24 Mart 2010 Çarşamba

BİR DİLİM PASTADAN DAHA FAZLASI

iş çıkış saati her zamankini bir saat geçmişti. "ne gidicem lan eve, yatarım ben ofiste" şiirini bestelemek üzereydim. şarkı olarak söylüyordum hafif hafif ama sonra bunu yapmaktan vazgeçtim. üst katta çalışan tek personel olarak, herkesten uzak, benim yalnız ve güzel odamda klimimamı en düşük ayarda açmıştım. temiz ve serin havamı huzurlu bir şekilde soluyordum ki, mecbur olmasam kesinlikle muhattap olmayacağım, dün verdiği içi virüs dolu flash disk ile bilgisayarı kaosa sürükleyen ve pazarlamacı olduğuna dair bir takım iddialarda bulunan bir şahıs, sürekli ve kasıtlı olarak yaptığını düşündüğüm "çıkış saatinde yeni iş getirmek" adetini sürdürüyordu. önemli değildi aslında bu davranış, sonuçta hiç bir zaman o an bitirmek gerekmiyordu ama gıcık oluyordum abicim işte bu duruma. bu işin nasıl olsa bugün teslim edilmesi gerekmiyor rahatlığında ve önceden yapılmış örneğin aynısını istemelerinin sonucunda iş 5 dakika içinde bitti ve ben nba'in sitesinden kobe bryant videolarımı izlemeye koyuldum.

bi süre sonra telefon çaldı. çalan telefona elimi uzatırken, sekreterin o insanı bir hoş eden yumuşacık sesini duyacak olmanın sevincini yaşıyordum ki; erkek ve sesi çok kötü olan muhasebe elemanı çıktıklarını haber etti. bilgisayarı kapatıp toplandım ve aşağı indim. kapıyı açar açmaz az önce bahsettiğim sekreter sevinçli bir ses tonu, süper ötesi bir samimiyet ve güleryüzlülükle, "-hadi bak pasta var, ye pastanı, ye hadi, çabuk ye, sana ayırdık..." dedi. diğer çalışanlarda buna benzer cümleler kurdu ve artık evlerine gitmek için önlerindeki tek engelin o pastayı yiyip bitirmem olduğunu düşünüyorlardı.

sekreterin masasına baktım. evet orda pastaya benzer bişey vardı. birinin doğum günü filanmıydı bilmiyorum ama orda bir pasta vardı. her ne kadar sana ayırdık deselerde, orada duran şey, altkatta çalışanların toplu halde pastaya saldırdıktan sonraki artıklarından başka bir şey değildi. kendimi biraz zorlasam o kalıntının kenarındanki diş izlerini bile görebilirdim belki. evet aşağıda bir pasta yenilmişti ama ben çağırılmamıştım. çıkarkende pastayı nasıl olsa göreceğim için anında böyle bir yalan uydurmuştu sekreter. muhtemelen patronuna gelen aramaları savabilmek için ani ve seri olarak yalan uydurmaya programlanmıştı. bu özelliğide ben kapıyı açtığım an devreye girdi. kendimi bir an için burhan altıntop gibi hissetmedim desem yalan söylemiş olurum. henüz 3 gün önce aralarına katıldığım bu grubun yoğun baskı ve yıldırma harekatıyla karşı karşıyaydım yada bu tamamen benim fesatlığımdı. sonuçta yeni gelen biri olarak akıllarına bile gelmiyor olabilirdim. belkide üst kattaki odamda tek başıma bir hayat sürdüğüm için yapmışlardı bunu bana. belki de o odanın hayalini onlar kuruyordu. zaten sekreterin bunu kanıtlar nitelikte konuşmaları bir an için eski türk filmlerindeki gibi canlanmıştı kafamda. flashback olmuştu. o odanın büyük, ferah ve sadece bana ait olduğunu öğrendiğinde, öğle yemeğinde "aaaa bende çıksam aslında ora, geniş ve rahat, üstelik sizde sıkılmazsınız, sıkılmazsın, ııınızz.. ıııınızz... ızz...." bu cümlesine o anda ağzımda yemek olduğu için, sadece başımı sallayarak ve hafifçe güler gibi yaparak ama gülmeyerek cevap vermiştim. aslında gelmesinden şikayetçi olmazdım gerçekten, manzara güzelleşirdi ve sesini her saniye duyma fırsatım olurdu. neyse, ben söylenenlere kulak asmadan ve pastaya bakan yüzümü başka tarafa çevirip, ağzımla pehh diyerek ve ükelaca bir ifade takınarak çıkış kapısına yöneldim ve arabadaki yerimi aldım.

muhasebeci, pazarlamacı ve ben arka koltukta oturuyorduk. ön koltukta paketlemede çalışan bi kız oturuyordu. sekreter henüz gelmemişti arabaya, bahçede bişeylerle uğraşıyordu, ne yaptığını görmedim. arabada keyifli bir sohbet hakimdi. ta ki muhasebeci pastayı neden yemeğimi merak edene ve bunu dillendirene kadar;
-pastanı niye yemedin stickman?

-artığı demek istedin herhalde? ya abicim, pastayı yerken çağırsaydınız gelir yerdim!...
bu cevabım üzerine muhasebeci bakışlarını hemen dışarı çevirdi ve evine gidene kadar hiç konuşmadı. zaten o cümleden sonra araçta buz gibi bir hava ve derin bir sessizlik hakim oldu.

bütün bu yaşananlardan bi haber olan şeker mi şeker sekreter kızımız neşe içinde araca bindi. ön koltuğu bi kızla paylaşırken zorlanınca; gülümseyerek, hayatından çok memnun bir insan bakışıyla, az önce yediği pastadaki çikolataların verdiği mutluluk hormonlarınında etkisiyle, çok neşeli bir ses tonuyla kıza dönerek, "-aaa sığamadık bi türlü, ay sen mi şişmansın ben mi şişmanım?" dedi. bu laftan sonra bizim stick hiç durur mu? yapıştırdı tabi cevabı; "-pastadan benim payımı yiyen hanginizse o şişmandır!..." bunun üzerine sekreter kız, "-büyük bir taş geldi" diyerek başını hafifçe eğerek önüne döndü. "-zoruna mı gitti lan yarraaam!" diyecektim ama vazgeçtim. yüzü düşmüştü sekreterin, yol boyunca sessizliğini muhafaza etti. ben ise asil gülümseyişimi takınarak onları süpersonic zekam ile alaşağı etmenin haklı gururunu yaşayarak yola devam ettim. sekreter araçtan inip evine doğru yönelirken bi an için gözgöze gelmiştik. tam o anda bir damla gözyaşı yanaklarına doğru hafifçe süzüdü. bunu gizlemek istercesine 180 derecelik ani bir dönüş yaptı ve evine doğru yürümeye başladı.

aslında çektikleri ceza sadece utançlarıyla ve şereflerinin beş paralık olmasıyla kalmamıştı. ertesi gün öğrendim ki o gece hepsi hayatlarında kusmadıkları kadar kusmuşlar. hastaneye giden bile olmuş. sebebi malum tabi, yedikleri pastanın bayat çıkması. eee ne demişler; uğraşma zekanın yetmediğiyle sen, insanı böyle kan kusturur stickman!... hahaha!

4 yorum:

puck-robin dedi ki...

Pasta istiyorum.

Larien dedi ki...

ahah oh olsun :D

I believe, i can fly dedi ki...

benimde ajansta 2. günümdü bugün. arada bir konulara fransız felan kalıyorum. ama kimse bana bişiler ayırmamazlık yapamıyor. hatta dışarı toplantıya giden elinde fazladan starbucks kahveleriyle dönüyor :D
hoş şeyler. ama yine de bana uzaydan gelmişim gibi bakıyorlar. bazen 46. galaksiden olduğum çok mu belli oluyor diye düşünmüyor değilim. ama boşver sen de onları ez. bence yrn git koca bi pasta al ve önlerinden geç elinde pasta kutusuyla. hatta sonra dönüp sor yaaa buralarda hiç çatal var mı kullanabileceğim. almayı unutmuşum falan de. tek başına yiyeceğinin de sinyalini vermeyi unutma :D

ebvata dedi ki...

Ağzına tavrına sağlık !
Ne kadar ayıp ya artık pastayı yedirmeye çalışmaları.
İnsanlar kaba,kötü, çıkarcı ve iki yüzlü artık. Doğru dürüst insan bir elin parmağı kadar bile kalmadı.
İş ortamında mecburen birlikte olmak zorundayız böyle tiplerle.
Mesafeli olmak en iyisi.