6 Nisan 2010 Salı

RTVci Ömer

ortak bi amaç uğrunda beklediğimiz öğrenci işleri odasının önünde bizi bekletenlere karşı benzer sitemkar laflar ederken tanışıyoruz ömer'le. dünyanın en büyük dostlukları herhangi bir kuyrukta aynı probleme sitem eden insanlar arasında başlarmış derler. şaka şaka demezler. ömer'in henüz bi kaç gün önce geldiği bu şehir hakkındaki tüm bilgisi; türkiye siyasi haritasında kapladığı alanın büyüklüğünden ve bazı kendini bilmez insanların uydurduğu deli saçmalıklarından ibaretdi. karşısında tecrübeli öğrenciyi bulmanın heycanıyla soru yağmuruna tutuyordu beni ömer. bende cevaplıyordum sorularını. şu şöyledir, bu böyledir diyordum. bu şöyleyse, şu böyle değildir de diyordum. hatta bu böyle olan şu şöylelerin o öyle olmaması ihtimalini aklına bile getirme ömer! diyordum sert bir ses tonuyla.

25 yaşında ömer. 25 yaşında üniversiteye yeni başlamış bir genç. hayırdır niye bu kadar geciktin diye soruyorum ömer'e. aslında sorarken ömer'in tipi, cümle kuruş tarzı, jest ve mimiklerinden çoktan çözmüştüm olayını ve soruma verdiği yanıtlar beni haksız çıkarmıyordu. bela bi adam olacak ki pek çok liseden atılmış ömer. vaktiyle isyankar bi gençmiş anlaşılan. futbolda oynuyormuş o zamanlar. geleceği varmış bu konuda. o yüzden de pek iplememiş bu durumu. yıllar böyle geçmiş. ama sonrasında başına gelen bi sakatlıktan sonra hayatın gerçekleri tokatlamış ömer'i. profesyonellik hayalleri bitmiş artık. liseyi zar zor dışardan bitirip, öss'ye hazırlanmış ve yerleşmiş bizim fakültenin radyo-televizyon ve sinema bölümüne. o sırada beklediğimiz insan geliyor ve hallediyoruz öğrenci işimizi. işimizi hallettikten sonra çıkışa doğru yürürken gel sana bi çay ısmarlayım diyorum ömer'e. ömer'de, olmaaaz ben ısmarlayacam! diyor. ehehe hadi bakalım, diyorum.

kantine varınca nasıl olduysa bi anda türk sinemasının gerçekçiliğine dönüyor sohbet konumuz. türk sinemasının gerçekçiliği üzerine akıcı bi sohbet gerçekleştiriyoruz ömer'le. kantinin yer yer kirli, yer yer sararmış ve yapış yapış olmuş bi masasının üstünde az önce aldığımız çaylar duruyor. çayını alırken dikkat ettim, 5 şeker attı ömer. o anda tiksindim ömer'den. soğudum. çünkü ben çayına çok şeker atan insanlardan nefret eden bi kişiliğe sahibim. birde bunun üzerine ilk yudumunu borazan öttürür gibi hüpleterek içince ömer, o ses kantinin duvarlarında yankılanınca iyice kıl oldum ben buna. elimde tuttuğum kaynar çayı suratına çarpasım geldi. o derece.

tüm bunlar gerçekleşirken, ömer'in türk sinemasının gerçekçiliğinin karşıtı olarak yerden yere vurduğu tek film harry potter'dı.

-ya abi, türk sineması çok gerçekçi!... bu harika bişey. ama bak hollywood mesela, harry potter'a bak!...
-fantastik?!.. (tramvayda bi kızdan duymuştum, anında yapıştırdım fantastiği)
-saçma sapan bi film harry potter ya...

arada bir tekrar futbola dönmeyi hayal ettiğini, futbolda çok para olduğunu söylüyordu ömer. birinci ve ikinci ligde oynayan arkadaşlarından ve aldıkları ücretlerden bahsediyordu bana. sonra ani bir değişimle, hiç çekinmeden hayat üzerine ramiz dayı tadında cümleler kuruyordu. bu cümlelerden sonra da burnundan hafif ama derince bir nefes vererek aynı anda dişlerini göstermeden hafifçe gülerek ve biraz da gözlerini kısıp sol tarafa bakarak masanın karşısından bana doğru eğiliyor ve anlayamadığım şeyler söylüyordu. -efendim? ne dedin? hı, pardon? duyamadım ya? gibi sorular sorup onun bu davranışını tekrar etmesini de istemiyordum. bende bu yüzden anlamış gibi yapıp onun gibi hafifçe gülerekten başımı sallayarak onaylıyordum söylediklerini. kimbilir neler diyordu ömer. kimbilir ne dünyalar yaratıp ne hayatlar yaşıyordu oralarda.

bi de hayatı sürekli olarak saniyede 24 kareye, bir film şeridinin içine bağlayan insanlardandı ömer. ard arda savurduğumuz cümlelerin ardından masada oluşan sessizliği -öyle işte ya, herkesin hayatı bambaşka, herkesin bir hikayesi var. hayat bir film, bizde o filmdeki oyuncularız. kimimiz başrol, kimimiz figüran. kimimizin dramdır hayatı, kimimizin komedi... diyerek bozuyordu.

ömer'in üniversiteye gelen her yeni öğrenci gibi delicesine kısa film çekmek istediğini bu cümlelerinden anlamıştım. o an geleceğin entel bağımsız film yönetmenini görür gibi oldum karşımda ama kısa film konusunda gelebileceği en üst seviye, sabah çalar saatle uyanan, yüzünü yıkayıp dişlerini fırçalayan ve sonrasında giyinip dışarı çıkan bi genci çekebilmek olacaktı sadece. benim sormamı beklermişcesine kısa film üzerine düşündüklerini bir çırpıda anlatıverdi ömer. kafasında henüz senaryolaştırmadığı süper fikirleri olduğundan bahsediyordu. umut verdim ömer'e. sen yaparsın ömerim, güveniyorum ben sana dedim. mezun olunca en iyi ihtimal yerel bi tv kanalında kameraman olacağını bile bile kırmadım ömer'in hayallerini, incitmedim ruhunu. senden bi bok olmaz ömer demedim, diyemedim.

ömer yine ani bir değişimle ramiz dayı tadında cümleler kurmaya başlamıştı. sanırım onun bu ani değişiminin sırrını çözmüştüm. beş şekerli çayından hüpleterek içtiği her yudumdan sonra bir kaç saniyeliğine ramiz dayı'ya dönüşüyordu ömer. onun bu durumdan derhal kurtulması için kendi çayımı fondip yaptım. bu hareketim karşısında kayıtsız kalmadı ve o da bir dikişte bardağında tek bir damla bırakmamacasına içip bitirdi çayını. -haydi ben kaçayım, tekrardan memnun oldum ömer, çay için teşekkürler diyip kalktım. dur bende geleyim seninle.. dedi. tam fakültenin kapısından çıkarken pek sevdiğim eski danışmanım tatlı mı tatlı bi insan olan duygu hocaya soracağım bi soruyu hatırladım. tüm bu olaylardan önce odasında olmadığı için soramamıştım. gerçekten böyle bişi yaşamıştım. ömer'den kurtulmak için uydurduğum bi yalan değildi. ömer'e dönüp, haa bi dakika ya, benim bi hocayla görüşmem gerekiyordu, sen git, sonra görüşürüz dedim. itiraz etmeden gitti. herhangi bi hocayı odasında bulamadığım için hiç bu kadar sevinmemiştim o güne kadar. iyki de bulamamıştım ki tekrar gitmek zorunda kalmıştım. çünkü bu şekilde kurtulmuştum ramiz'den, ıı şey ömer'den.

Hiç yorum yok: