29 Aralık 2008 Pazartesi

Yüzüklerin Efendisi macerası

ulan ne mal adamlardık biz, bundan 7 veya 8 sene önceydi galiba, lise ikidemiydik ne, derste oturuyoruz. (ne ilginç demi derste oturmamız.) o sırada vizyonda yüzüklerin efendisi 1 var. tüm dünyada büyük sansasyon uyandıran film. neyse işte telefüs zili çaldı bizim 4'lü gruptan elemanın teki hadi çıkalım sinemaya gidelim dedi. 2 kişi kafadan kabul etti. bende de para yok. yavv o film dandiktir boşverin dedim. yürü lan ben seni çekerim dedi birisi. o gün de en nefret ettiğim dersler vardı. neyse çıktık okuldan, biletleri aldık ama karnımız aç. okula en yakın olan arkadaşın evi boş, bi paket makarna aldık gittik. ben bu malakların makarna yapmayı bildiklerini sanıyodum. gittik eve mal mal bakar bunlar. verin lan ben yapıyım dedim. halbuki bende bilmiyorum. sadece sıcak suya atılıp pişirileceğini biliyodum, ama mutlaka bi kaç bişeyide vardır diye geçirdim içimden. aksilik o ya tüp de bitmek üzere. neyseki arkadaş tüpü ters çevirdi. ben bağırdım lan napıyon, patlar filan dedim. bi bok olmaz sen işine bak dedi. bu arada hayatımda gördüğüm en pis mutfaktı. nere elini atsan kıl tüy çıkıyodu. heryer toz, pislik içindeydi. bi tencere bulup içine su doldurdum ve kaynattım. sonra makarna paketini açmaya çalıştım, açamadım. arkadaş ver lan bi paketi açamadın ver dedi. bi kere denedi açılmadı, bi daha denedi sert... patt! paket patladı. makarnaların yarısı yere yarısı mutfak lavabosunun içine döküldü. hepsini toplayıp yıkadık iyice, sonra tencereye döküp pişirdim.

sonra büyük bi kaşıkla direkt tencereden tabaklara koydum, suyunu elimden geldiğince atmaya çalışarak. ama bi terslik olmalıydı. annemin yaptığı makarnayla uzaktan yakından alakası yoktu. bembeyaz, tatsız bişey olmuştu. neyse 4 tane ekmek aldık, yedik onları öyle.

yemeği yemiş otururken arkadaş elinde küçük bi topla çıkageldi. hepimizin gözleri parladı. salon büyüktü baya, ortadaki masayıda kaldırdık ve ikişer kişiklik takımlarla çift kale maç yaptık. 50'ye 40 yendik. sonra baktık ki filmin başlamasına 5 dakika kalmış. zaferden kent sinemasına kadar koştuk. neyseki yetiştik. film arasından bi müddet sonra benim çişim geldi. ulan filmde çok heycanlı gidiyo, tek karesini bile kaçırmak istemiyorum. biter herhalde az sonra diye tuttum, ulan şerefsizler nası film çektilerse bitmiyo. sonra dayanamadım, koştum tuvalete, rahatladım. tam çıktım tuvaletten bi baktım insanlar salondan çıkıyo. arkadaşlara sordum noldu lan noldu? ohooo olum aslın film sen gidince başladı dedi ibne. dönüştede yok sen frodosun ben frodoyum, hayır olum sen golluma benziyon, hayır ben okçuyum filan diye muhabbet çevirdik. yaşadık tabi yıllar önce böyle şeyleri ama atlattık. sonra bi daha asla izlemedim yüzüklerin efendisini. şaka şaka ikinciyi izledim ama bitiremedim. 3. yü izlemedim. oh be anlattım kurtuldum.

26 Aralık 2008 Cuma

Bilmiyorum katılacak mısın Kaan?

yıllardır bu iki muhteşem adamın sesiyle doluyor odalarımız. onların anlatımı ve yorumlarıyla izliyoruz maçlarımızı. peki bu insanlar kim? nasıl yaşıyorlar? neler yapıyorlar? başarılı yönetmen stickman'in gözünden etkileyici bir yapım. "Bilmiyorum katılacak mısın Kaan?" basketbolun ve nba'in hiç görmediğiniz ilginç yönlerini etkileyici bir anlatımla gözler önüne seriyor. çekimleri biten ve galasında efsane nba oyuncularını, koçlarını ve basketbol dünyasına damgasını vurmuş büyük isimleri ağırlayan film, eleştirmenlerden büyük övgü aldı. Pek yakında Türkiye'deki basketbolseverlerlede buluşacak film basketbol aşığı iki insanın yaşamlarını, Türkiye ve dünyadaki basketbolun gelişimini, dünyanın her yerinden, hem sokaklarda hemde salonlardaki oyuncuların nabzını tutarak, bu oyunun sadece bir oyun olmadığını göstererek, hiç bilinmeyen yönleriyle, farklı bakış açılarıyla irdeliyor.

basketbol tarihine damgasını vuracak bir yapım.
(LA. Lakers coach Phil Jackson)

pon pon kızları daha fazla çekebilirlerdi.
(İsmet Badem)

bu filmden sonra basketbola tekrar dönmeyi düşünüyorum.
(Michael Jordan)

81 sayı attığım geceden beri hiç bişey beni bu kadar etkilememişti.
(Kobe Bryant)

filmi Dwayt ile birlikte izledik. sonra en yakın potaya gidip 11'de bitme bi maç yaptık. sonra dayanamayıp Memo ve Carlos'da geldi. Carlos sakat olmasına rağmen ikiye iki maç çevirdik.
(Hidayet Türkoğlu)

beğendiğim bir filmde oynayamadığım için hiç bu kadar üzülmemiştim.
(Jack Nicholson)

lanet olsun dostum!
(Rasheed Wallace)

19 Aralık 2008 Cuma

Kaan Kural kankam olsun!

Kaan Kural. O, sizin poponuzda pireler uçuştuğu sırada, ben battaniyeye sarılmış, bir nba maçı izlerken, soğuk gecenin sessizliğini bozan üç sesten birinin sahibi. (diğer iki ses Murat Kosova ve maçın sesi)

Kaan Kural benim adamım. tam benim kafadan. boşuna kankam olsun demiyorum. bir basketbol maçı izlemek vardır. bir de o maçı Kaan Kural'ın yorumlarıyla ve pozisyon tepkileriyle izlemek vardır. ikisi arasında dağlar kadar fark vardır. ben her zaman ikincisinin olmasını dilerim. zaten pekin olimpiyatlarındaki basketbol maçlarında çok çektik bunun sıkıntısını. Kaan abi, neydi o trt spikerleri ya :) bazen dayanamayıp sesini tamamen kısarak izlediğim oldu. herifler bi de tam amerikan düşmanı, busha kızıp gelmişler oyunculara saldırıyolar. bi de oyuncu isimlerini telaffuzları bombaydı. dıvane veyd. dıvat hovart. trt spikerlerini hiç görmedim ama o seslerden kafamda oluşturduğum tip, takım elbiseli, kıravatlı, sinek kaydı traş, gözlük ve uzaklara bakan bakışlar :) ama yanılıyo olabilirim. zira, sen ntvye ilk başladığın zamanlar, yorumladığın ilk maçları izleyince senin tipinide çok farklı düşünmüştüm.

sevgili basketbol aşığı Kaan abi, geçenlerde bi işim vardı okul kütüphanesine uğradım. hazır oraya kadar gitmişken süreli yayınlar salonuna bi bakayım, belki slam'de vardır diye düşündüm. varmış. şu yandaki sayılar vardı. ilk sayıdan beri okuyamıyordum. hepsini kaptım, başladım karıştırmaya. yazıların süper. özellikle all star haftasonunu anlattığın yazıyı iki-üç defa okudum :) gerek allstarda yaşadıklarınız, gerekse finallerde murat kosovanın ağzından dinlediğimiz günlerinizi kıskanmadım desem yalan olur. ama timsah eti konusunda çekimserim. donut neyime yetmez benim :)

ve nedir bu basketbolla ilişkili insanların çok yeme sorunsalı :) Osman Sakallıoğlunun New Orleansda, karnının hacminden büyük pancake ziyafeti. Murat Kosova'nın orta asya usulü kuzu çevirmesi ve bazen televizyonda bahsettiği pilav üstü döneri. benim gece maçlardan önce kendime özgü hazırladığım ilginç menülerim. dahası varda, yeter. bazı arkadaşlarımın bu konudaki alışkanlıklarından bahsetmek bile istemiyorum.
Ben Lakerslıyım Kaan abi, aslında önce Kobeyi sevdim, sonra Lakers'ı. ve Lakerslı olduk çıktık. Sanırım 99 yada 2000'den beri nba'i elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. o zamanlar kanal d'de çıkıyodu maçlar. sanırım Hidayet'in ilk sezonuydu ve kanal d bol bol sacramento ve lakers maçları yayınlıyodu. İşin ilginci ben bu gelişim sürecinin nasıl olduğunun farkına bile varamadım, nası başladı anlayamadım. bi gün bi uyandım ki Kobe Bryant hastasıyım, Lakers taraftarıyım. sanki yüz yıldır tanıyorum Kobeyi ve sanki bi zamanlar Lakers kadrosundaydım. böyle bi durum benimkisi. Tıpkı senin önce Lary Bird'e sonrada Celtics'e aşık olman gibi. Yalnız geçen sene finallerde söylediğin bi söz bana çok koydu :) "-Lakers taraftarı maçı izlemeye geliyor. Boston taraftarı maçı yaşamaya geliyor." valla ne diyim, haklısın. Ama bizim Lakers taraftarlarının nerdeyse hepsi artis adamlar. California'nın içinden. yapısında yok adamların :) ve Boston'ın geçmişine bakacak olursak zaten, oranın insanı bence ingiliz futbol taraftarlarının genlerini hala barındırıyolar bünyelerinde. öyle işte. hem boston'ın taraftarı maçı yaşamaya geliyorsa bizim de Jack Nicholson'ımız var. yani bir nevi zalimin zulmu varsa sevenin allahı var durumu.

slam'i karıştırırken ntvspor'un reklamlarınıda gördüm ve sizin fotoğraflarda koptum:) kim düşünmüşse süper düşünmüş. ve o çarpışma fotoğrafında Murat Kosova'nın cesaretini alkışlamak lazım :) ama sanırım o fotoğraftan sonra bişey oldu ve yüzündeki yaraları gizlemek için sakal bıraktı :p
Kaan Kural'ın maçlarda güzel hareketlere verdiği tepkilerin yanı sıra, en beğendiğim özelliklerinden biri de, nerdeyse nba'deki tüm oyuncuların özel hayatlarını, iç hesaplaşmalarını, daha analarının karnında minik bir embriyo iken bile ne düşündüklerini en ince ayrıntısına kadar biliyo olması :) abi nası biliyosun bunları ya, amerikan spor medyasını yakından takip ettiğini biliyorum, çıkıyo mu orda böyle haberler. mesela T-mac ve Vince Carter'ın teyze oğulları olduklarını biliyosun tamam ama annelerinin arasının açık olduğunu nerden biliyosun? ve bunun T-mac'in maçtaki performansına yansıdığını nasıl anlıyosun :) bu tarz bilgileri senin aracılığın sayesinde öğrenmek gerçekten güzel. mesela;

Rasheed'in halasının oğlunun dişi kırılmış, ona üzülmüş. performansını etkiledi tabi bu durum.

jason kidd'in morali bozuk. içmiş bu, karısını dövmüş. ayrılıyolarmış, mahkemeleri devam ediyor. kidd psikolojik tedavi ve alkol tedavisi alıyomuş :)

Paul Piers'ın midesi ekşimiş, maçtan önce soda içmiş.

tabi hepsini hatırlayamadığım için bunları uydurdum biraz :)
şaka bi yana, sayende oyuncuların ailelerin sağlık durumunu bile en ince ayrıntısına kadar biliyorum. ve arada onlarca kilometre mesafe olmasına rağmen insan burdan üzülüyo, onlar hissetmese bile belki acılarını paylaşabiliyo, dua edebiliyo. işte sporun sınır tanımaz gücü ve nerde olursa olsun insanları birbirine yakınlaştırması. Derek Fisher'ın kızının göz hastalığı mesela, Carlos Boozer'ın oğlunun hastalığı. Bu oyuncuları benden daha iyi kimse anlayamaz. ve bütün bu olaylara rağmen sahaya çıkıp işlerini en iyi şekilde yapmaları müthiş bişey. müthiş bir güç ve disiplin. hastalık nedeniyle olmasada, kobeninde mahkemeden çıkıp, hızır gibi yetişip çevirdiği maçları unutmamak lazım.

abi bide amerikada tanımadığın ünlü yok yavv.. bazen lakers maçlarında ünlüleri yakın plan çekiyolar molalarda filan, daha adı altta yazmadan hemen söylüyosun ismini, hadi bunu geçtim. o insanında yedi ceddini biliyosun :)

ve Kaan abi artık senden rica ediyorum. hazır Ronny Turiaf başka takıma gitmişken, Lakers organizasyonunun Ronny Turiaf için yaptıklarını anlatmaktan vazgeç lütfen :) her lakers maçında dinlemekten yemin ederim ezberledim olayı ve sanki Turiaf'ın kalp ameliyatını ben yapmışım gibi hissediyorum. En son Türkiye-Fransa maçında Murat Kosova anlattı. artık o son olsun :) bu arada Turiaf'da en sevdiğim oyuncular arasındadır. Lakersdan gitmesine kızmadım, ama üzüldüm :)
bu arada ikinci kitabı sabırsızlıkla bekliyorum. iki sene önce mutlu akü selçuk üniversitesi - fenerbahçe maçında Konya'ya gelmiştin ve ben sana ulaşıp bu kitabı imzalatmak istiyodum ama gel görki iğrenç zamanlaması olan bi arkadaşım yüzünden o maçı kaçırdım. Sonra ki umudum seni Efes Cup'ta yakalamaktı ama oraya gelmedin. Ama bi gün olacak abi, kaçabilirsin ama saklanamazsın. bi gün seninle karşılaşacağız ve sen bu kitabı imzalıyacaksın adamım, bunu yapacaksın, yoksa beni zor kullanmak zorunda bırakırsın. :p (hee bu arada kitap korsan değil valla, the orijinal)

giyim kuşam konusunda hiç kıskançlık sahibi olmayan biriyim ama buna rağmen senin tişört ve sweatlerini acayip kıskanıyorum kaan abi. herkesin bilmediğinin aksine ben nerden aldığını biliyorum. bende bakıyorum ara sıra oralara :) yooo, kendimi acındırıp kobe'nin özel siyah forması veya sarı formasını yada lakers sweati istemeye çalıştığım filan yok. tamam tamam kabul, var.

bi aralar nba stüdyoda ödüllü soru yarşışması vardı ya. bazı sorular tamam çok zordu ama kıl payı kaçırdığım soru sayısıda az değildi. benden önce cevabı gönderen nasıl oluyo anlamıyorum, herşeyi hazırlıyorum ve cevabı yazıp anında gönderiyorum. ama yinede benden önce gönderip kazananlar oluyodu. o yüzden şimdi yüzsüzlüğün kralını yapıcam ve kıyafetlerini kıskanmamı bir nebzede olsa hafifletecek olan bazı isteklerim olacak senden :p

şimdi ilk isteğim oha yok artık dedirtebilir ama şansımı denemeye değer adamım. kobe'nin forması :) XL beden (kaan abi bana kobe forması alsanaaaa, alsanaaa, alsanaaa oooo) tamam tamam bu biraz abartıya kaçmış olabilir o zaman şöyle bi seçenek sunayım sana kaan abi (yüzsüzlükte son nokta, adam bi de seçenek sunuyo, insaflı yüzsüz :p) gri sweatshirt XL. hadi ekonomik kriz var, hepsini geçtik diyelim. şu şorta bayıldım. siyah şort L :)

şimdi yukarda söylediğim herşey bu istekler için söylenmiş gibi gelecek demi? öyle anlaşılacak. Yok yavv, Kaan abi anlamıştır zaten benim içimdeki basketbol sevgisi ve samimiyeti. demi Kaan abi? sen şu kitabı bi imzalasan, bi de ikinci kitap çıkarsan o yeter bana bea. ama şu şortu bari al be abi :p (neyse bu kadar yüzsüzlük yeter, yazıya devam)

kaan abi sende ps3 var mıdır? bence kesin vardır ve nba2k9'un anasını ağlatıyosundur. bende nba2k9 oynuyorum bilgisayarda, lakers'ı alıp lig kurdum ve çok ilginç ki oyundaki lig durumuyla nbadeki lig durumu arasında çok benzerlik var. adamlar nası bi oyun yaptıysa artık. aşmışlar. bi gün seninle bi lakers-boston maçı yapalım. ama şimdiden söyleyim acımam, ezebilirim, çok farklı yenebilirim. çünkü rotasyonu acayip sağlam oturttum. 12 kişilik kadroda nerdeyse oyatmadığım oyuncu kalmıyo. böylece takım çok yorulmuyo, oyuncular daha iyi performans gösteriyo. çok güçlü bi benc desteğim var. adeta ikinci bir takım gibi. geçen gün utah-lakers maçı yapıyodum. bi bölümün ekran görüntüsünü kaydettim. buraya tıklayarak izleyebilirsin Kaan abi. tabi sizde izleyebilirsiniz sevgili basketbol severler yada sevmeyenler:)

abi senin olayın ne güzel ya, hem maçları izliyosun, yorumluyosun, dergide yazıyosun. üstüne bi de para veriyolar. sevdiğin işi yaparak para kazanıyosun. eminim ntv sana hiç bi ücret ödemese sen yine maçları takip etmeye devam edersin :) şşş sakın ntv yönetimi duymasın.

Efes Cup için Konya'ya geleceğini düşünerek sana soracağım soruların bi listesini yapmıştım, işte liste şöyleydi;
(ama sen gelmedin kaan abi, gözüm salonun heryerinde seni aradı, hüzne boğdun beni, bu sorularda ırmak kazuk'a sorulmaz ki, sap gibi kaldım salonda)

GAYRİ CİDDİ SORULAR
1-WHAT'S UP MY NIGGA WHAT'S UP
2-RAHAT GELDİNİZ Mİ KAAN ABİ?
3-KONYA'YI NASIL BULDUN? YOL KENARINDAKİ TABELALAR İŞE YARADI MI?
4-ETLİEKMEK YEDİN Mİ? YEMEDİYSEN ISMARLAYABİLİR MİYİM?
5-PAZAR GÜNÜNE KADAR KAL ABİ BİZDE, PAZAR GÜNÜ PİLAVA GÖTÜREYİM SENİ, KONYA DÜĞÜN PİLAVINA.
6-ABİ BENİ NBA MAÇINA GÖTÜRÜR MÜSÜN?

CİDDİ SORULAR
1-ABİ KİTABI İMZALAR MISIN?
2-İKİNCİ KİTAP NE ZAMAN GELİYO?
3-TURİAF, LAKERS'A YAMUK YAPMADI MI? YILLARCA LAKERS MAÇLARINDA, BIKMADAN, USANMADAN DEFALARCA LAKERS ORGANİZASYONUNUN RONNY TURIAF'IN SAĞLIK PROBLEMLERİNE NASIL YARDIMCI OLDUĞUNU ANLATTIN? TURIAF'IN GOLDEN STATE YERİNE LAKERS'IN DANS GRUBUNA GİTMESİ GEREKMEZMİYDİ? (bi kısmı ciddi soru)
4-ABD MİLLİ TAKIMI'NIN UÇAĞI DÜŞERSE DAVID STERN'ÜN HALİ NE OLUR? (düşünmesi bile acı verici soru) (dünya piyasaları etkilenir)(allah korusun ya ne dedim ben böyle :/ )
5-RAHMETLİ WILL CHAMBERLEN'IN SOL AYAĞINDA 6 PARMAĞININ OLDUĞUNU BİLİYOMUYDUN? (ben bilmiyordum. çünkü uydurdum, yok böyle bişey)
6-HİDAYET TÜRKOĞLU TATAR MI? (gözler hafif böyle çekik gibi ya, ondan dedim)

BOMBA SORU
1-BOY STEPSİ KALKTI MI?

abi hepsini geçtim ama şu son soruya lütfen cevap ver, yıllardır sokaklarda basketbol oynarken bazı çocuklar topu yüksekten sektirip üzerimizden aşırtarak bizi geçtiler, sonra biz steps diyincede -boy stepsi kalktı oolum! bilmiyon mu? diye aşşaladılar bizi :p artık buna bi son ver, kurtar bizi bu durumdan. :)

Kaan abi allah sana ve Murat Kosova'ya uzun, sağlıklı ömür versin. Nba maçlarını ölene kadar sizin sesleriniz eşliğinde izlemek istiyorum :) I love this game :)

(bu yazı Kaan Kural'a bi sesleniş niteliğindedir, duyması temenni edilir)

14 Aralık 2008 Pazar

tramvayda üç güzel

bu gün tramvayda tam üç kıza duygusal bi yakınlaşma, döngüsel bi elektriklenme, nükleer bi fırtınalaşma yaşadım. buna aşık oldum da diyebiliriz. ikisine giderken aşık oldum, birine gelirken. hoş anlardı.

ilki acayip güzeldi. muhteşem bişey. hem seksi, hem güzel, hem masum. herşey tam yerli yerinde. :) hiç bi kusuru yok. allah sahibine bağışlasın. sahibi dediysek yani yanlış anlaşılmasın. mal muamelesi yaptığımız sanılmasın. sevgilisine, anasına babasına bağışlasın demek istedim. hakkaten güzel kızdı ama artisti. o kadar çiftli boş koltuk varken, gitti gitti arkada tekli koltuğa oturdu. etrafında görülmez soğuk bi duvar vardı. ben güzelim, bakmayın tramvaya bindiğime, hiç bi şekilde benimle iletişiminiz olamaz sizin gibi bi tavrı vardı :) oturduğu bu tekli koltuk öyle bi yerde ki nere oturursam oturayım onu görmeme imkan yok. boş yer varkende tepesine dikilip duramazdım. bende geçtim önüne oturdum. bi nevi yaptığı artislik için onu cezalandırdım. yol boyunca koca kafamı izlemeye mahkum ettim :p sonra boşverdim o artisti, başkasına aşık oldum.

ikinciside tam benlikti, böyle masum bi ifadesi vardı. dudakları muhteşemdi. acayip bi kırmızıydı. teni bembeyazdı ve saçları geceden kara. sanki yıllardır erkeğini arıyordu ve onu bulmuştu. şu an yanımda ayakta duruyordu. arada sırada sağda ilerde önemli bi olay olmuşta sanki oraya bakıyomuş gibi yapıp bakıyodum. şimdi madem bu kadar güzel neden yer vermiyosun diye geçirebilirsiniz içinden. neden vereyim? o bana ne verecek :p şaka bi yana tramvay yolunda tecrübeli biri olarak söylüyorum ki, bu tarz durumlarda hiç bi kıza yer filan vermem. o kadar yolu ayakta gidemem. neyseki yanımdaki hanzo indide, güzel kız sonunda erkeğine kavuşabildi. ben vizeye çalıştım biraz. ben çalışırken o notlarıma bakıyodu. ordan bi muhabbet açıyım dedim ama uykum vardı. zaten şimdi bu mıymıymıy konuşur, dediğindende hiç bişi anlamazsın.

vee dönüş yolundaki üçüncüsü. hayatımın kadını. tesadüfen karşılaştığı bi arkadaşı sayesinde konuşmalarını dinledim. yoo kulak misafiri filan olmadım. baya baya dinledim. güçlü ve hırslı bi kız, bakışlarındanda belli aslında, cin gibi bakıyo pırıl pırıl gözleri, hafiftende ükela gibi ama tatlı duruyor üstünde. sürekli kpss, sınav, atama gibi şeylerden bahsediyolar. ekmeği için çabalayan, mücadele eden bi kız. bakışları böyle sürekli uzağa bakıyo ve parlak geleceğini görür gibi. kendinden emin, dik duruyor. aynı zamanda zarif ve masum. güzel bi gülümseme var yüzünde. sonbahar gibi giyinmiş. her hareketinde, her sözünde, her bakışında, yerinde-yakışan ve tam kararında bi olgunluk var. ne güzel. bi de tatlı, bi de sevimli pis. sadece kpss vs. gibi şeylerdende konuşmuyor, aşk meşk gibi konulardanda behsediyor, arada espride yapıyo. sonra arkadaşıyla vedalaşıp iniyor kule sitede. içimden en derin vedaları ediyorum, kendine çok iyi bak olur mu? hoşçakal sonbahar kostümlü kız.

tahmin edileceği üzere bu yazı bi vize öncesi ve sonrası yaşananları anlatmaktadır. (yazar burda, vizede bildiği halde yapamadığı bir soru yüzünden aşk, şarap ve kadın üçlemesine vurmuştur kendini. hee bi de olmayan bi resim formatı uydurmuştur ki, hocanın o cevabı gördüğünde suratının alacağı şekil merak konusudur)

10 Aralık 2008 Çarşamba

misafir çakışması

efenim şimdi bayramda olduğumuzdan o kadar çok kişi gelip gidiyor ki, kapıyı açık bıraksak daha kolay olur. o derece bi yoğunluk bi trafik evin içi. şimdi tabi ben insanları sınıflandırmayı pek sevmem ama belirli insan profilleri var. kültür çeşitleri ve ekonomik parametrelere bağlı olarak çeşitli insan ve aile tipleri mevcut. böyle bi gerçek var, bunu inkar edemeyiz. hepimizin bu sınıflandırmalarda belirli yerleri var. şimdi yanlış anlaşılmak istemem, kimseyi kendi olduğu için yargıladığım yok. hem ben yargılasam nolur deeemi ama :) (ulan yanlış anlaşılmaktan amma korkar olmuşum :p ) benim değineceğim işin başka bi yönü. efenim bizdeki sülale çok az kişide vardır herhalde. hem baba tarafı, hem ana tarafı maşşallah diyim, oldukça kalabalık ve bir o kadarda karmaşık. iki taraftanda çeşit çeşit insan var. farklı düşüncelerde, farklı kafa yapılarında, farklı sosyo ekonomik ve kültürel düzeylerde. (aboov sosyo ekonomik filan diyom lan ben :p )

şimdi öyle anlar oluyor ki, çok farklı aileler, farklı arkadaşlar, arkadaşlar ve akrabalar aynı anda bizim göt kadar salonda buluşabiliyor. bir Türkiye tablosu oluşuyor tabi evin içinde. Yanlış anlaşılmasın, çakışma dedim ama bu insanların birbirleriyle hiç bi dertleri yok. Birbirlerinin tavuklarına kışt demeyi bi taraf bırak, yem bile atarlar. öyle iyi insanlarki canlarım benim :p ama şu ilk paragrafta saydığım durumlar ve birbirlerini tanımamalarının vermiş olduğu etkiyle ortam hakkaten tuhaf bi havaya bürünüyor. donuk bakışlar ve garip gülümsemeler oluşuyor.

örneğin bi iş arkadaşınız size gelmişken, babanızın 9. göbekten bi akrabasıda aynı anda orada bulunabilir. bunun gibi bi sürü örnek vardır tabi. o an ortamda ilginç bi hava oluşur, garip gülümsemeler, baş sallamalar vardır. iyi bayramlar havalarda uçuşur mesela. eğilmezseniz kafanıza gelebilir. böyle bi ortamda konuşulacak konu bellidir zaten.
-hava da soğudu.
ilk gün iyiydi ama soğudu.
başka biri: cenabı allahım ilk gün iznimizi verdi, pek güzeldi hava.

ve bunlar gibi bi ton cümle işte :) yine bu cümleleri duymak iyidir. bazen öyle bi sessizlik olur ki. 30 kişi bir arada ama çıt yok. bu sessizliklerin 15-20 saniye bile sürdüğü gözlemlenmiştir. 15-20 saniye belki şimdi kısa gibi gelebilir ama o durumda geçmek bilmez. bu durumlarda eğer ortamda bi bebek filan varsa o iyi bi malzemedir. ondan faydalanmak gerekir. bebeğin her ayrıntısı, sağlık durumu, gelecek planları durumu kurtarmaya yetebilir ve yine iyi bayramlar havada uçuşarak bu kaos kimse zarar görmeden son bulur.

mesela şöyle durumlarda vardır. bi akrabaya gidersiniz. o akrabanızın arkadaşı olan tanımadığınız birileride ordadır. orda kısa etek giymiş bi bayan varsa, hatta kısa etekde değil ya böyle normal bi etek, diz boyunda. eğer tanınmayan birileri gelmişse hemen battaniye örterler o kadının bacağına :D bi kere gittiğimiz bi yerde bi kadına örtmüşlerdi, ordan biliyorum. Benim o zaman yaşım küçük olduğu halde bu durumdan rahatsız olmuştum. Karşıdaki insana direkt sapık demekten hiç bi farkı yok. sokayım senin bacaklarına. bi boka benzeseler bari. biz de oraya sadece senin bacaklarına bakmak için gelmiştik zaten. tüh niye örttün ki. halbuki ailecek tecavüz edecektik biz sana. çok üzgünüz.

7 Aralık 2008 Pazar

Canın sağolsun Edmund Saunders

o son iki faul atışını sayı yapsaydın kazanırdık biz bu maçı Edmund. rakiple niye ağız dalaşına giriyosun ki. fark etmedim sanma, ufak bi gerginlik oldu orda. buna da tamam ama bundan neden etkileniyosun sen. tecrübeli adamsın. rakip seni etkilemek istedi ve bunu başardı. istedikleri kıvama geldin, sinirin bozuldu, gerildin ve kaçırdın güzelim faulleri. neyse canın sağolsun birader. faulleri kaçırdığın için sana küfür edenler oldu ama ben öyle bi taraftar değilim Edmund. hem sen sevdiğim bi oyuncusun. O küfür edenlerede bişiler dicektim ben ama 3 kişilerdi + o tip insanlarla iletişim kurulmaması gerektiğine inanıyorum.

Tüm maçın yükünü sana çıkaranlar vardır şimdi Edmund. takma onları. Zaten bi tuhaf maçtı. Kötü bişeyler olacağını daha salona gelirken anlamıştım. Cengiz hoca salonun önünde sinirli bi şekilde pöfür pöfür sigara içiyodu. (uslu bir çocuk olup fotoğrafa dikkatli bakarsanız sizde Cengiz hocayı görebilirsiniz) Gergin olduğunu, bakışlarından, yüz ifadesinden hissetmiştim. Yanına gidip biraz konuşuyum bi de hatıra olsun fotoğraf çekiniriz diye düşündüm ama bakışlardan hakkaten tırstım. Bi de herkes bayram için memlekete gittiğinden, çok az taraftar vardı. Valla taraftarsız hiç tadı olmuyo maçların. Salonda böyle bi soğukluk havası vardı. Ben bile, "-yavv bitsede gitsek..." havası içine girmiştim. Sonra ilk dklardaki o yüksek şut yüzdesi sayesinde fark açılınca bi heycanlanır gibi oldum. lan seyircisiz daha mı iyi oynuyoz acaba dedim :) hehe bu arada Mersin'in guardı çok komikti yafff.. sürekli düşüyo.. o top kayıpları filan.. sonra yüzünün aldığı ifade, hareketleri. acayip güldüm. ama en son onlar güldü tabi :(

ve Edmund, sen bana birini android reloaded.. valla!
hemide namı değer Fernando Sucre?!
Edmund Saunders - Amaury Nolasco
kaçan faulleri izlemek için buraya, maçtan bölümler izlemek için buraya tıklayabilirsiniz. (bu görüntüleri, o açıdan, başka hiç bi yerde bulamazsınız söyleyim) ama yok ben kotalıyım izlemem dersen, sana saygı duyarım. (kotalı insanın halinden anlarım) hepinizin yanaklarından öper, bayramını kutlarım. ve burdan bizim takımda ki tüm oyuncuların yanı sıra özellikle Edmund, Monty, Ekene ve Alex bayramınız mübarek olsun. Yarın gelin, ekmek salması yiyelim.

6 Aralık 2008 Cumartesi

kampüste "I am Legend" misali

bayram tatili için herkes bavulları toparlayıp memlekete gidiyore... ve kampüs sadece bana kalıyore... ben ay em lecınt gibi dolaşıyore..
kimse yok.. hiç kimse.. her yer bomboş.. yollar, binalar.
kampüs adeta bir hayalet kasaba...
bende bavullarımı toplayıp gitmek istiyore.. ama gidemiyore.. yaşadığın şehirde okumak gibi saçma bi mantığına sokuşturmak istiyore.. bok varda tercihlere sadece konya yazıyore.. ben niye böyle konuşuyore? bende bilmiyore.. gittiğiniz yağmurla gelin... çünkü böylesi daha güzel oluyore...

4 Aralık 2008 Perşembe

Telefon çalarken...

telefon çalarken açamayanlardan mısınız? cıks.. cep telefonlarından bahsetmiyorum. bahsedeceğim şey onlarla pek uyumlu olmuyo. uzun, hiç susmayan zil sesleri yüzünden. şu bildiğimiz yılların ev telefonlarından bahsediyorum. hani bi kere çalar. yanına gideriz. tam yanına vardığımızda bi kere daha çalar ama açmayız. o çalışın bitmesini bekleriz. hani hemen açınca kesilcek gibi bi his olur sanki içimde. bağlantı kopacak gibi gelir sanki. ne biyim ya tırsarım işte biraz. ama eskidendi bu. böyle yaparak uzun yılları boşa götürdüm. halbuki telefonu tam çalış esnasının ortasında açmak acayip havalı bişeydir. görüyoruz işte filmlerde. ayrı bi havası vardır. insanın karizmasına karizma katar. artık o çalışın bitmesini beklemeden, tam ortasında açıyorum telefonu. ve en karizmatik ses tonumu kullanarak, böyle biraz parazit katarak, fısıldayıştan biraz yüksek, softluğun dibine vurmuş bi sesle...
-efendim...
diyorum. naciye teyze annemi istiyor. telefon elimden düşüyor. ağlayarak odama koşuyorum. lanet ediyorum hayata.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Konya'da filaş diski ilk ben aldım ollum!

bi gün bu muhabbeti çevirecem diye çok korkuyordum ki, biri sanki bok varmış gibi afedersin (affetmezsende umrumda değil), kalktı elli yıllık flash diski kaça aldığımı sordu. dürüstçe cevap verdim. evet şimdiki fiyatlara bakınca acayip kazık yediğim bariz şekilde ortadaydı ama 4 yıl geçmiş lan üstünden. ne gerek var bu muhabbeti açmaya şimdi. illa yediğim kazığı vurgulayacak. vardır böyle insanlar. durup durup o konuyu açarlar batagalasıcalar. bundan zevk alırlar, sizi öyle kazık yemiş çaresiz görmek hoşlarına gider, dövülesidir bunlar. aç susuz kalasıdır. tüm çırpınmalarımız boşunadır, bi türlü kurtulamayız bu insanlardan. ama yinede pes etmemek gerekir. en iyisi mücadele etmek, her ne kadar yetersizde olsa bir iki cümle kurabilmeliyizdir karşılarında. bende öyle yaptım ve şu şu şekilde bitirdim konuşmayı;
konyada filaş disk alan ilk insan benim lan! ilk filaş diski ben aldım ollum! hemde bi cigabayt!...

(yukarıda yazılanların hiç biri olmadı, sıkıntıdan uydurdum ben. ama olmasından hakkaten fena halde korkuyorum. siz sakın böyle muhabbetler çevirmeyin, üzmeyin insanları)

25 Kasım 2008 Salı

İki resim arasındaki yedi fark BAHA - TANRIVERDİ

ruhsar'dan Baha - avrupa yakası'ndan Tavrıverdi
1-Baha reklam ajansında çaycı olduğu için yaratıcıdır.
Tanrıverdi dergide çalıştığından pek öyle bi huyu yoktur.
2-Tanrıverdi ek iş olarak müzisyenlik yapar.
Baha, şirketin batacak gibi olduğu bi ara selpak satmıştır.
3-Tanrıverdi çok pis dalar, şiddete eğilimlidir.
Baha sakin çocuktur, problemleri konuşarak çözer.
4-Baha, ajansın kobayıdır, akla gelen her reklam projesinde denek olarak kullanılır.
Tanrıverdinin moda çekimine veya röportaja gittiği görülmemiştir.
5-Tanrıverdi dergi editörüyle çıkar.
Baha yalnızdır, genelde tek başına ve sap arkadaşlarıyla takılır.
6-Tanrıverdi anadolu rockcıdır.
Baha arabesk dinler.
7-Tanrıverdi officeboydur. ofisin içinde kendine göre bi mekanı vardır, orada takılır.
Baha direkt çaycıdır. ofis içinde kendine ait bi alanı yoktur. genelde çayları dağıtmak için gelir ve gider. onun çay ocağı tam olarak nerededir bilinmez ama ofis dışında olduğu kesindir.

Uykusuz'dan Vedat Özdemiroğlu'nun böyle bi köşesi vardı. bi ara bırakmıştı, bende dedimki içimden; sayın Vedat Özdemiroğlu sen bıkratın bari ben devam edeyim. bu ve bunun gibi bikaç tane daha yazmıştım. kısmet bugüneymiş. ama bu olaydan bi süre sonra tramvayda birinin elinde uykusuz gördüm, Vedat Özdemiroğlu bu köşeyi yazmaya yeniden başlamış. sağlık olsun. ne çok Vedat Özdemiroğlu dedim ben öyle. buna bi son vermeliyim. son.

22 Kasım 2008 Cumartesi

kampüs-zafer 50 dk (belkide daha fazla)

tramvaydaki bu insanlar kim ya.. toplanmışlar böyle. kim lan bunlar? niye böyle göt göte oturuyoz. ailemdeki bireylerle bu kadar yakınlaşmıyom ben. ilerde karşıda dikilen bi herif var, gözlüklü, elinde bi otobüs bileti var, ona bakıp duruyo. bi de parmaklarının ucuna kına yakmış. ayakta duran teyzeyle arasıra göz göze geliyoruz. kadına kimse yer vermediği için küfür eder gibi bakıyo. ooff.. bana bi anda bi efkar geldi ya. ne bu ya. vize psikolojisine mi giriyorum? girmemem lazım! giremem ben! girmemeliyim. herşeyi olumsuz görmeye başladım. böyle bi çöküntü, bi umutsuzluk, bi bezginlik. oturduğum yerde bile eziş büzüş olmuşum şu an farkettim. ağlayacam lan! çok mutsuzum.

alllaaah allaaaaah! hala binip duruyolar tramvaya. kim bunlar. şu karı yine baktı. sokacam bakışına ama. dur lan bende ona bakıyım. bakmadı bu sefer. yanda ayakta iki çömez kız duruyo. kesin birinci sınıf bunlar. her hallerinden belli. aha yok lan. birinin elinde güvender %100 matematik öss kitabı var. ama dehşetmiş ha. tam benlikler, ikisini birden götürürüm yemin ederim. OHA! yavaş ol lan hayvan. derin nefes al. az sonra tramvaydan ineceksin ve güneş düşecek tenine. okula az gitmeme rağmen çok uyuz olduğum şeyler oluyo. bi kere bizim fakültede işler cuma namazına göre yürüyo. ona göre endekslemişler. bi de danışmanın yerinde yeller esiyo. hayır işi ne bunun? niye vaktinde gelmiyo? ve o fotokopi odasındaki yaratık. bi gün fena dalacam sana.

ovvv beybiii.. ben başka kızlarla ilgilenirken yanımdaki kıza bakmamışım. hoş hatun. balık etli, tatlı bişeymiş. du bi abanıyım ben şuna. YUH! lan abanıyım dediysek yanlış anlama. saçmasapan bi konu bulup muhabbete girişeyim. vakit geçmez tramvayda 45 dk. aha! herifin teki bana cins cins bakıyo. tanıdık gibi sanki? bi baktım ortaokuldan bi arkadaş. şükrü! ne biçim bi gün bu ya? şükrü ne alaka? neden şükrü neden? bunu bana neden yapıyosun? ortaokulda o kadar güzel kız vardı? o kızlar dururken neden şükrü? neden hep saplarla karşılaşıyorum ben. ben iyi bi insanım ya.

vatman uyarı sesi çalıyo. "sayın yolcularımız, lütfen arka tarafa doğru ileleyelim". olum canımı sıkma benim, ön tarafa bi ilerlerim, aklını alırım. hemen inmeliyim bu tramvaydan...

(bu yazı kampüs-zafer tramvay hattındaki bir yolculuk sırasında yazılmıştır. yazar burda sapıtmıştır. yazar burda ne yaptığının farkında değildir. yazar burda çok uzaklara gitmek ister çünkü fotokopi çektirmeyi bile bırakmıştır uzun yıllar önce, bu yazar sürü otlatmak ister, çoban olup kaval çalmak ister) (aslında tramvay bomboştur, bu garip insan bunları uydurmuştur. çünkü şizofrendir. şaka şaka o eski bi fotoğraf...valla...)

21 Kasım 2008 Cuma

Cezamı çekiyorum...

küçükken apartmanda çok feci gürültü çıkarırdım, taaa sabahın en köründe merdivenlerden hoppidi zıplayarak inerdim, üçüncü kattan aşağı topumu yuvarlardım ve o top her merdiven aralığındaki evin kapısına daaaan diye çarpardı. girişteki uzun kolidorda maç yapardık, aynı kolidorda kay kay'a binip aparmanın kapısından uçuş hareketini denerdik. bi süre balkondan işedim. bi kere apartmanın içinde arkadaşların üstüne doğru işedim. kardeşim apartmanın koca boşluğunda bağırınca sesi yankılanırdı ve bu hoşuna gittiği için garip garip bağırarak apartmanı inletirdi. yan komşunun bisikletinin lastiğini indirirdim, viteslerini oynardım. balkondan aşşağı ip salardım, ucuna türlü türlü şeyler bağlayarak. tükürürdüm. su atardım. şimdi hepsinin cezasını çekiyorum. şu anda bunları ve daha beterlerini yapan canlılarla aynı apartmanda yaşıyorum. demekki insan ne yaparsa yapsın bi süre sonra herahangi bi şekilde herhangi bi yerde cezasını çekiyo sanırım. hiç bişi yanına kalmıyo. (burdan bu sonucu çıkardım ya, helal olsun bana)

19 Kasım 2008 Çarşamba

ilk portakal

sezonun ilk portakalını geçen gece yedim. bir ilk portakaldan beklenen performansın gayet üstünde bi performans sergiledi. ekşimsi tatlımsı karışık bi tadı vardı. kabuğu ilk çıkan portakallara özgü yeşilden turuncuya geçişli bi yapıya sahipti ve orta kalınlıktaydı. çekirdeksiz oluşu en büyük artılarından biriydi. yapraklarının üzerinde renk bozuklukları gözümden kaçmadı. ilaç kalıntısı olabileceği düşüncesi onu yememe engel olamadı. içindeki zar kısmıda yumuşak, ağızda anında eriyiveren cinstendi. sanırım 20-25 saniye arası bi sürede tükettim. bunun oluşum sürecini düşününce kendimi çok hayvan buldum. ama pişman değilim. yine olsa yine yerim. (kardeşimin portakalını soymam karşılığında yarısını alırım dedim, pazarlık sonucunda %25'ini aldım. en ufak üşengeçliğin dahi bir bedeli olmalı)

15 Kasım 2008 Cumartesi

Monty son saniye! (+taraftar)

of of of. biz bugün ne yaptık böyle ya.. biz öyle bir taraftarız ki, istediğimiz zaman oyuna müdahale edip, maçın akışını değiştirebiliyoruz. fakat bu gücümüzü neden hep son saniyelerde, son dakikalarda kullanıyoruz. Ben maçı yukardan izliyorum, kantin bölümünde sahaya bakan pencerelerden ve siz taraftar arkadaşlar, ordan kendinizi görmeli ve duymalısınız. bazen bende tribünlerden izliyorum maçları ama ben sizleride izlemek istiyorum. çünkü muhteşem taraflarsınız. o son saniye basketindeki coşkuyu birde yukardan görmeliydiniz. Son dklarda yaptığımız baskıyı tüm maça yaysak çok farklı galibiyetler alabiliriz. Birde şunu vurgulamak istiyorum. Takımımızdaki oyuncular faul atışlarını kullanırken tamamen sessizlik sağlayalım. bazı arkadaşlar ooooo filan çekiyorlar. Bu oyuncuları kötü etkiler. Bunu yapmayalım, tam sessizlik sağlayalım. Birde bu hafta salon dj'i berbattı. kesinlikle değiştirilmesi lazım. uykumu getiren şarkılar çaldı. onun dışında herşey harikaydı, güvenlik görevlileri ve polislerde bu galibiyete sevindiler, maçtan sonraki kutlamalarını gördüm :) takımdaki herkese ve tüm taraftarlara tekrar teşekkürler... (Monty, senin yüzünden az kalsın pencereden düşüyordum adamım naptın ya :)

bu arada sanırım bi uğur yakaladım. maçın bitmesine 2 dk filan kala, bana mısır veren arkadaş. eğer bunu okuyorsan, bi daha ki maçta yine aynı şekilde son dklara girerken bana mısır getir. bu uğur getiriyo olabilir. maç skorunuda verelim; Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi 74-73 Erdemirspor. ayrıntı isteyenler ntvspor.

ilginç: Monty Mack 77 doğumluymuş. ohaa! yanlış filan yazmış olmalılar. olamaz böyle bişi. olabilir mi? Monty? Monty abi? amca?

10 Kasım 2008 Pazartesi

mutfaktaki hazine

gecenin ilerleyen saatleridir ve uyumak istemeyen bünye umutsuz bir şekilde buzdolabının sesinin gelmemesi için kapatılmış olan mutfak kapısını sakin ve temkinli bir şekilde aralar. ışığı yakıp bir süre etrafa umutsuzca bakınır. ekmek kovası görünmüştür ki son çare olarak o ekmek kovasının içindeki ekmek kuru kuruya yenilcektir, bu aklın bi köşesine kazınır. derken bir tencere takılır kahramanımızın gözüne. boş bakan gözler ve umutsuz adımlarla tencereye doğru ilerler ve kapağını açar. uykusuz ve yorgun gözlerinde bişeyler yanıp söner. yüzüne ani bir sırıtış ilişir. işte o an kesinlikle dünyanın en mutlu insanıdır. çünkü ne sayılsaldan altı tutturmak ne de kemırın diazla sevişmek böyle bir mutluluk yaşatamaz insana. orda bi tencere makarna duruyordur ve o senindir. sana aittir. zaten evdeki uyumayan tek insan olarak şu an yapman gereken tek şey bir çatal alıp olaya girişmektir. olay bittikten sonra dünyanın en mutlu ve en tok insanı olarak sıcak ve güzel rüyalara doğru önce sağa sonra sola, sonra tekrar sağa bakılarak, koşmadan hızlı adımlarla yatağa doğru ilerlenir ve beden onun şefkat dolu kucağına bırakılır...

3 Kasım 2008 Pazartesi

uyurken ne giyiyosun?

hiiiç. uyanıkken üstümde ne varsa o duruyo. ekstra bişi giymiyorum. niye giyeyim ki? önemli bi yere mi gidiyoruz sanki? alt tarafı gözlerimi kapatıp hareketsiz bi şekilde yatıyorum. bunun için neden kıyafetimi değiştireyim? neden ekstra bişeyler giyeyim? rahat olmak için filan dersen, uyku anının dışında rahatsız şeyler mi giyiyosun yani? neden? sapık mısın? kendi kendini rahatsız etmekten mi hoşlanıyosun? yat uyu lan. uykun geldiyse zaten her türlü uyursun. kıyafette ilginç bişey aslında. bizde hayvanlar gibi tüylü olsaydık tekstil sektörü diye bişey olmazdı mesela, modacı olmazdı, manken olmazdı, terzi olmazdı, son ütücü olmazdı. vay anasını. kürkü olmayan canlılar olmamızın açtığı istihdama bak. pijama partisi diye bi olay var mesela. ben hiç katılmadım. zaten erkek bi topluluksa parti yapılcak kişiler, isim pjama partisi bile olsa, orda bulunmak istemem. çünkü pijama vucut hatlarını çok belli edebilir evet özelliklede o bölgeyi. düşünmesi bile tüyler ürpertici. ha kızlar olsa partide neyse.. ama basketbol şortu partisi olur mesela.. ki yapılmıştır, keyiflidir. akşam oynanan basketbol maçından sonra bi arkadaşın evine en az 6 kişi toplanılır. iki kişi şehrin öbür ucundaki bişeyi aldırmaya gönderilir. bu tabu xl adlı bi oyundur ki sadece bi kere oynanabilir. gecenin ikisinde-üçünde basketbol şortuyla bomboş sokaklarda yürüyerek şehrin öbür tarafına bi oyun almaya giden insanları gelir sarhoş birileri bulur ve olay çıkar. o oyun yinede alınır, çünkü el boş dönülürse tepkiler büyük olabilir. o sırada evde yapılacak tek yemek vardır ki o da makarnadır. evdeki en büyük tencereyede alabildiğine makarna yapılır. oyun gelir, bi şekilde oynanır, çıngar çıkar, makarna tencereden yenir, sonra biri bişey anlatır, öbürü bişey anlatır, o öbürünün anlattığı şeyin yalan olduğunu söyler, etrafta ter ve ayak kokusu hakimdir, basketbol şortlarının altından gözüken kıllı bacaklardan bol bol mevcuttur. beyinde sık sık "-neden burdayım?" soruları yankılanır. sonra herkes yavaş yavaş sızmaya başlar ve güneşin ilk ışıklarıyla uykuya dalan bünyeler bir basketbol şortu partisinin daha sonuna gelmiştir. allah basketbol şortu üreticilerine zeval vermesindir.

21 Ekim 2008 Salı

topalak bitmiş

-topalak bitmiş!
eee
ben hiç yemedim!
-evet dün gece maç izlerken ben yedim.
ben hiç yemedim dedim!
-yeseydin arkadaş. senin yemeni engelleyecek bişi yapmadık.
yememi sağlayacak bişeyde yapmadınız.
-banane
yav ne demek banane, insan bi sorar
-heuehuee
karnı yarık yapılır dokuz tane yersin bi defada, topalak bırakmazsın
-napıyım olum, açım, doymuyorum.

neyse kıyma alınca bi daha yaparım size
e onuda yer bu!
-süs olsun diye yapılmıyo, tabi yerim.

15 Ekim 2008 Çarşamba

perde sensörlü kız

perdeyi açtığım her an yoldan geçmek zorunda mısın?
hayır nasıl beceriyosun bunu anlamıyorum ki?
bazen seni şaşırtmak için kısa zaman aralıklarıyla arka arkaya açıyorum perdeyi
ama bi türlü ıskalamıyosun, her defasında tam isabet vuruyosun
nası ayarlıyosun ya :/ yada tam tersi sen geçerken ben açıyorum perdeyi, o zaman ben nasıl ıskalamıyorum? kendime şaşıyorum.

7 Ekim 2008 Salı

kan akışı

nba actionda Carmelo ile röportaj yapılıyor. Anlatıyor Carmelo, maçtan önce ısınırım, işte şunu yaparım bunu yaparım;
-maçtan önce 15-20 tane ip sekerim, bu kan akışımı hızlandırır.

odadan bir ses:
kara kıçımı mı hızlandırır dedi?

?

3 Ekim 2008 Cuma

sobaları kurdum

ben sıcaklardan şikayet ederken soğuk hava dalgası orospu tokatı gibi patladı yüzümde. orospu tokatı diye bişey mi var? bunu şu an uydurdum :) neyse.. üşüyom abicim ben. hele geceleri öyle bi soğuk oluyo ki. kıçının kılları donar resmen. bende bu sabah itibariyle evi kış moduna sokmaya karar verdim. bodrumdan sobaları ve gerekli alet edevatı çıkardım. odaların düzenini ayarladım ve sobaları kurdum. bu sobanın sıcağı iyi güzel ama işi çok berbat be abicim. bi tek kurması kalsa neyse. bunun bide sürekli kovalarını doldurcan, dökecen, çıkarcan, indircen oooff offf.. yazın bunun bi de 750 kg organik odununu indirdim bodruma. (kış boyunca yukarı taşıyacağımı bildiğim halde yaptım bunu) iyi ki kömürü ben indirmedim. bi de sobalı evde büyüyüpde bi tarafını yakmamış çocuk yoktur. bunlar genelde ufak yanıklardır, biraz su toplar geçer sonra. (bizim bi akrabanın psikopat bi çocuğu vardı, bu sobaya sarılmış bi kere, öküz. baya bildiğin sarılmış. neyseki fazla yanmıyomuş soba, ucuz atlatmış) bununla da bitmiyo tabi. sobadan sızan ve bir kimyacı gibi gururla söylediğimiz "karbonmonoksit"den her kış bi çok aile toplucana can verir. bu kötü yanın tek iyi yanı toptan ölmek, ohh anam öldü babam öldü derdi yok. ondan sonracığıma baca temizlemesi var, silkelemesi var. kömürlük o kadar tozlu ki, yüzüme atkı sarıp giriyorum. ya değilse ağzımın içi, boğazımın deliği bile havadaki kömür tozu oranının yüksekliğinden olsa gerek, simsiyah is oluyo. yukarı çıkıp lavobaya bi tükürüyorum. simsiyah :) atkı çözümünü iyi buldum. atkı koruyo tabi, hiç bişey olmuyo.

sobanın güzel taraflarıda var tabi. bi kere iliklerine kadar, istemediğin kadar ısınırsın. ısınmanın gerçek anlamını öğrenirsin. üstünde kestane pişirirsin, çay yaparsın, ekmek kızartırsın, her boku yaparsın. çamaşır kurutursun, üstünde her daim bi güğüm durur ve sıcak suya erişim kolaylaşır. ufak tefek elinde kalan çöpü içine atıverirsin (yediğin çikolata kağıdı, cebinde kalan ufak fişler, burnunu karıştırıp çıkardığın sümük vb.), kuzinesinde patates pişirirsin, börek pişirirsin nefis olur. mesela bu ilk günün şerefine patatesleri doldurdum içine. pişirdim. yanına peynir offf. koy içine erisin. üstüne baharat. acılı domates sosu..nefis oldu. turşuları yeme zamanı geldiğinde daha da bi nefis olur :)
(biliyorum, az önce küfürleri saydırdın.. banane? umrumda değil. ben patatesimi yemişim arkadaş, ne umrumda olcak)

sobası olmayan arkadaşlar canları böyle şeyler çekerse buyursunlar gelsinler. onlara da yaparız. ama malzemeleri kendiniz getirin lan. ben sobayı kurayım, 750 kg organik odun çekeyim, uğraşayım o kadar, kovaları doldurayım, yakayım, hazırlayım, pişireyim, sizde gelin yiyin. YEK YEA! aş evimi lan burası.

ama sen gel papatyam. sadece gel. ben kendi ellerimle yediririm sana. kestaneleri senin zarif ellerin yorulmasın diye ben soyarım sana. minik minik yediririm. patateslerin sıcağından elin yanmasın diye onlarıda ben soyarım yediririm sana. sonra sarılır uyuruz sıcacık. sobanın yanına kıvrılıveririz kediler gibi. mışıl mışıl. şu inadını bi bıraksanda kavuşsak. bırak artık şu inadı be!

bu arada bizim odadaki soba öyle bi yandı ki, üst demiri kızardı. o an düşündüm ki. buraya sinir olduğun insanları oturtacan. off ne biçim olur. seni kastedmiyorum meleğim, korkma :) sana da sinir oluyorum bazen ama tatlı sinir o. mesela lisede ki resimci ibnesini oturtacan. hakkımı yemişti şerefsiz. evet ben acayip kinciyimdir. 8 sene kadar önce adam bana not konusunda haksızlık etti diye düşündüğüme bak. ama harbiden sokakta karşıma filan çıksa yaşlı filan demeyip dalacam. başka kimi oturtabiliriz? serdar ortaç'ı. kesinlikle onu oturtmalı ve yanışını seyretmeliyiz. yüzünü bastırmalıyız sıcak yüzeye ve o iğrenç sıfatının nasıl eridiğini zevkle izlemeliyiz. sobanın sıcağı başıma vurdu galiba. nerden nere geldim. neyse soba konusuna döneyim.

bu sobayı yakmakda öyle her yiğidin harcı değildir ha. beceri, tecrübe ve dikkat ister. bi de sobayı tanımalısınız. her soba aynı olmaz. insan gibidir bunlar. hepsi ayrı bi çeşitdir. mesela içerdeki sobayla bizim odadaki soba çok farklı karakterlere sahiptir. ikisinede aynı muamaleyi yapamazsınız. sobayla yakınlaşmalısınız. onun ruhunu hissetmelisiniz. huyunu suyunu bilmelisiniz. ya değilse iyi geçinemezsiniz. hep sorun çıkarır size. onu anlamalı, ve alttan almalısınız. sevmelisiniz onu. (ve soba stickman'i ele geçirmiştir. sıcaklığı sayesinde beynini sulandırmış ve ağına düşürmüştür. stickman'in mutfağından bi tıkırtılar gelmektedir... kapamıyacam ben bu parantezi. açık kalsın. papatya filan gelir belki, sonra parantez dışında kalmış olmasın kızcağız. üzülürüm.

2 Ekim 2008 Perşembe

uyumadığını unutmak-çikolatanın dibine vurmak

uyumadığımı unuttum?! şu an uykum geldi. ve ben dedim ki kendi kendime. lan bu vakitte niye uykum geldi? düşündüm biraz. haa evet iki gecedir uyumuyodum. insan uyumadığını unutur mu?

sabaha karşıda saat 5-6 gibi sinirden kendimi çikolataya vurdum. 15 tane metro yedim aç karnına. metro krizine girdim resmen. az önce de bayram ziyaretlerinden toplanmış bi çikolata tabağı buldum. içlerinden iyi olanları ayırıp yedim. ne hayvanım.

ve şöyle bişey daha var. iki gündür masaüstünde FIFA09 oyunu duruyo ve ben kurup oynamıyorum. işte böyle bezmişim hayattan.
bende tüm paramı metro çikolataya yatırdım işte. metro otobüs şiketine değil. 15 tane metro yedik bakalım maceradan maceraya koşabilecek miyiz.

1 Ekim 2008 Çarşamba

bayramları sevmiyorum arkadaş!

siz ne derseniz deyin sevmiyom lan işte. ya tamam bayram kahvaltısı filan güzel sayılır ama şu her yıl ki muhabbetler filan yeter yavv. yıllardır sıktı artık, sürekli aynı şeyler, aynı muhabbet. sıkıldım her sene aynı şeyleri söylemekten, sevmiyom artık. hatta nefret ediyorum. hele dün böyle bütün gün elimde telefon, gecenin görüne kadar bekleyip mal gibi kalınca. artık hiç sevmiyorum. nefret nefret nefret.. sadece bayramlardan değil. böyle pek çok özel günden nefret ediyorum a.q

şimdi diyosunuzdur kesin, şuna bak ne biçim konuşuyo, yozlaşmış işte, bu bizim milli duygularımız ooolum, milli değerlerimiz, barış ve kardeşlik oleeey, kültür ve geleneğimiz, şuyumuz buyumuz, falan filan vs. ne derseniz deyin. onların hepsinin a.q umrumda bile değil. sizde umrumda değilsiniz.. bayramındaa.. sizindee.. a.q

eğer hala blogu terk etmediyseniz sizinle iyi anlaşabiliriz demektir ve şöyle şeylerde vardır;
başkalarının belirlediği günlere göre, başkalarının belirlediği saçma sapan şeyleri zorla yapmaktan nefret ediyorum. burası özgür bi ülke mi? biz özgür insanlar mıyız? BOK ÖZGÜRSÜN!

şeker tutma ne lan?
-e al canım.. aa alsaydın. a lütfen bak al.. almayan top olsun.
bayramın kutlu olsun? bayramın mübarek olsun? iyi bayramlar?
hehuehe.. saçmalıyosuuun. kendinizi kandırıyosunuz böyle cümlelerle. an itibariyle bitiriyorum bunları.
50 kişilik kabile halinde gezen akrabalar. evde metrekareye iki insan düşmesi. iğrenç ikramlar; tatlı, börek filan gibi. hakkaten yenmiyo bazıları ya. valla yenmiyo. nası yapıyolarsa artık. bi de şey var; kardeşler kola. özharmanlılar meşrubat. zorla içirirler. bunları yapmak için harcadığınız suya yazık be. nası bi işletmesiniz. damak tadı diye bişey olur insanda a.q

amaç belli abicim. bahane yaratıp tüketim çılgınlığına devam etmek. insanlara, aslında ihtiyacı olmayan şeyleri, eğer almazsa götünü sikecekleri havasını verip, koştura koştura aldırtmak. en çok hazır mesajları birbirlerine atanlara hastayım :) yaa o kadar da aptal olunur mu be abi :) aslında öyle olmak lazım. sanırım onlar mutlu :) neyse yine şu aptallık-mutlu olmak geyiğine girmeyim :p yılların geyiğidir.

-aslında aptal olcan abi. ne güzel. öyle salak salak yaşıyacan.
tabi abi ya, en iyisi.. belki de aslında biz aptalız, kendimizi zeki sanıyoruz. aslında belki onlar akıllı.
-evet lan öyle hakkaten.

bi de nasılsın-iyi misin muhabbeti var. hal hatır sorma bölümü. 50 kişi birbirine nasıl olduğunu soruyor. sanki çok umrundaymış gibi. nasılsınlar.. iyiyimler.. sen nasılsınlar.. allah iyilik versinler havalarda uçuşuyor. ama vermez ki bilmiyorlar. kelime kalıbını öğrenmişler bi kere. bunu şaşırmadan söyleyebildi mi tamamdır. artık o kutsal görevi yerine getirmiştir.

nasılsın?
-iyiyim sen nasılsın?
bende iyiyim.
-allah iyilik versin.
(iyiyim dedim zaten gerek yok vermesine :p başkasına versin, iyi olmayana)

şu kalıbın 5 dk içinde 500 defa kelimesi kelimesine tekrarlandığına şahit olmuş bi insanım ben. aslında bi gün diyecen ki. hiç iyi değilim, bütün sorunlarını anlatacan. herşeyi söyleyecen. nası göt olur ama :)

nasılsın?
-iyiyim sen nasılsın
iyi değilim. şöyle şöyleyim, böyle böyleyim. şu oldu bu oldu.
-hımmm...demek öyle. allah iyilik versin desem abest kaçar sanırım
yok sen de yinede, için rahat etsin
-allah iyilik versin.. sanırım biz artık gitsek müthiş olur.
evet. şimdi terk edin burayı.

ulan imkanın olcak. şöyle ıssız bi yerde ufak bi evin olcak. basıp gidecen a.q kafanı dinleyecen. ohh miss. hatununda yanında oldumu. tadından yenmez.

neyse daha fazla uzatmamın bi anlamı yok. nasıl olsa anlamayacaksınız. çoktan etmişinizdir küfürleri :) o yüzden şu klavyenin tuşlarına daha fazla basmamında bi anlamı yok. o küçük beyinlerinizden şu an neler geçtiğini biliyorum :) %90'nınız ilk paragraftaki bi cümleye yüklenmişinizdir muhtemelen ve yüzünüde hafif bi tebessüm oluşmuştur. yada neden böyle şeyler yazdığım hakkında kafanızda paranoyakça ufak ufak sebepler üretiyosunuzdur muhtemelen. amaaan.. neyse yaff. yeter. ben acıktım.

ettiğiniz küfürlerde aynen size girsin!

25 Eylül 2008 Perşembe

ortaya karışık 2

MAKARA-KULAKLIK
bazen neden kulaklıkla müzik dinlerken rahat olamıyorum. sanki telefon çalıyomuş gibi. yada kardeşim yatakta can çekişiyo da yardım için çırpınıyomuş gibi. yada telefon çalıyo. ne bu ya. hep bi tedirginlik. (kardeşim kulaklığı makaraya sarmış. hayır, makarayı nerden bulmuş? kulaklığı makaraya sarması çok normal tabi, nerden bulduğunu sorguluyorum)
Bİ GİYİM FİRMASI
ulan 40 yılda bir bişi aldım. bi giyim firması bana ufak çaplı bi kazık attı. ama geçmişlerine duyduğum saygıdan dolayı aras kargoya yaptığım gibi aşşalamıcam onları. köprüyü geçene kadar ayıyla muhattap olmam durumu. yalnız bu köprü baya uzun lan :D yani şöyle söyleyim, sırat köprüsü bu köprünün bitişinde başlıyo. anladınız mı? ne anlıcaksınız lan siz beyinsizler :p (okura hakaret etmekten çekinmeyen insan) hayvanlar!... nefret edilesi canlılarsınız siz!... (hepimiz hata yapabiliriz) (okuyucuların blogdan uzaklaşma nedeni; bkz: konu: ortaya karışık 2-2. bölüm) bu giyim firması sonra özür maili attı, bi daha ki sefere telafi etceklermiş. hadi bakalım. şaka yaptım, siz dehşet insanlarsınız, olağanüstü canlılarsınız. (illa dövdürtecekseniz söyleyin bari yüzüme vurmasınlar)

DAVUL
davul sesini gök gürlemesi sandınız mı hiç? evet ben sandım. dün gece öyle bişey oldu. işte öyle birşey.

BU NE LAN!
korsan cd'cide çalıştığım zamanlar. iki tane bayan kuaförü var ve ortasında cd'ci dükkanı. lan yemin ederim beleş çalışırım. zaten beleş çalışıyo gibi bişeydim. günde 5 ytl alıyodum. şaka şaka o zaman YTL yoktu. beş milyon alıyodum günde. yan tarafta bi kuaför ahmet abi vardı. bi gün dükkanda kurulu 5+1 ses sisteminin gücünü arkama almışım CEZA'nın rapstar albümü de o zamanlar daha yeni çıkmış, merakla dinliyorum. ahmet abi içeri girdi, şöyle bi baktı. -bu ne lan...dedi. bunları mı dinliyon dedi. hemen telefonuma sarıldım. kadıköy tayfasını çağırdım. fena dövdük biz bunu. gözüne filan vurduk.

BUGS BUNNY
bugün bi özlü söz söylemek istiyorum, ilerde belki atasözü olur.
dağ dağa küsmüş, ovalar oluşmuş, akarsular akmaz olmuş, tavşan hollwood'a göç etmiş. orda çizgi film artisti olmuş. evet! bugs bunny. artis olmak kolay değil tabi, önce parasızlıktan porno filmlerde oynamak zorunda kalmış. sonra parayı vurunca bütün filmleri toplatmış, yakmış. Bu bugs bunny Türkdür aslında. Şahin K onu örnek almıştır ama o kadar başarılı olamamıştır. Bugs, porno fimlerde oynayıp warner bross'a geçtikten sonra parayı vurunca tabi tövbe etmiş, kendini müslümanlığa adamış. fakirlere yemek filan vermiş. tabi sadece havuç verebilmiş. o, herkes sadece havuç yiyo sanıyomuş. bu sene hacca gidip hacı olacakmış Bugs. sonra da Türkiye'ye yerleşmeyi düşünüyomuş. kamuoyuna saygıyla duyurdum. (olay özlü söz ve atasözü boyutunu çoktan aştı, farkındayım)

23 Eylül 2008 Salı

ortaya karışık

SU
bir litrelik kola şişesinden soğuk su içmenin tadı başka neyde var hele bi deyiverin bana. burnumda kesif kola kokusu. içim yanmış. iç stickman iç. sevdiğinin dudakları gibi. kana kana su içmek gibiydi demi güzelim.

NBA GECELERİ
lan yemin ederim sanırım şu hayattaki tek eğlencem kaan kural-murat kosova diyaloglarını yorumlamak.

BEBEK BEZİ
bebek bezi reklamlarında niye şirinlikler kullanıyolar anlamıyom. hiç kendi bezini almak için markete giden bi bebek gördünüz mü? mmm şunu alıyım reklamı çok şirindi... yada şunu mu alsam, diğerlerine göre yüzde bilmem kaç daha emici... yok yok en iyisi şunu alıyım. çişimi bundan daha hızlı emen bi bez yok... narin popomuda korur, işer işemez emiyo nerdeyse

BİR ŞEHİR İÇİ ULAŞIM ARACI OLARAK BİSİKLET
efenim şehir içi ulaşımda genelde bisiklet kullanırım, hem benzin istemez, park sorunu yok sayılır, doğayıda kirletmiyo. ama şöyle şeyler olabilir ki, sorun değildir. mesela geçen gün bisikletle giderken gözüme sinek girdi. hızlı gidiyodum, şimşek gibi reflekslerime rağmen kaçamadım. ağzıma arı girdiğide olmuştu, tükürmüştüm hemen. bunlar filan neyse de, bazı çılgın kuşlar var. onlarla çarpışmaktan korkuyorum.

PAPATYALAR DA SIÇAR, ZAMBAKLAR DA
gülümseyen sevimli kız :) ağzımın orta yerine edeceğini nerden bilebilirim. evet kızlarda tuvalete gidip çatır çatır sıçarlar, bazen tuvalete gitmeden direkt ağzıma sıçarlar. üstelik minik ve pembe değildir bokları. bildiğin boktur. ne şirindin halbuki. o hafiften tebessümün altında, rüzgardan uçuşan sarı saçlarının dibinde neler dönüyomuş da haberim yokmuş. ne papatyalar sevmişim hiç açmamışlar, hiç sevmemişler. ne zambaklar sevmişim, hiç bulamamışım, ulaşamamışım.

24 SAAT AÇIK
sonra kapalı. hani 24 saat açık mekanlar varya. oralar ilk açılırken tedirgin oluyorum. ya sadece 24 saat açık kalıp sonra kapanırsa. böyle bişey olma ihtimali yok mudur? vardır. ne kadar kapalı kalacağınıda bilemezsin, çünkü saat vermemiştir.

22 Eylül 2008 Pazartesi

iftar daveti

ben iftar davetlerine gitmem ve gidene de maaani olurum;

siz şimdi gidersiniz iftara
yersiniz tıka basa
stickman ne eder düşündünüz mü
o laflar boy boy
sizi ...... redkit

maaani olurum mu demiştim? okurum diyecektim. okudum.

21 Eylül 2008 Pazar

DOKTOR ÇAĞIRIN!

güneş girmiyor diyorum ulan çağırsanıza. fena hastaydım bi kaç gün önce, hemen dedim ki kendi kendime; şimdi yanımda olsa bana bakardı, hemen iyileştirirdi beni. hemen bilirdi neden hasta olduğumu, beni nasıl iyileştireceğini bilirdi. aslında bi kerecik öpse bile iyileşirim ben. ne güzel olurdu. çorba filan içirirdi bana, üstümü örterdi üşümeyim diye. serum filan da bağlayabilirdi ne yapsa razıyım. boynumda tutulmuştu biraz, hafifde masaj yapardı zarif elleriyle.. neler söyledim böyle, kişisel ihtiyaçlarım için istiyomuşum gibi oldu. ama normal ya, hastalıktan çıktık. aslında tam olarak çıkabildiğimden emin değilim, bu sabah yine kendimde bazı belirtiler tesbit ettim. (tuvaletteyken, anlatmıyım şimdi) off ulan off, hastayken daha bi onsuzluk çöküyo üstüme. keşke yanımda olsaydı, semptomatik tedaviye bile razıyım. sağlık karnemin süresimi doldu ki yine? o yüzden gelmiyo olabilir mi acep. bi daha bi uzattırayım ben o süreyi. brokratik işlemler... ne macera ne macera...

16 Eylül 2008 Salı

23

başına "iyi ki" koyulan cümlelere gerek yok. zira doğumumun dünyaya hiç bi faydası olmamıştır. tam tersine zararı olmuştur. zaten eylülde doğmak nedir ki? .... doğa yavaş yavaş ölmeye başlıyor, sen doğuyosun. ne gerek var... hem boşu boşuna hava, su, elektrik, yemek filan tüketmişimdir. ayrıca ben olmasamda küresel ısınma olurdu. ben olmasamda fatih akın filmlerini çekmeye devam ederdi. yani ben olmasamda dünya şu ankinden farklı olmazdı. kobe basketlerini atmaya devam eder, sevgililer yine caddelerde el ele dolaşırlardı. ayrıca bu kadar sene dünyaya en ufak bi faydam olmadığı gibi kendime de en ufak bi kıyağım olmamıştır. lan dünyaya bi katkımız yok, bari daha fazla sömüreyim onu, çeşitli atraksiyonlara gireyim filan durumları da olmamıştır. boşu boşuna geçip gitmiştir ve gitmektedir yıllar... ziyan olmuştur ve olmaktadır her güzel gün. belki de tek iyi şey ona teğet geçmektir. az bi zaman bile olsa dinleyebilmektir onu. göremesende aynı şehrin havasını solumaktır iki gündüz bir gece. onun şehrinde onsuz üşümektir. sadece teğet geçmiş olsa bile, tek güzel şey, tek yaşanılabilir "O"dur. sadece bu yüzden bile, başında "iyi ki" olan cümleler kurulabilir. ona teğet geçmek bile güzeldir. sadece bunun için bile yaşamaya değer.