14 Şubat 2011 Pazartesi

bok gibi günler

etrafımda hasta vucutlar ve zamansız uyuyanlar var. ben dahil. uzun bir aradan sonra tekrar ağzıma ve burnuma dolan kömür tozlarının arasına attım kendimi. bi dahaki sefere eski bi atkı götürmeliyim. dört kat iki el dolu, yanmış da bitmiş kül olmuş iki soba kovasını indiriyorum. indirmekle bitmiyor. uzakta bir yere dökmem gerekiyor. bomboş kovalarla bodruma iniyorum, izbeye iniyorum. dolu dolu dopdolu iki soba kovasıyla dört kat yukarı çıkıyorum. çıkarken kaslarımdan çok vicdanım yoruluyor. keşke daha önce gelseydim. siz... siz bunları nasıl çıkarıyordunuz. siz bunları çıkarırken ben evde mi oturuyordum. yaşlanmak istemiyorum. lütfen yaşlanmadan öleyim. 35-40 kâfidir. hatta çok bile. gözüme çarpan bazı mantıksız düzenlemeler var. gereksiz bir kat çıkmak gibi. konuşmaya üşendiğimden dillendirmiyorum. tüm bunların yaşandığı yerden bir sokak aşağıda doğal gaz hattının olup burada olmaması üstüme sıvanmış cenabetliğin büyüklüğünü kanıtlar nitelikte. şanssızım diyorum kimse inanmıyor. artık sıcaklardan bunaldığımız yaz aylarını iple çekeceğim.

ve tekrar tramvay. zafer-kampüs 50 dakika, belki de daha fazla. iğrençliğinden hiç bir şey kaybetmemiş. insan kokuları, pis kokular, yığın yığın insanlar. lütfen arka tarafa doğru ilerleyelim anonsları. kimsenin bunu ciddiye almaması. nazi vagonlarına doldurulmuş yahudiler gibiyiz. bu kesinlikle dünyanın en uzun yolu. bütünlemelere kalan fotokopili öğrenciler, yer vermedikleri için onlara şiddetle bakan altın günü teyzeleri. çekilecek dert değil.

sabah hastaneye gitmek, öğlen hastaneye gitmek, yarın hastaneye gitmek. hastaneye gitmek diye bir durumun olması bile herşeyin tamamen yok olmasını dilemek için yeterli bir sebep. hastaneye gitmeyi güzel kılabilecek bir zaman dilimi de yok bence. tabi bir hekime aşık olunan zaman dilimini ve radyolojiden müthiş sarışın fatma'nın bir buçuk günlük bekleyiş sonrası verdiği biyopsi randevusunu saymazsak. bir de hastaneye sağlıklı gidip hasta olarak dönmek var. tarif edilemeyecek bir his. bu yüzden fatma'yı göremedim bi daha. ama geleceğim, bekle beni radyolojiden fatma. sırf seni görmek için bile gelebilirim bi gün. yolda adam takip edip evini öğrenmiş insanım.

tıbbi onkoloji polikliniğinde kanserli insanlarla bir arada geçen saatler. çoğu çok yaşlı. ben de dahil hep birlikte bizi sırf keyiflerinden bekleten doktorları bekliyoruz. korkmayın ben kanser olmadım. anneannemin raporlarını göstermek için bekliyordum. bir kere kanser olup iyileşmişti ama şimdi onun nüksetmesi ve/veya başka bir kanserin daha olma ihtimali varmış. iki doktor arasında mekik dokuyarak ve saatlerce keyiflerini bekledikten sonra tam bir buçuk günde öğrenebildik bu sonucu. iki dakikalık konuşma için bir buçuk gün beklemek. bu arada düşünüyorum da, lan anneannem bile kanser olduysa ne bileyim ben filan kesin kanser olurum. ve uğraşmam da doktor filan. hastanelerde sürüneceğime evde huzur içinde ölümü beklerim.

radyoloji servisinde çok sayıda bebekle bir arada geçen saatler. onlar için üzülüşüm. kendilerine sorulmadan dünyaya getirildikleri yetmiyormuş gibi bir de doğalı daha bi kaç ay olmuş tutmuşlar röntgenlerini çekiyorlar. pis röntgenciler! oysa senin şu an bi hastanede röntgen sırasında değil, heidi'nin dedesinin evinde beşiğinde sallanıyor veya çimlerde emekliyor olman lazımdı. annenin sana ekmek pişirmesi, babanın ise keçi sütü sağması lazımdı. oysa annen ve baban şu an hayatlarından o kadar memnun değillerki yüzlerindeki ifadeyi görmek istemezsin. bir zamanlar birbirlerine aşk sözcükleri fısıldayıp mutlulukla evlenen onlar değillerdi sanki. vay ulan nerden evlendim de bir de çocuk yaptım ifadeleriyle mutsuzluğun dibinde duruyolardı.

ikinci gün. çok büyük bir hastanede kafeterya ararken kaybolmak. o sırada turkcell'den x hanım'ın araması. turkcell'den x hanım'ın sesi çok canlı ve hayat dolu geliyor. ben ise bir hastanedeyim. geçirdiğim en şiddetli üşütmenin henüz ilk safhalarındayım. sesim çıkmıyor, öksürükten zor konuşuyorum. o kadar mailleşme trafiğinin üzerine konuştuğumuz zaman söylemek için size laflar hazırlamıştım x hanım. üstelik maillerden bile komikti. beraber gülüp eğlencektik ama olmadı. bir bahane bulup iyileşince size kendimi tekrar aratacağım.

garip yer şu hastaneler. önümden kuvöz içinde, muhtemelen erken doğmuş bi bebeğin geçmesi. tek gözünü biraz açmaya çalışıp hayatı görme çabası. onunla gözgöze gelmem. ne kadar küçük olduğuna inanamamam. o kadar küçüktü ki kısa bi süre gerçek olduğuna inanamadım. ama gerçekti, canlıydı. hayatım boyunca göz göze geldiğim en küçük insan. acaba beni gördüğünde neler düşündü.

3 yorum:

Şirvan dedi ki...

Sinirleri bozuk ama buna rağmen espritüel bir Stick. Buarada Allah şifa versin. Soba konusuna gelince senden daha beter durumda olanları düşün (mesela beni.) Sevgiler

stickman dedi ki...

Başka türlü çekilmiyor :) Teşekkür ederim. Sobayı tamamen bırakıp zihin gücüyle ısınma teknikleri geliştirmek lazım.

Şirvan dedi ki...

:))