insanı. mesela bi yerde oturan bi grup insan benim geldiğimi görüyolar ve aralarında şöyle bi konuşma geçiyo; aaa stickman geliyo, aman abicim hemen gidelim, başımıza bela olur. karaibrahimgillerden bu stickman. çok bela adam. valla harcar bizi... gibi. aslında soyadım gerçekten KARAİBRAHİMGİL olsa, hiç böyle bişi olmaz. neden? diyeceksiniz siz şimdi. dediniz mi? dediyseniz cümleye devam edin. (demediyseniz defolun gidin burdan) hepsi Nil Karaibrahimgil'in suçu. yok efendim kek yaptı, yok efendim bütün kızları topladı bi araya. tek taştır bilmem nedir bi olaylara girdi. sertlikten eser bırakmadı babalar gibi soyadında. şimdi şu yukardaki konuşmaları tekrar düşünün. stickman uzaktan belirir ve bu gruba doğru yürüyodur. ve konuşmalar başlar; hişşş bakın lan karaibrahimgillerden stickman geliyo. ahaha kek yaptın mı laaan stickmaaan. kekçi. toplandınız mı lan bütün kızlar. toplanın gelin gelin kek yiyelim hep beraber... gördünüz işte. bitirdi gül gibi soyadı. ah ulan nil. durduk yere sinirlendirdin beni.

20 Ağustos 2010 Cuma

pozitif ramazan yalnızlığı

şundan emin olun ki, kalabalık sofrada ilk su içen insan olmayı kesinlikle istemezsiniz. şişeden bardağınıza düşen ilk su damlasıyla birlikte o vahşi ellerin hepsi kendi bardaklarına saniyenin binde biri gibi bir sürede ulaşır ve o bardaklar aynı hızla suratınıza doğrultulur. kendi bardağınıza suyu doldurduktan sonra o hayvan gibi tutulan bardakları da doldurursunuz. artık içinde su olmayan şişeyi yerine bıraktığınızda herkes çoktan suyunu içip bitirmiştir ama suya hamleyi ilk yapan ve o kadar emek veren kişi olarak siz bi yudum bile içememişinizdir. çok susuz ve çok mutsuzsunuzdur. ramazan yalnızlığını mumla ararsınız. o an bardağın içindeki suya bakarak ramazan yalnızlığını görürsünüz. sabredersiniz ve ramazanının gelişiyle birlikte o muhteşem ramazan yalnızlığına kavuşursunuz. ve ardından seri ramazan yalnızlıkları devam eder. işte bunu seviyorum bebek.

19 Ağustos 2010 Perşembe

ameliyat ayakkabısı

evet, hayalgücüm sınır tanımıyordu. adımı dünya tıp tarihine altın harflerle yazdırabilirdim. elimde amliyat ayakkabılarıyla çekilmiş bi fotoğrafım boston'daki tıp müzesinde sergilenebilirdi. (boston'da bi tıp müzesi olduğunu biliyorum, ya siz?) aynı fotoğrafın önünde, kendi tasarlayıp, geliştirip ürettiğim ameliyat ayakkabılarının ilki durabilirdi. tıp öğrencileri bu müzeyi gezerken, eserimin önünde durup, birbirlerine dönerek; -hey bak, dünyaca ünlü türk hekim stickman'in ürettiği ilk ameliyat ayakkabıları bunlar... diyebilirdi.

kendime geldim. ameliyat ayakkabısı diye bişey yoktu. zaten buna ihtiyaç da yoktu. bi insan ameliyat olurken neden ayakkabı giysin ki? hiç yoktan sektör yaratmaya çalışmışım resmen. girişimci iş adamı kimliğime bi dur desem iyi olacak. (bu kişinin ameliyat olmadan önce fotoğraf çektirmesi konusuna hiç değinmeyeceğim) (ayrıca ayakkabının iğrençliği konusuna da hiç değinmeyeceğim, değinmedim zaten. değinecek olsam şimdiye kadar çoktan değinmiştim. nasıl da enayi gibi beklediniz değineyim diye)

15 Ağustos 2010 Pazar

korkmaz teyzenin ev yemekleri lokantası

ava çok sıcak. son günlerde en çok duyduğumuz (hatta son haftalarda) ve duymaktan bıktığımız cümle. her hafta, tam bitecek derken yeni bir sıcak hava dalgasına daha maruz kalıyoruz. hava durumu sunucuları hiç utanmadan sıkılmadan; -sıcaklar bir hafta daha devam edecek... diyor. buynumu büküyorum. için için üzülüyorum.

güven kelimesinin anlamını yitirdiği günlerle dolu hayatım. güven, istanbulda bir semt ismi olmalı artık. hatta semt olmak bile yetmez. şehir olsun.

sıcaktan bunalmış bi halde yatağımda uzanmış öylece duruyorum. üzerimde dün akşamdan kalma bi moral bozukluğu var. içim geçmiş. karnım aç. neyse ki çözümü var bunun. tesadüfe bak, karnım acıkıyor ve hiç bilmediğim bi yerde sıcacık bi ev yemekleri lokantası çıkıyor karşıma. çok şanslıyım. korkmaz teyzenin ev yemekleri lokantası. korkmaz ismi böyle bi müesseseye ne alaka desem de içimden, bu konunun üzerinde fazla durmuyorum. zira yemeklerin kokusu aklımı başımdan alıyor.

öyle bi kaç yemeklik bi menü yok. çeşit bol. herşey kurulduğu günden beri camına yapıştırılan bilgisayar çıktısı a4 kağıtlarda yazdığı gibi.

HAMUR İŞLERİ ve BÖREK
BALIK ve DENİZ ÜRÜNLERİ
PİZZA, LAHMACUN ve GÖZLEME
KEBAP ve ET YEMEKLERİ

yemekler bizden, hiçbiri eğreti durmuyor üstümde. fiyatlar makul. tabaklar kocaman. bol bol dolduruyor yemekleri korkmaz teyze. ekmek sınırsız. masalar evimizdeki masalar gibi. masada su kalmayınca bi bardak su verir misin korkmaz teyze diyorum. veriyim kuzum diyor korkmaz teyze. hem de anne sıcaklığında. suyumu içtikten sonra yemeğime devam ediyorum. birden vedat milor geliyor aklıma. ve onun çorba içişi. çorbaların ağzından akışı ve diliyle her damla çorbayı kurtarma çabası. halbuki fransada böyle değil, korkmaz teyzenin ev yemekleri lokantasında da böyle değil. aklıma mehmet yaşin'in gelmediğine şükrediyorum. maazallah lezzetten damağım çatlardı filan. yada o büyüklükte lokmaları o hızla yerken boğulabilirdim.

korkmaz teyzenin getirdiği yemeğe kaşığımı sallarken oturduğum sandalyenin bir bacağı kırılmıştı sanki. düşecek gibi oldum. yattığım yatakta düşme hissiyle uyandım. karşımda bir tencere kutusu duruyor. muhtemelen tencere de içinde.

KORKMAZ tencere - pizzamatik - çok amaçlı pişirici
üzerinde fotoğraflarıyla beraber şunlar yazıyor.

HAMUR İŞLERİ ve BÖREK
BALIK ve DENİZ ÜRÜNLERİ
PİZZA, LAHMACUN ve GÖZLEME
KEBAP ve ET YEMEKLERİ

tencereyi alırken içinde bu yemeklerin çıkması gerektiğini düşünüyorum. kendimi kandırılmış, kazıklanmış hissediyorum. korkmaz firmasına sinirleniyorum. firmayı dava etmeyi düşünüyorum ama hukuk bilgim bunun için yetersiz. aklıma hemen tefal firması geliyor. keşke tefal alsaydık. belki onlar kutuların üstüne fotoğraflarını koydukları yiyeceklerle birlikte veriyolardır ürünlerini diye düşünüyorum. sloganları geliyor aklıma. tefal, sen her şeyi düşünürsün. tefal, ne varsa sende var... dalmışım... korkmaz teyze tepemde dikiliyor. elinde oklava var. hesabı ödemeyeceksen benim oğlanları çağırayım diyor korkusuzca. müessesenin isminin neden korkmaz olduğunu bakışlarıyla anlatıyor bana. anne sıcaklığından eser kalmıyor korkmaz teyzede...

12 Ağustos 2010 Perşembe

ooooff off

sıcağa gelemeyen bi insanım. aşırı sıcaklarda kafa atıyo abicim benim. sanırım şöyle bi 25 dereceden filan sonra böyle bi tuhaflaşıyorum. manyaklaşıyorum. aşırı sıcaklarda üstüme bi tabela asmam lazım. 50 metreden fazla yaklaşmayınız diye. gerçi bu tarz şeyleri hep saçma bulmuşumdur. mesela bizim yan taraftaki inşaatın zemini kazılırken iş makinesinin üstünde 25 metreden fazla yaklaşmayınız yazıyodu. şimdi ben orda nası ayarlayım ki 25 metreyi. nasıl ölçeyim. hem o iş makinesi sürekli hareket eden bi alet. e sürekli değişiyo aradaki mesefe. işim gücüm yok onu mu ölçecem. hiç uğraşamam valla kusura bakmasınlar.

üniversiteye kayıt yaptıralı bi 6-7 yıl kadar oluyor. hala şu kredidir, yatay geçiştir, dikey geçiştir, çift ana daldır, yüksek lisanstır, masterdır, doktoradır bu olayları çözemedim. erasmus var bi de. bana tuhaf bi meyvenin reçeli gibi geliyor. ama çok farklı bişi çıkabilir. vizenin % kaçı finalin % kaçı deseniz ona dahi cevap veremem. şu AA ile geçmişim, yok DC ile kalmışım muhabbetini de çözemedim. şu 6-7 yıl içinde toplasan toplasan 2 dönem anca okula gitmiş biri olarak bunları bilmemem normal aslında. gitmeyeceğim üniversiteye girmem de çok saçma olmuş bence. ne bileyim lan başta giderim sanmıştım (dikkat ederseniz okula girdiğim tarihi de net olarak bilmiyorum)

geçen gün teyzemgilde sıcaktan bunalmış bi şekilde kanepede uzanıp televizyon izliyodum. eniştem balkondan hızla içeri girip üstüme sürahiyle su attı serinleyim diye. tam o sırada da tv'de "serinleten yaz fırsatı" gibi bişiler duyuldu. herkes bu duruma güldü. ben de güldüm. ama ben buna gülmüyodum. aklıma bişi gelmişti, ona güldüm ben. keriz gibi o olaya güldüğümü sandı herkes. hiç sesimi çıkartmadım. varsın öyle sansınlar dedim. işte insanları bu şekilde kandırabiliyorum. zaten dolandırıcıyım ben.

8 Ağustos 2010 Pazar

korsana hayır! peki ama neden lan!

hani korsana hayır kampanyalarının şöyle bi olayı var; ilk olarak kitaptan örnek verelim mesela. yolda karşımıza herhangi bir korsana hayır kampanyasının neferi bi insan çıktı ve diyo ki; -arkadaşlar lütfen orijinal kitap alalım ki yazarlarımız yeni kitaplar yazabilsinler.. hıımm... şöyle de olabilir, -arkadaşlar orijinal film alalım ki bu insanlar yeni filmler çekebilsinler.. veya -arkadaşlar orijinal albüm alalım ki müzisyenler yeni albümler çıkarabilsinler...

allaaah allaaah bak sen. ilk bakışta ne kadar masum görünüyor değil mi? değil lan masum! bence bu kişi eser sahibinin baş düşmanı. onu sömürmek isteyen bi kişi. yazarı düşünün mesela, herif sadece yeni bi kitap çıkarabilmek için mi bi kitap çıkarıyo lan. peynir filan yemiyo mu mesela. sırf yeni kitap çıkarabilsin diye mi orijinal kitap alacaz. hem ilk kitabını nasıl çıkardı o zaman? ayrıca şu da var ki, peynir yemesin mi bu adam! koskoca yazar iki dilim peynir yemesin mi! orospu çocuğu!

yeni filmler çekebilsinmişmişmişşşş... haadeee yeeeaa. o adamın zaten dünyadaki tek olayı film çekmek. bunun için geldi demi dünyaya. mercimek çorbası filan içme hakkı yok yani. film mi çekiyosun? haaa o zaman mercimek çorbası içemezsin abicim. bu mu yani? adam belki mercimek çorbası alıp içcek abi o parayla. niye illeki yeni film yap diyosun. kolay mı lan film yapmak! üstelik bir tabakcık mercimek çorbası içmeden. insanlığından utan lan sen.

neymiş, orijinal albüm alacakmışımda, adamlar yeni albümler yapabilsinlermiş. lan ilk albümü nasıl yaptı o zaman!? delirtme beni! he bide tabi adam hiç elektrik faturası filan yatırmasın, o kazandığı parayla sana yine albüm yapsın hemen. su faturası filan da yatırmasın zaten. karanlıkta otursun, susuzluktan gebermiş bi şekilde albüm yapsın sana. iki wolt elektriği, 3 metreküp suyu çok gör sen benim sanatçıma.

istanbulda tanıdıklarım var lan! ağzınıza sıçtıracam hepinizin.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

stickman is over capacity

please wait a moment and try again.

29 Haziran 2010 Salı

ısrarcı ve yaşama sevinci

Yıllar içinde duyma ve görme duyusu çok düşük seviyeye inmiş olan bu kadının yaşama olan bağlılığı beni benden alıyor. yaşama olan bağlılık dediysem bi telefon açmaktan bahsediyorum. çalan bir telefonu açmaktan. belli ki hattımızın ucunda ısrarcı biri var. bunu 30 kez çaldırışından anlıyoruz. ekrandan kim olduğunu gördüğümde benim dünyam dışında biri olduğunu anlayıp ilgilenmiyorum. ama unuttuğum bişi var. yaşama sevinci. 25. çalışta işittiği sese doğru ilerleyip telefonun çaldığını anlayan bu kadın (yaşama sevinci), karşıdaki kişinin söylediklerini duyamayacağı, dolayısıyla anlayamayacağını bildiği halde, tüm şaşkınlığımın arasında hiç tereddüt etmeden telefonu açıp bana doğru uzatıyor. o an sinirim akıl almaz bir hızla inanılmaz seviyelere yükseliyor. bu kaosu yaşarken hattın diğer ucundaki ısrarcının bağıran alooo sesini duyabiliyorum. telefonu alıp ÇAATT diye kapattıktan sonra yaşama sevincinin üstüne yürüyerek ve çenemi yukarı kaldırıp başımı sağa sola zenci tavırlarla sallayarak müthiş dizi ingilizcemle -vatdı fakiyudoing biiiiiç! diyesim geliyor ama kültürel yaşamımız, yetiştirilişimiz, değerlerimiz ve içimdeki sevgi bunu yapmamalısın diyor. bütün bunları saniyenin onda birlik bi bölümünde dehşetle yaşıyorum.

hattın ucundaki ısrarcı bir zafer kazanmışcasına yüksek sesli bir ALO daha savuruyor bana doğru. bu aloların suratıma çarpıp kırıldığını hissediyorum. telefonu alıp -sayın abonemiz, bu bir blog kaydıdır, aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiziniz... demek yerine sadece -efendim? diyorum. bunu duyan ısrarcı rahatlıyor. yaşama sevinci ise görevini tamamlamanın verdiği huzurla, yavaş ve kendinden emin adımlarla yerine dönüyor. olan yine bana oluyor.

19 Haziran 2010 Cumartesi

kendimden biliyorum

masaüstüne açtığım yeni metin belgelerini daha açar açmaz, hiç bişi yazmadan kapatıyorum. bi sürü yeni metin belgesi var masaüstünde. üstelik yeni de değiller ha. epeski belgeler bunlar. üstelik içleri de boş. bomboş. içi boş ve bi sürü eski metin belgesi düşünün. bir düşünün. siz düşünedurun.

bizim ülkemizde ya cipsler çok az, yada maçlar çok uzun. çünkü maç izlerken yemek için büyük boy cips alıyorum, inanamazsınız, daha maç başlamadan bitiyor. bu nasıl ülke? nerde bu devlet! nerde bu millet! burdan cips üreticileri ve nba oyuncularına sesleniyorum. ya cipsleri büyültün yada maçları kısaltın. dur lan, bide lays reklamlarında oynayan şu teyzeye sesleneyim. lays teyze, azcık daha çok patates ek. böyle büyük büyük patates ek. tamam mı teyze? yoksa seni evin ana'ya şikayet ederim. ehehhe. şaka şaka. ben maçı izlerken dikkatimi dağıtabilecek şeyleri maç başlamadan yerim. cipste bunlardan biri olduğu için maç başlamadan yiyorum ki gözümü maçtan ayırmayım. neyse maçlarda bitti zaten. şampiyon olmamıza rağmen hafif hüzün var bende. sırf lig bitti diye.

kışın portakal psikopatına bağladığım zamanları hatırlayanlarınız vardır. şimdi de yazın gelmesiyle ve nefis domateslerin çıkmasıyla domates psikopatına bağlamış durumdayım. 3-4 tane domatesi dilimleyip, üzerine zeytinyağı, tuz, karabiber atarak delicesine yiyorum. (zeytinyağı atmak) kendimi bıraksam o şekilde 1-2 kilo domatesi çok rahat yiyebilirim aslında ama hayvanlığın luzumu yok. domates aşığıyım ben ya. valla.

bi de lütfen biri bana baldo pirinç ile normal pirinç arasındaki farkı açıklasın. yıllardır çözemediğim, beynimi kemiren bi soru bu.

11 Haziran 2010 Cuma

bi'stik versem?

ben sana bi'stik versem,
sen bana ne verirsin?

8 Haziran 2010 Salı

adam müteahhit beyler...

kendimi bildim bileli düşmanımdır apartmanlara. hatta apartmanı icad eden kimse ona kafam girsin! hep amerikan filmlerindeki şu evler gibi bi evim olsun istemişimdir. arka bahçesinde bi basketbol potası filan olacak böyle. istediğim zaman çimlerini biçtiğim, istediğim zaman o çimlere gönlümce yayılabildiğim bi ev. bahçe çitinin arkasındaki gizemli komşumu gözleyim ara sıra. (bunu yapmasam da olur) müziğin sesini istediğim kadar açabilip, istediğim gibi tepineyim. bahçemde mangal partileri yapayım. gibi gibi gibi.
tek katlı ve geniş bahçeli evlerin yoğunlaştığı sakin bi yerden yürüyoruz. (bende böyle bi huzur var) bana önce tek katlı bahçeli bi evi, sonrada aynı eliyle diğer evleri ve en sonunda ufak boş bi arsayı işaret ederek;
-şuraya bak ya, bu mahalle şuraya sığar. yap 10 katlı bi apartman tamam. yani bu kadar yaymaya ne gerek var... (bende huzurdan eser kalmadı)

dünyadaki tüm apartmanlar senin götüne girsin emi! diyesim geldi ama demedim. e kalabalık sıkışık olur ya, iyi olmaz dedim. sustu bişi demedi. sonra apartmanların yoğun olduğu bi yere geldik. o an konuşmaya başladı. -e hani kalabalık mı bura?!.. dedi.

herife bakar mısınız. ben sanıyorum ki saçmaladığını anladı ve kapadı konuyu. adam ora kadar içinde biriktirmiş :) apartmanları ve sokağı göstererek e hani kalabalık mı bura? diyo. arabasını park edecek yer bulamadığında sinirden deliye dönen bu adam, apartmandaki komşularına sürekli sinirlenen ve sürekli şikayetçi olan bu adamın bu kadar apartman delisi olması ve aparman başına 50 deli çocuk düştüğü bu mahalledeki apartmanları bana savunması hakkaten hayattan tiksindirdi beni.

iyi dedim o zaman, öyle bi apartman yapalım ki, beşbin katlı filan, tüm şehir orda otursun. yayılmamış olur. sende mutlu olursun. çünkü yer kalmadı ya dünyada. hiç boş yer yok tek katlı ve bahçeli ev yapacak. yığalım üst üste herşeyi. tabi yer yok çünkü. müteahhit beyinli seni!

28 Mayıs 2010 Cuma

minik stick

immunofortisli aptamil mi gördük?
kalsiyum destekli danone mi yedik?
vitamin takviyeli pınar çocuk sütü mü vardı?
nişasta destekli yaşam formlarıydık biz.
sıvıyı hemen emen bezlerimiz bile yoktu.
ki şimdi bide sıvı kakayı (ishal) bile emebilen bezler çıkarmışlar.
ama olsun, biz yine de fotoğraftaki minik stickman gibi hayata gülerek, umutla, sevinçli ve heycanlı bakabilmeyi bilirdik. size söylüyorum, yan komşu kızı sen anla. ağlama lan artık. pis kız!

26 Mayıs 2010 Çarşamba

katil uşak!

bazı insanlar delirmiş abicim. yaptığım araştırmalardan elde ettiğim verilere dayanarak şunu rahatca söyleyebilirim ki; biz üstün, aşmış, çok süper zeki insanların en büyük sorunu; ne küresel ısınma, ne ekonomik kriz... bizlerin en büyük derdi spoiler. haksız mıyız? hayır! tabi ki haklıyız. bi takım kendini bilmez insanlar, sağda solda düşüncesiz bi şekilde, hayvan gibi ses tonuyla yavşak yavşak konuşarak sürekli spoiler veriyo. film olsun, dizi olsun, kitap olsun dinlemiyor. veriyorda veriyor spoilerı. lan belki ben izlemedim daha, okumadım. konuşmadan önce uyarsana dana! biraz düşünceli olun ya. aslında bırakalım sokaktaki, internetteki insanı, tvlerde yayınlanan dizi tanıtımlarını bile çok spoiler verecek şekilde yapıyolar kim yapıyosa. neden? çünkü salaklar. film fragmanları da aynen o şekilde. mesela ben I'm legend'daki o aslanın geyiği kapışını (ahanda ben de verdim spoiler) sinema fragmanında görmeseydim, film benim için 10 kat güzel olabilirdi. gitti gül gibi sahne. yazık günah. gece nba maçlarını izlerken her molada the pasific'in tanıtımı çıkıyo. benim o an yaptığım hareket aynen şu; hemen kumandadan sesi tamamen kısıyorum ve kafamı duvara çeviriyorum. neden? çünkü daha hiç izlemedim. elimde 6 bölümü mevcut. kalan bölümleri de bi ara indirip öyle izlicem. o yüzden çok dikkatliyim bu konuda. bi de ben o hareketi yaptığımda içeri aniden birinin girmemesi için dua ediyorum. düşünsene bi, çevrende gece nba maçları izleyen, tutkulu bir basketbolsever olarak ün salmışın, müthiş bi karizman var ama gece biri o an içeri giriyor ve sen tv'nin sesini tamamen kısmışın ve duvara bakıyosun. sana ne yapacaklarını söyleyim, hemen ilgili makamları ararlar ve en geç üç dakika içinde iki tane iri adam sana deli gömleğini giydiriverir. sonra ağlarsın, ah sporiler vah spoiler beni ne hallere düşürdün diye.


bi de şu aralar herkesin dilindeki konu lost'un bitmiş olması. diziyi hiç izlememiş olmama rağmen as -lost ne lan! cilerde olmadım. her zaman -bi gün başlayacam şu diziye... modunda bi insandım ben. ki hala öyleyim. ama lost bitti diye etrafta dolaşan spoilercılarda bi artış var. bu insanın canını sıkıyo. ben bunca yıldır bu diziyle ilgili en ufak bi spoiler yutmamayı başarmışım abicim, şu noktadan sonra da pes etmem. ha zaten lost izleyenlerinde lost izlemeyenleri küçümsediği bi gerçekte var şu dünyada. umrumuzda mı? tabi ki hayır. senin canın sağolsun, spoiler verme başka ihsan istemem. ve inanın twitterda lost kelimesini gördüğüm an geçiyorum alttaki twite. olsun, umrunda mı sanki, lost izleyen bi sürü insan var. bu lostculardan biri de bizim üni. de bi hocaydı. bi kere aynen şöyle bi cümle kurmuştu; -tabi o zamanlar lost'u pek kimse bilmiyo böyle, ilk izleyenlerdenim... bu vatandaşımız artık aşmış diyorum ben, çünkü lost izlemeyeni bırak, izleyeni bile beğenmiyo herif, vay efendim ben önce izlemişimmiş. neredeyse Türkiye'ye lost'u ben getirdim diyecek. lan sen bundan nası bi prim yapmaya çalışıyosun ki bunu sınıfta göğsünü gererek ve dikleşerek söylüyosun. hayır beklentin ne? de hele! sen böyle yapıyosan e o zaman filmi çeken insanların, kameramanı olsun, ışıkcısı olsun, sana fena şeyler yapabilme özgürlüğü olması lazım. hele diziyi yazan insanın seni düdüklemesi için üstüne para bile vermelisin.

(bana kızmayın, ben hakkaten biraz abartıyorum bu spoiler işini. yada kızın! hakkınızdır. bana hemen kızın! evet hemen burda! manyak mısın lan sen filan diyin)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

16 Mayıs 2010 Pazar

sportmenlik dışı faul !

-sizde fenerbahçe tv var mı?.. diye sorduğu an, az sonra acayip şeyler yaşayacağımı hissetmiştim aslında. çünkü ikimiz arasında geçen muhabbetlerde kullanacağımız en son kelimeydi belki de fenerbahçe. her ne kadar tedirgin olsam da bunu ona belli etmeden, evet var dedim. bunun üzerine akıllara durgunluk veren bi soru daha sordu bana;

-mesaj mı yolladın sen oraya?..
-yoo noldu ki?
-"sarı kanaryam bu maçı alabiliriz!... konyadan ahmet!" yazmış biri, sen sandım.

bi an için sarsıldım. acaba şizofren belirtiler göstererek kendimi fanatik bir fenerbahçe taraftarı mı sanmıştım ki diyerek endişelendim. hemen telefonumu kontrol ettim. telefonum kapalıydı. açmaya çalıştım ama şarjı bitmişti, açılmıyordu. bunu görünce beynimde aniden geçmişe dönük şimşekler çaktı ve 4-5 gün önce telefonumun ani "şarjım bitiryor!" bağırmaları eşliğinde kapandığını ve o günden beri de onu açmadığımı hatırladım. yani o mesajı ben göndermemiştim. aynı şehirde yaşadığım ve aynı isme sahip olduğum biriydi bunu yapan. yıllarca parmak izi ve gerçek kesit izleyen biri olarak bundan emindim ve küfredercesine karşımdaki şahsa cevabımı verdim;

-sen beni hiç tanıyamamışsın. oturup fenerbahçe tv izleyecek ve bununla da kalmayıp, fenerbahçe tv'ye öyle bi mesaj gönderecek insan mıyım ben?
-hayır da, esmiştir filan dedim :D
-kes sesini! beni dinle! bak, benim nba ile ilgili sorularım türkiye'nin en iyi basketbol programı nba studyo'da ırmak kazuk ve/veya şebnem kosova tarafından incelenmiş, murat kosova tarafından ismim ve şehrim söylenerek okunmuş ve kaan kural tarafından da cevaplandırılmıştır. ayrıca yine kaan kural tarafından güzel bi soru olduğu da belirtilmiş ve tespitim için bir kutlama gönderilmiştir. ayrıca bu soru üzerine, o gece yayınlanan maçta da yine ufak bir konuşma geçmiştir. bitti mi? bitmedi! bi de tüm bunların üstüne, "konyalı portlandlılar" isimli süper nba blogunun sahibi sabonis nickli arkadaşımızın kaan kural ile gerçekleştirdiği röportajda kendisine sorduğum sorular yöneltilmiş ve blogumda yazdığım "kaan kural kankam olsun!" başlıklı yazıdan bahsedilmiştir.

C - Stickman rumuzlu bir arkadaş blog'unda senle ilgili bir yazı yazmış da hiç rastgeldin mi? "Kaan Kural kankam olur musun?" tarzında bir başlığı vardı.
KK - Aaaa evet İsmail (Şenol) bana söylemişti ama unuttum gitti, rast gelmedi. Şimdi aklımda ama bakacağım.


ve sen şimdi napıyosun!? bütün bunlar sanki hiç olmamış gibi, gayet rahat bi şekilde bana dönüp ağzını ayıra ayıra; ahaha fenerbahçe tv'ye şöyle mesaj mı gönderdin sen?! ahaha diyosun!! eğer bunu bi daha yaparsan seni basketbol topu haline getirip smaç basarım. şimdi git başımdan. seni bi müddet görmek istemiyorum... odana dedim! musiki derslerine de son veriyorum!