10 Ekim 2009 Cumartesi

Ali Osman

hani pırıl pırıl bi genç derler ya. kesinlikle sözlükte onun karşısına Ali Osman yazmak gerekirdi. Kardeşlerinden ve yaşıtı akrabalarından farklıydı o. saygılı ve seviyeliydi. aynı okulda farklı sınıflardaydık. ben 17 yaşımdaydım o zaman. sanırım Ali Osman benden bir veya iki yaş büyüktü. daha ikinci sınıfta olmamıza rağmen öss heyecanı sanki ben hariç herkesi sarmıştı. okuldan dönerken Ali Osman düşüncelerini anlatıyordu, hedeflerini. Derslerle nasıl boğuştuğundan ve nasıl başa çıkcağından bahsediyodu. çok kararlı ve umutlu bi şekilde hedeflerini anlatıyordu. İnşaat Mühendisi olmayı kafasına koymuştu. Ali Osman'ın babası ve kardeşleri inşaat işiyle uğraşıyorlardı. Bu yüzden İnşaat Mühendisliğini bu kadar çok istiyor diye düşünmüştüm. Seviyordu bu işi. O yaşta bile çok iyi bir kalıpçı ustasıydı ve bunun yanında her türlü inşaat işinde çok becerikliydi. çok sevdiği futbola bile tercih etmişti bu hayalini. öyle ya profosyonelliğin eşiğinden döndü kendi isteğiyle...

Onunla nasıl tanıştım? aynı mahallede büyümüş olmamıza rağmen o yaza kadar pek bi iletişimim olmamıştı onunla. lise 1 bittiğinde aynı mahallede başka bi eve taşındık. bizim evin hemen yanında bi okul vardı. o yaz herkes okulun bahçesine gelirdi akşamüstleri. çoğu futbol oynamaya gelirdi, Ali Osman dahil. hatta itiraf edeyim, basketbol oynayan tek kişi bendim. sonra yavaş yavaş futbol sahasından o potanın altına gelenler oldu. muammer geldi önce. bi kaç kişi daha geldi. ali osman'da geldi. grup oluşmuştu. hergün birlikte basketbol maçı yapan grup. her gün daha erken gider olduk okulun sahasına. güneş hafif batana kadar sohbet ediyorduk, sonra maça başlıyorduk. lise son sınıfa kadar yazları nerdeyse hergün, kışında haftasonları ve tatil günleri havanın iyi olduğu zamanlarda devam etti bu.

okul tekrar başlamıştı. lise son ortalarına doğruydu sanırım. bi sabah yine okula gidiyordum. camiden sela veriliyordu. mahallemiz sakinlerinden biri vefat etmişti. kim olduğu söylendi tabi ama her zaman ki gibi hocanın hiç bir dediği anlaşılmıyordu. okula gittim, bi arkadaşım ali osman'ın inşaatta ufak bi işi halletmeye çalışırken yaralandığını söyledi. ama net bi bilgisi yoktu. başka biri de hastaneye kaldırıldığını söyledi. çok ciddi bişey değildir herhalde diye düşündüm. nerden bileyim sabah okula gelirken duyduğum selanın Ali Osman için verildiğini. o zamanlar şimdi ki gibi herkesin cep telefonu yoktu istediğiniz zaman ulaşabileceğiniz. 3-4 ders bitmişti, kafam karışık bi şekilde tenefüse çıkıyordum arkadaşımla. Ali Osman'ın kardeşinin ve bi akrabasını sivil kıyafetle okula girdiğini gördüm. Hemen kardeşinin yanına gittim ve sordum;
-abine noldu?
"öldü işte..." dedi.
hayatımda hiç unutamayacağım bi ses tonu ve ifadeyle. o an boğazımdan koca bi yumruk girip nefesimi kesmişti sanki. Ali Osman'ın kardeşini görmem ve yanına gidip bu cevabı almam. herşey, her saniyesi, tüm ayrıntılarıyla hala aklımda. sabah okula gelirken duyduğum sela Ali Osman için verilmişti. mahalledeki herkesin öldüğünü düşünebilirdim belki ama dağ gibi arkadaşım Ali Osman aklımın ucundan bile geçmezdi. kardeşi yürüyüp gitti. başın sağolsun bile diyemedim. o cümleyi duyduğum an Ali Osmanla geçirdiğimiz tüm günler, tüm konuşmalar, bütün yaşananlar sanki bi saniyede geçmişti kafamdan tüm ayrıntılarıyla.

sınıfa çıktım ve oturdum sırama. hem ne olduğunu bilmiyodum hemde inanamıyodum bu duruma. hoca sınıfa girdi, iki sınıfında aynı derslerine giren bi hocaydı. olayı bize anlattı. Ali Osman çalışırken elektrik akımına kapılmış ve hastaneye kaldırılmış ama kurtarılamamış. beynim uyuşmuş gibiydi. inanamıyodum. ölüm ve onun ismi yanyana durmuyodu. 6-7 yıl geçmesine rağmen şu an bile onun ölmüş olduğuna inanamıyorum. yada kabullenemiyorum.

mavi-beyaz bir basketbol topu almıştı Ali Osman. benim topum artık oynanamaz hale gelmeye başladığı için onunla oynuyorduk. olaydan sonra bi kaç yıl boyunca o top evlerinin balkonunda durmaya devam etti ve ben oradan geçerken o basketbol topunu her görüşümde kardeşinin ağzından çıkan o iki kelime sonrasında yaşadıklarımı yaşadım.
_______________________________________________________

bu yazıyı yazdıktan sonra, yaklaşık 2 sene önce okuduğum oğuz atay'ın tutunamayanlar romanından bi kısım geldi aklıma, şöyleydi; "Selim artık hepimizden küçük olacak Esat. Hepimiz yaşlanacağız. Saçımız dökülecek, derimiz buruşacak. Kendimizi, aynada gördüğümüz ihtiyar suratımızla tanıyacağız. Fakat Selim hep 28 yaşında kalacak bizim için. Gençlik fotoğraflarımıza bakar gibi olacağız onu hatırladıkça. Selim hep genç kalacak."

3 yorum:

gokhan-GooGkhaN dedi ki...

okuyunca ben de çok üzüldüm, başınız sağolsun

Şirvan dedi ki...

Ölüm çok kısa bir süre önce en sevdiklerimden birini aldı benden ve ben ömrümde ilk kez bir cenaze törenine katıldım. O telaş içinde (ki kaza sonucu ölmüştü çocukları ve eşi de yaralıydı.)anlayamadım ama İstanbul'a döndüğümde fark ettim ki artık ölümden korkuyorum. Lisedeyken caddede karşıdan karşıya geçerken bile sağa sola bakmazdım ben o yüzden küfür yemişliğim bile vardır. O derece takmazdım ölümü. Çok olağan bir şey gibi gelirdi bana; hala da olağan ama bu ondan korkmamı engellemiyor artık. Yazdıklarını okurken bedenim buz kesti üşüdüğümü hissettim, içim hala soğumamış demek ki ve ölümün ansızın geldiği gerçeğini bir kez daha idrak ettim...

stickman dedi ki...

saol gokhan

öncelikle başın sağolsun Şirvan. aslında ölümü hatırlamamız iyi bişey. bazı ufak tefek şeyleri ne kadar anlamsız bi şekilde büyütüp kendimize dert ettiğimizi anlamamızı sağlıyo. ben belki garip ama ölümden pek korkmuyorum. ondan çok çok fazla korktuğum şeyler var dünyada. ölüm güzel bi hediye olabilir bazen ama böyle zamansız durumlarda can sıkıcı olabiliyo.