31 Aralık 2007 Pazartesi

Yeni yıldan beklentiler...

yeni yılda mutlaka bi tv programına konuk olarak katılmak istiyorum. bu program beyaz show olabilir, anında görüntü show olabilir, komedi dükkanı programı olabilir. hadi hepsini geçtim seda sayan'a bile razıyım :) popstar artık son tercihim.

kızgın kumlardan serin sulara atlamak istiyorum. sonra cosss diye ayaklarımdan buhar çıksın istiyorum.

hollywood yapımı, en az 100 milyon dolarlık bi aksinyon filminde başrol oynamak değil, figüran olmak istiyorum. şaka şaka, başrol oynamak istiyorum. aksiyon filmlerini izlerken, kendimi sürekli başrol oyuncusunun yerine koyarım. ulan bu sahnede ben daha iyi oynardım filan derim.

anında görüntü showda seyircilerin kafasına boom uzatmak ve arasıra o boomu kafalarına vurmak istiyorum.

ben ne saçma şeyler istiyorum böyle, kendimden tiksindim.

hepinize mutlu yıllar diliyorum :)

sert ünsüz yorumları 1. bölüm

-DİKKAT!...UZUN VE GENİŞ KONU BAŞLANGICI-
BAŞLA...
sert ünsüz, blogu olmayan, kendisine giden bi link veremediğimiz, fakat hayata sıkı sıkı tutunmuş, bunları hiç dert etmeyen, umudunu kaybetmemiş, blog dünyasını yakından takip eden bi arkadaşa benziyor. :) benim blogumuda gezmiş beğenmiş saolsun. iki günde blogumdaki bütün yazıları okumuş ve bunları çok güzel yorumluyor. hakkımda sayfalar dolusu yazabileceğini söyledi ama nerde bu sayfalar :) işte burda sizin sayfalarınız devreye giriyor. Kendi blogu olmadığı için benim takip ettiğim blogların son gönderilerine yorum bırakmak gibi de enteresan bi yöntem geliştirdi :) bu sizin blogunuz da olabilir. voLkan'ın uyarısıyla bıraktığı iki yorumu fark ettim ve saolsun voLkan güzelce derlemiş bu yorumları. sert ünsüz'e haber ver demiştim ama vermemiş :) niye haber vermiyon adamım, o kadar çok blog takip ediyom ki hergün hepsine bakamayabiliyorum, blogumdaki listeden çok daha fazlası var. çılgın partilerin aranılan adamları en çok sevdiğim bloglar. neyse, işte sert ünsüz'ün ilk yorumları ve benim verdiğim cevaplar şu şekilde;

1.yorum (sert ünsüz)
29 Aralık 2007 Cumartesi 21:50 - (bu bir blog kaydıdır-stickman) (gönderi şaşırdım)

sert ünsüz dedi ki...:
"kardeşim dünden beri blogunda ki bütün yazılarını okudum senin ve normal bir yaşantın olmadığı kanısındayım :) peki kim normal ki diye br soru oluşturmak istemiyorum. bak ben şu an blog yazmıyorum ama şu an yazmaya başlasam senin hakkında sayfalarca yazabilirim onun için burda birazcık yorum yapacağım. he eksik kalırsa düşüncelerim ne mi olur? ozaman başka bir blogun son yazısına burda yarım kalmış yorumumun devamını ettirir tam bir testere filmi misali senin için hakkında profili oluştururuz (not: senin bağlantı listenden)

şimdi ahmetcim senin en çok hoşuma gideni tabi ki rüyalarını anlattığın blogundaki uydu telefonu başlıklı yazındı ki kendi profilinde tanırsınız benim gibilerini boş basketbol sahalarından, yere bakmadan top sektirmeye çalışan beyazlardan... yazı yazmışsın. nba le sabahlamış birisi olarak seni anlıyorum. çok hoş yazılar yazmana rağmen nedense senin çok sık yazı yazmadığını düşünüyorum.

enteresan adamsın birader bir anda şaşırabiliyorsun ve bu seni diğer insanlardan farklı kılıyor yazılarındaki içtenliği okuyucuya hissettirebiliyorsun kendine has cin aliler ve "aha" gibi tamamlayıcı kelimelerle senin o anda neler hissettiğini bende anlıyorum.

kendini ifaede edebiliyorsun ve çok doğal bir adamsın özellikle bir yazında bacaklarını göstermen mükemmel bir fikir. bu üstün mizah anlayışını uykusuz dergisini kaçırdığın zaman kaptığını düşünüyorum.

enteresan birisi olman gibi çevrendeki kişilerde enteresan şeyler yapabiliyorlar aslında senin yanına gelip bir ara seninle ve çevrendeki kişilerle tanışmayı bir şeyler yapmayı isterim ama böyle kuru kuru olmaz bizde diğer rap takılan basketbol sahasındaki boş bekleyenler gibi olmayalım kaykay falan alalım böbrek bir havuzda takılırız uyar mı sana?

burdan sonrasını başka bir blogda okursun kardeşim"

1. yoruma verdiğim verdiğim cevap;
30 Aralık 2007 Pazar 06:51 - (bu bir blog kaydıdır-stickman) (gönderi şaşırdım)

stickman dedi ki...:
veee sert ünsüz :) dikkat edersen üst bölümde sana pek değinmedim. şöyle özel bi cevap yazıyım dedim sana :) bütün blogu okudun hee dünden beri :) ama okunmayacak gibi de değil be kardeşim, yazmışım, döktürmüşüm demi :p teşekkürler. keşke sende yazsan da blog bizde okusak. valla cin aliler yani stickmanlerin devamı gelir zaten, yazdığım yazılara uyumlular oldukça çizerim. Ama kbb'nın devamı aman gelmesin. çok korkuyorum kulak rahatsızlıklarından :) ama o gün yaşadıklarımın öncesinde ve sonrasında ilginç şeyler olmuştu, onları derleyebilirim. Blog aç tabi ki ama benim orijinal fikirlerimi çalmana ne gerek var ki :) sende çok orijinal bi insana benziyosun. orijinal fikirler çıkar senden. hem UTANÇ DUVARI diye bişey var :) aman diyim yani.

doğru bi kanıdasın, normal bi yaşantım yok. teşekkür ederim :) hakkımda istediğin kadar yaz tabi, memnun olurum, bunları okumak çok hoşuma gitti. devamını ne zaman ve hangi blogların son gönderilerine yazdığınıda haber verirsen kaçırma ihtimalim sıfıra düşer. :)

şunu özellikle belirtmek istiyorum. nba maçları izleyip sabahlayan insanlara karşı çok ayrı bir saygı duyarım :)basketbol sevgisi böyle bişey işte. ertesi gün sabahın köründe sınavım olduğu halde sınavda uyumayı göze alarak izlediğim çok maç oldu. mesela az önce cleveland - new orleans maçını izledim. sende izlemişsindir belki ( blacklebron sen kesin izlemişindir)Murat Kosova yine yapacağını yaptı. Maç bittikten sonra yaptığı ve Kaan Kural'ında hoşçakalın diyerek sonlandırdığı konuşmada, -Seneye görüşmek dileğiyle sevgili seyirciler dedi ve gıcıklığına birazcık daha gıcıklık kattı. "uydu telefonu" o rüya benimde favori rüyalarımdan. çok gerçekciydi.(bizim elemanların şakır şakır türkçe konuşması dışında tabi) sık yazmak konusuna gelince, aslında bu sıklıktan ne anladığımıza bağlı. ben aklıma bişiler geldikçe ve canım istedikçe yazıyorum. bilgisayarı açmaya üşendiğim zamanlar okuldan kalma bi ajandam var ora yazıyorum, sonra buraya geçiriyorum. kaç gün arayla yazdığımı bilmiyorum bile :) bazen ard arda iki yazı gönderdiğim oluyo. hatta bi kere üç tane mi yazmıştım ne, öyle bişi hatırlar gibiyim.

tüm düşüncelerin ve bunları böyle güzel bi şekilde dile getirdiğin için teşekkürler. uykusuz dergisinden çok ilham aldığım oluyor. dergiyi okurken aklıma komik anılarım filan geliyo hep yada çok enteresan fikirler filan geliyo.

çevremde enteresan kişi çok. hatta normal insan yok diyebiliriz. fazla da bi çevrem yok zaten. bende rap takılıyorum :) bazen öylesine gidip arkadaşları izliyorum stadda, çoğunlukla bende katılıp maç yapıyorum ama basketbol sahasında boş boş beklemek bile bana ayrı bi haz veriyor. bi yere gidip ordan eve dönerken, yoluma çok ters olsa bile stad içindeki o basket sahasının önünden geçiyorum. o derece bi basketbol sevgisi var işte napıyım :) kay kay yerine maç da yapabiliriz. benim kaykayımda var zaten. ama uzun zamandır kullanmıyorum. bodrumda bi yerde duruyodur. sanırım böbrek havuz dediğin, şöyle yan yana iki yuvarlak havuz. öyle havuzda filan kayacak kadar iyi değilim. düz yolda anca kayarım :)

bence en kısa zamanda kendine bi blog aç sen. güzel bi blog yaparsın sen. öyle hissediyorum.

bakın dikkat ederseniz şu üstteki son cümlenin çeşitli bahaneler yardımıyla da desteklenerek hiç iplenmediğini aşağıdaki sert ünsüz yorumlarında görebileceksiniz :p (iyi ki iplememişin, ben çok sevdim bu tarzı)



2.yorum
(sert ünsüz)
29 Aralık 2007 Cumartesi 22:04 - (ıssız ada - voLkan) ( gönderi şebnem ferah-ünzile)

sert ünsüz dedi ki...:
"... şimdi kardeşim konyaya gelsem böyle ortamlarla karşılaşırmıyım bilmiyorum ama karamanda bir dönem kaldım ve oranın insanı akşam 6 ettimi sokaklar resmen silent hill deki gibi oluyordu ortamı hafif bir sis basıyordı harbidende kendimi silent hill kasabasında zannediyordum ki karaman eskiden konyanın en büyük ilçelerinden biriydi sanırsam ama konyanında türkiyenin en çok bira tüketen il olduğunu ve yasal genel sayısının en fazla olduğu bir il olduğunu biliyorum bu ikisi bir birine zıt olsada sanırım güzel bir ortam olduğunu düşlüyorum.

keşke herkes senin gibi olsa değil mi? ozaman bütün her yerin yaşanma zevki daha bir güzel olur. küresel ısınma olmaz, kutuplardaki penguenciklerde üşümezler, amerika petrol için ıraka girmezdi her yerde barış hüküm sürerdi. ama işte herkesin dünyası kendine göre mükemmel oluyor her ne kadar ufak talihsizlikler bizim peşimizi bırakmasada ama olsun hayat böyle daha tatlı oluyor değil mi?

her ne kadar bazı şeyleri sevmesende acayip dikkatini çekiyor inşaatlardan gelen, sokakdan çıkan, tecavüze uğrayan, hapisten çıkan, anasına babasına sahip çıkmayan kişilerin hayatları bizi meşgul ediyor ama mor ve ötesi grubu biliyorsun değil mi? işte onların hepsinin aileleri zengin ve durumları iyi kişiler ve sadece zevk için müzik yaptıklarından dolayı yaratıcı olduklarını ve onun için hayran kitelesinin onları yanlız bırakmadığını düşünüyorlar onlar maddi kazanç uğruna değil kendileri eğlendikleri için müzik yapıyorlar ve dikkatini çekersede yaptıkları parçalar hep ülkemizde kötü giden işlere dokunduruyor.

burayada fazla yazdım devam ediyorum. blogundaki bağlantıdan devam :)"


2. yoruma verdiğim verdiğim cevap;
31 Aralık 2007 Pazartesi 04:08 - (ıssız ada - voLkan) ( gönderi şebnem ferah-ünzile)


stickman dedi ki...:
konyada öyle sayılır sert ünsüz, akşam olduğu zaman ve özellikle hafta içi pek kimse olmaz dışarda. silent hill durumu burda daha vahim. hava kirliliği çok fazla olduğu için sokaklar film seti havasında. ben konyanın en çok bira tüketen il olduğuna katılmıyorum :) böyle bişey mümkün değil :) bi ara en çok alkol tüketen il filan diyolardı. bu böyle ağızdan ağıza dolaşan bi söylenti işte.

herkes benim gibi olsa o kadar da iyi olmazdı galiba ya, herşeyin iyi taraflarının yanında kötü taraflarıda var, benimde herkesinde ama hayat bi şekilde bu zıtlıklar üzerinde bazen iyi bazen kötü akıp gidiyo işte.

mor ve ötesini biliyorum ama pek dinlemem. bizim okulda konser vermişlerdi orda izlemiştim biraz, her şarkı arasında sosyal mesaj vermeyi ihmal etmiyorlar :)


3.yorum (sert ünsüz)
29 Aralık 2007 Cumartesi 22:15 - (Merak Ettim De - OmAr) (gönderi Dikkat Tema Çalışması Var!!...)

sert ünsüz dedi ki...:
..arada bir şaşırasın patladığındaki gibi arada bir beyninde hiç olmadık yerde gelipde sana bazı anıları hatırlatması sana kim olduğunu unutturmamış değil mi?

sen hiçbir zaman değişme birader hep böyle kal.

-stickman in testeresi olacağım.

ömer birader bu yorumu silmezsen çok sevinirim. anlayışın için çok teşekkür ederim.


3. yoruma verdiğim verdiğim cevap;
31 Aralık 2007 Pazartesi 05:15 - (Merak Ettim De - OmAr) (gönderi Dikkat Tema Çalışması Var!!...)

stickman dedi ki...:
sert ünsüz , adamım, ilk cümleni saatin şu anda 05:01 olmasından mı kaynaklanıyo bilemiyorum ama biraz zor indirgedim beynime. kim olduğumu hiç unutmamıştım ki zaten. her zaman kim olduğumu biliyorum. ben bir garip gangstayım işte :p yere bakmadan top sektirmeye çalışan bi beyazım. ilkokul öğretmenine tekme atan psikopat bi çocuğum. mahalle maçlarında sürekli kaleye geçen elemanım. top benim verin gideyim demeyen sportmen bi çocuğum. sadece futbolda değil, basketbolda da öyle. bugün stadda topu alıp gitmeyen, maç kadrosunda olmadığı halde küsmeyen, soğukta titreyen, arkadaşların maçının bitmesini beklemekten donan bi zenciyim :) şu yaşımdan sonra değişeceğimi sanmıyorum ama insanoğluyuz, güven olmaz bize, bakarsın değişivermişim bi gün.
(bu güzel oldu hakkımdaya koyarım bi ara)
______________________________________________________


şimdi aklınızda şöyle bi soru olabilir? (yada aklınız yoktur, soru üretemezsiniz) (ama siz zeki insanlarsınız biliyorum)
-eee bize ne?
-eee bize ne sert ünsüz'ün senin hakkında düşündüklerinden?

heee size ne ki? :p
sadece iyi şeyler söylediği için bunları bu şekilde yayınladığımı, şımardığımı düşünmenizi istemem. değişik bi teknik ve hoşuma gitti. ayrıca yorumlama tarzıda çok güzel ve blogu yok adamın :) sadece böyle övgü içeren yorumlara değil her türlü yapıcı eleştiriye açığım zaten :)
nedense bi uzattım ben bu açıklamayı. offf lan! yeter bu kadar açıklama.


voLkan'ın oluşturduğu bu sistemi biraz daha değiştirerek ve geliştirerek, yukarıda gördüğünüz şekilde, sert ünsüzün yorumları geldiği sürece devam ettirmeyi planlıyorum. voLkan'a ve OmAr'a tekrar teşekkürler. sert ünsüz'e de bu sistemin kaynağını yarattığı ve yorumları için teşekkürler. sert ünsüz'ün yorumlarını her an sizlerde bloglarınızda görebilirsiniz. Tepki gösteren ıslak testereyle dövülecektir :) şaka şaka bişey yapmayacaz. tırsmayın lan hemen belki de bi daha yorum yazmaz sert ünsüz. ama yazadabilir yani bilemem. aaazzz sonraa...

-DİKKAT!... UZUN VE GENİŞ KONU BİTTİ-

30 Aralık 2007 Pazar

21 saniye

kardeşimin saati, hergün ben uyurken tam 21 saniye ötüyor. 21 saniye nasıl olsa çabuk geçer diye o sıcacık yatağımdan ve nefis uykumdan kalkıp, saati kapatmaya üşeniyorum. ama bi 21 saniye bu kadar uzun olamaz. olmamalı. Kalksam mıı? Kalkmasam mıı? ikilemi arasında afallarken birden kalkmaya karar veriyorum. tam da elimi attığım anda susmasın mı o saat? işte o çok koyuyor insana. çıkmışım artık o sıcak yataktan ve güzelim uyku modundan. ama inceden de hoşuma gidiyor hani. daha bi anlıyosun o sıcak yatağın ve uykunun kıymetini. tekrar yatağa girerken daha bi rahat geliyo o yatak. daha bi istekli ve azimli uyuyosun. tıpkı eski günlerde yaptığım gibi hissediyorum. okul olmadığı zamanlarda bile anneme beni erken kaldırmasını söylerdim, yalvarırdım ona bu saçma fikri uygulaması için. annem beni zar zor kaldırırdı. ufak bi afallamadan sonra tekrar yatardım. bunu sırf uykunun tadını daha iyi almak için yapardım. böyle yapınca daha bi tatlı geliyo. uyumak güzel şey arkadaş.

29 Aralık 2007 Cumartesi

Şaşırdım!...

Şaşırmam geldi. Arada oluyo böyle. Hiç bi sebep yokken şaşırıyorum.
aha!
Bak yine oldu. Manyak bişey ya. Kendini bu şekilde düşünsene. Odada oturuyosun tek başına ve birden bire şaşırıyosun. Halbuki şaşırmak için hiç bi sebebin yok. Belkide uzun bi süredir şaşırmamış olmama şaşırıyorumdur. Şaşırdım doğrusu. aha!
len dur.
aha!
aaa!
a aaa!

26 Aralık 2007 Çarşamba

Kulak

Bir hafta kadar önce banyodan çıktıktan sonra kulaklarımı temizliyordum. Çok ilginç bi yöntemim vardır. Tuvalet kağıdını veya herhangi bi kağıt mendili bükerek ince ve uzun bi hale getirip, onu kulağımın içine çevirerek sokarak, kulak içi ve etrafındaki pislikleri temizlerim. Yine bunu yapıyordum ki kulağımdaki pislikleri bu şekilde içeri doğru itmiş bulundum ve kulağım tıkandı. Çok pis bişey bu. Ağrı, acı veya duyma problemi olmuyo ama çok rahatsızlık verici bi tıkanıklık hissediyosunuz. Siz sakın böyle bi temizleme yöntemi kullanmayın. Hatta mümkün olduğunca herhangi bişeyi kulağınıza sokarak temizlemeyin. Buna o iki ucu pamuklu kulak çöpleri de dahil. Çok kirlenirse şöyle hafifçe, derine inmeden siliverin. Zaten kulak yavaş yavaş kendi kirini dışarı atarmış, aslında o kir bile değil, kulağın içine tozun girmemesi ve kulağın işlevinin düzgün çalışması için salgılanan bi salgıymış. Bundan sonra kulağının içinde salgı bulunan insanları aaaa ne pis adam diye yadırgamıcam :) (Ayrıntılı bilgi)

Bu sabah artık bu tıkanıklık hissinin verdiği rahatsızlığa daha fazla dayanamayacağımı ve bu durumun kendi kendine geçmiyeceğini anladım ve doktora gittim. Öncelikle hastaneye kurulan yeni sistemden bahsetmek istiyorum. Bu sistemi kim kurduysa bravo valla, çok süper yapmış. Hastanenin çeşitli yerlerinde bulunan dokunmatik ekranlı bilgisayarlara tc kimlik numaranızı giriyosunuz yada sağlık karnesindeki barkodu okutuyosunuz, giriş tuşuna basıp gideceğiniz bölümü seçiyosunuz. Ben KBB'yı seçtim. Yani kulak-burun-boğaz. Sonra istediğiniz doktoru seçiyosunuz. Ben, odası bana en yakın doktoru seçtim :) ve numaramı aldım. Oturdum bekledim sıramı. Her doktorun odasının kapısının üstünde 15 inçlik lcd monitörler var. Sıranız geldiğinde monitörde isminiz ve numaranız çıkıyo ve hemen altında içeri giriniz yazıyo. Buna rağmen bazı öküz insanlarımız ısrarla kapının dibinde beklemeyi tercih edip beni sinir ediyolar. Bi de amcanın birine çok güldüm :) O tc kimlik numarasının girildiği bilgisayarda giriş tuşu ince ve uzun bi tuş. Adam tuşun başına koyuyo parmağını ve bastırıp sürükleyerek sonuna kadar getiriyo. Böyle yapınca olmuyo tabi. Ben hem gülüyorum hem de; Amca öyle yapma, bi kere bas çek heuehu, öyle yapma amca yaa bi kere bas ehehehe :):) diyorum. Israrla yapmaya devam ediyor. Bundan zevk mi alıyodur ne. Neyse sonunda normal bi şekilde basmayı kabul ettirdik.

Sıramı alıp doktorun gelmesini beklerken çevredeki insanlara filan bakıyodum. Bu arada doktorun yanında çalışan yardımcı kızın bana baktığını fark ettim. Doktor henüz gelmediği için odasının kapısı açıktı. Ben ona bakınca aniden kafasını çevirmişti :) sonra ben başka bi yere bakar gibi yaptım ve o yine bana baktı. Hemen kafamı çevirdim ona, o da aynı az önceki gibi başka bi yere baktı hemen :) doktorun gelmesini beklerken bir iki kestim kızı ama yok arkadaş olmuyo böyle, ben kulağımın derdindeyim burda. başka bi zamanda başka bi yerde belki? Zaten yanımda sarhoş tipli bi herif duruyodu, cins cins bakıp soru sorup duruyodu bana.
Doktor geldimi? ne zaman gelecek doktor? Sizinki kaç numara?
heeehee diyip kafamı sallayarak geçiştiriyodum onu.

Gelelim asıl olaya. Doktor gelmişti ve ben o anda başka bi yere baktığım için tipini görememiştim. Ben her ne kadar rahat olmaya ve olayı iplemiyomuş gibi gözükmeye çalışsamda içten içe bi tedirginlik hissediyodum. Lan acaba nası bi doktor bu, ters ve acımasız biri çıkmasa bari, kulağıma ne sokcak acaba, acıyacak mı? gibi şeyler düşünüp duruyordum. Git gide sıra bana yaklaşıyodu. İyice heycanlanmaya ve tırsmaya başladım, kalp atışlarım hızlandı. Ama kendi kendimi kandırmaya çalışıyodum, tamam sakinsin sen, sen bu durumlarda filan tırsmazsın olum, neler yaşadık biz, böyle basit bişeyden mi tıstcan, he heeyyt. Ama herşey açık ve netti. Yusuf yusuf çekiyodum. Sıra bana geldi, monitörde ismimi gördüm ve odaya girdim. Az önce kesiştiğimiz kıza sağlık karnemi uzattım ve;
-Merhaba :)
dedim. Kız bişi söylemedi. Yüzüne hafif bi tebessüm vererek ufak bi hareketle başını yukarı aşağı salladı. Bu, "tamam tamam merhaba sana da, hiç artislik yapma, küçük bi kız çocuğu gibi tırstığını hissediyorum, kulağını deşecez biz senin, zikecez kulağını, hem ben az önce sana değil arkadaki yakışıklıya baktım." bakışıydı.

Kızın yanında kafasında bi aletle doktor oturuyodu. Tipi ve ses tonu eski Türk filmlerindeki adamları anımsatıyodu bana. Kısık bi sesle, hasta koltuğunun göstererek;
-şöyle geçin, oturun dedi.

gittim oturdum, matrixdeki koltuklar gibiydi.
ayağa kalktı ve yanıma geldi.

-şikayetiniz nedir?
-şimdi hocam, benim şikayetim sağ kulağımdan, bir hafta kadar önce banyodan çıktım ve kulağımı temizli...
-tıkandı demi?
-evet, sanırım kiri içeri doğru ittim, tıkanıklık hissediyorum.

kulağıma bi aleti hafifçe sokarak baktı, korkum biraz azalmıştı, acıtmamıştı çünkü. sonra diğer kulağıma baktı, bunda bişi yok dedi. Sonra diğer aletlerine doğru yöneldi. Eline acayip bi alet aldı. Küçük bi huni gibiydi. Sonra ona uzun bişi ekledi. Tüm bunları arka tarafımda yapıyodu, ben göz ucuyla bakıyodum. Orda bi işler çevirdiğini anlamıştım artık. Göz ucuyla bakmaya devam ediyodum ki, işte o an sıçtığım andı. O alet tazzikli bi şekilde su fışkırtıyodu ve uzun bişeydi. Elinde bi kap getirdi ve boynuma dayadı. Bunu bu şekilde tut dedi, gıkımı çıkarmadan tuttum. Kıpırdama dedi ve aleti soktu kulağıma. Bastı suyu.
OFFF o nası bi şeydir öyle!...
banyoda kulağınıza su kaçar ya, onun sürekli olduğunu ve bin kat güçlü olduğunu düşünün. manyak bişeydi. benim yüzüm binbir şekile girdi orda. doktor, sıkma kendini dedi. nası sıkmayım a.q, kulağıma hortum soktun resmen, bahçe sular gibi suluyosun. dayanmaya çalışıyodum bütün gücümle, çok pis bişey ya, 100 tane iğne vursalar daha iyi.
bu olay ne kadar sürdü bilmiyorum ama bana çoooook uzun geldi. kulağımdaki o hissi ve o acayip sesi sanırım hiç unutamıcam :)

iş bittiğinde o tasa baktım ve kulağımı tıkayan o kulak salgısını ( sarı tonlarında iğrenç pislik) gördüm.
-vauuuv
demişim o anda :) kulağımda bi acayiplik oluşmuştu, böyle hiç duymadığım sesler duyuyodum sanki, kulağın açıldığının hissiydi bu.
noldu, tıkanıklığın geçtiğini hissediyomusun?
evet hocam, hissettim valla.

pamukla sildi ıslak yerleri, bir iki bişiler yaptı, yolladı. çıkarken teşekkür ederim dedim. yine bişey demediler :)

siz siz olun, kulağınıza çok dikkat edin. Yazının başında da söylediğim gibi çok dikkatli temizleyin, derinlere inmeden. Aman diyim. Kulağınızın yıkanması çok pis bişey, acı desen değil, ağrı desen değil ki ben bunlara oldukça dayanıklıyımdır, böyle acayip kötü bi his, valla bi ara dayanamıcam çekicem kafamı diye korktum kendimden. offf, bu kesin rüyama girer :) hep biyerlerimize bişey olunca hatırlıyoruz, sağlık çok önemli bişi bea, sağlık olmadan hiç bişeyin tadı olmuyo, sağlığınıza çok çok iyi bakın.

Aslında doktora sormak istediğim bişey vardı; "hocam, kulağımız çınladığında birinin bizi andığı doğrumudur?" ama o aleti kulağıma tekrar sokmasından korktuğum için sormadım.

22 Aralık 2007 Cumartesi

TELEKOM extra 2 gb , ara vermiş Prison Break ve o ŞEREFSİZ !

Türk Telekom'un aralık ayına özel yaptığı extra 2 gb kotaya, içimdeki derin şüphelere rağmen hafiften bi sevinç duyduğum gerçeğini artık saklamıcam. Bunun nedeni, bu haberi tv de gördükten sonra inanamayıp, internette araştırmam ama bununda şephelerimi tamamen gidermemesi üzerine telekomu arayıp sormam;

-Alo...aloo...Telekom mu?
-evet, buyrun
-ıııı... hocam şimdi bu aralık ayı için 2 gb extra kota veriyosunuz ya!
-evet
-onun parasını önümüzdeki ay filan istemezsiniz demi?
-yok, hayır
-emin misiniz bak?
-evet, aralık ayında 6 gb kullanabilirsiniz
-hmm, 6 gb kullanabiliriz demek, 2 gb extra, hediye yani, bu kesin demi?
-evet
-yani tv'de reklamın altyazısında hızlıca bişey geçiyo. Kota aşım ücreti bir sonraki ay fatur...
-NEEE...anlamıyorum dediklerinizi?!
(o sırada yüksek sesle ezan okunuyodu, onun telefonundan bana, benim telefonumda ona yüksek sesli ezan sesi gidiyo)
-tamam tamam bişey yok, iyi günler.
-iyi günler

Ben bi Prison Break fanatiği olarak, yeni bölümleri rahatça indirebileceğimi düşünürken, ve sevindirik olurken, prison break çekimlerine ara verilmiştir.
Şimdiiii, bi bakalım.
Bu bir tesadüf mü? Asla. Biri oturuyor bi kenara ve bunu mithiş bi titizlikle ayarlıyor. Ama kim bu şerefsiz. Sürekli yapıyo bu terbiyesizliği. Onu bi bulursam çok fena yapıcam. İçinde cevizkabuğu çıkan ve az kalsın dişimi kıracak olan baklavayı almamı da o sağlamıştır kesin. Geçenlerde bi akşam yemeğinde, ağzımın bir saat boyunca deli gibi yanmasına sebep olan çarlisyon biberin (asla acı olmayan ve olamayacak biberler) bana denk gelmesi ve yemekteki başka hiç bi biberin acı çıkmamasını ondan başka kimse ayarlamış olamaz. 7. sınıfta bayram gösterilerine katıldığımda, şu tribünde oturup değişik renkli bayraklarla çeşitli desenler yaptığımız zamanlarda, bayrakların kırık sopalılarının bana gelmesinide sen ayarladın biliyorum. Ağzını burnunu kırcam lan senin. Bilgisayarı ilk aldığımızda monitörün elektirik girişini iyi takmayan, gevşek takıp nerdeyse monitörün bozulmasına sebep olacak elemanı da sen gönderdin biliyorum. Ve başıma gelen bunlara benzer binlerce olaydan da sen sorumlusun. "Seni eshefle kınıyorum. Ya da ne eshefne kınayacam lan!..Allah belanı versin." (espiri by Barış Uygur) Bi gün karşılaşıcaz seninle bok kafa! ve o gün, senin asla hatırlamak istemeyeceğin gün olacak. Ama ben sana öyle bişey yapcam ki, nefes aldığın her saniye o günü hatırlıcaksın.

not: prison break 3. sezonla ilgili, bölümler hakkında bilgiler veren, sürprizlerin ve dizinin heyecanın kaçmasına neden olacak yorumlar yazmayınız. yazarsanız ülkeyi terk ediniz. neden derseniz, ben önce hepsini indiriyorum, sonra izliyorum. bi de sizleri seviyom ben. sırf gıcıklık olsun diye bile yazmayın lütfen, bu dehşeti yaşatmayın bana. iyi dersler sevgili arkadaşlar, saol.

20 Aralık 2007 Perşembe

Sen yarın ölecen!...

Bayram nası geldi ya, ben hiç ortamda bi bayram havası filan hissetmiyorum. Yapılan börekler, sarmalar filan dışında bi bayram belirtisi yok. Ha bi de annemin günlerdir yaptığı ve heryıl olduğu gibi günlerce yapmasına rağmen bayramın ilk günü de şöyle bi hafiften yaptığı temizlik var. Çocukluğumda, Konya Büyükşehir Belediyesi henüz kurban satış ve kesim alanları oluşturmamıştı. Bizim ev konyanın en büyük pazarına çok yakın olduğu için, kurban satan insanlar bütün kurbanlıkları bizim mahalle ve çevresine getirir, günlerce orda kalır, günlerce burda satarlardı kurbanlık hayvanları. Mahalle günlerce bok koksada zevkliydi o zamanlar. Ya da biz çocuk olduğumuz için bize öyle geliyordu. En azından bayramın geldiğini anlayabiliyoduk bu şekilde. Kurbanlarını satan insanlar bayram gelince çekip giderlerdi. Tabi mahallenin zemininde 5-10 cm lik bi bok tabakası kalırdı. Onu da mahalleli temizlerdi. Sabahtan akşama kadar tüm arkadaşlarla birlikte koyunlara, keçilere, danalara bakardık, incelerdik onları. Sahiplerine yüzlerce soru sorardık, bezdirirdik adamları. Kaçan küçükbaşları yakalamaya çalışırdık. Büyükbaşlardan acayip tırsardık. Babamın aldığı kurbanlığı bizim bodrumdaki odunluğa koyardık. Ben evin arka bahçesinden ot kesip götürür verirdim ona. İzlerdim bi süre, biraz tırsarak ve hayvanın yüzüne bakarak;
sen yarın ölecen... derdim.

Tabi yarın olunca heyecanla kesilme anını beklerdim. Gözümüzün önünde keserlerdi bütün mahallenin kurbalıklarını. O zaman anne babalar ne bilinçsizmiş. Küçücük çocuğun önünde kesilir mi kardeşim. Belkide ben o zamanların etkisiyle böyle oldum. Annemgil bana hayvanların kellelerini verip anneannemin evine götürmemi isterlerdi. Ben alırdım bi kelleyi bi elime, diğerini bi elime, boynuzlarından tutarak götürürdüm anneanneme. Yolda iki elinde iki kelleyle yürüyen bi çocuk düşünsenize :) Anneannem onları piknik tüpünün üstüne koyardı, bişiler yapardı. O bayram gününün sabahında kurban kesimi yüzünden bazı anlaşmazlıklar yaşayan yetişkinler arasında devamlı ufak tefek tartışmalar olurdu. Bu olaylar o güzel sabaha gergin bi hava katardı. Ama bütün işler bitip o etin tadına bakılınca herşey normale, sıcak bi ortama dönerdi.
Son 5-6 yıldır kendi kurbanımızın bile yüzünü göremiyorum. Bilmem nerde alınıyo, nerde kesiliyo, bi kaç poşet içinde eve geliyo. Bizim yan komşunun bahçesinde ortaklaşa alınmış büyükbaş bi dana var. Küçükbaş dana diye bişey yoktur zaten :) 5-6 yıldır gördüğüm tek kurbalık hayvan o. Her sene aynı danayı mı alıyolar ne, her yıl aynı hayvanı görür gibi oluyorum. Akşam çöpü atmak için dışarı çıktığımda kafasını çevirip bana baktı, bende ona baktım ve dedim ki;
sen yarın ölecen.

19 Aralık 2007 Çarşamba

Açık büfe MiM

Aslı cadısı nam-ı değer TatLıCadıCa tarafından mimlenmiş bulunmaktayım. Şu aşağıdaki soruları cevaplıcam sanırım. Başlıyım.

Yemek olsam ne yemeği olurdum?
İmam bayıldı olurdum ama bilinçli, sert ve soğuk yani mesafeli bi imam bayıldı olurdum. Eğer biri beni yemeden önce "-aaa imamı camiden getirtip bayılttınız mı yoksaa hahaha hehehe hihihi, ne komiiik" gibi bir cümle kurma gafletinde bulunursa, onu bayıltana kadar boğazında kalır, bayıldıktan sonra midesine giderdim.

Müzik aleti olsam ne olurdum?
Piyano olurdum ama öyle sıradan bi piyano değil. Sadece piyanist filmindeki şarkı ve harry potter'ın şarkısının çalındığı bir piyano olurdum. Yada dj seti de olabilirim, onun bi adı vardı ama tam neydi bilmiyom, ondan olurdum ya, ne de olsa amerikan rapçisi ve gangsta özentisiyim :p manyak ritimler oluştururdum dj'ciğime.

Araba olsam ne olurdum?
İşte can alıcı soru. Buna tek bi cevap vermem mümkün değil. Hem siyah hummer jeep olurdum eski yazılardan da anlayacağınız üzere. Hemde 1967 model siyah cadillac eldorado.

Aylardan hangisi olurdum?

Kesinlikle temmuz olurdum. Ben sıcağı severim. Her akşam üşüme, terleme soğuma derdi olmadan, rahatça basketbol oynayabilirim. Ama ay olsam nasıl basketbol oynucam demi, o büyük bi sorun.

Ayakkabı olsam ne olurdum?
Tabi ki basketbol ayakkabısı olurdum. Kobe zoom güzel bi tercih olur.

Kıyafet olsam ne olurdum?
Her türlü kadın iç çamaşırı olurdum :) ama manken ölçülerinde iç çamaşır olayım ki sadece mankenler giyebilsin beni :p

Ben kimi mimleyim diye düşünmücem ve bu mim-i bir açık büfe mim haline getiriyorum. İsteyen alsın. Yaş ve kişi sınırlaması yoktur. Canı mim çeken, bünyesinde mim ihtiyacı belirmiş ve acilen kendini mimlemesi gerektiğini düşünen bir insansanız eğer alın mimleyin, çekinmeyin. Almazsanız da önemi yok. haydin eyvallah yiğitlerim...

17 Aralık 2007 Pazartesi

Gri

Uyandım ve perdeyi aralayıp dışarı baktım. Hava gri, yerler gri, binalar gri, ağaçlar gri, insanlar gri. Fotoşopta efekt yemişe dönmüş hayat. ctrl+z yi bulabilsem buralarda bi yerde, basıp geri alıcam, renkler geri gelicek ve bende bi kaç efekt ekleyip daha canlı yapıcam renkleri. aha!.. fotoşop hata verdi. Sistem ciddi bi hatadan kurtarıldı diyo. Renkleri canlandırmaya çalışmakta hata mı ettim. Vay canına. Bu bir hataysa herşeyin gri durması daha mı iyi yani. Fark ettimde bu blogda griymiş. Kapişonlu, gri ve en büyüğünden bi sweat almak istiyorum. zenci işi ;) hişşş para çıkın :p

15 Aralık 2007 Cumartesi

Duvara Karşı

Başlığa aldanıp Fatih Akın'ın filminden bahsedeceğimi sanmayın. Bambaşka bi olay. Bizim oda küçük olduğu için ranzada yatıyoruz kardeşimle birlikte. Ranzanın bi tarafı duvara bitişik, diğer tarafı odaya doğru açık. Kardeşim alt katta yatıyo ben de üst katta. Ben gece çok sık uyanırım ve sık sık sağa sola dönerim. Biraz deli yatarım yani. Uyandığım zamanlarda ne var ne yok diye yattığım yerden biraz doğrulup hafifçe odaya doğru kafamı uzatıp şöyle bi göz gezdiririm yerlere, karşıdaki sobaya, kitaplığıma, bilgisayara, oraya buraya filan.

Sabah yine böyle bi durum yaşadım.. Uyandım. Gözüm yarı açık yarı kapalı ve uyku sersemi bi halde biraz doğrulup yine kafamı odaya doğru uzatıyodum ki önce gözümün önünde geniş sarı bi kütle gördüm. 1 saniyeden az bi süre sonra, DAAANN diye bi sesle irkildim ve kafamda keskin bi acı hissettim.

Evet, o geniş sarı kütle ranzanın bi kenarını kaplayan duvardı. Muhtemelen tuğladan yapılmış, sıvanmış ve boyanmış, oldukça sert, gayet güzel bir duvar. Ben gece uyanıp tamamen ters dönmüşüm, hatta yastığımı bile almışım yatağın diğer ucuna koymuşum, yorganımı da çevirip o şekilde uyumaya devam etmişim. Sabaha kadar bunu unutmuşum tabi, her zamanki şekilde yattığımı sanıyorum. Artık nasıl bi şiddetle çarptıysam duvardan hafif bi toz döküldü. Birazı gözüme kaçtı, anlım yanıyodu ve pis acıyodu. Kimbilir ne biçim kızarmıştı, hatta kanıyo bile olabilirdi ama elimi değdirip baktım, kan yoktu. Kimsenin duymaması için hemen yorganın altına girip bu halime kıkır kıkır güldüm. Ama zaten kimse duyamazdı, çünkü evde kimse yoktu. var mıydı? yoktu.

Editorya

Dün Editorya'da blogum tanıtılmış, teşekkür ederim efenim. Yalnız blogun fotoğrafı çekilirken sanırım youtube görüntüsü fotoğrafda çıkmamış, video olduğu için olabilir. :) Neyse yavv önemli diil. Birde blog tanıtılırken, o blog hakkında editorya kendi görüşlerinide kısaca belirtse, belki daha iyi olabilir diye düşünüyorum :) iyi bloglamalar.

14 Aralık 2007 Cuma

Uykusuz KAÇIRILDI !...

Her ne kadar bu blog bir haber blogu olmasa bile, az önce elimize bomba bir haber ulaştı. Haftalık mizah dergisi UYKUSUZ'un kaçırıldığı, fidyecilerin çok ciddi olduğu ve isteklerinin yapılmaması durumunda silahlarını kullanabilecekleri belirtildi. Gönderilen fotoğraflar ve videolarda Uykusuz'un bıçakla korkutulduğu gözlerden kaçmıyor. :) Bu kaçırma eylemi henüz bir örgüt tarafından üstlenilmedi ama konuşmaları ve tavırlarından çok ciddi fidyeciler oldukları anlaşılıyor. Fidyecilerin isteği bir hayli garip ve şaşırtıcı; "ömür boyu UYKUSUZ aboneliği." Fidyecilerin yetkililere en fazla bir hafta süre verdikleri belirtiliyor. :p


11 Aralık 2007 Salı

Karınca

Ben küçükken yaz mevsiminin yaklaştığı zamanlarda, güneşli sıcak bi hava olduğunda, aniden bir sürü karınca çıkardı ortalığa. Bazen koca bi duvarı kaplardı bunlar. Duvar simsiyah gözükürdü. Arkadaşım mustafayla birlikte hem tırsar hemde hayran hayran izledik bunları. Bu karıncaların bazıları kanatlı olurdu. Onlara uçaklılar derdik. Bi keresinde kuma saplamış hafif irice bi taşı kaldırdım, toprağın altındaki o karınca yuvasını gördüm. O muhteşem işcilik karşısında apışıp kaldım. O an sanki az önce yaşamışım gibi gözümün önünde bugün bile. Küçük küçük, upuzun, labirent gibi bi sürü yol. Karıncalar içinde hıphızlı hareket ediyolar. Keşke karınca olup bu yuvanın en derin yerlerine, bu güzel tünelleri kullanarak gidebilsem diye düşünürdüm. Ne kadar zevkli olurdu. Yuvalarının içinde minik yumurtalarını koydukları bölümler görmüştüm. Sanki bir depo gibiydi. Yuvaların dışındaki o ince kum birikintisine hayrandım. Nasılda düzgün ve muhteşem yaparlardı onu. Ne şanslıydı bu karıncalar ya, istedikleri yere kolayca ve hıphızlı tırmanabilirlerdi. Binalara, ağaçlara, heryere. Küçükken bir çok hayvan olmak isterdim. Kedi, köpek, kuş ama en çok karınca olmak isterdim galiba ama üzerime basılmasından korktum hep.

5 Aralık 2007 Çarşamba

Erkek erkeğe Öpüşmek

Türk erkekleri birbirini öpmeyi ne kadar çok seviyo ya... Böyle anlatıyorum da sanki başka millettenmişim gibi, bende Türküm. Tamam, öpüşmeye karşı değilim, çok da güzel bişey aslında ama sadece güzel karşı cins olduğunda. Bazı arkadaşlar var, yolda belde karşılaşıyoruz, tokalaşıyoruz. Adam anında uzatıyo kafasını. Vucudu otomatiğe bağlamış artık. Elini uzattığı an kafa da aynı anda, belkide istemsiz olarak öne doğru hareket ediyo. İlla o iğrenç yanaklarımızı değdircekmiyiz yani. Birde yanaklar değerken öpücük sesi çıkaranlar vardır. Hayır nereyi öpüyosun, havayı mı öpüyon. Bi de ağız kokusu varsa, offf ooof diyim... Hiç sevmiyorum, nefret ediyorum. Tam kafasını uzatacakken elini biraz daha sert sıkarak, hafiften de iter gibi yaparak engellemeye çalışıyorum ama yok, herif kafaya koymuş, bi halt ettiğini sanıyo, ezberlemiş artık o işi. İdeal selamlaşmanın o şekilde olduğunu düşünüyo. Bir çok ülkede iki erkek bu şekilde bi olay yaşasa, görenler bu erkeklerin erkekliklerinden şüphe ederler.

-aman hastayım, nezleyim, gribim, aidsim, tifoyum, bilmemneyim kardeşim, sana da geçmesin... gibi mazeretlere de hiç göz yummazlar. Artık son çare ülkücü selamlaşmasına kalıyor :) kafa tokuşturmak yani. Ben yıllardır bu şekilde yaparak bu öpüşmeleri tamamen engelleyemesem bile, bir nebze olsun etkisini azaltmayı başardım. Gerçi bu yüzden okulda filan herkes beni ülkücü sanıyodu galiba :)

napıyım abicim ya, o şekilde öpüşmektense kafa üst köşelerini tokuşturup, ülkücü sanılmayı tercih ederim. Bunun da kötü yanları var. Adamın kafası jöle küpü olur, saçı kafanı yaracakmış gibi hissedersin. Neyse ki son bi kaç yıldır, buna da bi çare buldum gibi. Hem sevdiğim bi selamlaşma, hem de kafa temasını tamamen ortadan kaldırıyor. Çok merak ettiniz demi?, söylüyorum. HipHop kültürüne özgü selamlaşma. Filmlerde filan kesin görmüşünüzdür bu şekilde selamlaşan zenci kardeşlerimizi. Şimdi yazarak nası tarif ediyim. Eller bi kaç değişik şekilde önce birbirine vurulur ve tuttulur sonra sağ omuzlar dirseklerle beraber bir kez çarptırılır. Kelimelerle bu kadar anlatabildim.

işte bu fotoğraflarda biraz görebiliyoruz.
Ya kesin görmüşünüzdür bi filmde. Keşke bütün arkadaşlarım bunu anlasa, bilse ve sürekli bu şekilde selamlaşsak. Ama malesef, adamlar anlamamakta ısrar ediyo. Sadece bir iki arkadaş var bunu uygulayan. Diğerlerine diyorum;
bakın, bundan sonra böyle selamlaşalım, ne güzel. Ama çok olumsuz hatta bazen küfürlü tepkilerle karşılaşabiliyorum. Üzülürler, küserler filan diye, sizinle öpüşmekten veya öpüşür gibi yapmaktan nefret ediyorum... da diyemiyorum.

/bu zenci selamlaşmasını bi kere %100 doğru şekilde hemde %100 amerikalı, philadelphia sokaklarında büyümüş zenci bi kardeşimle yapmıştım. Bizim Selçuk Üniversitesi Basketbol takımının geçen sene ki oyun kurucusu Dominique Hawkins'le markette karşılaşmıştım, işte o zaman./

Lütfen artık bu erkek erkeğe öpüşme olayını kaldıralım. Hatta yasak olsun bu. Kanun hükmünde kararname çıksın meclisten. (oha) Erkek erkeğe tokalaşırken öpüşülmesin. Ben sadece güzel bayanlarla tokalaşırken öpüşmek istiyorum veya tokalaşmazken de olur, gerçi o her koşulda olabilir zaten. Neyse konumuz bu diil. Ben diyeceğimi dedim, gerisi yetkili makamlara kalmış :)

konuyla ilgili ufak bi karikatür çizmiştim fakat tarayıcım olmadığı için koyamıyorum buraya, fotoğraf makinemde yok (aaa ne zavallı bi insanmışım, şimdi fark ettim. Karikatürü görmek isteyenler varsa ve fazladan tarayıcıları veya dijital foto. makineleri varsa hayrına bana gönderebilirler)

2 Aralık 2007 Pazar

Röportaj gibi MiM

şeker'den gelen bir mim,
konu: blogun hayatımızdaki yeri
beş tane soru var, onları cevaplıyoruz.
nasıl bi mim bu ya, kendi kendime röportaj yapıyomuşum gibi hissettim valla :)

1. Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?


blog yazmaya ilk defa 70 li yıllarda başladım. ama o zamanlar internet, bilgisayar olmadığı ve henüz doğmadığım için bu saçmalığa bi son vermeyi düşündüm ve bıraktım. Şimdi bilgisayar yok, internet yok, nerene yazıyosun blogu? diye aklınızdan bi soru geçiyo olabilir. Cevaplıyım; deftere yazıyodum be! link filan veriyom böyle defterden. Tıklayınca defterin diğer sayfaları açılıyodu. Defteri elden ele dolaştırıp yorum bile yazdırıyodum insanlara. Header bile yapıyodum sayfaların üstüne. Tabi o zamanlar fotoşop neyim yok. O zaman ki fotoşop resim defterim ve boylarımdı. Şaka şaka, herşey diş bulgurumda önüme koyulan bilimum araç gereçten kalemi seçmemle başladı. O zamanlar çocukluk tabi, duvarlara kapılara filan yazardım, sonra annem kızdı, bıraktım. Artık saçmalamaya bi son verip işin aslına geçicek olursam, iki arkadaştan gördüm ben bu blog olayını. Heves ettim bende yaptım. O zamanlar blogger ingilizceydi, pek bi halt anlamıyodum. (şimdi de anlamıyorum. şaka lan anlıyom) Türk blog sitelerinde takılıyodum. İlk önce uykucu diye bi blog açmıştım. Bir süre orda yazdıktan sonra sıkıldım., bırakıverdim. Uzun süre ilgilenmedim. Sonra blackmamba isimli bi blog açtım. Orda ilkinden biraz daha uzun bi süre takıldım ve yine sıkıldım. Ağustos 2007 den beri bloggerda takılıyom işte böyle.

2. Blog yazılarımın konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

içimden geldiği gibi yazıyorum. Ama nedense içimden sürekli eğlenceli şeyler yazmak geliyo. ruh halime göre aslında. Mutsuz olduğumda da pek yazasım gelmiyo. Aslında bir çok farklı konuyla ilgili bir çok farklı yazı yazabilirim her an, hiç belli olmaz bana. Ama belirli bi üslubum vardır. Okuyanlar bunu bilirler zaten. İşin içine komedi katmayı severim. Daha çok insanlara tebessüm ettiren şeyler yazarım ve böyle bi üslup kullanırım. Arada sırada dramatik şeyler de yazabilirim ama bu 42 yılda bir olur.

3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

yoo!... ne feragat edecem ya, blog yazmak için hiç bişeyden feragat ettiğim filan yok.

4. Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

artan bekleyiş derken? Tüm Türkiye benim bişeyler yazmamı filan beklemiyo ki :) bu bir blog yavv...nesi zorunlu bi hal alacak, ben çok eğleniyorum, yazarkende, okurkende.

5. Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

google sunucularına zeval gelene kadar? üretkenliğim sona erene kadar? hiç biri değil... canım nereye kadar sürdürmek isterse oraya kadar. Hatta pazara kadar değil mezara kadar diyip de bi mallık yapmıcam burda. aaa yaptım bile...

1 Aralık 2007 Cumartesi

Çilingir sofrası

Bazen şöyle bi çilingir sofrası kurmak istiyorum. Hayatımda içki içmedim ama bazen canım öyle bi rakı çekiyo ki anlatamam. Çeşit çeşit mezeler masada, batmakta olan güneş ve hafif dalgalı bi deniz karşısında, eski taş plaktan müzeyyen senar çalcak hafif cızırtılı bi şekilde. Rakımı yavaşca yudumlayıp, ufka doğru derin derin ve kısık gözlerle bakıcam. Rüzgar, denizin kokusunu burnuma taşıyacak. O müthiş lezzetli mezelerin tadına bakıcam. Ama her şeyi kendim hazırlamam lazım. Mezeleri özenli bi şekilde kendim hazırlıcam, beyaz peynirimi ve kavunumu güzelce dilimlicem. Rakı şişesini açıp doldurcam ince uzun bardağa, üstüne suyu yavaşca ve sesini hissederek dökücem. Bir iki parça buz atcam içine.

Dışardan trafiğin sesine karışmış insan sesleri ve martıların o keskin çığlıkları geliyor. Birkaç kişi oltasını denize atmış kısmetlerini büyük bir sabırla bekliyorlar. Uzaklardan balıkçı takalarının motor sesleri kulağımı okşayarak geliyor. Sevgililer el ele tutuşmuş sahil boyunca yürüyolar, kimileri ise banklarda birbirlerine sarılmış oturuyolar. Ben rakımın ve mezelerin tadını çıkarırken arkadaşım eski günlerden bişeyler anlatıyor. Müzeyyen Senar'ı dinledikten sonra çıkarıyorum plağı. Kanun sesine bırakıyorum kendimi. Müzik, rakı ve meze üçgeni etrafında adeta başka bir aleme geçiyorum.
canınız çektiyse biraz olsun bastırmak için buyrun;
çilingir sofrası

Ampul

Kafama bişey takıldı; elektrik veya ampul bulunmadan önceki çizgi filmlerde, karakterlerin aklına bi fikir geldiğinde, kafalarının üstünde ampul yerine mum mu yanıyodu acaba. Ama elektrik olmadan çizgi filmi nasıl oynatıyosun demi, bi de o var...Ama şöyle bişey daha var. Bazı seyyar satıcıların (kuruyemişci, kestaneci, mısırcı, kokoreçci) arabalarında tüpe bağlı yanan ampuller görüyorum. Ampulü küçük piknik tüple nasıl yaktıklarını merak ediyorum. Gidip sorup öğrencem birisinden. Belkide rastgele müthiş bi teknoloji geliştirdiler ama farkında değiller. Bende hemen patenti alır, seri üretime geçer, parayu gırarum.

Eskiler ampulleri sınıflandırırken voltluk yerine mumluk derdi. Mesela, kırk mumluk ampul. Şimdi bu kırk mumluk ampul kırk tane mum yakılınca çıkan ışığa eşit güçte ışık mı çıkarıyo? bunu ancak kırk tane mummu yakarak öğrenebiliriz.

mim - Hayalinin Fotoğrafı

Pınar'dan gelen bir mim "herhangi bir hayalimizi çizeceğimiz bir resme yansıtmak. Fotoğraf kullanma hakkına da sahibiz." Bir sürü hayalim var ama hepsini söyleyemem :p aralarında çok orijinal fikirlerde var, onlarıda söylemem :p şöyle küçük bi hayalimi söyleyim. Simsiyah renkli, modifiye edilmiş, süper bir müzik sistemiyle donatılmış bir hummer kullanmak. Yine aynı özellikleri barındıran ve rapçilerin arabalarında gördüğünüz gibi yaylanabilen, zıplayan, motoru güçledirilmiş 1967 model cadillac eldorado kullanmak.


21 Kasım 2007 Çarşamba

Ankara-Washington Hattı

kitaba dair notlar...
ilk 45 sayfa

Kitabı okumaya başladım. Şu ana kadar 35 sayfa okudum ama kitap bana 45. sayfada olduğumu söylüyor. Kitap başındaki yazılar, önsöz filan yüzünden işte. Öncelikle şunu söylemeliyim; bu kitapda çok fazla yazım hatası var. Ayrıca bir çok cümle yanlış kurulmuş ve ilk okuyuşta çok saçma oluyor. Bunun gibi pek çok hata kitabın okunmasını ve anlaşılmasını zorlaştırıyor. 45. sayfaya gelene kadar en ilginç bulduğum şey 11 Eylül'den sonra tüm dünyanın yaşadıklarının toplam 71 insanın isteği doğrultusunda gerçekleştiği. Bunlar kendilerine bir felsefe belirlemişler ve bunun etrafında bir politika geliştirerek dünya düzenini tamamen değiştirmek istiyorlar. Bu güne kadar yaptıklarıyla da bunu başarabilcekmiş gibi görünüyorlar.
Dünyanın imparatoru olmaya kalkışan bu insanlar yeni dünya düzenini kurmayı isteyen strateji uzmanları.

"Önce Amerikan iktidarını ele geçirdiler, sonra dünyaya sıra geldi. Sovyetleri çökerttiler, Saddam'ı yıktılar ama bitmedi. Daha yeni başlıyorlar.
Bunlar "Neo Con" "Neo Conservatie" "Yeni Muhafazakarlar" olarak adlandırılıyor."

45-98
Amerika istediği zaman elini kolunu sallayarak Türk ordusu bünyesindeki bir alana girip, bir orgenerali öldürmenin ön hazırlıklarını rahatça sürdürüp, amacına ulaşabiliyor. Bu orgeneral, yıllar önce bugün yaşadığımız sorunları öngörüp gerekli makamları uyarmış, amerikanın planlarını sezmiş ve bu konuda gerekli her türlü çalışmayı yapıp uygulamaya koymaya hazır hale getirmiş, çok iyi bir asker.

Amerikanın kamuoyu oluşturmak amacıyla Türkiyenin önde gelen gazetecilerine vermek için ayırdığı para 200 milyon $
Pentagon'da sırf psikolojik amaçlı yalan haber üretmek için bir merkez varmış. "Yalan üretme merkezi"
Amerikanın Türkiyede konsolos, elçi vs. gibi görevlerde , Türkiye ve Ortadoğuyla ilgili faaliyet yürüten, Türkiye'yi tehdit etmekten çekinmeyen bürokrat görünümlü CIA ajanları ve şefleri bulunuyor.
Ortadoğu ülkelerinin çoğunda demokrasinin olmayışının tek nedeni, petrol-silah dengesi.
İncirlik üssünden kalkan ABD helikopterlerinin PKK ya yardım götürmesi. CIA ve MOSSAD'ın yüzmilyarlarca dolarlık PKK yardımları. Delta Force birliklerinin kuzey Irak dağlarında PKK'lıları eğitmesi.

99-190 (kitap bir çok sitede 231 sayfa olarak gözüküyo ama bendeki 190 sayfa, korsan filanda değil ha)
ABD çıkarlarının devam etmesi için sürekli sorun üretir. ABD'nin varlığı bir bakıma dünya üzerindeki ulusal ve bölgesel sorunların sürekliliğine, bu sorunların ABD'nin istediği şekilde çözülmesine ve ülkelerin her türlü sorunun çözümünde ABD'nin rol oynaması lazımmış gibi bir psikolojinin içine sokulmasına bağlıdır.

not: gündemden etkilenip aldığım bu kitap kafamı karıştırdı gerçekten ve blogumun tarzına pek de uymayan böyle bir yazı oluştu. Kitapda yazılan bazı şeylere inanmakta gerçekten zorlandım. Ama yazarın yalan söyleyecek hali yok herhalde diye düşünüyorum. Kitap hiç bir siyasi görüşü desteklemeden veya karalamadan sadece Türkiye'nin çıkarları gözetilerek yazılmış, bunu çok sevdim.

kitabın yazarı : Hakan Türk
http://www.hakanturk.com (sadece Internet Explorer açıyor)
_________________________________________________________________________
kitap arkası
HAKANTÜRK bugüne kadar yaptığı görevlerin dışında halen merkezi Amerika'da olan İnternational American Academy of Security başkanlığı ve The World Medical Assistance Assocation 2. başkanı olarak görev yapmıştır. 1962 yılından beri yurt dışında yaşamakta olan HAKANTÜRK'ün bugüne kadar yazdığı 40 kitabın hemen hemen hepsi Türkiye Cumhuriyeti çıkarları doğrultusundadır.
HAKANTÜRK, bu kitabında 17. yy.'dan başlayan Osmanlı Amerika ilişkilerinden 21. yy. Türk-ABD işbirliğinin nasıl tek yönlü geliştiğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Bir çoğumuz ABD'nin Türkiye'ye ilk silah ambargosunun 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası konduğunu sanır. Bu büyük yanılgıdır. Çünkü ABD, Türkiye'ye ilk ambargosunu Kurtuluş Savaşı'nda koymuştur. Atatürk Türkiye'si Amerika'dan parası mukabilinde 600 bin mavzer ve beş milyon mermi almak isteyip, alamadığını belgeliyor.

4 Temmuz Amerika'nın Bağımsızlık günü, fakat bu ülkenin Kuzey Irak'ta askerlerine yapılan düşmanca davranıştan dolayı Türklerin ne bugün, ne de yüz yıl sonra dahi unutamayacağı bir gündür. ABD'nin hedef tahtasında bugün için her ne kadar İran ve Suriye görünüyorsa da İmparatorluğunu kurabilmek için Türkiye'yi önünde büyük bir engel kabul ederek bölüp parçalamak, hatta yok etmek istediği belgelenmektedir.

Stratejik konum nedeniyle sürekli olarak ABD'nin kültür mühendisleri tarafından kısa ve uzun vadeli Türkiye üzerinde plan ve programlar yapıp onları adım adım gerçekleştirirken, ülkemizdeki işbirlikçilerden de yeterince yardım görmektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda en son tanıyan ülkenin Amerika olduğu acaba bugün Türkiye'de kaç kişi biliyor?... Hız almak için dahi geri adım atmamamız gerektiğini öğrendiğimiz gün, tam bağımsız oluruz.

16 Kasım 2007 Cuma

Bizim bi'arkadaş!... (3)

Bizim bi'arkadaş'ın mahallesine dün ramazan davulcusu gelmiş. Arkadaş şaşırmış. Çıkmış cama; -hayırdır abi?... demiş. Davulcu; yaa sorma, Ramazan bitince bayram telaşesiyle bahşişleri toplamayı unutup memlekete gitmişim. Geçen gün aklıma geldi, hemen kalktım geldim. Atsana bi sakal...demiş. Arkadaş sırf kendisini güldürdüğü için atmış üç-beş sakal. Şimdi kapı kapı dolaşıp bu derdini anlatıyomuş bu unutkan davulcu.

Bizim bi'arkadaş'ın bilgisayarı çok geç açılıyomuş, bu yüzden kasadan power tuşuna bastıktan sonra bi 5-10 dk bişilerle oyalanıp, sonra gelip monitörü açıyomuş. Taktir ettim, güzel elektirik tasarrufu sağlar.

Bizim bi'arkadaş, taksiye binmiş. Gıcık kaptığı tarzda bi müzik son ses çalıyomuş. Bağırmış şöföre kardeşim allahını seversen kapat şunu...diye. Şöförde, -ben ateistim beyfendi...demiş, -nereye...demiş?

Bizim bi'arkadaş vardı ilkokulda Esat diye. Defter ve kitaplar okunmadığı halde açık durursa günah derdi. Bende inanır kapatırdım. Şimdi feysbukta onu arıyorum, bulursam ağzını burnunu kırcam.

Bizim bi'arkadaş, tramvayda dikkat çekebilmek için ingilizce bilmediği halde okul kütüphanesinden ingilizce kitaplar alıp, okur gibi yapıyomuş ve işe yarıyomuş bu.

Bizim bi'arkadaş, feysbuka üye olmuş eski arkadaşlarını bulabilmek için ama hiç bi arkadaşının ismini hatırlıyamıyomuş. Şimdi mal gibi bekliyomuş feysbukun başında, belki onlar beni bulur diye.

Bizim bi'arkadaş, şu geçenlerde yapılan referandumdan sonra yurt dışına çıktı. Bunun boyalı parmağını gören yabancılar soruyomuş ne bu böyle diye. Bu da oy kullandıktan sonra boyandığını söylemekten utanmış, geçici dövme yaptırdım diyomuş.

Bizim bi'arkadaş!... (2)
Bizim bi'arkadaş!... (1)

14 Kasım 2007 Çarşamba

Bilgisayar

Biz küçükken (kardeşim ve ben), küçük dediğimde o kadarda küçük sayılmazdık hani. 4.-5. sınıftayken filan yada biraz daha öncesinde hep bi bilgisayarımız olsun isterdik. Sürekli, -bize bilgisayar alın, -bilgisayar isteriz biz... diyip dururduk. Bizim evde bilgisayar olmadığı için bilgisayarı olan akrabalara gitmeye can atardık. Böyle akrabalara gideceğimiz zaman içimizde tarifi imkansız bi heyecan oluşurdu. Pek sevinirdik. Bilgisayar olan eve ulaştığımız zaman, bilgisayarın açılmasını sabırsızlıkla beklerdik. Kendimiz çekindiğimiz için -bize bilgisayarı açarmısınız? diyemezdik. Anneme söyletirdik.

hee işte bilgisayarın başına geçtiğimizde de yaptığımız şey yazı yazmaktı :) Uyuz uyuz yazıyoduk bi de, tek parmak. Adımızı, okulumuzu, sınıfımızı filan yazıyoduk. Benim okulumun adı çok uzun olduğu için şanslıydım. Daha çok yazıyodum. Ama bununla yetinmiyodum tabi. Okulun başına Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı filan yazıyodum. Öğretmenlerin ismini bile yazardım. Maksat mümkün olduğunca daha çok yazabilmek. Bi kere gittimiz evdeki bi abi, bize sayfaların bittiğini, artık yazamayacağımızı söylemişti :) inanmıştık tabi. Halbuki bırak yazalım demi, ne zararımız var, uslu uslu yazıyoruz kendi çapımızda bişeyler. Birazda oyun oynardık. Bu misafirliklerden eve dönmeyi hiç istemezdik. Zor götürürlerdi bizi.

Bu misafirliklerin etkisinden uzun zaman kurtulamazdık. Eve vardığımızda kağıttan bilgisayar yapardık. Defterin ortasından tırtlatarak çıkardığımız iki birleşik sayfadan laptop bile yapmıştık. Klavyedeki tuşları alfabetik sıraya göre yazardık kağıdın üstüne. Ekrana tuhaf tuhaf bişiler yazıp çizerdik. Bi kere bi akrabanın çocuğu bize gelmişti, gördü bu bilgisayarı ve;
ama bilgisayar böyle olmaz ki... dedi.
.iktir lan!...
dedik, iyi bi dövdük bunu kardeşimle, dövmek dediysek çocuk kavgası işte ama baya bi ağlamıştı. Sonra kardeşim;
özür dile lan!...dedi
bu ağlaya ağlaya tam özür dilerken bi posta daha dövdük bunu.(yine çocuk kavgası)
ama ben size bilgisayarımı oynatcaktım artık oynatmıcam...ıhıhı ıhııhıı diyerek annesine kaçtı.
(zaten başka şehirde oturuyolardı, yazın izne gelmişlerdi ondan dövdük)

Neyse sonra biz bu kağıttan bilgisayar yapma işini baya ilerlettik, mukavvadan üç boyutlu bilgisayar yaptık. cd sürücüsü bile vardı. yuvarlak şekilde mukavva kesip cd yapmıştık onu. Şimdi 4-5 yıldır var bilgisayarımız. Ben sıradan bi masaüstü kullanıcısının yaptıkları dışında pek bişey yapmıyorum. Hatta tam bi masaüstü kullanıcısıda sayılmam zira hiç bir yeni oyunu kaldırmadığı için oyun bile oynayamıyorum. Bi aralar tasarım olayına filan gircektim baya hevesliydim CorelDraw öğrettiler okulda ama yarısında bıraktım, photoshop derslerine girmedim filan işte, hevesim kaçtı. Web tasarıma başlıcaktım, danışman dersi vermedi. O hevesimde kaçtı. Kardeşim web programlama ve tasarım mı ne öyle ismi karışık bi bölümde okuyo, tam olarak bilmiyorum. Sürekli bi takım kodlar filan yazıyo, değişik bişiler yapıyo böyle, küçük programlar yazıyo, kendimi matrix gemisinde gibi hissediyorum. Bazen de evde küçük neo var sanıyorum. Nerdeeeen, nereye...o zamanlar o kağıttan bilgisayarlar gerçek olsa belki Google'ı biz yapmıştık :)

10 Kasım 2007 Cumartesi

Kitap kurdu

Geçen gün sinema saatinin gelmesi için markette oyalanırken kendimi bir anda kitap reyonunun içinde buldum. Gözüme "Ankara Washington Hattı" diye bi kitap takıldı. İnceledim biraz. Sonra yerine koydum. Yine kitaplara bakarken "Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları" isimli bir kitap dikkatimi çekti. Biraz inceledikten sonra onu da yerine koydum. Bu sefer "Rumuz Amerika" isimli kitaba gözüm takıldı. İnceledim ve az önce dikkatimi çeken iki kitapla birlikte bunu da almaya karar verdim. Tam reyondan çıkıp kasaya doğru yönelcektim ki, ne zamandır okumak istediğim ama bi türlü kısmet olmayan o kitabı gördüm. "Metal Fırtına" Fiyatına baktım ve diğer kitapların fiyatıyla topladım. Ucu ucuna yetiyodu param. Yani, sanki okuyacakmışım gibi gittim 4 kitap aldım :) Hepsinin konusuda USA-Türkiye ilişkileri üzerine. Sanırım farkında olmadan gündemden epeyce etkilenmişim.














Aslında çok kitap okuyan bi tip değilim. Ama ne olduğunu anlayamadan bir anda bi okuma istediği belirdi. Hele politik kitapları hiç okumazdım. Daha çok mizah içerikli yada mizahi bi uslupla yazılan kitaplar okurdum veya sporla ilgili kitaplar. Psikoloji, sosyoloji ve felsefeyle ilgili kitapları karıştırmayıda severim. Halen birinci sınıftaki psikoloji ve sosyoloji ders kitaplarını okuduğum oluyo. Ama bazen böyle bişeyler oluyo bana. Bir anda aşırı bi okuma isteği geliyo.

Mesela dün akşam, evde olmadığını sandığım bi kitabın aslında uzun zamandır kardeşimin kitaplığında durduğunu yine kardeşimin ağzından öğrendim.

-ya hep politik kitaplar aldım, keşke bi de şöyle komik bişeyler alsaydım.
Türkleri Anlama Klavuzu2 yi bi daha oku o zaman.
-ne bi daha okuması olum, ben birinciyi okudum sadece, onu okumadım.
Nası okumadın, ben sana vermemişmiydim onu?
yooo, o var mı da?
Evet
hadi lan...
Valla bak var, al işte
aaa, ben bunu almadın sanıyodum lan.
100 yıldır bu kitap burda duruyo be yuh.
süper valla, ver bakıyım. afferin lan. saol.

tam olarak 123 sayfalık bi kitap. 2,5 saatte bitirmişim. Güzeldi ama ilk kitap kadar değil. Yeni aldığım kitapları da çok çabuk bi şekilde okuyup bitircekmişim gibi bi his var içimde. Çok merak ediyorum neler yazıyo içlerinde. Çok kitap kurdu gördüm kendimi.

9 Kasım 2007 Cuma

Ölümcül tesbih 3

Üniversiteden verdikleri hantal, hödük, dandik ve hiç kullanmadığım 2004-2005 öğretim yılı ajandasına yazıyorum bu yazıları. Şimdi iki saat bilgisayarı aç, yok bloggera gir filan...kim uğraşcak. Zaten bilgisayar dandik, iki saatte zor açılıyo. Bilgisayarı açık bulduğum bi anda girerim bloguma. Rotringimide bulamadım. Galiba annem kuruboya kalemlerimle birlikte poşete koymuş. (şu sıralar kuruboyalarla bişiler çizip boyuyorum?!?!) Ama kardeşim uyuyo, ses olur uyanır diye dokunamıyorum o çızırtılı eczane poşetine...Siyah bi pilot buldum, onunla yazıyom. Hem contrastı daha yüksek hemde daha havalı hissediyorum kendimi.

Ajandaya tersten başladım. Çünkü düz başlasaydım her açtığımda o birinci sayfadaki "Öğrencinin adı...soyadı bölümünü görmek zorunda kalacaktım. Vakti zamanında da sanki ajandayı kullanacakmışım gibi özene bezene doldurmuştum. Yok ya, yanlış hatırlamışım, şimdi baktım da, sadece adımı ve numaramı yazmışım. Üstelik iğrenç bi yazıyla. Şimdi fark ettim. Aslında bu kalem siyah diilmiş. Çok koyu bi lacivert. Ama siyaha çalıyo gibi sanki.

Neyse, dün akşam hiç ortak yönümün olmadığı misafirler geleceği için dışarı çıkmak istedim. Aslında biraz zorunda kaldım. Kurtuluşu sinemada gördüm. Beni 6 ytlemden ettiler. Allahtan sinemada halk günüydü, yoksa 7 olurdu. + tramvay ücreti (-cimri değilim, gelirim olmadığı için aşırı tutumlu davranıyorum sadece :) iki film arasında kalmıştım. Ölümcül Deney 3 mü? yoksa Testere 4 mü? Beyaz perdeden puanlarına baktım, Ölümcül deney 9,1 Testere 8,5 almış. Son ana kadar karar veremedim. En sonunda Ölümcül Deney de karar kıldım.
Film saati geldiğinde gittim baktım en küçük, en dandik salona atmışlar beni. Salona girdiğimde sadece bir kişi vardı. 45-50 yaşlarında, tesbih çeken ve tesbihin boncukları ŞAAKK!..ŞAAKK!... diye ses çıkaran ve tam benim yerimin yanındaki koltuğa oturmuş bir kişi. gittim, selam verdim ve oturdum yerime. Adam sinemada tek kişi olmanın verdiği rahatlıkla yayılmış iyice, ben gelince toparlandı.

-Selamün aleyküm abi!..
aleyküm selam
.... .... ....
-Bizi de küçük salona atmışlar ya...cıks cıks cıks
öyle mi?
-Öyle abi, baksana ekran bile küçücük. Bilseydim öbür filme giderdim.
öbür film?
-Testere
heaa, ben izledim onu.
-Nasıldı? öncekilere göre filan?
çok saçma, yaaani yok adam ölmüş filan...onu alıyo yok bilmem ne...amaan sevmedim.
-Hmm...önceki filmleri izledin mi?
yok yavv izlemedim. iyi ki de izlememişim ne o öyle
-Hımm hımmm...pek kimse gelmedi ya, zaten ekran küçük ben şöyle bi kaç sıra öne geçicem, hadi eyvallah
eyvallah

film başladı, 7-8 kişi filan var. Arkalardan bi yerden tesbih sesi geliyo. Film sırasında bu adam yine tesbihe sarıldı yani. İyiki yanından kalkmışım. Filmin sessiz yerlerinde adeta bir kırbaç sesi gibi yankılanıyodu salonda bu ses. Film sırasında ben yanında olsaydım ve o tesbihi çekmeye devam etseydi, istenmeyen olaylar yaşanabilirdi. Şimdiye kadar telefonla mesajlaşan, bağıra bağıra telefonla ve yanındakiyle konuşan çok yaratık görmüştüm. İşte bu da yeni bi tür. Aman görürseniz yanından uzaklaşın.

Filme gelecek olursaaaak, güzeldi. Özellikle filmin başları oldukça heycanlandırıcı ve vauuuv, offf, ahaa dedirticiydi. Bu tarzdan hoşlananlara tavsiye ederim. Ayrıca film öyle bi bitiyoki kesinlikle devamı çekilecekmiş izlenimi veriyo. Yada bana öyle geliyo. iyi seyirler. tesbihe dikkat.

7 Kasım 2007 Çarşamba

dinlemediğim şarkılar

hepimizin bilgisayarında, uzun zamandır hard diskimizde duran ama belki de hiç dinlemediğimiz yada bir kaç defa dinleyip sıkıldığımız şarkılar vardır. Zaten düşük kapasiteli olan diskimin dolduğu uyarısını alınca bu dinlemediğim şarkılardan kurtulma kararı aldım ve üşenmeden başladım bunları silmeye. Sil, sil bitmiyoda. Hiç dinlemediğim yüzlerce şarkı boşu boşuna zaten küçük olan diskimde yer kaplıyolar. Defolun lan diskimin sektörlerinden dedim, uçurdum bunları. Hayvan gibi yer açıldı, 10 gb'dan fazla. Sizede tavsiye ederim, yapın bunu. (yada büyük bi disk alın, uğraşmayın)

4 Kasım 2007 Pazar

wnba'den konuklarımız var...

Bir hafta kadar önce, aylardır basketbol oynamamanın verdiği hırs ve hamlıkla gittim stada potaların olduğu bölüme. Kendi kedime biraz ısınırken gecenin o vaktinde iki kız çıktı geldi 17-18 yaşlarında. Oralara kızlar pek gelmediği hatta hiç gelmediği için şaşırdım biraz. Yan potada maç yapanların tanıdıkları sandım ilk önce ama diillermiş. Bi tanesi biraz hırçın :) diğeri daha uysal gibiydi. Hırçın olan geldi yanıma;
hadi birini bulda ikiye iki maç yapalım.
ha? hee... yaa kimi buluyum yalnız geldim. siz ikiniz olun ben tek olurum...ehem ehem...
vaay çok güveniyosun kendine
yok yav bişiler yapcaz işte.

Neyse başladık maça, bu hırçın olan sürekli faul yapıp duruyo bana, faul yaptığınıda kabul etmiyo bi türlü. diğer uysal olanda elimi yoldu :) Ben tabi aylardır oynamamanın hamlığıyla iki basket atınca yığıldım kaldım, nefes nefeseyim, hareket edemiyorum, savunma yapamıyorum. Kendimi dinlendire dinlendire oynuyorum. Bunlarda o sırada beleşten sayıları atıyolar tabi. Hırçın olana bi kaç şaşırtıcı hareket yaptım, kafası döndü, nerden geldiğini şaşırdı :) ve beni fiziksel olarak durduramayacağını anlayınca, psikolojik olarak etkilemeye çalıştı. Sürekli olarak;

-ya yapamassın sen o hareketi...
-ya bırak bunları...

-atamaz o atamaz...

böyle şeyler söyleyip duruyodu, bende aynı şekilde cevap verip, gülüyodum ona. Şunları biraz korkutuyum dedim, hırçın olana biraz sert savunma yaptım, hemen;

ayhh... yaa fauul ama, napıyosun yaa, öyle elinle vuramassııın...

gibi tepkilerde bulundu. Ben maçı uzatmak için her şeyi yapıyodum. Bilerek basket kaçırıyodum, faul yapıyodum filan. Diğer uysal olan kız, pota altından sürekli basket atıp duruyo biraz serbest bıraktık diye. Lan dedim şunu bi korkutuyum. Bi blok koydum, hayata küstü bu :)
korkmaya başladı, atamıyodu artık.
Ama sonra bi feyk verdi bana, ben bi yükselmişim hooop kızın üstüne düşüp, ordanda yere düşüp kafayı gözü dağıtıyodum az daha. Kabul bakkala gönderdi beni. Lan yoruldum ha, zor nefes alıyom. Bunlar benim yorgunluğumdan faydalanıp sahadan sildiler :) Bende hafiften, zaten iplemedim sizi ayaklarına yatarak olayı örf bas ettim. Sonra yan potadan bi eleman çağırdım ikiye iki yaptık. Tabi bu sefer hiç bişey yapamadıkları için, hırçın olan iyice sert savunma yapmaya başladı. Yani resmen dövüyodu beni :) Ben yine maçı uzatmak için basket atmalarına izin veriyodum. Uzatabildiğim kadar uzattım maçı, sonra bunlar;
geç oldu biz gidicez, saat kaç?
(11 olduğunu bildiğim halde) -ya 10'a filan geliyodur herhalde...
(çantasından saatine bakarak)-aaa 10 diyosun sen 11 olmuş
ama bi saat geri alıncak ya bu gece, öyle düşün... eheh ehheee
heheehee ehe...

neyse sonra bunlar alel acele gittiler. Sonrası için bi maç teklifi yapcaktım ama fırsatını bulamadım. Siz ikiniz eğer denk gelirde bunları okursanız, bana ulaşın bi maç daha yapalım :) hemen çektiniz gittiniz öyle ya :)

günün sözü: I LoVe tHis GaMe

not: çizimler bana ait, çoook önceden msnde bi arkadaşla basketbolla ilgili konuşurken çizmiştim. konuyla uyumlu oldu, koydum :)

3 Kasım 2007 Cumartesi

Leman tişörtü

tam hatırlamıyorum, sanırım 3-4 hafta önce Leman dergisinin de-doku bulmacasını çözdüm gönderim ve şanslı 20 kişiden biri oldum. Hemde dergiyi hayatımda ilk defa almıştım :) Sürpriz hediye kazancam diye sevindim. Ama hakkaten baya bi sürpriz oldu, bu kadarını beklemiyodum. İsmimi dergide görünce heycanlanıp sevinmiştim, tişört , kitap ve komple hediye paketi kazananı belirtmişlerdi ama diğer 18 kişinin ne kazandığı belli değildi. Ben kesin içinde 10-15 sayının birlikte olduğu Leman ciltlerinden gönderirler diye acayip sevinmiştim. Bekliyorum bekliyorum bişey gönderdikleri yok. 3 defa mail attım, sonunda dün gönderdiler. "S" beden bi tişört. Ben şimdi nereme giyeyim bunu :) soruyorum size, nereme giyeyim :)











XXL dan küçük bişey giymeyen bi adamım ben. Madem tişört gönderiyosunuz insan bi beden sorar. Bi de bedenide geçtim, arkasına kırmızı kalp basmışlar :) ben bunu giyip dışarı çıksam başıma neler geleceğini düşünmek bile istemiyorum. Eğer tişörtü isteyen varsa, kargo masrafını kendisini karşılamak şartıyla gönderebilirim. "S" beden ve arkasında kırmızı kalp baskısı var, önünde de bi karikatür var :)
ne şanslıyım demi, kalpli ve s beden tişört :p

1 Kasım 2007 Perşembe

Baltalı Hafize

Şu amerikadaki market soygunu kayıtlarını görmeyen yoktur herhalde. Genelde zenciler yapar bu soygunları. Kafayı gözü örter, elinde silahla dalar markete, soyar kasayı gider. Bunlara karşı koymak isteyen çok market sahibi gördüm ama böylesini görmedim. Amerikada yaşayan Giresunlu Hafize ablamızda böyle bir markette çalışıyor. Elinde tabanca bi zenci dalıyor içeri ve paraları almak istiyor. Ama yanlış markette denk geldin be zenci kardeşim :) Türk'ün cesaretini görmek üzeresin. Hafize abla tezgahın altından neredeyse kendi boyundaki bi baltayı çıkarıp sallıyor elemanın üstüne. Başarılı da oluyo, kaçırıyo. Hafize abla 1,52 boyunda ve 41 kilo :) Bu boyutlarda biri için kendinden beklenmeyecek kadar yüksek bi cesaret gösteriyo, burdan kendisini tebrik ediyorum. Baltana kuvvet ablacım :) Bu olaydan sonra marketin işleri baya bi açılmıştır herhalde, bi de o baltayı açık arttırmada satsa süper para kazanır.

izleyin ve görün.

28 Ekim 2007 Pazar

Ulaşmaz kargo taşımacılık - (ARAS KARGO)

EĞER GOOGLE'A ARAS KARGO İLE İLGİLİ HERHANGİ BİŞEY YAZIP ARATARAK BURAYA GELDİYSENİZ VE ARAS KARGOYU KULLANMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ, KENDİ MENFAATİNİZ İÇİN BU YAZIYI DİKKATLİCE OKUYUNUZ.
(bir çok kişi googledan aras kargo ile ilgili arama yapıp buraya geliyor ama okumadan çekip gidiyor. biraz bilinçli tüketici olun ya! kullanacağınız şirketi tanıyın biraz. bir kaç satır tecrübe okumak kimseye zarar vermez. hiç bir kargo şirketiyle uzaktan yakında ilişkim yok. ben sizlerin iyiliği ve kendi intikamımı almak için bu tecrübemi sizlerle paylaşıyorum, siz okumadan kapatıp gidiyosunuz. kendinize yazık ediyosunuz. kazıklanmak istiyosan hemen kapat bu sayfayı ve aras kargo şubesine git. kendini seviyorsan ve paranın karşılığında kaliteli ve güvenli bir hizmet almak istiyorsan, yazıyı oku ve başka bir kargo şirketi seç.)

koca koca yazdım ki ARAS KARGO iyice belleğinize kazınsın, kullanmayın. Geçenlerde istanbuldan bir arkadaşım bi paket göndercekti bana, bir kaç tane dvd film(o da ayrı bi hikaye ya, neyse). Gitmiş aras kargoya ve şöyle bi konuşma geçmiş;
-ne var bunda?
cd var.
-haa tamam para filan göndermek yasak.
tamam biliyorum para yok içinde.
-heee ona göre para göndermek kesinlikle yasak çünkü.
ya kardeşim tamam para filan gönderdiğimiz yok.
-tamam.

ben kargoyu şubeden alacağım için, arkadaşım özellikle ve üstüne basarak belirtir ŞUBEDEN ALACAK!... ŞUBEDEN ALACAK!...diye (daha önce bunu anlamayan ve kendi şubesinin adresini yanlış yazıp bizi zor durumlara sokan elemanlarlada karşılaştık) şehir ve şubeyi belirtir ve işlemleri halledip gider.

Aras kargoda kargonuzun İstanbul'dan Konya'ya gelme süresi en fazla 1 gündür. Bende ertesi gün gittim Aras Kargo- Konya kule site şubesine ve paketimi istedim. Ama bütün aramalara rağmen benim adıma bi kargo olmadığı söylendi. Bilgisayardan bakmalarını istedim ama bilgisayarlarıda bozuk. Küfür ede ede gittim eve.

Ertesi gün arkadaşımı kargodan aramışlar, gitmiş. O salak eleman şüphelenmiş bizim arkadaştan ve paketin içini açıp bakmış para varmı diye, mal herif. Tekrar yeni bi pakete koyarken adresi yanlış yazmış. Kendi yazdığı adresi yanlış yazıyo ya, adres dediğimde öyle mahalle sokak, kapı numarası filan değil. Yazacağı şey Aras kargo Konya-Kule Site şubesi, adam bunu yanlış yazıyo düşünün. Sanırım Aras Kargo eleman alımlarında aptal ve gerizekalılık şartı arıyo ki böyle elemanlar bulabiliyor. Arkadaş baya sinirlenmiş tabi orda haklı olarak. Neyse sonuçta geç olsada aldım paketleri ve bir daha aras kargoyu kullanmamaya yemin ettim. Bu aras kargo ile başıma gelen ilk olay değil ama kesinlikle son oldu artık. Başka kargolarıda kullandım ama onlarla hiç sorun yaşamadım. Bundan sonrada bi kargo işi olursa yine onlara yönelcem. Sizde böyle yapın, aras kargoyu çıkarın hayatınızdan. Bunlar nasıl eleman seçiyosa artık, şubeye gittiğim zaman kadın sürekli -adres neydi? diye soruyo, ya adres burası işte kardeşim, yani şubeden alacağımız zaman adres belirtmiyoruz, sadece ili ve şubesini söylüyoruz. Şubeye geldiğime göre şubeden alcam, niye böyle aptalca sorular soruyosunuz ki.


Ben kargomu teslim alırken yine başka bir müşteriyi mağdur etmişlerdi adam haklı olarak bağırıp duruyordu. Bu adam sanırım üniversitede görevli biriydi ve başka bir üniversitenin sekreterine, (üniversitedeki herhangi bir memurun sekreterine değil, üniversite sekreterine) bir belge göndermiş. Ama gitmemiş ve adam haklı olarak gitmemiş kargonun parasını istedi verilmeyen bi hizmet için peşin ödediği ücreti geri istedi, ama vermediler. Aras kargonun elemanları bu paketi göndermeyi unutmuş ve adres eksik, kişi bulunamadı gibi bahaneler uyduruyolar. Adam çok sinirlendi haklı olarak ve parasını geri istiyor. Adamın ısrarları üzerine oradaki elemanlar sürekli suçu başka elemanlara atarak unutulduğunu itiraf ettiler. Elemanlar bişey yapamayınca müdürlerine telefon edilmesini istedi ve elemanlar aradı müdürü. Adam üst düzey yetkili birisiyle konuştu, parasını geri aldı ve bu olayı basına yansıtacağını söyleyerek telefonu kapatıp çıktı.

Yani sadece benim şanssızlığım değil olay, daha kim bilir kimlerin başına ne işler açmıştır bu aras kargo. Çok şükür başka kargo şirketleride var, aman diyim size ARAS KARGO kullanmayın. Aras kargo ip adresimden yerimi tespit edip kurşunluyomuş şimdi beni :) gelin ülen.

Saat ileri-geri

Ben bu saatlerin ileri geri alınmasını çok seviyorum. Ne güzel, yılda iki defa zamana müdahale edebiliyoruz. Şimdi tabi bunun yapılmasının nedeni gün ışığından daha fazla yararlanmak ve aydınlanmak için kullandığımız elektrikten tasarruf etmek. Çok güzel bi uygulama.

İşte yıllardır söylerler televizyonda saatlerin geri/ileri alınmasıyla yok bilmem kaç lira tasarruf ettik filan diye. Madem bu kadar tasarruf ediyoruz. Neden 2 saat ileri/geri almayalım ki? o zaman iki katı tasarruf etmezmiyiz :) hatta bi saatte benden gelin 3 saat yapalım şunu, feci mükemmel ve çok pis tasarruf ederiz. Bi de ben bunun yıl içinde 2 defadan fazla yapılmasını istiyorum. Değişiklik olsun ya şöyle arada bi 5 saat geri filan alalım, yada 7 saat ileri alalım bi nolcak :) yada illa saat olarak mı olcak, mesela bi 10 dk ilerim alalım, arada 25 dk geri alalım, eğlenceli olabilir.

26 Ekim 2007 Cuma

Sağlık kontrolü

hasta hasta doktora gitmek ne kadar zordur bilirsiniz. Hele arabanız yoksa, toplu taşıma araçlarıyla gitmek zorundaysanız daha da bi berbattır. Hasta hasta soğuk soğuk terler dökersiniz. Sonra sıra almak, sıranın gelmesini beklemek, doktorun yüzünüze bile bakmadan ilaç yazıp sizi odadan postalaması gibi gibi gibi... ama bunu bulamayanlar bile var :s

Haberleri izlerken bazen duyuyorum, -yakalanan suçlular, sağlık kontrolünden geçirildi.
oohh be ne güzel. Suçlu adamı muayene ediyolar. Ne bekleme var ne bişey. Bende böyle bişey yapsam mı ki diye düşünüyorum. Hastalandığım zaman polisi arıcam,
-alo, polis mi?
-evet
-gelin abi ben suç işledim, vicdanım elvermedi, kendi kendimi ihbar ediyorum.
-ne suç işledin?
-düşünce suçu işledim. kötü kötü şeyler düşündüm, şimdide düşünüyorum, gelin hemen alın beni bak çok pis şeyler düşünüyom ben.
-dur lan!! düşünme sakın geliyoruz.
-adresi vermeme gerek yok demi, çünkü adresimi tesbit etmeniz için kendi kendimi meşgul ettim telefonda, bulmuşunuzdur siz adresimi. gelin, alın beni.

polis gelir beni alır, ohh miss gibi sağlık kontrolümü olurum, hastayım diye beni hastaneye bile yatırırlar. Türkiye hiç de kötü bi ülke değildir, suçluları bile sağlık kontolünden geçiriyolar. Normal adam geçemez. Suçlulara çok saygılı ve insan haklarına uygun davrınırız biz, mükemmel bi ülkeyiz. Doktora gidemiyosanız, işleyin bi suç, düşünce suçu en kolayıdır. Polis sizi hemen doktora götürür :)